TOPLUMSAL DOĞA VE SORUNSALLIK
1- Toplumsal doğa kavramsallaştırması
“Toplumsal doğa” kavramsallaştırması, toplumun kendine has belli ilke ve ölçüler etrafında şekillenen bir yapı olduğuna işaret eder. Dolayısıyla bu tabir, toplumsala dair örtük kabullere dayanır. Biz toplumsal doğa kavramsallaştırmasına giderken toplumun öncelikle birinci doğaya bağlı olduğuna ve birinci doğanın bir bileşeni olarak geliştiğine işaret etmiş oluruz. Bu, insanı eko-sosyal bir oluş olarak tanımlamış olmamızın da hem nedeni hem sonucudur.
‘Toplumun doğası nedir’ diye sorarak devam edelim. Toplumun doğası, diğer deyişle ekolojik yönü, fizik doğa durumu ve diyalektiğidir. Sosyal yönü ise insan aklı ve iradesiyle şekillenip gelişen, kendine has özellikleriyle birinci doğadan farklılaşan özgün karakteriyle ikinci doğadır.
Toplumsallaşma özünde insanın kendi doğasıyla buluşması, onu yeniden yaratması eylemidir. Bu nedenle de gerisinde doğal evrim, canlıların oluş ve gelişim tarihi, bitki ve hayvanlara doğru türleşme, sinir sistemi, beyin oluşumu gibi bir oluş hikayesi taşır. Bu hikâye toplumsallaşma eyleminin doğru tanımlanarak anlaşılması için hayati bir önemdedir. Diyalektik oluş kendi içinde ani sıçramalar, geri dönüşler, hız ve azalışlar içerir, fakat kesin ve kati kopuşlara izin vermez.
Toplum sadece bir araya gelen insanlardan müteşekkil bir oluş değildir. Toplum, bir araya gelen insanların ürettiği ve etrafında ortaklaşarak kendilerini kolektivite üzerinden gerçekleştirdikleri bir değerler sistemidir. Tüm toplumsal oluş ve yapılanmaların kurucu, taşıyıcı, geliştirici unsuru anlamdır. Toplumun kendinden başka öznesi yoktur. Toplum oluşun öznesi de nesnesi de toplumun kendisidir. Ve bu oluş ucu açık bir karakter arz eder. Başka bir ifadeyle toplum kurulan, yıkılan ve yeniden kurulan bir fiil halidir.
Nihayetinde bu toplumsal doğayı insan oluşturur. Toplumsal doğa, insan türünün etrafında oluşan bir gerçekliktir. Hayvanlar da topluluk halinde yaşar, ancak hayvanlar alemi ayrıdır. Hayvanlarda mimetik bir yapılanma vardır, içgüdülerle ve taklitle çalışırlar. Evet, insanda da içgüdü ve taklitçi eğilim var. Söz konusu taklitçi eğilim hayvansal aşamadan kalmadır. Beynin en alt tabakası hayvandan kalmadır. Eski beyin içgüdüden sorumludur. Mitik düşünce ise mimetik düşünceyi aşar. Onun da beyinde temsili, orta beyin dediğimiz kısımdır. İnsan, onun sorumluluğunda insan olur. Mitik düşüncenin geliştiği insan, aslında orta beyinle yaratılan insandır. Tabii bunlar hep iç içedir. Öyle bıçakla keser gibi kesilmez ve basamak basamak yükselmez. Hepsi iç içe olan müthiş bir evren var.
Peki, insan türünde toplumsal doğanın oluşturulmasından kim sorumlu olur? İşte burada kadın cinsi devreye girer. Daha da dikkat çeken bir şey, erillik-dişiliğin nasıl meydana geldiğidir. Bilebildiğimiz kadarıyla önceki varlıklar tek hücrelidir, mitoz bölünme temelinde her hücre ikiye bölünerek çoğalır. Bir’den iki çıkar. Böyle bir çoğalma biçimi bilinir. Henüz ortada eril-dişil diye bir ayrım yoktur. Ve bu milyonlarca yıl devam eder. Canlının dişil ve eril olarak ikiye bölünmesinin 300 milyon yıl öncesine dayandığı belirtilmektedir. Böyle bir dişil-eril bölünmenin neden gerçekleştiği sorusuna verilecek yanıt ise, doğanın diyalektiği olacaktır.
Her şey ikilemlidir. Enerjiden madde nasıl doğdu, parçacıklar nasıl farklılaştı? Evet, atomda da parçacıklar var, parçacıklar olmasa atom zaten olmaz. Madde enerjiye nasıl dönüşür? O görünen şeyler, yıldızlar maddeleşmiş enerjidir. Einstein’ın formülünün önemi, burada konunun anlaşılmasını mümkün kılmasından gelir. Dişil-eril olayı da bunun bir uzantısıdır. Evrendeki gelişmeye aykırı bir şey değil. Onun bir uzantısı olarak, artık yavaş yavaş tek varlıkta ikilem yerine ayrı varlıkların birleşmesi gerçekleşir. ‘Bir’ ikiye bölünür, dişil ve eril varlık oluşur, tekrar birleşerek de iki ‘bir’i oluşturur. Giderek derinleşmiş bir eril, derinleşmiş bir dişil varlık gelişir.
Burada kadının rolüne değinmek anlamlıdır. Dişil-eril ayrımı mucizevi bir şey değildir, doğanın diyalektiği gereğidir. Üstünlük arz eden bir ayrım değildir. Dişil olmak bir üstünlük değil veya eril olmak kutsallık değildir. Bunlar özel bir sonuç çıkarılacak olgular değildir. Doğanın diyalektiği gereği bunlar olacak, olur. Nitekim buna farklılaşma dedik. Farklılaşma olmazsa yaşam olmaz. Yaşamın anlamı farklılaşmayla bağlantılıdır. Doğa seni ikiye ayırsa bu ikiye ayrılmayı bir özgürlük imkânı, bir farklılık olarak göreceksin. O farklılığın anlamı var; dişilin de anlamı var, erilin de. Toplumda da bu vücut bulmuştur, mühim olan bunları karşıt hale getirmemektir. Karşıt hale getirmek ise sorunun başlangıcıdır.
İnsan soyunun doğadan kopuşu ve toplumsallaşması da böyledir. Antropolojik incelemelere bakılırsa insan soyu ilk süreçlerde doğada topluluk halinde yaşayan diğer hayvanlardan farklı değildir. Klan tarzı yaşamın ilk halleri büyük oranda bu tarzdadır. Toplumsallık geliştikçe insanla doğa arasındaki ilişki yeni bir niteliğe kavuşmaya başlar.
Toplum, insanlardan müteşekkil bir yapı olarak görülür. Bir açıdan doğru, fakat toplum sadece insanların nicel olarak bir araya gelmesiyle oluşan bir yapı değildir. Toplum bir araya gelen insanların oluşturduğu anlam ve imgelem üzerinden varlık kazanan bir yapıdır. İnsanların bir araya gelişleri fizik koşuldur. Anlam ise toplumsallaşmayı karakterize eden, ona nitelik kazandıran unsurdur. Dolayısıyla toplumsallaşma eyleminde anlam, kurucu unsur ve ontolojik temeldir.
Soru işaretini biraz daha derine yerleştirip soralım: Toplumun ontolojik temelini oluşturan anlam nedir, nasıl oluşur, bir şey neye göre ‘anlamlı’ veya ‘anlamsız’ olarak tanımlanır? Bu sorular, üzerine derin düşünülmesi ve çok yönlü irdelenmesi gereken önemli konuları içerir.
Anlam bir ihtiyaçtan doğar. Gerisindeki, en dip katmanındaki neden ise yaşamda kalmaktır. İnsan için anlamlı olan şey, yaşaması için gerekli olan şeydir. Tüm canlılar gibi insan için de temel dürtüler önem sırasına göre beslenmek, korunmak ve üremek olarak sıralanır. Bunları karşılayan, karşılanmasını kolaylaştıran, düzene sokan her şey anlamlıdır. Avın avlanmasını, yemişin toplanmasını kolaylaştıran her bilgi ve bulgu anlamlıdır. İkinci adım olarak bedensel, yaşamsal ihtiyaçlardan sonra anlamsal bakımdan kültür gelir. Başka bir deyişle, beden doyduktan sonra ruhun doyması için anlam dünyasında ihtiyaç duyulan şeylere sıra gelir. Anlam ilk insan için kutsallıktır, kutsallıkla iç içe geçmiştir. Anlam atfedilen her şey doğrudan yaşamla, yaşamın sürdürülebilirliğiyle ilgilidir. Güneşin, suyun, hayvanların, toprağın, ekmeğin ve buğdayın pek çok kültürde kutsal görülmesi boşuna değildir.
Anlam kavramının diğer önemli bir özelliği ise ilişkisel bir öz ihtiva etmesidir. Anlamak bir ‘şey’i anlamakla ilgilidir ve anlamlandırılan şeyle bir ‘ilişki’ gerektirir. Bu özelliğinden dolayı da insanlar arasında bir anlaşma-ortaklaşma alanı yaratır. Bir anlam, imgelem yaratımı olmadan insanlar bir arada olsalar bile toplumsallaşamazlar.
İlk toplumsallaşma formu olan klan örgütlenmesi bu doğrultuda öğreticidir. Klanın etrafında örüldüğü anlam, totemdir. Her klanın bir totemi vardır. Totem, klanın hem inancı hem anlam dünyası hem de kimliğidir. Klan insanı son derece basit yaşar, basit düşünür. Klan kolektif bir yapıdır, komünal yaşar, klanda bireyleşme yoktur. Ama bütün bunlara rağmen klan insanı bir anlam dünyası yaratma ihtiyacı duyar. Anlam dünyası da son derece basittir, sadedir. Klanın totem olarak belirlediği şey, klan yaşamı için değerli görülen bir av hayvanı, bir meyve ağacı ya da ana olmaktadır. Basit ama anlam taşıması itibariyle yaşamsaldır.
Burada anlamın ilişkisel niteliği, ilişkilendiren ve ilişkiye doğrultu kazandıran yönü kadar önemli bir yönü de yaşamla olan bağıdır. Eski Doğu düşüncesinde, Doğu bilgeliğinde bilginin değeri o bilginin yaşama dokunmasıyla ilgilidir. Yaşamı teğet geçen, ona dokunmayan, yaşam için yararı olmayan bilginin hiçbir değeri yoktur. Bu, toplum doğasının anlam ile ilişkisinden kaynaklanan ve zayıflayarak da olsa günümüze kadar devam eden bir bilgi anlayışıdır.
Michel Foucault gibi düşünürler bilginin iktidar olduğu yönlü analizlerde bulunurlar. Bu analizler bir yönüyle anlaşılırdır. İnsanlar doğadan, özgür toplumsallaşmadan koparak iktidar peşine düştükçe, bilgiyi de bu yönlü kullanmışlardır. Avcıların avlarını tuzağa düşürmek için edindikleri bilginin insan ve doğa için de devreye konulması bu kapsamda düşünülebilir. Özcesi insan toplumsallıktan koparak yozlaştıkça, bilgi de yozlaştırılır, anlam da. Fakat bilgi özünde yaşamsaldır, toplumsaldır. Toplumsallığın gücünü ifade eder. Onun topluma karşı bir silaha dönüştürülmesi iktidar oyunudur.
Toplumsallaşma anlam üzerinden şekillenir. Anlam üreten ve insanın ayırt edici özelliği olan ise düşüncedir. İnsan düşüncesinin evrimi, aynı zamanda anlamlaşma üzerinden insanlaşma, toplumsallaşma serüvenidir. Tıpkı sinir sisteminin, beynin evrimi gibi, insan düşüncesi de basitten karmaşığa bir seyir izlemiştir. Ve her düşünce tarzının bir toplumsallaşma formu, ekonomi-politik karşılığı vardır. Düşüncenin, anlamın yaşam bağı derken bunu kast etmekteyiz.
Düşüncenin içinden geçtiği evrelere kısaca bakalım.
A-) Mimetik Düşünce: Literatürde yeri olsa da bunun bildiğimiz manada bir düşünce hali ifade ettiğini söylemek zordur. Önemi, insanlaşma sürecine geçişin aklını ifade etmesinden ileri gelir. Mimetik akıl, güdüler sınırındaki akıldır, ilkel akıldır, dürtüseldir. Açlık, korunma, üreme gibi tüm hayvanlarda bulunan asli yaşam itkilerine göre işler. Bu zihin deneyimseldir. Ama basit bir deneyimselliktir bu. Temel yöntemi taklittir, taklide dayalı öğrenmedir. Sadece gördüğünü, gördüğü kadar algılar ve taklit etmek üzere hafızaya alır. Bu, insanların henüz hayvan türünden bütünüyle ayrışmadığı zamanın aklıdır. Mimetik akıl ilkeldir ama yok olmaz. Modern insanda da vardır. Bu kavram sanat alanında da kullanılır. Mimetik sanat anlayışı sanatın zaten doğada var olduğunu, sanat diye yapılanın ise onu taklit etmek olduğunu savlayan görüştür.
B-) Mitik Düşünce: Mit özünde simgedir. Mitik düşünce simgelere dayalı düşünme olarak tanımlanabilir. Bu insanlaşma, toplumsallaşma tarihinde devrimden öte bir eşiktir. Dönüşüm diyalektiğinin kendisidir. Toplumsallaşmayı mümkün kılan, soyutlamaya dayalı ilk düşünce mitolojik düşüncedir. Mitolojik düşünce ilk soyut düşünce formu olması ve çok uzun zamanlar boyunca insan zihnine yön veren bir düşünce sistemi arz etmesi hasebiyle kendisinden sonra gelen felsefi, dinsel, bilimsel düşünüş biçimlerine de önemli etkilerde bulunmuştur. Bu anlamda bugünkü düşünce dünyasında da mitolojik düşünce kodlarının izleri olduğu göz ardı edilmemelidir.
Mitolojik düşünce, insanlık tarihinde en uzun süre başat etkinlikte olmuş düşünce formudur. Klan kültüründeki en basit totemden tutalım son derece karmaşık, tarihsel toplumsal haller arz eden Sümer-Akad, Med-Pers, Yunan-Batı mitolojilerine kadar çok geniş yelpazede etkileri görülebilecek bir düşünüş halidir. Totemciliği mitolojik düşünüşten ayrı gören kimi analizler olabilir ama totem simgesel düşünüşe geçişi ifade eden bir simgedir. Mitolojik düşünce, insanların klan şeklinde geliştirdikleri ilk örgütlenme serüveninden tutalım kabile, aşiret yapılanmalarına, neolitik sürece ve hatta Sümerler gibi devletleşme süreçlerine kadar başat olan bir düşünce formudur. Bu yönüyle mitolojik düşünce, katılaşmamış, mutlak politik otorite ve iktidarlara tabi kılınmamış ve görece özgür toplumsallığın zihnini oluşturur.
Mitolojik düşünce rasyonaliteden uzak bir düşünüş olarak görülebilir. Evet duygusal, tepkisel yönleri ön plandadır; ama bu, rasyonel olmadıkları anlamına gelmez. Mitolojiler de tıpkı dinler ve bilim gibi birer yaradılış efsanesi geliştirirler. Son derece basit de olsa birer mantık örgüsüne kavuşturulmuş yaratılış efsaneleridir bunlar. Belirsizlik insan için dayanılmazdır. Bu nedenle, “ben kimim, neyim, nereden geldim, nereye gidiyorum” soruları beslenme gibi en temel ihtiyacını gideren her insanın varoluşsal anlam arayışı olarak somutlaşır. Cevaplar evrim süresince değişir ama sorular bakidir. Mitolojik düşüncenin önemli bir özelliği de düz çizgisel ya da köşeli değil esnek bir yapıya sahip olmasıdır. Mitolojinin dili de bu esnekliğe paralel olarak şiirseldir. Doğa ile içi içe doğanın hüküm sürdüğü bir yaşamın düşünüş ve dilidir. Esnekliği ve akıcılığından dolayı da özgür düşünceye yakındır.
C-) Dinsel Düşünce: Mitolojik düşüncenin kalıplara dökülmesi, dogmalaşması olarak tanımlanabilir. Şu anda temel düşünce biçimi dinsel düşüncedir. Mitolojik düşüncedeki esnek, akışkan, dinamik yön, dinde dondurulmuş düşünce kalıplarına dönüşür. Şiirsel dil, emreden dil kiplerine dönüşür. Düşüncenin böyle dondurulması, dilin keskin emir kiplerine dönüştürülmesi anlamsız değildir. Bu dönüşüm esas olarak toplumsal örgütlenme alanıyla ilgilidir. Toplumsal örgütlenmeler nicel ve nitel olarak büyüyüp karmaşıklaştıkça, oluşan yeni sosyolojik gerçekliği kavrayacak bir toplumsal akla da ihtiyaç duyulur. Bu anlamda din, merkezileşen iktidar temelinde yeniden örgütlenen toplumsallığın aklıdır. Merkezileşen iktidar temelinde yeniden örgütlenen toplumsallığın düşünsel, ideolojik, meşrulaştırıcı temelidir. Dolayısıyla tanrı ve din simgeleri altında örgütlenen, tekçi yeni iktidar ve ona biat eden toplumdur.
Dinsel düşünce, yaşamı kutsal olan-kutsal olmayan şeklinde bir ayrıma oturtur. Kutsallık aynı zamanda tasarlanmış ve uygulanmak istenen toplum modelini, iktidarı meşrulaştırma argümantasyonudur. Dinsel düşünce, yaradılıştan ölüme, yaşamın her alanına dair ayrıntılı sözler kurar, ölçüler belirler. Amaç geliştirilmek istenen iktidar çıkarları doğrultusunda toplumu kontrolde tutmak ve disipline etmektir.
Dinsel dokunun insan düşüncesine kattığı şey sistemli düşünme yöntemidir. Dini toplumların disiplinli yaşamının gerisinde bu sistemli düşünce vardır. Verdiği zarar ise, sistemleştirmeyle bağlantılı gelişen dogmatizmdir. Din, sorgulayan, soru soran, arayan insan zihnini dumura uğratır. Din her şeyin en doğrusunu iddia etmekten de öte, dikte eder. Tanrı kelamı özgür irade ve özgür düşünceye nokta koyar.
Dinsel düşüncenin kalıcılığını, varlığını, canlılığını günümüze kadar sürdürebilmiş olmasının psikolojiyle ilgili bir yönü vardır. İnanç, insanın psikolojik olarak belirsizlikten kurtulup bir güce tutunması yönüyle çok temel bir ihtiyacı karşılar. İnsan belirsizlik içinde yaşayamaz. Dinsel düşünce insana varoluşsal bir anlama tutunarak yaşama imkânı verir. Dinsel düşüncenin dogmatik ve benzeri yönleri nedeniyle yarattığı devasa bilgi-bilimsel boşlukların tümünün yerine inanç ikame edilir. Düşüncenin, düşünmenin daha genel anlamda dinsel bilginin yetmediği yerde inanç devreye girer. Bilinç ve bilimsellik düzeyi zayıf toplumlarda dinsel düşüncenin güçlü ve derin olması tesadüf değildir.
Tıpkı mitolojik düşüncenin dinsel düşünceyi etkilemesi gibi, dinsel düşünce de bilimsel düşünceyi ve daha genel anlamda toplumsal düşünce ve algıları köklü biçimde etkilemiştir ve halen etkilemeye devam etmektedir.
D-) Bilimsel Düşünce: Bilimsel düşüncenin tarihi, taşa şekil veren ilk el ve zihin ilişkisine kadar götürülebilir. Fakat genel anlamda bilimsel düşünce ya da bilim çağı derken anlatılmak istenen, modern bilimle ilgilidir. Bu da Bacon’la başlayıp Newton’la zirveleşen bilim ve felsefe anlayışıdır.
Modern bilim, deney ve gözlem gibi metotlarla ölçülebilen ve olgulara dayanan bilgi üretim sistemidir. Bilimsel verilerle yasalar oluşturulur; bu yasalara evrensellik, nesnellik gibi sıfatlar atfedilerek bunlar üzerinden analizlere gidilir. Fizik, kimya, biyoloji gibi tüm alanlar aynı pozitif bilim metotlarıyla bilgi üretir. Modern sosyal bilimler de bu pozitif bilim ölçülerini olduğu gibi alıp toplumsal alana uyarlar, adına da bilim der.
Bilimsel düşünce, dinsel dogmalara ve metafizik kabullere dayalı dogmatik düşünce biçimini yıkmıştır. Bu, düşünce dünyası için büyük bir devrimdir. Bilimsel düşüncenin ortaçağ karanlığını aydınlatan ve aşan bir düşünce olarak tanımlanması da bu devrimsel yönüyle ilgilidir. Bilimsel devrimle birlikte teknolojide, sanayide büyük atılımlar, yenilikler gelişince üretim sistemi devrimsel sıçrama yaşamıştır. Makineleşmeye dayalı üretim, toplumsal ekonomik sistemi temelinden değiştirmiştir. Modern ulus-devlet ve kapitalist ekonomi sisteminin üzerinden şekillendiği ekonomi-politik bu şekilde oluşmuştur. Bilimsel düşünceye dayalı pozitivist-determinist felsefeler ile bu felsefeler üzerine şekillendirilen sosyal bilimlere dair çokça eleştiriler olmuştur. Pozitivist-determinist felsefeler de kimi yönleriyle dinsel düşünceyi yankılarlar. Dinde belirleyici olan tanrının yerini yasa alır. Tanrının yerini yasa alır ama belirlenimcilik olduğu gibi devam eder, öz değişmez. İdealist putlar yerine materyalist seküler putlar ikame edilir. Bu nedenle ‘pozitivizm en büyük putçuluktur’ demekteyiz.
Klasik bilim halen makro düzlemde geçerliliğini korusa da kuantum fiziği bu yasaların mikro evrende geçersiz olduğunu ortaya sermiş, daha önemlisi bilimsel yasa kriterlerine dair ufkumuzu önemli oranda yenilemiştir. Bilim dünyasında bu yönlü bir paradigmal değişim yaşanmış ve yaşanmaktadır. Bunun farkında olmak bilimsellik tanımımızı doğru yapmak için gereklidir.
Fakat klasik-modern bilim de olsa kuantum da olsa bilimsel bilgiye yaklaşımda bir parça kuşku payı bırakmak önemlidir. Tüm zaman ve zeminler için mutlak bilgi, mutlak doğru gibi bir şey yoktur ve böyle bir yaklaşım bilimselliğe de aykırıdır. Akan ve aktıkça değişip dönüşen bir doğa söz konusudur. Bilim, bilimsel düşünce elbette önemlidir. Kuantum, kaos teoremleri ufuk açıcıdır. Her durumda bir kuşku payı ile yaklaşmak bilimsel sosyolojik ihtiyaçtır. Ve unutulmamalıdır ki, her tür bilgi son tahlilde insan zihninin ürünüdür. Dolayısıyla sosyolojiktir ve bu karakteri bilginin mutlak nesnelliği iddiasını reddeder.
E-) Felsefi Düşünce: Felsefi düşünce insan düşüncesinin gelişim basamaklarından herhangi birine yerleştirilemez, bir zaman dilimiyle de sınırlandırılamaz. Felsefe varlıkla ilgilidir ve “varlık nedir” ya da “Ben kimim” diye soran ilk insandan bu yana bu düşünüş biçimi vardır. Bilimler de varlığı inceler, ona dair sorular sorar. Ama bilimler varlığın herhangi bir yönüyle ilgili sorular sorarlar. Felsefenin temel farkı, varlığın kendisiyle ilgili olmasıdır. Felsefe, varlığın varlığı ile birlikte dünya ve yaşam hakkındaki insan bilgilerini de hem oluşturur hem de sorgular.
Felsefe akla dayanır. İki temel özelliği vardır: Sistemlidir ve eleştireldir. Felsefi düşünce iyi cevaplardan çok derinlikli sorularla yol alan sorgulayıcı, eleştirel bir düşünce biçimidir. Felsefi düşünüş, düşünce sistemlerinin temellerini ve bununla ilgili problemleri eleştirel analize tabi tutar. Daha çok önerme, doğruluk-yanlışlık, fonksiyon, gönderim, zorunluluk gibi kavramlarla uğraşır.
Felsefenin pozitif bilimlerden bir farkı da konu kapsamı ile ilgilidir. Bilim, olanı konu alarak incelerken; felsefe, olanın sınırlarını tanımaz, olması gerekenle ilgilenir. Bu yönüyle felsefi düşünüş, hakikat arayışçılığı kadar ahlaki öz de içeren bir düşünce biçimi olarak tanımlanabilir. Akli muhakeme dışında bir dayanağı olmadığı için de son derece esnek ve yaratıcıdır.
Felsefe tarihinin genellikle Yunanlılarla başlatılması bilinçli bir çarpıtmadır. Yunan kültürünün felsefede bir eşik oluşturduğu doğrudur, fakat Yunan düşüncesi, dinsel düşünüş bakımından Mısır’dan, felsefi düşünüş bakımından da Medya’dan yararlanmıştır. Bunu ifade ederken ‘felsefenin kaynağı Medlerdir’ dememekteyiz, başlangıç olarak sunulan Yunan felsefesine dair bir saptamada bulunmaktayız.
İlk Yunan filozofları doğa felsefecileri olarak da bilinen Thales, Anaksimenes, Anaksimandros gibi düşünürlerdir. Thales Miletosludur. Mısır’ı, Medya’yı gezmiştir. Ege kıyılarında şekillenen Yunan felsefesi Ortadoğu’dan beslenmiştir. Medya’da Zerdüştlük yarı yarıya felsefedir. Aydınlık-karanlık arasındaki mücadeleye dayandırılan bu düşünce özünde diyalektiktir. Yunanlılar bu görüşleri alıp geliştirmişlerdir. Platon, felsefe tarihinin dâhilerindendir. Öncesinde Thales ve diğerleri doğa konularıyla ilgilenmiştir. Herakleitos ‘her şey değişir’ derken diyalektiğin farkındadır ve felsefesi önemlidir. Sokrates, toplumla ilgili konularla uğraşmıştır. Platon’un ise etkisi çok daha güçlüdür. İdealar felsefesini geliştirmiştir. Sonra Yunan felsefesinin zirvesi olan Aristo gelir. Geliştirdiği mantık ve felsefi argümantasyon felsefeye yüzyıllarca yön vermiştir. Aristo aynı zamanda İskender’in de hocasıdır ve İskender’in büyük askeri başarıları filozof hocasının öğretilerinden bağımsız düşünülemez.
Modern çağın felsefe dâhilerinin başında Hegel gelir. Diyalektik düşünce Hegel öncesinde de var. Zerdüştlük buna örnektir. Fakat Hegel, fenomenolojiyle doğanın diyalektiğine yeni bir açılım kazandırır. Engels ‘Doğanın Diyalektiği’nde ulaştığı sonuçları toplum bilimlere uyarlamaya yönelir ve son derece başarılı bir felsefi toplum analizine ulaşır. Marksizm’in toplumda bu kadar güçlü bir karşılık bulmasının nedeni Engels’in geliştirdiği bu diyalektiktir. Günümüze doğru geldikçe Heidegger gibi düşünürlerle devam eden Alman felsefe geleneği, Frankfurt Ekolü, daha da yakın zamanda özne sorunsalı, ben-öteki gibi açılımlarıyla Fransız filozofları vardır.
İnsanın düşünce serüveni bu şekilde özetlenebilir. Mimetik, mitik, dinsel, bilimsel, felsefi düşünceler şeklinde irdelediğimiz düşünce biçimlerinin taşıdıkları özgün kodlar vardır. Burada önemle belirtmek gerekir ki bu düşünce biçimlerinin tümü iç içedir. Birbirlerinden tümüyle ayrıştırılamazlar. Düşünce diyalektiktir, onun Doğulu ya da Batılı olanı, bilimsel ya da felsefi olanı aynı bağlamın bileşenidirler. Biz bugün de mimetik aklı kullanmaktayız. Mitolojilerden öğrenmekteyiz ve önemli olan düşüncenin bu diyalektiğine dair farkındalıktır. Düşünce diyalektiği yitirildiği anda ve oranda yabancılaşır. Toplumsallaşma anlamlaşma ise eğer, yabancılaşmış düşünce insanı toplumsal doğadan uzaklaştırır.
2- Toplumsallaşma etik (ahlaki) ve politiktir
Bilim dünyasında yasa, bilimselliğin ve nesnelliğin ölçüsüdür. Klasik bilimde yasa, tartışılmaz bir kabul olarak addedilir. Bilim yasası aynı tanrı kelamı gibi sorgulanamazdır, o zaten deney ve gözlemle ispatlanmıştır. Doğruluğu ispatlanmış bir ölçüye karşı koymak akıl dışıdır, kabul edilir değildir.
Birinci doğa durumunda, fizik dünyada bilimsel yasa halinin geçerli olduğu kabul edilebilir. Gerçekten de yerçekimi bir olgudur. Dalından kopan elma yere düşer. Yer çekimi yasası açık bir gerçekliktir. Hareket ve kimyasal oluşla ilgili yasalar gerçektir.
Kuantum bilimi doğa durumunda dahi özellikle mikro dünyada yasallık halinin mutlaklığa oturtulamayacağı gibi pek çok yenilik kazandırdı ufkumuza. Doğa durumunda dahi katı yasalara dayalı bilimsellik anlayışı her zaman geçerli değildir.
Modern sosyal bilimler, pozitif bilim yasalarını olduğu gibi topluma uyarlayabileceğini söyler ve uyarlamaya çalışır. Buna göre toplum, birinci doğadaki herhangi bir maddi varlığa indirgenmiş olur. Bu perspektife göre toplumsal refah ve özgürlük için toplumun pozitif bilim ölçülerine göre yeniden düzenlenmesi gerekir. Bu anlayış, toplum için en iyisini bildiği iddiasında olduğu için de onu üstten, toplumsal mühendislikler yoluyla yeniden düzenlemeye çalışır. Başaramayınca bu kez ulus-devlet modelinde olduğu gibi dayatmayla, zorla, şiddetle yeni ve tek kimliklendirme yoluna gidilir. Böylece toplumun etik-politik ilkesini, heterojen karakterini, anlam üreten farklılıklarını bilim adına yok ederler. Sosyal bilim adı altında, toplumsallık yok edilir. Modern sosyal bilimler bu anlamda bilimsel olmaktan çok ideolojik birer yapıdır. Görevleri toplumu kapitalist ulus-devlet modeline göre örgütlemektir. Amaç toplumsal özgürlük ve toplum yararı değildir; toplumu yıkıma uğratacak anlamsız, kimliksiz, kolay sömürülebilir bir kitleye dönüştürmektir.
Toplumsal düzlemde de kimi ölçüler vardır. Ahlaki-politik ilke, heterojen karakter ve anlam dünyası bunlardandır. İnsanı maddi-manevi bütünlükte bir oluş olarak tanımladık. Fakat toplum düşünce-anlam üzerinden varlık kazanan, çok farklı insan ve kimliklerin oluşturduğu, diğer deyişle çok özneli, kompleks ve esnek bir yapıdır. Temel olarak da toplum, doğada olduğu gibi kalan bir olgu değildir, yapılandırılmıştır, değişime açıktır. Dahası değişimle var olabilecek bir yapıdır.
Birinci doğanın yasaları toplumsal doğada da geçerli olabilir mi? Birinci doğadaki yasaların varlığı tartışmaya değer bir konudur. Toplumsal doğa içinse yasalar eğilim haline gelir. Marks’ın en temel hatası, Darwin’in biyolojide bulduğu evrim yasalarını hızla topluma uyarlamasıydı. Marks “Toplumda da yasalar var” dedi, adını da “diyalektik-tarihsel materyalist yasa” koydu.
Oysa toplumda yasa değil, eğilim vardır. Eğilim, yasa demek değildir. Toplumda geçerli eğilimler olabilir ama yasalar olamaz. Toplum insan zihnine dayalıdır. İnsan zihninde katı yasalar yoktur, eğilimler ve düşünceler vardır. İşte bu nedenle düşünce özgürlüğünü en çok kabul eden toplumlar, en sağlıklı toplumlardır.
Pozitivizm bir nevi Marks’ın da dayandığı sosyolojidir. Pozitivizm “metafiziği aşıyorum” der; metafizik karşıtıdır. O da toplumu bilimin kanunlarıyla tarif eder. “Doğadaki kanunlar, toplumda da geçerlidir” der; bu Marks’ta da Durkheim’da da vardır. Metafizik yaklaşımlara göre pozitivizm büyük bir gelişmedir. Ancak pozitivizmin aşırılaşmış hali de kendini göstermiştir, ki bu da çok tehlikelidir, faşizme ve sahte bir komünizme kadar götürür.
İnsanın birinci doğa bağlamında türeyişi vardır. İnsan birinci doğa maddesinde ortaya çıkar. Aslında toplumsal doğa da bunu izah eder. İnsan toplumu yaratır, toplum da insanı. Toplumsal doğaya dayalı temel zihniyetler ikinci doğanın konusudur. İkinci doğada yasalar yoktur. Temel niteliksel fark, ikinci doğada yasa değil eğilim olduğudur.
Sosyolojinin yeniden tanımlanması tamamen üçüncü doğaya dayalı gelişebilecek bir konudur. İnsan metafizik olur mu? Bu da ikinci ve üçüncü doğa ile bağlantılıdır. İnsanın metafiziksiz olmayacağı tartışmasız bir konudur. Buna etik, sanat, hatta bilim de dahildir. Bilim ve metafiziğin konusu çarpıcıdır. Bilim tamamen doğayı yansıttığı, izah ettiği kanısındadır. Metafizik ise bir kurgudur. Aslında metafizik düşünce kurgusal bir düşüncedir. Bilimsel düşünce ise adı üzerinde kurgusal düşüncenin tersidir.
Toplum, katı yasalara göre işlemez, dolayısıyla katı yasalara göre değerlendirilemez. Toplumsal düzlemde, yasalardan çok eğilimler rol oynar. Yasallık halinden bahsedilecekse bu ancak esnek bir yasallık olarak düşünülebilir. Hiçbir yasa, konu edindiği olgunun gerçekliğini görmezden gelemez. Toplum, çok bileşenli kompleks ve esnek bir yapısal karaktere sahipse, bunu katı yasalara indirgemek bilimsellik olmaz. Bu yönüyle modern sosyal bilimciler, din insanlarından daha dogmatiktirler, bu nedenle modern putçuluk yapmaktan öteye gidemezler.
Fizik doğanın yasaları toplumsala uyarlanamaz. Toplumsal düzlemde yasallık hali esnektir. Esnek olması toplumsal oluşun karakteri gereğidir. Aksi bir durum veya dayatma ne adına yapılırsa yapılsın, özgür toplumsallaşmaya zarar verir.
İnsan, doğadan düşünce gücüyle farklılaşır ve düşünce gücüyle yarattığı anlam örüntüleri ile de toplumsallaşır. Anlam ve imgelem üretimi bu yönüyle toplumsallaşmanın temelini oluşturur. Peki nedir bu anlam, anlam üretiminin yaşamsal karşılığı nedir? Bu sorunun cevabı, birlikte yaşamanın gerekleri üzerine düşünülerek verilebilir. Birlikte yaşamak ortak değer ve sorumluluklara dair bir konsensüsü şart kılar. Bu konsensüsü ifade eden çerçeve de etik ve politiktir. Bunlar toplumu oluşturan tüm bileşenlerin kabul-retlerini içeren anlam örüntüleridir. Bu etik-politik ölçü, insan yaşamının manevi yönünü, birliğini, ortak bilinç ve psikolojisini oluşturmakla sınırlı kalmaz, aynı zamanda yaşamın pratik gereklerini karşılama tarzına, başka deyişle ekonomik-politik etkinliğe de yön verir. Ortak yaşam, kolektif karar mekanizmaları ve kolektif üretim-tüketim sistemleri gerektirir ki bunlar politik niteliğin göstergeleridir.
Demek ki toplum etik ve politik olmadan düşünülemez. Bu kavramların içinin nasıl dolabileceği nüans düzeyinde değişiklikler arz edebilir. Ama her zaman ve her yerde geçerlidirler. O nedenle toplumun temel ilkesi etik ve politik ilke olarak ortaya konabilir.
Bu noktada göz ardı edilmemesi gereken, yine ilişkisel diyalektiktir. Ahlak-etik ile ekonomi-politik birbirlerinden ayrıştırılamayacak bir ilişkisellik arz ederler. Birbirleri içinde yuvalanır, birbirleriyle var olurlar. Anlam, ahlak, ekonomi ve politika gibi kavramların tümü arz ettikleri ilişkisellik üzerinden bizi toplumun doğasına dair başka bir hakikate götürürler. İlişkisellik, farklı öznelerin dahil oluğu bir bağlamdır. Başka bir ifadeyle farklı varlıklar, farklı kimlikler, eş deyişle farklı özneler olmazsa anlamdan da politikadan da ahlaktan da bahsetmek mümkün olamaz.
Şuraya varıyoruz: Toplum farklı insan ve kimliklerden oluşan heterojen ve ucu açık bir oluştur. Farklılık toplumsallaşma için zorunlu ilkedir. Sosyal farklılıklar olmazsa ortak değer, ahlak ya da anlamın hiçbir değeri olmaz. Dahası farklı kimlik ve özneler olmazsa, toplum olmaz. Olsa olsa sürü olabilir. Bu nedenle topluma aynılığın dayatılması faşizmdir. Hatta faşizm de değildir, aynılık toplum için insanlık dışılaşmadır, sürüleşmedir.
Özgür toplumsal doğa, etik-politik dokusunu koruyan, farklılıklarını birlik ve ortak çıkarlar içinde tutan, her kimlik veya özneye kendisini geliştirme imkânı sunan kamu ilişkileri bağlamıdır. O halde bu ölçü ve ilkelerin veya bunlardan herhangi birinin ihlal edilmesini veya yokluğunu biz toplumsal sorun veya sorunsallık olarak tanımlayabiliriz.
3- Toplumsallaşmada ilk sorunsallaşma ve kadın gerçeği
Toplumsal doğanın kadın ağırlıklı olduğu bilinmektedir. Doğum kadında gerçekleşir, kadın kendi emeğiyle toplumu oluşturur, toplumsal doğanın kurucusu olur. Tanrıça düşüncesi erkeğin doğumdaki rolünü bilmemesinden ve doğumun kadında gerçekleşmesinden kaynağını alır, kadının toplum kurucu rolüyle gelişir. Tarihsel oluş ve gelişmeleri bugünün kavram ve bakış açısıyla anlamak mümkün olmaz. Doğru bir okuma için zaman, mekân ve kültür ilişkisini göz ardı etmemeliyiz. Arkeolojik kazılarda bulunan ve en eski zamana tarihlenen heykelciklerin kadın figürleri olması tesadüf değildir. Bu, kadının ilk toplumsallaşmadaki yerine, rolüne işaret eden bir veridir. Heykelciklerin hemen hepsi aynı perspektifle yapılmıştır: İri göbekli, iri göğüslü ve üreme organını öne çıkaran bir perspektif esas alınmıştır. Bu temalar kadının doğuran ve besleyen ana olma yönüne işaret eden yaşamsal özelliklerdir.
Şu durumda kadının doğuran, hayat veren ‘kutsal’ bir varlık olarak görülmesi, doğurma ve besleme ile ilgili organlarının ön plana çıkması anlaşılırdır. Kutsallık, içerdiği anlamsal boyutları nedeniyle toplumsallaşmada çok kritik önemde bir yere sahiptir. Fakat kadının ilk toplumsallaşmadaki rolü salt doğurganlığıyla sınırlı değildir. Nereden bakılırsa bakılsın ilk toplumsallaşmanın ana-çocuk arasında geliştiği, tartışmasız bir hakikattir. Dokuz ay çocuğu karnında taşıyan, doğurduktan sonra da bedeninden damıttığı sütü ile besleyen ve tüm çocukluk süreci boyunca koruyan ve kollayan da kadındır. Çocuğa hayatta kalmayı öğreten, onun için gerekli bilgileri veren, onu eğiten ve topluma katılmasını sağlayan kadındır. “Babalık” diye bir kurum yoktur. Bu durum da gözetilince anacıl klan yaşamında kadının eğitici, öğretici, toplumsallaştırıcı rolünün ömür boyu nitelik değiştirerek devam ettiği düşünülebilir. Erkek bu toplumsallaşmanın dışında değildir ama merkezinde de değildir. Çeperlerindedir, rolü ikincildir.
İş bölümünün erkekleri avcılığa, kadınları bitki ve küçük hayvan toplayıcılığına sevk ettiği çokça anlatılır. Kategorik olarak tüm toplumlarda böyle olduğu söylenemez. Zira çok iyi avcı kadınların olduğu topluluklar da keşfedilmiştir veya tersi de vardır. Fakat genellikle böyle bir ayrışma olduğu da doğrudur. Yerine göre klandan ayrı ya da dönem dönem uzak kalmayı da gerektiren avcılığın, iş bölümünde erkeğin payına düşmesi anlaşılırdır.
Bir taraftan toplayıcılık, diğer taraftan klan yaşamının sürekli içinde ve başında olma hem bilgelik hem doğa ilişkisi hem de insan ilişkileri açısından kadının toplumsallaşmanın kurucu unsuru haline gelmesine imkân sunar, hatta bunu dayatır. Kadın kendi etrafında bir dil geliştirir, kültür oluşturur ve toplumsallık üretir. Kadın bu anlamda yaşamla, yaşatmakla ilgili bir motivasyon içinde kültürleşir.
Klan örgütlenmesinde erkek, toplumsallaşmanın merkezinde değil çeperlerinde yer alır. İş bölümünde erkeğe de daha çok avcılık düşer. Avcılık kendine has koşulları olan bir iştir. Av için bazen uzun yollara gidilir. Geceleri av bölgelerinde konaklamayı gerektirir. En önemlisi de avcılık öldürmeye dayanır. İlk avcıların algısında bu “yaşamak için öldürmek” şeklinde yer alır, meşrudur, ahlakidir. Avlanmak için silah gerekir, silahları geliştirmek gerekir. Oyun kurmak ve tuzak hazırlamak gerekir. Büyük hayvanları avlamak için çok kişinin dahil olduğu planlamalar gerekir. Bu da sadece erkeklerden müteşekkil bir dünya demektir. Uzun yollarda konaklamalarda birlikte kalmak, birlikte plan yapmak gibi işler bir erkek kulübünün oluşmasına yol açar. Bu tarz üretim, ilişki ve yaşamın on binlerce yıl sürdüğü düşünülünce bunun nasıl alışkanlıklar, zihin ve kültür yaratabileceği kendiliğinden anlaşılırdır. Avcı erkeğin özel bazı birlikleri vardır, hayvanları vurur, başarılı olursa şölen yapar. Bu temelde birkaç ahbap çavuştan oluşan erkek kardeşliği diye bir kulüp oluşur.
Erkek böylece öldürme strateji ve taktiklerine, gelişmiş silahlara, kas gücüne ve öldürmeyi normal gören bir psikolojiye sahip olur. Tüm bunlar toplumsallık için potansiyel bir risk oluşturur aynı zamanda. Karahantepe’de erkek cinselliğini her bakımdan yücelten çıplak figürler vardır ve bunlar kayalara oyulmuştur. Erkek “Artık ben hâkimim, sen değilsin!” der. Büyük ölçüde orada kadın cinsine karşı bir üstünlük kültürü, erkek-tanrı kültürü doğmuş. Burada bir cinsten intikam alınmış, cins kırımı yapılmış. Karahantepe’deki kültür onu yansıtır. Bu heykellerin cins kırım kalıntısı olma ihtimali son derece yüksektir. Fakat ondan önceki binlerce yıl kadın merkezli tanrıça dini başat kültürdür.
12 bin yıllık bir geçmişi olan Göbeklitepe’deki buluntularda erkeğin cinsel organı çok ön plana çıkarılır, hatta kutsanır, yerden göğe doğru yükseltilerek, yeryüzü ve gökyüzünün hâkimi ilan edilir. Kadın doğurganlığından alınan kutsallık erkeğin cinsel organına devredilmiş gibidir. Göbeklitepe’de kadına dair figürler yoktur. Kadın daha çok toprakla özdeşleştirilmiş ve hiçleştirilmiş gibidir. Tepenin göbekli olması, bu göbeğe çakılı figürler kadının toprakla özdeşleştirildiğini anlatır.
Erkek için tarihin bu noktasında durumun özeti şudur: Avcılıkla gelen öldürme gücü, teknikleri ve stratejiler ile bunlara uygun bir kültür ve akıl vardır. Şimdi buna kutsallığın ele geçirilmesi de eklenir. Göbeklitepe simgeselliği, bu kalıntıların tarihlenmesi öncesinde erkekliğin kutsallaştırıldığını, erkek etrafında ve ona tabi bir yapı oluşturulduğunu gösterir. Buradaki yapılar, kadına ve ana kadın klanına tepki sonucu ortaya çıkmıştır. Erkek bu simgesellikle kadına “kutsal olan sen değilsin, benim” demiş olur. Ve böylece o zamana kadar kadına atfedilmiş olan kutsallık ele geçirilmiş, kadın eliyle-emeğiyle gelişmiş olan toplumsallık da erkek egemenliğine alınmış olur.
Kadın soylu toplumsallaşma kültürü de erkek egemenliğine geçiş de ilk olarak Mezopotamya’da yaşanmıştır. Geçiş dönemine dair kadın-erkek arasındaki mücadele bu nedenle en iyi Mezopotamya mitolojilerinde konu edilmiş ve işlenmiştir.
İnanna-Enki miti, bunların en bilinenidir. Enki, erkek egemenliğini temsil eden kurnaz Eridu tanrısıdır. Kurnaz ve hırsız Enki, kadına ait toplumsal değerleri gasp edince Uruk tanrıçası İnanna mücadeleye girişir. Me, toplumsal yasadır. İnanna Enki’ye “Sen benim Me’lerimi çaldın” der, onları geri almaya çalışır. Kadının bu direnişi etrafında oluşan mücadele, Babil’e kadar sürer ve Enuma Eliş Destanı’na da yansır. Toplumsal değerlerin kadından çalınması süreci Tevrat’la da devam eder. Tevrat da Babil’de yazılmıştır. İbraniler, Göbeklitepe erkek kültürünü Urfa’dan alıp Babil’e götürür. Bu kültür oradan da Mekke ve Kudüs’e taşınır. Kültür ve tarih 15 bin yıl önce buradan, bu taşlı tepelerden Aşağı Mezopotamya’ya, Uruk, Ur, Babil, Eridu’ya; oralardan Mısır’a, İndus vadilerine, Harappa’ya gider.
Tarihin akışının bu şekilde olduğu artık netleşmiştir. Demek ki, “Tanrıça MA kültürü” denilen konu, pek yabana atılacak bir konu değildir. Bu konuda birçok şey yazılıp çizilir ama başarılı bir anlatım yakalanamaz. Ancak böyle bir sosyolojik dil bunu izah edebilir. Sosyolojik dil anlatımda bir imkân sağlar. Tarihte ilklerden söz edilir. Hem ana kadın eksenli klan kültürünün, hem de erkek egemenlikli kültürün merkezi bu coğrafyadır. Doğuş burada gerçekleşir. Hatta miladi yıllara kadar da merkez burasıdır. Amerika, Avrupa, Asya yoktur, merkez burasıdır.
Kadına karşı en büyük savaş Yunan mitolojisi ile başlatılır. Bunun sembolik bir anlatımı var. Büyük bir kırılma yaşanmıştır. M.Ö. 1000 – M.Ö. 500 dönemi, Zeus’un hâkimiyet dönemidir. Zeus ne kadar kadın bulursa el atar, onlara tecavüz eder. Bu tarz masallar anlatıp da özünü anlatmamak bir hayli düşündürücüdür. Sahte bir sosyoloji için her şey yapılmış. Bu durum hakikat peşinde olunmadığını ortaya koymaktadır.
Tarihteki ilk kırılma ve ilk toplumsal ilke ihlali kadın-erkek ilişkisinde yaşanır. Esas sorunsallık, toplumda eril-dişil öğenin çatışmasıyla başlar. Son 30 bin yıldaki o tanrıça figürleri, kadın tanrıça çağının yaşandığını gösterir. Bütün Avrasya’dan Batı Avrupa’ya, Ortadoğu’dan Afrika’ya kadar böyle bir dönemin yaşandığı tespit edilmiştir. Peki, tanrıçalık ne anlama gelir? İnsan türü olarak kadındaki doğum değişiktir, iyi anlamak gerekir. Bütün incelemeler şunu gösterir; bitkilerin çoğalması, ilk hücrenin bölünmesi kolay gerçekleşir. Hayvanlarda yavru doğar ve yirmi dört saat içinde ayağa kalkar. Bazıları uzun, bazıları kısa sürelidir ama kolay bir doğum, kolay büyüme vardır. Fakat insan türüne geldiğimizde enteresan bir durum yaşanır, doğum zor gerçekleşir ve insan yavrusu beş-altı yıl ana desteği olmadan yalnız yaşayamaz. Hayvandaki yirmi dört saat, insanda yedi yıla kadar çıkar. Bu durum ananın etrafında bir toplumsallık gerektirir. Erkeğin ne olduğu belli değil. Yavrunun erkekle ilişkisi diye bir olgu yok ortada. Kadın ile erkek ilk defa nasıl karşılaştılar? İnsanda da, hayvanda da cinsel güdü var. Cinsellik güdüsü, açlık gibi temel güdülerdendir. Güdüler bilinçtir, canlılık işaretidir. Açlık hissi olmazsa doyum olmaz, dolayısıyla yaşam olmaz; cinsel güdü olmazsa üreme olmaz, üreme olmayınca yaşam olmaz. Doğuran ana bellidir ancak baba yoktur, babalık kurumu yoktur. Hatta cinsellik kiminle kurulmuş, nasıl kurulmuş konusunda bir bilinç de yoktur, sadece bir güdü vardır.
Kültür insan türünde ortaya çıkan bir bilinçtir. Çocuğu doğuran kadın olduğundan kültür önce kadın etrafında gelişir. Daha sonra tek tanrılı dinlerde de “Havva Âdem’in kaburga kemiğinden yaratılmıştır” denilir. Sümer mitolojisinde de bu bölüm uzunca anlatılır. Yahudiler de bunu Tevrat’a koymuştur. Tevrat’tan da Kuran’a geçmiştir. Doğuran kadın çocuğu büyütüp beslemek zorundadır ve beslemek için de bitki, tohum ve küçük hayvan toplayıcılığı yapmak zorundadır. O da muazzam emek ve çaba gerektirir. Yaklaşık bir-iki milyonluk tarihten bahsetmekteyiz. Bu emek serüveni Afrika kıtasında Rif Vadisi’nde başlamış, daha sonra Ortadoğu’da yoğunlaşmıştır.
Gerçek kültürleşme ise Toros-Zagros vadilerinde gerçekleşir. İnsan burada insan olur, kadın burada toplum kurucu ana kadın olur. Kadın çocuğu doğurmuştur ve büyütür. Aynı anadan olan ve birlikte büyüyen kız veya erkek çocuklar nasıl birbirlerini tanırlarsa, ana kadın da kardeşlerini ve bir-iki tane dayı-teyze gibi kandaşlarını tanır. Bununla bir kültür başlar, 7 kişilik, 10 veya 15 kişilik bir topluluk oluşur. Sayının 20’yi geçmediği bu topluluğun bir arada yaşaması klanı oluşturur.
Klan, toplumsallaşma tarihinin ilk örgütlenme formudur. Klan, ana etrafında oluşan bir kültürdür. Gırtlak yapısı elverişli hale gelince, yaklaşık 300 bin yıllık geçmişi olan dil denilen olay da oluşur, işaret dilinden simgesel dile geçiş gerçekleşir. Mitik düşünce ve simgesel dil de sonuçta Verimli Hilal dediğimiz bu coğrafyada ortaya çıkar. Klan ilkesi, var olmak ve yaşamak için ya karşı klanı yok etmek ya da son an’a kadar direnmek şeklinde yaşamsallaşır. Yüz binlerce yıl boyunca bu ilke esas alınır. Muazzam bir kültürel patlama halinde bir uygarlığa dönüşür. Köy-kent, onunla birlikte devlet-sınıf gelişir.
Göbeklitepe devletli uygarlığın doğuş yeridir. Göbeklitepe bir uygarlıktır; hem de binlerce yıl süren, çok geniş bir coğrafyaya yayılan bir uygarlıktır. Çok köklüdür ve devletli uygarlığın doğuş yeridir. İnsan kurban etme ve neolitiğe zorlama, onların eseridir. İnsanların klanlar tarzında yaşadığı bu dönemde erkeklerin köle olarak kullanılmasını, kadınların Karacadağ eteklerinde üretime koşulmasını sağlarlar. Kadın köleliği o zamana kadar gider. O dönem anlaşılmadan, kadının köleleşmesinin nasıl geliştiği anlaşılamaz. Neolitiğe geçiş öyle sanıldığı ve söylendiği gibi gönüllü ya da doğal süreçlerin sonucu olarak gerçekleşmez. Tümüyle kastın zoruyla gerçekleşen bir durumdur, bir karşı devrimdir. Hiç kimse özgür, refah yüklü yaşamı terk edip böyle zorlu bir yaşamı tercih etmez. Göçebeler istediği zaman bitki ve hayvan çeşitleriyle hem de beslenmek için çok az çalışarak ihtiyacını doğadan karşılayabilir. O nedenle yerleşik yaşama, tarıma geçiş bolluk, bereket-verim nedeniyle gönüllülük temelinde değil, zorlamayla gerçekleşir. Göbeklitepe’deki dikilitaşlar daha sonra, Mekke’deki kabile tanrılarına dönüşür. Göbeklitepe, tarihteki ilk erkek kutsallaştırmasının mekânı ve mabedidir. Kâbe’deki putlar, Göbeklitepe’deki putların yozlaşmış versiyonlarıdır.
Toplumsal doğa kadın etrafında gelişmiştir. Kadın etrafındaki toplumsal doğa, Sümer toplumuna kadar, M.Ö. 2000 yıllarına kadar başat kültürdür. Başat bir kültür olarak Ana Tanrıça kavramı ortaya çıkar. Heykelciklere, hala var olan tapınak kalıntılarına yansımıştır. Yaratım tanrısal bir iştir. Kadının yaratımı, tanrıça yaratımıdır. Böyle bir dönemin yaşanmış olduğu ortaya çıkar. Batı Avrupa’dan Sibirya’ya, Ortadoğu’dan Anadolu’ya kadar bu figürler her taraftan çıkar. Bu figürler bir tanrıça tapımının varlığına işaret eder. Burada erkek hiç yoktur.
Kadın her şeyin adını koyar, ana olarak çocuklarına bakar, onları besler. Burada belirleyici olan anadır. Her şeyi doğurandır. Düşünce dille mümkündür; düşünce dili, dil de düşünceyi geliştirir. Dili yaratan da ana kadındır. Dolayısıyla yaratıcı varlık ana-tanrıçadır. Bu gelişmeler Mezopotamya’da ortaya çıkar. İlk tapınaklar kadın eksenli tanrıça tapınaklarıdır. Bu tapınaklar yeni toplumun inşasında başat bir rol oynar. Tanrıça tapınakları hem kutsal hem yaratıcı mekânlardır. Kadının tanrıçalıktan fahişeliğe sürüklenişi veya tanrıça kültüründen fahişe kültürüne geçişi tarihte çok önemli bir yer tutar.
Gılgamış, Babil Enuma Eliş gibi mitolojik destanlarda çok açık anlatımlar var. Dolayısıyla vardığımız sonuç, kadın merkezli bir toplumsallaşmanın var olduğudur. Bir de dişil ve eril öğelerin tutuculaşmasına dayalı sorunsallaşma var. Bunun da temeli burada çok güçlü atılmış. Bütün arkeolojik kanıtlar hayvan ve bitki evcilleşmesinin bu topraklarda başlamış olduğunu gösterir. Marks’ın zamanında bu yönlü araştırmalar olmadığından ve Sümer toplumu araştırmaları daha ortaya çıkmadığından onu suçlayamayız. Marks, tarihi sınıflarla başlatır. Oysa sorunsallığın başlangıcı sınıflaşmayla gerçekleşmez, dolayısıyla tarih de sınıfsallaşmayla başlamaz. Tarih, kadın toplumsallığı etrafında gelişir. Sorunsallık da uygarlıkla, kentin doğuşuyla sonuçlanır ve burada da kadının damgası vardır.
Uruk ilk kent devletidir, ilk sınıftır. Gılgamış destanı bunun bütün ipuçlarını verir. Büyük bir savaş olduğu için destanlaşmıştır. İnsanlığın ilk yazılı destanıdır ve bu ilk içinde de yüzlerce ilk vardır. İşte sınıf yaratımı, devlet yaratımı ve erk yaratımı tarihin seyrini değiştiren etkili başlangıçlardır. Oysa Uruk kentinin kurucu tanrıçası İnanna’dır. Ninhursag “Ninna” kelimesi de oradan gelir. Dolayısıyla bu kadın merkezli tanrıçalık, tanrıça dini, kadın toplumsallaşması temelinde yükselişi ifade eder.
Tanrıça yerini erkek tanrıya bırakmak istemez, kendisiyle “kutsal birleşme” yapan erkeğin öldürülmesini sağlar. Araştırmalar “Kutsal evliliğin bir gereğidir” diye yazar. Bu kutsallık kadın tanrıça dini temelindedir. Ana tanrıça, evlilik yoluyla kendisi şahsındaki tanrıça kimliğine denk erkek eksenli bir erk ya da erkek tanrı oluşmasını istemez. Dumuzzi, İnanna’nın sevgilisidir ama sevgilisi de olsa onu öldürüp yerin altına gönderir. Kural böyledir. Kadın yerini bir erkek tanrıya bırakırsa başına ne geleceğini bilir. Nitekim Babil Destanı’nda bunun gerçekleştiğini görürüz. Tanrıça İnanna M.Ö. 4000’lerde Uruk sitesinde mutlak bir güç iken, mutlak tanrıçalığın ve kutsal evliliğin bütün görkemi sürerken, Gılgamış köşe bucak kaçmaya çalışır. Kutsallığı o derece gelişmiş ki Gılgamış gibi biri titrer.
Bereket törenlerinde açık bir cinsellik töreni de var. Mitoloji, bu kutsal evlilikleri görkemli bir tören olarak tarif eder. Ve o birleşmeyi gerçekleştiren güçlü erkek ertesi gün öldürülür. Gılgamış’ın ölümsüzlük arayışı bununla ilgilidir. Erkek canını kurtarmak ister. Uruk sitesi tanrıçasının o dine göre bir sürü erkek rahipleri var. Tanrıça dediğimiz, bir kadın yönetici var, tapınakta ona bağlı rahipleri var, içlerinden istediğini alır, onunla kutsal evliliği yapar, ertesi gün de erkek kurban edilir.
Gılgamış kurban edileceğini bildiği için kaçar, “beni seçme” der. Birinci ve ikinci kaçış planı var. Anlaşılan odur ki her seferinde yakalanıp getirilir. Ama destanda açıkça belirtilmeyen ancak çarpıcı bir gerçeklik yaşanınca canı bağışlanır. Nasıl bağışlandığı belli değildir, araştırmak gerekir. Canının bağışlanması tarihsel seyir açısından büyük bir olay olduğu için Gılgamış destanı vücut bulur. Gılgamış’ın farkı, artık öldürülen bir erkek olmaktan çıkmasıdır. Öldürülen bir erkek olmaktan çıktıktan sonra bu destan vücut bulur. Taşlara kazınır, tuğlalara yazılır ve bugüne kadar gelen bir erkeklik çağını başlatır.
M.Ö. 4000’Ierden M.Ö. 2000’Iere, Babil hükümranlık dönemine kadar başat kültür olma durumu yavaş yavaş erkeğe geçer. Erkek bu yüce kadın tapınağını alır. Gılgamış Enkidu’ya bir fahişeyi gönderir. Enkidu büyük ihtimalle o dağlardaki proto-Kürt olmaktadır. Bir destandır ama bir fahişe üzerinden erkeği elde etme kültürü de anlatılmaktadır. Kadını allayıp pullarlar. En seçme kadınların yer aldığı tapınak erkeğin hâkimiyetine girdikten sonra geneleve dönüştürülür. Uruk sitesinde bir kadın tapınağı var, bunu günümüzün genelevine benzetebiliriz. Tapınaktan geneleve bir dönüşüm söz konusudur. O dönem adı “Musakattin” konulmuş ve işte bu, erkeğe dayalı toplumsallaşmadır. Halen de öyle olduğu her durumda kendini belli etmektedir.
Destanda Enkidu, Zagroslardan getirilen en az Gılgamış kadar güçlü adam olarak muazzam övgülerle anlatılır. Hatta o olmadan Gılgamış yaşayamaz. Kenti koruyan bir adamdır. Ölünce Gılgamış da kendini öldü sayar. “Nasıl öldün, nasıl başına bu felaket geldi” der. Kadın tapınağı musakattine dönüşmüş, bir kadın yoluyla dağdaki adamın kontrolü ele geçirilmiştir. Gılgamış artık krallığa geçer. Hatta hem tanrı hem kral olur. Kendine bağlı bir erkek ordusu oluşturmak için nasıl ki Kürtlerden asker devşirilirse, bu yolla dağlıyı götürüp tapınak fahişesiyle birleştirirler. Adam iki-üç günde darmadağın olur. “Bir daha asla dağa çıkmam” der. O gün bu gündür toplumu baştan çıkaran, kadını fahişeleştiren, erkeği de en kötü duruma sokan bu kurumun temeli böyle atılmıştır. Gılgamış destanının özü de budur.
Ataerkil-erkek tanrı çözümlenmiştir. Mühim olan burada tanrıça kültüründen erkek-tanrı kültürüne nasıl gelindiğidir. Babil Destanı ve Tevrat’ın müthiş anlatımı önemlidir. Korkunç bir erkek egemenliği sözkonusudur. İncil’de anlatılanlar var, Meryem var, Kuran’da söylenenler var ama kökü de buradadır. Sosyolojide bilimsel görüşe ağırlık verilirse, bunları söylemek mümkün olabilir. Bunun sonucunda ruh-madde, bu dünya-öte dünya ayrımı gelişmiştir. O da buradaki kültürle bağıntılıdır. Afrika’dan bir şeyler bilinerek gelinmiştir fakat simgesel dil burada patlama yapmıştır. Bunun somut ifadesi de tanrıça-tanrı kültürleridir. Bizde hala çok güçlü olan madde-mana, ruh-beden ayrımı burada gerçekleşir.
Sorunsallık konusu özünde kadın ve sorunsallık ana başlığı altında incelenebilir. Etkisi yoğun yaşandığından bu gerçeklik inkâra gelmez. Erkek nasıl erkekleşti? Tanrıça ana kültürü nasıl erkek tanrı dinine dönüştü? Kadın tanrıçalık çağı ardından kastik katil tarafından kadının cins kırıma uğratılarak kadın üzerinde cinsiyet sömürüsünün geliştirilmesi ve kastik sistemin kurulması süreçleri yaşanır. İşte Tevrat’ta yeri var, Yahudilikte de ev-aile denilen olgunun kökü Tevrat’tadır. Tevrat’a bakalım, kadının nasıl eve kapatıldığı anlatılır? Eve kapatılmanın temelini Zerdüşt atmıştır, Yahudiler bunu Babil’de Zerdüşt’ten alırlar. Kutsal aile kurumunun temeli böyle atılır. Eve kapatılma ve evlenme aynı anlama gelir. Kadın, gelin sıfatıyla allanıp pullanıp eve kapatılır. İncil’de rahip-rahibe olarak yeri var. İslam’da ise harem kurumu Muaviye’de ve ardından Osmanlı’da zirve yapmıştır.
Tüm bu anlatımların özü, toplumsal sorunsallığın cins iş bölümünden kaynaklandığını göstermektedir. Cinsler arası iş bölümü belli bir aşamadan sonra çatallanır. Nedir bu? Bir tanrıça kültürü gelişir. Hem maddi hem manevi anlamda oldukça güçlü bir kültürdür. Uzun yıllar sürer, hiç hafife almamak gerekir. Avcı kulübü de benzer tarzda erkek ağırlıklı bir kültürün gelişimine yol açar. Durmadan hayvan avlayarak kendini besler. Avcı erkeğin işi gücü avlanmak. Bu durum bir alışkanlık, bir kişilik, bir kültür yaratır. Belli bir aşamadan sonra ana etrafındaki o birikim göz kamaştırır. Bitki bol, kadın biriktirmiş, kulübesi var, çocukları etrafında çalıştırır. Genç bazı erkekler klanın korumasını yapar. Bu erkek baba değil “dayı” kimliğindeki erkektir ve o da anaya bağlı bir kandaşlıktır. Bir de teyze var. Belli bir olgunluk aşamasına ulaşınca avcı kulüp de yanı başında; hatta neredeyse iç içeler. Anacıl toplum üstünlük kazanınca erkeğin oluşturduğu avcı kulübü sıkışır. Fazla av kalmamış veya istese de fazla üretemez. Etle beslenmede zorluklar yaşar. Bir de avcı kulübü öldürerek çalışır. Günümüzde bunlar ulus-ordularına dönüşmüştür. Öldürme araçları ve taktikleri oradan gelir. Bunlar kastik katil niteliktedir. Her gün hayvan öldürür. Çok et yer, tekniği gelişir; öldürme teknikleri olağanüstü güçlenmesini sağlar. Öldüren güçlüdür. Hele bir kulüp, bir kast oldu mu, kutsal ve dokunulmaz olur. Kast, eşitsizliğin hukuksal zeminde onaylandığı toplumlardır. Kastik katil “mutlak sahip, mutlak efendi” olandır.
Devrimsel bir gelişme olarak görülen neolitik toplumun içinde, erkek avcı kulübünün büyük bir karşı-devrim hamlesiyle kadının köleleştirilmesine kadar giden yolu açtığını ve bir cinsiyet savaşını başlattığını şimdi daha iyi görmekteyiz. Gordon Childe’ın anlattığı gibi olmadığı ortaya çıktı. Neolitiğin gerçekleşebilmesi için kesinlikle kastik katillerden oluşan avcı kulübünün saldırısına ihtiyaç var. Avcı-kastik kulüp ana kadın öncülüklü klan toplumsallığına darbe yapmadan, karşı-devrim yapmadan böyle bir neolitik toplum oluşamaz. Buna en iyi örnek Göbeklitepe’dir. Bir kastik kültür olmadan Göbeklitepe ve Karahantepe inşa edilemez. Karahantepe gibi bir şeyi ancak kutsallaşmış erkek, tanrısallaşmış ata kültürü yapabilir. Başka türlüsü mümkün değildir.
Kadın bitki toplar. Erkek avlanır, canlıyı öldürür. Savaş bir canlıyı öldürmektir. Hayvan öldürmek cinayettir. Kadının bitki tohumları etrafında toplumsallığı oluşturması bambaşka bir olaydır. Birisi şu andaki katliamcı topluma dönüştü, birisi hala toplumu ayakta tutmaya çalışır. Dolayısıyla toplumu ayakta tutma kültürü kadın etrafında gelişen bir sosyolojiye dayanır. Savaşı esas alan, ganimeti esas alan toplum, erkek ağırlıklı toplumdur. Onun işi gücü artık değerdir. Bir artık değer imkânı oluşmaya başlarsa, kadının etrafında bir bitki toplama, bir besin artırımı olursa erkek buna göz diker. Erkek, hayvan da avlar, ama bir de kadının topladığı besinlere el koyar. Hem besine el koyar hem kadına el koyar. Hikâye böyle başlar.
Erkek bu avcı kulübüne ve avcılık deneyimine dayanarak kadın toplumsallığına saldırır. İşte sorun öyle başlar. Çok yaygındır, Urfa başta olmak üzere görülür. Güçlü erkek, evlilik olayı ile her gün öldürür. Yaygındır ve canı sıkıldı mı kadını öldürür. Bugün kent-köy ayrımı yoktur. Urfa-İstanbul ayrımı da yoktur. Belki İstanbul’da daha fazladır. Mevcut aile sorununun bu düzeyde olması bu evlenmelerden ve evlilik biçiminden kaynaklanır. Kutsal aile hikâyedir. Öyle kutsal aile falan yoktur. Eve kapatılan kadın muazzam bir kölelik atmosferine alınmaktadır. Bu kadın dayanamaz, patlar, erkek de vurur. Gazeteler bunun haberleriyle doludur. Binde bir kadın vurmaz ama yüzde doksan dokuz erkek kadını vurur. Kim inkâr edebilir? İkiyüzlülük yapmaya gerek yoktur, her şey ortadadır.
Sonuç olarak sorunsallık buradan, kadın ve erkeğin değişen rollerinden doğar, sınıfsallıktan doğmaz. Temel bir sorundur. Gılgameş destanında ipuçlarını aradık, Sümer toplumunda temellerini aradık. İşte daha sonraki o devlet, kent ve sınıf ayrımında zirve yaptı. Tevrat’ta ve Kuran’da da dolu örnekler vardır. Göbeklitepe’nin üstünün kapatılması da bir erkek eylemi olabilir. Bir düşünce olarak belirtebiliriz ki bu, erkek egemenliğinin bir oyunu da olabilir. Göbeklitepe yaygın bir kültürdür. Dicle ve Fırat arasında 200’ü aşkın kalıntı var. Karahantepe’de erkek üstünlüğü bir cinsel organ üstünlüğü düzeyinde bariz yansıtılmıştır. Bu erkek heykelleri Hindistan’a ve Mısır’a da taşınır. Kadın etrafında gelişen en az 30 bin yıllık bir toplumsallıktan bir erkek üstünlüğüne geçiş vardır.
Yukarı Mezopotamya’nın flora ve faunası çok zengindir. Karacadağ etrafı böyledir. Arpa ve buğday, Karacadağ etrafında kültüre alınır. Koyun ve keçi burada evcilleştirilmeye alınır. Yağmur alan bir bölgedir. Dünyanın diğer yerlerinde bu çok sınırlıdır. Burada yağmur ve toprak müthiş uyum göstermektedir. Ve böyle bir bitki ve hayvan zenginliği de üretim patlamasını ortaya çıkarır. Bitki ve hayvan boldur. İstediğin kadar avcı da, istediğin kadar toplayıcı da olabilirsin. Burada kadın etrafında toplayıcılık gelişirken, erkek etrafında da avcılık gelişir. Sonuçta da çatışma çıkar. Erkek avcıdır ve elinde silah vardır. Çatışma obsidyenle, çakmak taşıyla olur. Silahlar Göbeklitepe etrafında hala vardır. Obsidyen keskin bir silahtır ve en kıymetli ticaret aracıdır. Bu keskin bıçak erkeğin elinde bir avcı aletidir ve onunla herkesi keser. Kadın bu üstünlük karşısında yenilir. Adam beş on tane ahbaptan oluşan küçük bir kulüptür. Elinde obsidyen bıçağı var, nereye giderse öldürür.
Bu bölümde bizim için önemli olan toplumsal ilk iş bölümü veya erkek-kadın ayrımıdır. Bu kavramı daha da genişletmek önemli olabilir. Hatta üzerinde felsefe bile yapılabilir. Toplumsal doğanın kadın ağırlıklı olduğu bilinir. Öyle gelişmesi gerekir, çünkü doğum olayı var. Doğuş genetikle izah edilse bile önemlidir. Farklı bir doğuş gelişir burada. O da şu: Gerek iki ayak ayrışımı gerek fiziksel ayrımların gelişimi, doğum olayını giderek sorunsal hale getirir. Diğer varlıklarda böyle bir sorunsallık olayı yok. Eril-dişil öğe üç yüz milyon yıl önce ayrışmış. Bitki türlerinde de bu vardır. İnsan türüne gelindiğinde bu ayrışma niteliksel bir fark olarak karşımıza çıkar. İnsanın ayağa kalkmasıyla ve simgesel düşünceyle tür kesinleşir, giderek fizik doğadan farklılaşır. Kadın kendi eliyle toplumu oluşturur, toplumsal doğanın kurucusu olur.
Ana kadın etrafında oluşan klan ilk topluluktur. Dolayısıyla toplumsallaşma, kadın yapımıdır. Nitekim bütün klan topluluklarına baktığımızda bunun örneklerini görebiliriz. Brezilya ormanlarında, Endonezya ormanlarında örneklerini görmek mümkün. Hatta Anadolu’da bile bunun örnekleri vardır. Problem şurada: Kadın toplumu kurar, inşa edip geliştirir, değer oluşturur ama doğum zorlukları, beslenme zorunlulukları giderek kendini dayatır. Ses giderek dile dönüşecek, işte o toplayıcılar giderek adlandırmalar yapacak, dil kurallarını ortaya çıkaracak; özcesi dil de ana etkisi altında gelişecek. Erkek henüz bunun uzağındadır. Dil topluluğu geliştirir ve büyütür. Sesler kelime olduğunda birbiriyle anlaşabilme olanağı gelişir ve bu da grubu büyütür. Ana soylu toplum, milyonlarca yıl geçmişi olan bir toplumdur.
Avcı kulübü köleliğin temelini teşkil etmiş, başta kadın olmak üzere, yaratılan değerlere el koymaya başlamıştır. Avcı kulübü neden kadına el koyar? Kadın hem bir cinsel obje, hem de toplayıcıdır. Bir de çocukları vardır ve kadın çocuklarına da toplayıcılık dersi verir. Kadın kendi etrafında sürekli bir zenginlik üretir. Kadına ve yaratımlarına el koyma, egemenliğine alma erkek kulübünün işidir. Erkek kulübünün de bir başkanı var. En iyi avcı kulüp başkanıdır, reistir. Her şey reise bağlıdır. Reis çok etkilidir, adamları bizzat kendisi örgütlemiş. Örgütlediği adamlar da her şeye el koyabilir. Kadına da böyle el atar. Ve kadının tutsaklığı böyle başlar. Bilim insanlarının bunu görüp değerlendirememesi büyük eksikliktir.
Toplumsallaşmada sorunsallık konusu tarihi doğru okumanın da temelini oluşturur. Marksist kuram, tarih ve toplum analizlerinde temel çelişki ve sorunsalı sınıf çelişkisi olarak kabul eder. Buna göre toplumsal eşitlik ve özgürlük sınıf çelişkisiyle bozulmuş, sömürü ve egemenlikçi sisteme geçilmiştir. Sınıf çelişkisi temelli tarih-toplum analizi çokça eleştiriye tabi tutulmuştur, tutulabilir. Ancak, tarihsel araştırmaların ortaya koyduğu verilere göre sınıf çelişkisinden çok daha önce toplumsal özgürlük ahlakına aykırı bir sömürü ilişkisi gelişmiştir. Bu da cins kırımıyla geliştirilen cins sömürüsü veya kadının sömürülmesidir. Bunu söylemek sınıf çelişkisinin önemini azaltmaz. Sadece sınıf çelişkisinin ilk ve tek çelişki olmadığını ortaya koyar.
Sorunsallık konusuna el atarken, şimdiye kadar belirttiklerimiz başlangıç için bir temel oluşturabilir. Sorunsallığın temeli Marks’ta sınıf ayrımına dayanır. Ancak doğrusu, sorunsallığın temelinin cins ayrımı olduğudur. Sorunsallık sınıfa değil, cins ayrımına dayalı bir kültürden gelir. Sınıf ayrımından çok öncesinden başlayan cinsiyet temelli bir çelişki söz konusudur. Kadın üretimine dayalı “ilkel” komünal klan toplumu ile erkeğin avcı toplumu arasındaki çatışmadan kaynaklanan bir problem doğar. Açık bir durumdur ancak sosyolojide böyle bir anlatım yoktur.
Toplumsal bağlamda sorunsallık tespitinin dayanması gereken ilke, özgür toplumsallık ölçüleridir. Bunlar anlam, farklılıkların korunması temelindeki heterojen nitelik ve ahlaki-politik ilkedir. Eşitlik, adalet, özgürlük gibi değerler bu ölçülere ilişkindir. Zira ahlaki olmak, eşitlikçi adil tutumu şart kılar. Politik karakter, özgür eylemselleşme ve katılıma dayalı toplumsallaşmadır.
Sorulması gereken soru şudur: Özgür toplumsallığın bu dokusu ne zaman, nasıl bozulmuştur? Cinsiyetler farklı ama eşittir. Kadın toplumsallaşmanın asli unsurudur. Toplum kadının emekleri, değerleri üzerinde yapılanmıştır. Kadının bu yaratımlarının gasp edilmesi, onun toplumsal özne konumunu, farklılığını, katılımını engellemektedir. Kadın yaratımlarının gasp edilmesi ve cinsiyet sömürüsü iki yönlüdür. Kadın yaratımlarının gasp edilmesiyle oluşan kültürel sömürü kadının insan kimliğine, toplum kurucu rolüne ve varlığına yönelir. Cinsel sömürü ise kadının cinselliğine, bedenine yönelir. Kadına dönük saldırı onun kutsallık dünyasından dışlanmasıyla başlar. Sonra toplumsal yaşamdan dışlanır ve cinsellik alanına kapatılır. Ana soylu toplumda doğurganlık üzerinden yüceltilen, kutsanan kadın cinselliği, erkek eliyle kadının zindanına dönüştürülmüş olur. Bu, özgür toplumsallığın, etik-politik toplum dokusunun çok yönlü yok edilmesidir. Bu nedenle toplumsal tarihten çıkarılması gereken ders açıktır: Toplumsal tarihte ilk çelişki kadın ve erkeğe dayalı iş bölümünden doğan çelişkidir, ilk sömürü de kadın üzerindeki sömürüdür.
Anacıl klanda ananın kardeşi olarak dayı etkilidir. Bugün de Kürdistan’da dayı ve teyzelerin daha fazla tanınması, yakın hissedilmesi özünde bu anacıl toplum özelliğinin korunmasındandır. Bu karşı devrimde anacıl klan toplumu büyük bir darbe alır. Elinden hem ilk değerler alınır hem de çocuklar. Sonuçta kadın köle gibi çalıştırılır. Bunu önlemek için kadın, kutsal birleşme töreni sonrası erkeği öldürür. Bunun özü şudur: Başına gelecekleri bilen kadın, sevgilisi bile olsa kutsallaştırma eylemiyle öldürür. Bu felaketin başına gelmemesi için öldürmesi gerekir. Tarihsel materyalizm budur. Bizim Marksizm’den alabileceğimiz en faydalı düşünce budur. Diyalektik materyalizm bunu böyle açıklar.
Erkek, kadının bu etkinliğine Sümer toplumunda son verir. Kadının köleleştirilmesi ile geçiş tamamlanır. Bu geçiş sağlandıktan sonra Babil yaratılış destanı denilen Enuma Eliş destanında bu çok çarpıcı görülmektedir. Buradaki destanların içeriğini din haline getiren İbrani toplumudur. İbrani toplumu Enuma Eliş Destanı’nı almış Tevrat’a dönüştürmüştür. Destanın İbrani kabilesinde geçirdiği dönüşüm hem manevi hem de maddi dönüşümdür. Tevrat’tan da İncil doğar, Kuran doğar. Bunu da kimse yadsıyamaz. Sonuç kadının eve kapatılmasıdır. Büyük ihtimalle Zerdüşt buna büyük bir katkıda bulunur. Fallokrasi yaşanır. Erkek kendi cinsel organını kutsar, tanrı yerine koyar. Halen Hindistan’da yaşanmaktadır. “Sadece ben değil cinsel organım da tanrıdır ve sen tapacaksın” der. Ve nitekim kitaba da öyle geçmiş, Tevrat’ta açık anlatılmıştır.
Mühim olan bu dönemin öncesinde yaşanan kadın tanrıça sistemi ve bu işin kavramsallaştırılmasıdır. Kavramsallaştırılma kısmı işi din haline getirir. Sonraki aşama mülkiyet aşamasıdır. Kaldı ki evdeki durumda böyle eve kapatılma, tehlikeli bir ideolojidir, büyük bir sorundur. Toplumda asıl sorun budur. Bu, sınıfı doğurur, devleti doğurur. Ki erkek bunların hepsini yapar. Erkek aristokratik ‘devrim’ yapar, burjuva ‘devrimi’ yapar ama hepsi kadının köleliği etrafındadır. Devlet haline geldikten sonra erkeği dizginleyecek başka bir güç yoktur. Devlet erkek damgalıdır ve sınırsız gücü ifade eder.
Kürdistan’da kadın özgürlüğünün temeli Önder Abdullah Öcalan tarafından atılmış ve kadınlara saygının bir gereği olarak, “özgürlük önce düşüncede başlamalı” sözü temel düstur olarak belirlenmiştir. Mevcut durumda kadının her tarafı bağlanmıştır. Hangi erkeğe giderse gitsin, evlilik temelinde yola çıktığından ve mülkiyet duygusu çok etkili olduğundan eşitlik sağlanmış olmaktan çok uzak olunmaktadır. Kadın bu ilişkiler içinde mutlaka bir yerde erkeğin darbesine maruz kalacaktır. Ayrılsa bile tek başına nasıl yaşayacağı temel sorun haline gelmiştir. Ekonomiyi yaratan kadın şimdi nan’a muhtaç, erkeğin eline muhtaçtır. Erkek çalışmadığında kadın aç kalmaktadır. Hâlbuki ekonomiyi yaratan kadındır. Ekonomi Helence bir kelimedir, “Ev geçimi-ev yasası” anlamına gelir ve bu kadının işidir. Yakın çağda kadının ekonomiyle ilişkisi sıfırlanmıştır. Şu anda kadının elinde herhangi bir ekonomi kalmamıştır. Ekonomi şu anda şirketlerin, erkeklerin mutlak egemenliğindedir.
Erkek egemenliğine ekonomik geçiş Batı kökenlidir. Daha önce ortaçağda hatta ilkçağda kadının elinde epey ekonomi var. Ama kapitalizmde o imkân tamamen ortadan kalkar. Ekonomi şirketlerin eline geçer. Para ile finans şirketleri erkek tekelindedir. Kadının para üzerinde, ekonomi üzerinde hiçbir ağırlığı olmadığı gibi, kadın bütünüyle erkeğe bağlanmıştır. Paranın, bütün tekniğin, merkezi bilimin hepsi erkeğin elindedir.
Kadın ne hale gelmiş? İşte ona “kafeste öten bülbül” veya “erkeğin evdeki süsü” denilebilir. Kadın bedeni şu anda sadece bir mülkiyet konusu değildir; kapitalizmin hizmetinde, saçından tut bacaklarına, ruhuna, sesine kadar tüm varlığı mülkiyet konusudur. Reklam kadın bedeni üzerinden yürütülmektedir ki bu dehşet vericidir. Kadın, kendi bedenine sahip çıkmalıdır. Erkeğin bütünüyle denetlediği beden, kadının kendisinin bedenidir. Kadının bütün sınırını, her şeyinin saatini erkek belirlemiş. Erkek para vermezse kadın aç kalır.
Tabloyu daha da karanlık hale getirmeye gerek yoktur. Önder Abdullah Öcalan “Sosyalizm kadının özgürleşmesinden geçer” der. Oysa hiçbir sosyalist devrimci öncü, kadın özgürleşmesini ve kadınla özgür temelde ilişkilenmeyi yaşamsallaştırmamış, hatta bunun kuramını da oluşturmamıştır. Ne yazık ki sosyal bilim bugüne değin böyleydi. Bir din gibi tapınılması ve öncülerinin de peygamber gibi ele alınması da sosyalist mücadelelere büyük kaybettirmiştir. Şimdi yapılmaya çalışılan tahlillerle söz konusu durum aşılmaya çalışılmaktadır. Marks, Lenin, Mao, Stalin bu temelde incelenmelidir. Lenin bu konuda büyük çaba sahibidir, onu suçlamıyoruz. Stalin kadını mülkleştirir, eve kapatır, öldürmese de ölmekten beter eder. Önder Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği “Erkeği Öldürmek” çözümlemesi ise tüm bunlara bir cevap olurken, tarihsel toplumu doğru ele alışta da önemli bir adım olmuştur.
Kadını öldüren canidir. Bir caniden sosyalist çıkmaz. Özgür düşünme imkânı çok önemlidir. İnsanı insan yapan en önemli özellik, özgürlük düşüncesidir. Kadını da biraz ayakta tutan odur. Eğer özgürlük düşüncesi kadının elinden giderse, kadın biter. Dolayısıyla bu yeni çıkış; yeni sosyalizm, yeni Kürt varlığı, yeni Kürt kimliği, Kürt özgürlüğü bu temelde gelişir. Hem uygarlık eleştirisi hem modernite eleştirisi hem kadın köleliği eleştirisi Apocu Harekette büyük bir gelişme göstermektedir. Sosyalizme en önemli katkı da budur.
4- Kastik sistem
Avcılığın erkekler arasında bir yaşam alışkanlığı ve kültür geliştirdiği bilinmektedir. Avcı erkeklerin av süreçlerinde birlikte geçirdikleri zaman ve iş birliği sonucunda bir tür ilişki kulübü gelişmiştir. Cins kırımında ve cinsiyet sömürüsünde rol oynayan da işte bu avcı erkek kültürüdür. Bu yapı bedensel kas gücü, öldürme bilgi ve teknolojisi ile birlikte örgütlü hareket etme bakımından zamanla güçlenmiştir. Erkeğin kadına yönelik saldırısıyla cins kırım gerçekleştirilmiştir. Kadın kutsallık alanından dışlanıp erkek cinsi kutsallaştırıldıktan sonra erkek avcı için maddi güç ile kutsallık birleşmiş olur. Bu, erkek kulübünün hem güçlü ve öldürücü hem kutsal olması demektir. Bu ideolojik ve maddi gücün bileşimiyle tarihte ilk kez yeni bir yapı oluşur ve bu yapı giderek toplumdan ayrışır. İşte buna kastik katil veya kastik yapı diyoruz.
Kast kavramı ile anlatmayı amaçladığımız “dokunulmaz olan, kutsal varlık”tır. Hem kutsal hem de güçlü olduğu için dokunulamazdır. Bu kastik katil yapı sadece kadını sömürgeleştirmez. Kastik katil yapı için kadın ilk hedef, ilk sömürü alanıdır. Ama giderek tüm topluluk içinde güç kazanır. Kadını sömürdüğü gibi, topluluğu da sömürmeye başlar. Kadın sömürüsü bu yönüyle de bir model oluşturur. Ve kastik katil, topluma istediği her şeyi yaptırır. Gücünden sual olunmaz.
Kast, sınıftan daha katı, geçirimsiz bir yapıdır. Sınıf ilişkileri geçişken olabilmektedir, kişi sınıf atlayabilir ama kastik sistemin sınırları katıdır, geçişi kabul etmez. Sadece Hindistan örneğine bakılması dahi bugüne ulaşan haliyle de olsa aradaki farkı görünür kılar. Kastik katil sistem zamanla değişimlerden geçmiştir. Gerek düşünsel-felsefi sorgulamalar, gerekse aristokrasi gibi yeni politik iktidar modellerinin gelişmesi bir dönüşümü zorunlu kılmıştır.
Kastik sistem iki ana unsurun ilişkiselliği üzerinden temellenir: Kutsallık atfedilen eril ideoloji ve çıplak zor gücü. Sistemsel anlamda her tür sömürü ve egemenlik ilişkisinin gerisinde bu yapı vardır. Bu yapının örgütlenmesi, Göbeklitepe öncesine uzanır. Bu tarz bir kastik yapı olmadan Göbeklitepe gibi bir mimari mümkün olmazdı. Göbeklitepe’de zorla işe koşturulan çok fazla sayıda insanın varlığı açıktır. Bu zorlamanın gerisinde, yaratılan bu kutsallığın önemli rolü vardır. Ancak o kutsallığa fiziksel bir zorun eşlik ettiği kesin gibidir. Aynı durum Mısır piramitleri için de geçerlidir. Biz bunu kastik katil sistem olarak tanımlamaktayız.
Şimdiye kadar pek çok çevre tarafından devrimsel bir gelişme olarak değerlendirilen Neolitik yaşamın da aslında kastik sistemin zora dayalı olarak geliştirdiği bir sistem olduğu böylece netleşmiştir. Neolitik, bu yönüyle kadın sömürüsünün de sistem kazanmasının yolunu açıyor. Tarihin seyrinin Gordon Childe’ın anlattığı gibi olmadığı da açıktır. Ana kadın eksenli toplumsallaşmaya karşı avcı erkek ve kastik sistem karşı-devrim yapmadan o kadar geniş çaplı insan emeğine dayanan neolitik devrim yapılamazdı. Biz de bunu zamanında göremedik. Aslında yeterince açıktır, insanlar gönüllü biçimde o kadar emek sarfiyatına ve bir yere bağımlı yaşama geçemezler. O zaman toplayıcılıkla, hatta avcılıkla geçinmek mümkün, mevcut koşullar inanılmaz şekilde hem özgür hem rahat yaşamaya olanak sunar. Bitki, meyve toplayarak, ekerek, biçerek ve hatta avcılık yaparak insan daha özgür ve sıkıntıya düşmeden yaşayabilir. Açıkçası kendiliğinden, dolayısıyla severek, isteyerek neolitiğe geçilmemiştir. İnsanlar gezgin topluluklar halinde özgür, eşit yaşıyorken bir toprağa kölece yerleşmek işkencedir. Toprağa bağlı yaşam çok zor bir yaşamdır. Büyük bir baskı olmadan bir kulübeye kapanmaya imkân yoktur. Birileri mutlaka insanları döver de oraya kapatır. Toplama kampı gibi bir yere ancak zorla kapanılabilir. İşte burada cinsiyet ayrımına dayalı işbölümü, sorumlu tutulması gereken tek kuvvettir. Sorunların temelinde de cinsiyet ayrımına dayalı iş bölümü var. Toplumsal sorunsallık böyle doğmuş olur.
Neolitiğin sadece büyük bir devrim olarak tanımlanması anlatılarında Batı kültürünün etkisi olabilir. Marks’tan, İngiliz ekonomi-politiğinden etkilenmeler de aynı kökenden gelmektedir. Dikkatli okumalar ve derinlikli tarih araştırmaları yapıldığında bu dönemin kölelikle bağı anlaşılmaktadır. Ancak birçok anlatıda Batı kültürünün yarattığı zihinsel esaret bunu engellemiştir.
Sümer destanlarında tarihi başlatan anlatımlar var. Bunlar ilk yazılı metinlerdir. İnsana birçok şeyi anlatırlar. Tek tanrılı din kitapları bunlarla doludur. İşte “nasıl eve kapatacaksın, günde ne kadar tokat atacaksın, nasıl vuracaksın, nasıl kıracaksın” gibi şeylerle doludur. Ancak Marks dâhil, sosyalistlerde kadına dair böyle bir anlatımın olmaması, tarihin hiçbir çelişki yokmuş gibi ele alınması büyük bir eksikliktir. Tarihin cinsiyet ayrımına dayalı çelişki temelinde çatallaşması ve toplumsal sorunsallığın başlamasına dair çözümleme Önder Abdullah Öcalan’ın tarihsel sosyoloji yaklaşımının bir sonucudur.
Sonuç olarak, toplumsal sorunun kaynağı sınıf mücadelesi değil, devletin doğuşuyla veya devletten önce başlayan kent-köy ayrımı değil; aristokrasi ve burjuvaziden de çok önce başlayan cinse dayalı eşitsizlik ve ondan doğan çatışmadır. Anacıl toplumdan erkek egemenlikli topluma doğru bir geçiş toplumundan söz edilebilir. Geçiş toplumu Sümer mitolojisinde açıkça anlatılır. Yine üç tek tanrılı dinde, Hinduizm’de, Konfüçyüsçülük’te, hatta Yunan yarı-din yarı-felsefe trajedilerinde anlatılır. Köleliğin çıkışı buraya dayandırılabilir. Kimileri için uygarlık yazıyla başlar. Evet, yazının temelinde dil var, dilin temelinde sanat var denilebilir. Yazıyı erkek geliştirmiş olabilir ama onun objeleri kadın tarafından yaratılmıştır. Erkek, mülkiyeti geliştirirken teknik güce daha fazla ihtiyaç duyar. Tapınaklarda köle sayımı, kölelere verilecek yiyecekler, nereye ne kadar köle gönderileceği gibi teknik amaçlı konular için yazıya ihtiyaç duyulur. Yazı kutsal değil, teknik amaçlı bir aygıttır ve sömürüye bağlı gelişmiştir.
Kastın sınıftan, devletten farkı, tartışılamaz ve sorgulanamaz bir otorite olmasıdır. Dikkat edilirse Hindistan’da halen kastlar asla birbirlerine karışamazlar; aşırı katılıktan dolayı birinden diğerine geçiş olmaz. Sınıf öyle değildir. Sınıf atlamak mümkündür ancak kastta bu durum mümkün değildir. Kast aslında tanrı kavramının da temelidir. “Tanrı sorgulanamaz” sözü kastik ayrımdan gelir. Erkek, güdülerini doyurmak ve kadının yaratımlarına el koymak için kadını köleleştirdiğinde mutlak hâkim olur. O zaman kölelik insanın hiç bilmediği, hiç başına gelmemiş bir felaket olur ve bu anlamda bir ilktir. Kadının başına soykırımdan beter bir felaket gelir. Bundan sonra kadına dönük olarak söylenen “sen eksiksin, senin haddine mi düşmüş” söylemleri kaynağını kastik bölünmeden alır. “Eksiksin, konuşamazsın” denir. Zaten konuşsa da kimse fazla değer vermez. Kadın da ağlamaklı konuşur. Eskiden tanrıça dili olan kadın dili, artık eksik, yaramaz, yetmez, aleyhte bir dil haline gelir. Daha da vahimi, sanata yansıma biçimi, kadının giderek cinsel bir objeye dönüşmesidir. Kadın bir av nesnesi olarak görülür. Günümüzde kadın tam bir oyun nesnesi, oyuncak haline getirilmiştir. Dili tam bir kölenin dilidir. Eski ana-tanrıça dili başat bir dildir. Dilin yaratıcısı kadın böyle olabilir mi? Ama kölelik altında o kadar ezilip büzülmüş ki, erkeğin izni ölçüsünde sesini çıkarabilir.
Bugün kadının durumu nedir? Kadın bugün büyük oranda erkeğin eğlence nesnesi haline getirilmiş durumdadır. Burnuna, kulağına, boynuna, bileğine birer halka takılmıştır ve bunlar kölelik halkalarıdır. Tüm halkalar kölelik zincirinin birer parçasıdır. Bin yıllardan beri böyle yapıldığı için olağan görülmeye başlanır. Kadın da bunları gönüllü bir şekilde taşıyacak hale getirilmiştir. Kadın artık önemli oranda bir cinsel objedir. Dili, rengi, biçimi, kültürü, kimliği yok edilmiş; cinsel obje kurgusuna göre yeniden şekillendirilmiştir. Avrupa’da kadın nesnelliğinin üretimi liberal çağ, özgürlük çağı denilen bir süreçte derinleşir. Feminist akımlar bu kuşatılmışlığı aşamamıştır. Ekonominin, dilin ve birçok toplumsal ihtiyacın yaratıcısı kadın olmasına rağmen, dili çarpık-çurpuktur, ekonomideki yeri sıfırlanmıştır. Öz savunmadan söz etmek dahi mümkün değildir. Bu, tarihsel-toplumsal seyrin bir sonucudur; kesinlikle doğal bir sonuç değildir. Kölelik gönüllü hale getirilmiştir. Şu anda kadına sorulsa, hepsi bu köleliği çok doğal görür ve aksini söyleyene kulak vermez. Bunun böyle olduğunu düşünmek bile istemezler. Katil zaten unutulmuştur. Kadının o özgür günleri, tanrıça yaratımları İnanna zamanında kalmıştır.
Bununla birlikte bizim daha önce Neolitiğe dair yaptığımız değerlendirmelerin tümüyle yanlış olduğu anlamı çıkmaz bundan. Neolitik dönem, toplumsal dönüşümü hızlandıran devrimsel bir süreçtir. Kadın-erkek eşitliği henüz tümüyle ortadan kalkmamıştır, kadının ekonomi ve toplumsallaşmada yeri önemlidir. Dolayısıyla Neolitik döneme dair yeni söylenenler, önceki değerlendirmeleri tamamlamıştır.
Kısaca, tarihsel-toplumsal sorunsallığın ilk hali ve temeli kadının köleleştirilmesi ve sömürülmesidir. Bu sömürü, ana soylu toplumsal kültürden kastik katil yapıya dayalı erkek egemenlikli iktidar sistemine geçişin temelini oluşturur. Bundan sonrası kadın şahsında toplumsallığın baş aşağı gidiş sürecidir. Kadın şahsında tüm toplumsal değerler yozlaştırılır. Erkek egemenlikli kültürde erkek yükseltilir, yüceltilir; kadına ve kadın etrafında gelişen değerlere el konulur. Özü budur. Bu hakikati açığa çıkarmaya kadınlar bile tenezzül etmez veya kimisi bu gerçekle yüzleşmekten rahatsız olur. Ancak doğru olan, erkek egemenlikli kültürü çocukluktan itibaren sorgulamak ve çocukluk hayallerine bağlı kalmaktır.
Sorunsallığın temeli budur. Bir kişi çok kitap okuyabilir, çok bilinçli bir sosyolog da olabilir. Ancak böyle bir kölelikten çıkışla özgürlüğe adım atılabilir. Bu da özgürlük tutkularının fazla olmasını gerektirir. Özgürleşmenin ilkesel değeri vardır ve ilkenin kapitalizmle, sosyalizmle ilişkisi de önemlidir. Şayet anti-kapitalist olmak istiyorsan temeline bunu koyacaksın; sosyalist olmak istiyorsan bu ilkeyi esas alacaksın. Başka türlü anti-kapitalist, sosyalist olunamaz. Toplumsallığın bugününü görmek istiyorsan kadınların içine sürüklendikleri duruma bakacaksın. Çünkü kadın şahsında yok edilen, hiçleştirilen ve nesneleştirilen, toplumdur. Zira kadın toplumun kendisidir.