DEMOKRATİK KOMÜNAL TOPLUM MANİFESTOSU (3.BÖLÜM)

tarafından Komînal

TARİHSEL TOPLUMDA KOMÜN VE DEVLET İKİLEMİ

 1- Kastik toplumsal katil

Tarih sınıf savaşımları tarihi değil, komün-devlet savaşımları tarihidir. Tarihin böyle olduğuna dair hayli birikim vardır ki bu oldukça anlamlıdır. Sınıf savaşı teorisi, teori ve pratiğiyle tamamen başarısızlığa uğramıştır. Reel-sosyalizm bunun somut örneği olmaktadır. Bu yönüyle sosyalizm uğruna mücadele eden komünarların kanı olduğu gibi yerdedir. Ama arayışlar da sürmektedir.

Kapitalizm canavarı gelinen aşamada toplumun yüzde doksanını oluşturan ezilenleri ‘atık’ ilan etmekte; kenefe, çöplüğe atmaktadır. Bu çok büyük bir problemdir. Artık mesele sömürülme, baskı altında olma değil; insanlık dışı konuma atılmadır ki, bu insanlığın tükendiği, bittiği nokta anlamına gelmektedir. Bunu yapan kapitalizm canavarına ‘dur’ demek için ise reel-sosyalizmin yarattığı krizden doğru çıkış yapmak gerekmektedir. Tüm çabamız bunu tarihsel temelleriyle analiz etmek ve hakikati ortaya çıkarmak içindir.

İkinci doğanın temel sorunsallığı, ana kadın etrafında oluşan toplumsallığın erkek egemen kastik katil gruplar tarafından saldırıya uğramasıyla ortaya çıkan tarihsel yarılmadır. Bu yarılmayla toplum büyük bir sorunsallıkla yüz yüze kalmıştır. Bu büyük sorun insanlığı bir çatallanmaya, yol ağzına getirmiştir. İki kol ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri kastik katilin dayattığı korkunç ‘toplumsallık’ olur. Diğer kol ise kastik canavara karşı temeli komün olan direniş kolu olur. Bu ayrışma nedeniyle tarih boyunca komün ile kastik katilin ardılları arasında korkunç bir savaşım yaşanmıştır. Göbeklitepe’de (Xirabreşk) ortaya çıkan arkeolojik bulgular, tarihin bu temelde yeniden yazılmasını gerektirmektedir.

Uygarlıksal gelişim anlamında çok merkezlilik tezi doğru değildir. Tüm kanıtlar tek merkezden bir gelişimin olduğunu göstermektedir. Göbeklitepe buluntuları bunu kanıtlamaktadır. Göbeklitepe buluntuları bir uygarlıksal duruma işaret eder. Burası Homo Sapiens türünün evrimleşip insanlaşma yolunda ciddi mesafeler kaydettiği coğrafyanın bir parçasıdır. Göbeklitepe’deki gelişmeler, orijinal köleliğin doğuşuna da işaret eder. Yamyamlık döneminin aşılması dönemi de denebilir. Başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere insanın köleleştirilmeye, zorla çalıştırılmaya başlanması sürecidir. Kastın gelişip olgunlaştığı ve sistem haline geldiği yer Göbeklitepe’dir. Kast ise köleliğin, eşitsizliğin hukuksal zeminde onaylandığı toplumlardır. Sınıfın, devletin, kentin kaynağı bu kastik gruptur.

Göbeklitepe kastik toplumun gerçekleştirdiği bir tapınak kültürüdür. Bu kültürün açığa çıkan birinci örneği Göbeklitepe’dir. Bunun etrafında şimdilik tespit edilen yüzü aşkın tapınak bulunmaktadır. Bu, M.Ö. 15000-8000 arasına tarihlenen büyük bir uygarlıktır. Buna ‘Kastik Toplumsal Katil’ diyebiliriz. Bu kastik katil öncelikle kadını, giderek çocukları ve elinin ulaştığı her yerde insanlığı kaskatı bir kölelik sistemine çekmektedir. Tartışamaz, konuşamaz, dili olmayan bir köle karanlığıdır yaratılan. Toplumu böyle bir karanlık içinde tutarak tapınaklarını yükseltmektedir.

İlk köleleştirme, kadın ve çocukları üretime koşma, erkeklerin tapınak yapımında kullanımı buradadır. Köle-sahip düşüncesinin, tanrı-kul ikileminin, yaratıcılık kuramının da kaynağı burasıdır. ‘Mutlak sahip, mutlak efendi’ düşüncesi ve inancı bu kastın işidir. Bugün halen ‘kadın ve çocuk sahipsiz olamaz’ fikri de o dönemden kalmadır. Dönemin üretim aletlerinin hammaddelerinden olan obsidyen ve çakmak taşı bu grubun tekelindedir. Bu taş aletlerle Göbeklitepe’de dikili taşları yaparlar. Avcı kastı, mitoloji-din-tanrı anlayışının da yaratıcılarıdır. Kulluk-tanrısallık zihniyetinin kaynağı Göbeklitepe’dir. Brahmanlar, Sümer rahipleri bunların devamıdır. Aryen aristokratları da bu kastın devamı olarak görülmelidir. Avcı-kast grubu toplumsal örgütlenme bağlamında klandan kabileye, göçebelikten yerleşikliğe geçişi sağlar. Göbeklitepe’de yaşanan, avcı kast grubunun karşı-devrimidir.

Kast grubu yamyamlık sürecini kölelik sürecine dönüştürerek Göbeklitepe sistemini geliştirir. Öldürmek yerine köle gibi kullanmanın daha faydalı olduğunu düşünür. Yanı sıra emek üzerindeki hâkimiyetini kalıcılaştırmak için ‘kutsal’ı geliştirir. Artık kast sınıfı ‘kutsal’ bir özellik edinir, öyle görülmeye başlanır ve kul-tanrı ilişkisinin en ciddi adımı böylelikle atılır. Carl Schmitt, politikanın teolojinin devamı olduğunu ve teolojiden çıktığını savunur. Halbuki tarihteki gelişim bunun tersidir. Özellikle Göbeklitepe’deki kalıntılar bunu ispatlar. Kastın mitolojiye, tanrılara böyle alan açması tümüyle politik sebeplerden kaynaklıdır. O dönem politika yapmanın dili, argümanı ise mitolojidir.

Göbeklitepe’deki devasa ‘T’ tipi taş sütunları yapmak, belli bir düzen içerisinde dikmek, bir mimari yapı açığa çıkartmak, büyük bir organizasyon gerektirmektedir. Burada büyük ölçekli taş işçiliği söz konusudur. Çember şeklinde dizilen ‘T’ biçimli taş sütunlar, o civardaki taş ocaklarından çıkarılmaktadır. Bu taşları biçimlendirme, taşıma, yerleştirme çok sayıda insanın çalıştırılmasını gerektirmektedir. ‘T’ şekilli, monolitik, yüksekliği altı metre civarında ve yaklaşık yirmi ton ağırlığındaki bu taşların, uzun vadeli planlama ve işgücü üzerinde mutlak hâkimiyet olmadan yapılması mümkün değildir. Hele ki o dönemin teknik imkânları, aletleri düşünüldüğünde bu durum daha iyi anlaşılmaktadır.

Bu temelde kastik yapının baskıya dayalı kurumsal bir organizasyona sahip olduğu söylenebilir. Erkeklerden oluşan avcı kulübü, zorbalığa dayalı bir kasta dönüşerek bu organizasyonu yönetmiş olmalıdır. Açık ki Göbeklitepe’yi inşa ettiren, bu kadar çok insanın bir düzen içerisinde çalıştırılmasını sağlayan ve bu yapıları kullanan topluluğun sıradan bir grup olduğu söylenemez. ‘T’ tipi taş sütunlar üzerinde yer alan figürlerin de bir anlamı ve amacı olmalıdır. Kastın kutsallaştırıldığı öğeler barındırması muhtemeldir. Bu figürler, kastı yücelten sembollerdir. Bazı figürlerde ellerin önde birleştirilmiş olması da dikkat çekmektedir. Bütün belirtiler bu sistemin, ana kadın etrafında şekillenen klan toplumsallığına karşı konumlandığını göstermektedir. Devlet, sınıf, uygarlık temelli toplumun burada şekillendiği görülmektedir. Tapınak tarzı bu yapı, kutsallaştırılan kast ile erkek egemen toplumsal sistemin dizayn edildiği bir merkezdir.

Mısır piramitleri, hala anlaşılmayan sırlarıyla yükselen tapınaklar, kral-tanrı mezarları ve Avrasya’daki örnekler de benzerdir. Bu tapınaklar insanın mutlak köleliği üzerinde yükselmiştir. Bunun başka türlü izahı mümkün değildir. Zaten arkeoloji bu tapınakların yanı başında çok sayıda insan kemiğinin bulunduğunu göstermektedir. Belli ki bu kemik kalıntıları kurban edilenlere aittir. Piramitlerin mutlak köle emeği üzerinde yükseldiği zaten bilinmektedir. Böyle bir zorbalık ise ancak kastik katilin işi olabilir.

Tarihin bu karanlık noktasında yamyamlık kastik katil için çok yaygın bir geçim tarzı, geçim ekonomisidir. İspanyol kâşiflerin M.S. 1500’lerde Azteklerde karşılaştığı gerçeklerden biri de buydu. Yamyamlık o döneme kadar gelen bir gelenek olarak yaşanır. Yılda yirmi bine yakın insanın kurban edildiği gerçeği ortaya çıkmıştır. İnsanlık tarihinde hem de tapınaklarda yükseltilen böyle bir evre vardır. Bu her şeye mutlak hâkim olan bir despotluktur. Kendini tanrılaştırma anlamındadır. Kastik katil kendisine kutsallık atfeder. Artık kastik katil erişilmez, dokunulmaz ve karşı çıkılamaz olandır. Günümüzde bile Hindistan’da kast sistemi hala geçerlidir. Lübnan’da Fenikelilerden kalan, yine Asya’da ve Endonezya’da da benzer izler vardır. Bu kastik toplumsal katil, insanlığa en büyük darbedir.

Siddartha Gautama (Budha), “Sırtında hançer varken evreni, dünyayı, aileyi, şöyle kutsamışsın, yorumlamışsın, hayaller kurmuşsun, bunların hiçbir değeri yok. Yapacağın tek şey sırtındaki hançeri çıkartmaktır” derken oldukça doğru bir tespit yapmaktadır.

Fakat Budha bunun sosyolojisini yapacak durumda değildir. Sosyolojinin aydınlığa kavuşması için kastik katilin dayattığı bu toplumsal yarılmayı tespit etmesi gerekirdi. Hatta sosyalizm toplumsal tarih değerIendirmesine bu kastik toplumsal katili tanımlayarak başlamalıdır. Sosyoloji mi yapılacak, bu durumda yapılması gereken ilk iş kastik katili tanımlamak olmalıdır. Budha’nın buna dikkat çekmesi harikuladedir. Bu, sosyalizmin de temel ilkesi haline getirilmek durumundadır. Sosyalizm öncelikle kastik toplumsal gerçekliğe dokunmalı, onu aydınlatmalı ve onun kalıntıları ile savaşmalıdır. İleride göstereceğimiz gibi mevcut kapitalizm kastik katilin son aşamasıdır.

 

2- Kastik katil anlaşılmadan sosyoloji yapılamaz

Avcı kulübündeki erkek, hayvan öldüre öldüre kendisini bir katil haline getirir. Baskınlar düzenleyerek ana kadın etrafında oluşan klanı talan eder, hatta insanları da avlayarak geçimini sağlar. Zamanla yamyamlık yapmak yerine kadınları bir cinsel obje olarak kullanır, çocukları ise kendi toplumsallığını büyütmek için köleleştirir. Ona göre artık öldürmek yerine kadın ve çocukları kullanmak daha verimlidir. Çünkü bunlar iyi toplayıcı, iyi inşacı, iyi tapınak yapıcısı, iyi buğday-arpa ekicisidir. Tıpkı hemen kesip yemek yerine hayvanların sütünü sağmayı, onlardan yeni yavrular elde etmeyi verimli gördükleri gibi, kadın ve çocukları da alıkoyarak köleleştirmeyi daha verimli görürler. İşte kadın köleliği o zamana kadar gider. O dönem anlaşılmadan, kadının köleleşmesinin nasıl geliştiği anlaşılamaz. Neolitiğe (düzenli tarıma ve yerleşik yaşama) geçiş de öyle sanıldığı ve söylendiği gibi gerçekleşmemiştir. Neolitiğe geçiş asla gönüllü ve isteyerek olmamıştır. Ayrıca neolitiğin yayılışıyla ilgili öyle söylendiği gibi, “toprak verimliydi, zengin ve garantili bir yaşam ortaya çıktı, üretici bir yaşama rızayla geçildi” biçimindeki ifade ve tespitler doğru değildir. Neolitiğe geçiş tümüyle zora, baskıya dayalı gerçekleşmiştir. Kastın köleleştirici saldırısı ve şiddeti etkince kullanması neticesinde Neolitiğe geçildi. Avcı-toplayıcı yaşamdaki topluluklar çok kısa bir zamanda beslenme ihtiyacını doğadan karşılayabiliyordu. Zengin bir tarzda çeşitli besinlerle beslenebiliyorlardı. Özgürce hareket edebiliyorlardı. Yerleşik yaşamdaki hastalıklar yoktu. Boş zaman sahibiydiler. Neolitiğe geçiş kadar, Neolitik yayılma da zora ve baskıya dayalı olan kastik yayılmanın eseridir. O nedenle yerleşik yaşama, düzenli tarıma geçiş gönüllülük, bolluk, bereket-verim nedeniyle değil, zorlamayla gerçekleşir. İnsanın kurban edilmesinin kaynağı burada aranmalıdır.

Bunun sosyolojik yorumunun böyle olduğu açıktır. Nitekim bu süreci zayıf ve sistematik olmaktan uzak olsa da böyle yorumlayan bilim insanları vardır ki kendilerine teşekkür etmek gerekir. Demek ki, Budha’nın da belirttiği gibi insanın sırtına öyle bir hançer saplanmış ki bunu görmeden toplumsal tarihi doğru anlamak mümkün olmaz.

Kastik katilin dehşet saçan pratiği karşısında başta kadın olmak üzere toplum dehşete kapılmıştır, şaşkındır. Köleden günümüzün proleterine, köylüsüne kadar her birinde bu şaşkınlık hala görülmektedir. Çünkü kastik katilin egemenliğine karşı çıkmanın cezası anında ölümdür. Kastik katil, kuş avlar gibi klanları avlar, yediğini yer, gerisini de köle yapar. Köleleştirdiği kadınlar hem süt sağar hem bitki toplar. Bir de kastik katil kadının efendisi haline gelir. ‘Kocalık’, ‘ataerkillik’ kavramları da böyle ortaya çıkar. Günümüzde kocaya mutlak bağlılık hala esastır. ‘Karı’  ‘koca’ olan erkeğe bağlılıktan biraz sıyrıldı mı hemen katledilir. Yaşanan kadın cinayetleri kastik katil zihniyetinin kalıntılarıdır. Bu canavarlık ta o zamandan gelmektedir.

Erkek avcı kulübü hayvanlarda bile olmayan bir yamyamlığı kendi türüne karşı geliştirir. Özel ve kanlı birlikler haline gelirler. Çeşitli renklere ve kıyafetlere bürünürler. Günümüzde bazı birlikler suratlarına acayip şekiller çizerler. Bunlar hep kastik katillerden kalmadır. Osmanlı’da da “Deliler Birliği” var, tuhaf kıyafetler giyerler. Çok özel bir kastik gruptur ve dehşet saçmaktadır. Bu birlik Avrupa’da belirdiğinde herkes korkudan titrer. Meşhurdur, İtalyanlarda ‘mamma mia’ (Ana geldiler!) diye bir tabir vardır. Kastik grubun tarihin derinliklerinden günümüze kadar gelen böyle izleri bulunmaktadır. Bugün işi gücü öldürmek olan ve bundan başka bir şey düşünmeyen kontralar, çeteler, mafyalar kastik katilin sokaktaki artıklarıdır.

Kastik katilin mirası günümüzde bir atom bombası dehşetiyle bütün bir insanlığı yok edebilir. Bunlar normal midir? Budha’nın dediği gibi, sırtında hançer dururken neyi tartışabilir, neyi konuşabilirsin? Bu kastik katil anlaşılmadan, bırakalım sosyalizmi kurmayı sosyoloji de yapılamaz, ahlaktan ve hatta dinden de söz edilemez. Orta yerde kastik katil var ve bu katil halledilmeden bilim de yapılamaz.

Tarihi yazı ile başlatmak elbette yanlıştır. Çünkü yazıdan önce de insan ve onun toplumsal yaşamı, tarihsel toplum gerçekliği vardır. Bu yönüyle yazıdan öncesi de sonrası da tarihtir. Israrla dikkat çekmek istediğimiz ise, tarihsel toplum gelişiminde toplumsal sorunsallığın başlangıç noktasının ne olduğu hususudur. İktidarcı-devletçi sistem tarihinin de başlangıcı anlamına gelen toplumsal sorunsallık kastik katil ile başlamıştır. Erkek egemenlikçi, iktidarcı-devletçi sistemin tarihini kastik katille başlatmak hem sosyolojinin hem ona bağlı sosyalizmin ana kaynağı olmalıdır.

Hatta sosyal bilimlerin temeli olmak durumundadır. Kastik katilin ortaya çıkışı, toplumsal gelişimde ilk büyük kırılmadır. Bu çıkış, anacıl toplumda büyük kırılma yaratır. Belki de tarihin en büyük karşı-devrimidir. Kastik katil çıkışından sonraki ‘tarih nedir’ sorusuna verilecek cevap şudur: Tarih, kastik katilin toplumu yarması, toplumu büyük kölelik sistematiği altına alması hem onun düşünce sistemine hem de pratik yaşamına müdahale etmesi ile ona karşı tarihsel toplumun komün temelli direniş tarihidir.

Tarihi bu şekilde ele almak önemlidir, çünkü emekçilerin, özgürlükçülerin, ezilenlerin başlarına ne felaket gelmişse, bu kastik gruptan gelmiştir. Evet, şimşek çakar insan ölür. Yanardağ patlar, insan kül altında kalıp ölür. Deprem olur insan ölür. Yağmur yağmaz, kuraklık kıtlık olur, insan ölür. Doğal hastalıklar, virüsler, bakteriler insanı öldürebilir. Bunların tümü birinci doğaya dayalı olup toplumu tehdit eder. Bu doğa olaylarını anlamak ve bunların toplum yaşamına olan olumsuz etkilerini azaltmak için fizik, kimya, biyoloji gelişebilir. Bilim, insan fiziğinin nasıl olduğunu, nasıl koku aldığını, nasıl gördüğünü; kalbinin, başının, üreme organlarının, kemiklerinin nasıl olduğunu fizik, kimya, biyoloji hatta kısmen psikoloji aracılığıyla inceleyebilir, anlatabilir. Bu konuda pek bir sorun yaşanmamaktadır. Ancak iş sosyolojiye geldiğinde her şey farklı ele alınmalıdır.

“Toplumsal sorun” ya da ikinci doğadaki sorunsallığı aydınlatmaya çalışmaktayız. Esas sorunsallık kastik katilin ortaya çıkmasıyla başlar. Budha’nın deyişiyle bunun dışında hiçbir şeyle ilgilenilemez. Öyle bir hançer saplanmış ki zaten anında köle kesiliyorsun. En büyük sorun budur. Ortaya çıkardığı kadın mutlak köledir. Daha sonra haremler cariyelerle doldurulmuştur. Bu, tam bir dehşet halidir. Kölelerin canlı kalması bir mucizedir, çünkü daha önce yemektedirler, yani yamyamlık yapmaktadırlar.

İnsan türü aslana, kaplana karşı belli bir savunma geliştirmiştir. Hastalıklara karşı şifacılar yetiştirmiştir. Bunlara karşı insan değişik şekillerde kendini savunmayı ve var etmeyi bilmiştir. Dahası bu tür saldırılar ve sorunlar insanî sınırda kabul edilebilir, karşılanabilir. Ama karşılanamayan tek şey kastik katil eylemidir.

Kastik katil sistemin kalıntıları bunu göstermektedir. Bahsedilen dönem, altı bin yıldan az olmamak üzere yaşanan bir çağdır. Avcı kulübü çok önceden Afrika’da başlamış, sonrasında kastik katil sistem olarak bütün dünyaya yayılmış ve damgasını vurmuştur. Son aşaması kapitalizm ve onun ulus devleti olacaktır. Şimdiye kadar bütün bilimler, felsefeler bu tanımı dışlamıştır. Çünkü bilgi gücün yanındadır. Bilgi despotluğun, kastik katilin emrinde olduğundan hiçbiri ona laf bile söyleyememektedir. Tek kelimelik bile doğruyu söyleyecek gücü yoktur. Bunun kökeni, kastik katilin elçiliğini yapan rahiplere kadar götürülebilir. Sümer ve Mısır rahipleri tanrı kralların, Firavunların emrindedir. Firavun onlara, onlar Firavuna ihtiyaç duyar. Nemrut onları, onlar Nemrut’u yaşatır.

 

3- Kastik katilin saldırısı ve kadının eve kapatılması

Kadının eve kapatılması, komünün tasfiyesiyle ilgilidir. Kastik katil kendisini tanrı-kral ilan etmiş, anacıl topluma savaş açmış, tanrıça tapınağını da ‘musakattin’e yani geneleve dönüştürmüştür. Anacıl kadın komünü, kastik katile karşı direnir, ancak Zerdüşt ve İbrahimi gelenek, kadını komünden kopararak özel eve kapatır. İbrani kabilesinde bu çok çarpıcıdır. Tevrat’ta kadını aşağılayan çok sayıda ifade vardır. Kastik katil kadını köleleştirirken, aristokrasi ise kadını hareme kapatır. Harem, aristokrasinin işidir, kadını cariyeleştirir. Kadının başka şansı yoktur: Ya cariyedir ya da köle. Kadın bunlara karşı tek başına direnemez. Hypatia böyle bir direniş sergiler, ama linç edilmekten kurtulamaz.

Kadın tarihi ve ideolojisi ile ilgilenenler bunları araştırmalıdır. Tarihi kazanmak için komünal kadını açığa çıkarmak gerekmektedir. Peki, bu nasıl gerçekleşecek, komünal kadın haline nasıl gelinecektir? Açık ki kadın “karılık” formunu erkek de “babalık-erkeklik-kocalık” formunu kazıyıp atmalıdır. Bunun yapılması halinde büyük devrimsel fırtınalar kopar. Çocuğu mülk gibi sahiplenmek de terk edilmek durumundadır. Çocuklar komünündür. Platon bunu ‘Devlet’ kitabında işlemektedir. En iyi kızları ve erkekleri alıp onlardan doğan çocukları devlet için yetiştirecektir. Tabii Hitler de bunu dener, ama yöntem ve amaç yanlıştır. Çare mülkiyet anlamında evliliği tasfiye etmektir.

Kadın özünde mülk değildir, özgür bir varlıktır. Ancak kadın şu haliyle bir mülktür. Toplum nazarında birilerinin kızı ya da karısıdır. Kadın bunu silemez, silmeye kalkıştığında bu defa kendisine ‘kötü kadın’ gözüyle bakarlar. Bir kız güya evlilik çağı geldiğinde evlenmemişse, “evde kalmış” derler. Anası üzülür, “kızımın başını bağlayamadık”, “alıcısı çıkmadı” der. Ah vah edilir, “zavallı ne yapacak, kocası yok, çocuğu yok, kim bakacak?” denilir. Dahası adı kötüye çıkabilir, fahişe muamelesi görebilir.

Ataerkil ideolojinin felakete yol açtığı görülmektedir. Cinsellik, çocuk, baba gibi olgular tamamen inkâr edilmemektedir. Ancak bütün umudunu bir erkek çocuğa bağlayan kadınların ve erkeklerin sayısı hiç de az değildir. “Baba olmazsam erkek olmam” diyen bir sürü hasta, psikopat erkek vardır. Anti-komünalizm budur. Böyle bir anacılık ve babacılık üzerinden komün öldürülmüştür. Günümüzde çocuk açısından bir canavara dönüşmüş aile örnekleri oldukça yaygın şekilde bulunmaktadır. Küçücük çocukların başına aileleri tarafından nelerin getirildiği görülmektedir. Bunların tümü kastik katilin günümüze taşan kalıntılarıdır.

Komün gerçeği ise farklıdır. Komünal toplumun öncü gücü kadındır. Ana-tanrıça toplumu ilk toplumdur. İnsanın temel niteliği, toplumsal bir varlık oluşudur. Toplumsallık komünaliteyle gelişir, zihinsel durumla ilişkilidir. Toplumsallığın sorunsallaşması cinsiyet temellidir. Avcı kulübünün veya egemen kliğin, ana-tanrıça merkezli klanı ikiye yarması, toplumsal sorunsallığın başlangıcıdır. Bir yanda kent, sınıf, devlete dayalı egemen güç varken, öte yanda kırsalda, dağda, çölde direnen ezilen kesimler vardır ki bunlar komünler ve direnen özgür klan ve kabilelerdir.

Önemli olan komünü geliştirmektir ve günümüzde komünü geliştirirken de tarihsel gerçekliği temelinde ele almak gerekir. Açık ki bu tarz bir çalışma ‘Güneş Ülkesi’ kadar değerli olur. Anacıl klan zamanlarındaki öncülük bugün güncellenmelidir. Örneğin Rojava’da Jinwar adlı bir köy komünü kurulmuş. Nedir Jinwar deneyimi? Zorda kalmış, erkek zulmünden, hakaretinden bıkmış, dinlenmek isteyen, artık erkeklik hikâyelerine alet olmak istemeyen kadınların yeri! Çünkü zulme uğrayan, hakaret gören kadın çoktur. Kadınların evde hava alacakları yer bile yoktur. Aileden ayrı yaşayan, kocadan boşanan, hakarete uğrayan, hasta vb. ne kadar kadın varsa komünleştirmek gerekmektedir. Bu konuda radikal yaklaşım zorunludur.

Bu temelde bugün kurulacak komünler de tarihsel bağlamıyla bütünlük içinde olmalıdır. Komün kurulurken kadının anacıl klan dönemindeki gibi toplum kurucu unsur olarak ele alınması gerekir. Kadının komün içindeki rolü başat olmalıdır. Bu doğrultuda komün inşası konusunda güncele değinmek gerekirse de şunları belirtebiliriz: Komünler öz güce dayanır, bunun için de projeler geliştirmek gerekmektedir. Komün kurmak adına dışarıdan uzman ekip getirmeye yer yoktur. Yedi yaşından itibaren kız çocukları başta olmak üzere çocukların ve toplumun eğitimine ihtiyaç vardır. Komün eğitimiyle kadın ve erkek ‘kara ölüm, namus davaları, cinayetler…’ çemberinden çıkar. Ruhsal ve zihinsel olarak donanım kazanılır, komün kişiliği edinilir. Aile kadını değil, komün kadını haline gelinir. Erkek de komünün eşit erkeği olur. Giderek komün buraya doğru gider, aile de komünün olur. Kendine yeten, öz güce dayanan bir örgütlülük düzeyi ancak böyle gerçekleşir.

Sosyalist kişi komünaldir, komünalisttir. Onun ilk işi komünü örgütlemektir. Çünkü toplumsallığın özü komündür. Spor, eğitim, kültür, çevre, sosyal alan, ekonomi, sanat ve her alanda farklı komünler kurulmak durumundadır. Her şey, her adım, her politika komün eksenli geliştirilmelidir; çünkü komün temel paradigmadır ve çekirdek düşüncedir. Bu da ciddi bir birikim, düşünsel güç, felsefe ve etik gerektirir. Bu hususta üç temel ilkesel tutum olmalıdır: Demokrasi, özgürlük ve sosyalistlik. Komün ancak bu sayede geliştirilebilir.

Komün öz-yönetime dayalı federatif ilişkiler ağını gerektirir. Komün demokrasisiz olmaz. Demokratikliği kendini yönetmesinden gelir. Komün demokrasisi sosyalizmdir, demokratik ulus da sosyalist ulustur. Halkın ulusal toplum olması gerçekte demokratik ulus haline gelmesidir. Proleterya diktatörlüğü kavramı sorunludur. Çünkü diktatörlük zor demektir. Burada radikal bir ayrım yapılmaktadır. Demokrasi yönetimi devralmak değildir. Kurulacak komün demokratik, yani kendi kendini yönetir olmak durumundadır.

Devlet-iktidar ile yönetim farklıdır. Bu anlaşılmadan reel-sosyalizm çözümlemesi doğru yapılamaz. Reel-sosyalizm çözümü ‘iktidar fethi’ olarak görür. Anarşistler buna şiddetle karşı çıkar. Anarşistler mutlak iktidar ve devlet karşıtıdır. Ama nihayetinde bu iki ekol de yenilmiştir. Çünkü iktidar erkeğe hastır. Erkek devlet gerçekliği vardır. Otorite kavramı ise ehven-i şerdir. Kadın da erkek de otorite haline gelebilir. Ancak en doğru olanı ‘yönetim’ kavramıdır. Bu kavram nötr bir kavram olmanın yanı sıra daha bilimseldir. Toplumla ilişkide yönetim kavramı daha pozitiftir. Toplumu iktidar veya devlet ile çözümlemeye çalışmak hata yaptırır. Komünal demokraside kuşkusuz yönetim ilkesi olacaktır. Ama bu asla iktidar olmamalıdır. Yönetim öncülük eder. Bitkisel alemde bile yönetimin bir karşılığı vardır. Bütün canlılarda doğuran hücre vardır. Örneğin hidrojen atomu yönetim atomudur. Diğer elementler onun kat sayısıdır. Toplumda da böyledir. Yavrular anacıl yönetimle büyür. İnsan dili yönetim aracıdır ve böyle doğar. İktidar ve devlet doğunca kadının yönetim gücü yok olur. Değer doğurucusu kadın, erkeğin uzantısı olur. Halbuki yönetim kök hücre ile ilgilidir. Komünün bir iç disiplini ve demokrasisi vardır. Eşitler içinde tecrübesi ve hizmetiyle önde geleni vardır. Burada şefliğe, sekreterliğe yer yoktur.

Komün sadece yönetim de değildir. Yaşamın sorunlarını çözmek için geliştirilmesi gereken bir örgütlenme biçimi olduğu kadar bir enerji, yaşam tarzıdır.

Komün matruşka gibidir. Örneğin bir kent meclisi oranın genel komünüdür. En alta doğru on kişilik komünler olabilir. Böylece bir kentte binlerce komün kurmak, örgütlenmek ve komünal yaşam için gereklidir.

Komün üretken bir kavramdır. İdeolojisi kadar ekonomisi de olmak durumundadır. Komün ekonominin serasıdır. Her komünün üretim-tüketim alanları olmak durumundadır.

Komünün zihniyeti demokratik ulustur. Demokratik ulusun beden hücresi komündür. Bunda farklı milliyet, cins, tabaka yer alır. Toplumsal farklılıklar komünal birlik yasalarında tanınır. Komün ne ailecilik ne de devletçiliktir. Demokratik Toplum Komünü, komünler komünüdür.

Klan komününden günümüz komününe tüm komünaliteler kadın eksenlidir. Kadının kurduğu tüm toplumlar komünaldir. Kadınlar ilk klan toplumundan beri komünaliteyi başarandır. O nedenle güncelde kadın ağırlıklı komün geliştirilmelidir. Komünsüz özgür kadın olunamayacağı anlaşılmalıdır. Yaşamın olmazsa olmaz değeri komündür. Kadını yaşatacak olan da komünal yaşamdır. Bu yaşamın özü de Zagroslarda vardır. Tanrıça İnanna, Tanrıça Ma sistemidir. Binlerce şehidin anısı, sayısız özgür yaşam komününün kurulmasıyla canlandırılabilir.

Toplum şu an komünsüz olduğu için işsiz ve başı boş hale gelmiştir. Erkekleri örgütsüz ve kahveden çıkmaz durumdadır. Halbuki ‘ne kadar örgütlülük o kadar varlık’ demektir! Örgüt olmaktan çıkmak, varlık sorunu yaşamak demektir. Varlık sorunlarını çözmüş toplumlar örgütlü toplumlardır. Kürt olgusunu tamamlayacak olan örgütlülüktür. Bunun için de büyük dönüşüm geçirmek gerekmektedir. Komün tarihimize sahip çıkıp onu modernize edeceğiz.

 

4- Klandan komüne ezilenlerin direnişi

Açığa kavuşturulması gereken bir husus da toplum-komün ilişkisi olmaktadır. Komün-devlet yarılmasından önce klan toplumu vardır ki buna ‘anacıl toplum’ denir. Anacıl toplum son otuz bin yılda epey ilerlemiş ve gelişmiştir. Klan toplumu farklı coğrafya ve kültürlerde değişik şekillerde adlandırılabilir ama her yerde toplumsal yapısı aynıdır. Klan 20-30 kişiden oluşur, anacıldır, toplumsal duyarlılığı yüksektir ve müthiş toplayıcıdır. Bitkilerle beslenir, küçük hayvanları avlar ve yumurta toplarlar.

Tarihte çok uzun bir süre böyle bir dönem yaşanmıştır ve bu halen de yaşanmaktadır. Bu, anacıl toplumdur. Ana doğurur, besler. Anacıl toplumda kız ve erkek çocuklar var, çocukların teyzeleri ve dayıları var, hala yaşıyorsa nine var. Ve bu toplum yarılır. Kastik katil, anacıl klandaki dayıyı öldürür, diğerlerini ise yer, yamyamlık yapar. Sonrasında onları yemek yerine çalıştırılmalarını verimli gördüğünden köleleştirir. Kadını yeni köleler doğurması ve çalışması için köle yapar. Bu dönem henüz baba-kocanın olmadığı bir dönemdir. Daha aile kurumu yoktur. Kastik katil açısından başlangıçta eş-koca, aile vb. kavramsallaştırmalar olmadığı gibi, erkek kulübünün böyle bir zihniyeti de yoktur. Kastik katil bunları aile olduğundan değil, köle olarak kullanmak için yanında tutmaktadır. Kölecilik zihniyeti, köle yaşam tarzı böyle olmak durumundadır. Zagros dağlarındaki kültür, Zerdüşt ile aileyi doğurur, İbrahim ise kutsal aileyi geliştirir. Aile kavramı tek tanrılı dinlere dayalı gelişir ve özellikle de Tevrat’ın temel özelliği haline gelir.

Burada dikkat çekilmesi gereken konu, klan toplumunun yarılmasıdır. Kadının başına gelen mutlak köleliktir. Köleleştirilmekten kurtulmak isteyenler ise dağa çıkar, kabile olur. Tarihi de bellidir; büyük yarılma M.Ö. 10000 civarında Göbeklitepe etrafında bir uygarlık haline gelmiştir. Coğrafya florası ve faunası ile bu sisteme son derece elverişlidir. Tarihi kalıntılar, arkeolojik buluntular bunu doğrulamaktadır.

Kabilelerin yaklaşık olarak M.Ö. 12000’li yıllarda doğduğu söylenir ki bu tarih doğrudur. Kabile aslında komündür. Kastik katil giderek devletleşince komünal kabileler de savunma alanlarına çekilirler. Bu bambaşka bir toplumun gelişimi demektir.

Dikkat edelim öyle bildiğimiz anlamda bir sınıf yoktur. Zaten klandan sınıf doğmaz. Köleye de sınıf denilemez. Temel çelişki komün ile kast arasındaki çelişkidir. Sınıf denilen şey aristokrasiden başlar günümüze kadar devam eder. Sınıf esas olarak kastın maskesiz halidir. Kast maskeli yamyamlığın adıdır. Sınıf ise kastın maskeyi çıkartıp süslü-püslü elbise giyinen yeni halidir. Kastik grup köye veya tarıma dayalı sınıfsallaşma sonucu aristokrasiye dönüşürken, şehirdeki sınıfsallaşması burjuvaziye dönüşür. Sümer’de bunun ilk adımları atılırken esas olarak Atina şehir devletinde burjuvazi gelişir ve Atina en ideal şehir modeli olur. Kast grubu, aristokrasi ve burjuvazi, bizim çözümlemeye çalıştığımız temel unsurlardır.

Kast Göbeklitepe’de ortaya çıktı, ardından bunun siyasallaşan, devletleşen biçimi aristokrasi oldu ve nihayet önce Attika, Kartaca, Girit gibi yerlerde gelişip Rönesans sonrası Batı’da iktidara gelen tüccar burjuvazisi oldu. Kastın elinde obsidyen ve çakmaktaşı kültürü varken, aristokrasinin elinde bakır ve kalaydan oluşan tunç tekniği var ve bunlarla iki tekerlekli savaş arabalarını, mızrak, balta, kalkan, ok ve yay ile en ileri tekniği elde ederek dünyanın dört bir yanına yayılır. Tunç atlı arabalar ve tunç silahlar kendi döneminin tankları gibidir. Burjuvazi ise bilim ve tekniğin gücünü arkasına alarak kapitalist sistemi kurar.

Gerçeklik böyleyken, ne yazık ki Marks tarihi sınıf savaşımıyla başlatma hatasına düşmüştür. İşçi denilen de aslında bir köledir. Peki, bu köle hiçbir devrim yapmış mıdır? Hayır, yapmamıştır. Marks buna bir devrim bahşetmek ister. ‘İşçi sınıfı uyanacak, sayısı büyüyecek ve bir devrim yapacak’ diye düşünmüştür. Ama böyle bir devrim gerçekleşmemiştir. Devrimi yapanların çoğu burjuvaziden gelen ailelerin çocuklarıdır. Marks bir avukatın oğludur, Lenin de bir orta burjuva ailenin çocuğudur, Mao da öyledir. Yani işçi sınıfının, sınıf olarak örgütlenip yaptığı tek bir devrim yoktur. Bu bir ütopyadır, hayali bir görüştür ve gerçeği yoktur. Hem ilkçağ hem de ortaçağda çok yaygın bir köle topluluğu vardır. Başlangıçta da köle kadınlar ve çocuklar vardır ama bunlara sınıf denilemez. Bunlar erkek kastik katilin eki, uzantısı olarak varlar. Onlar kastik katilin organları, cinsel objeleri, işlerini yapan köleleridir. Tapınak inşa eder, üretim yaparlar. Herhangi bir hakları şurada kalsın, yaşamları bile efendinin elindedir. Mısır’da Firavunlar kölelere midelerini çalıştıracak kadar gıda verirler. Kölelerin tek işi günün yirmi dört saati çalışmaktır.

Peki, sınıf yoksa ne vardır? Kastik katil sisteme karşı direnen komünler vardır. Kabileye sınıf denilemez, kabile bir komündür. Kürtçe komün “kombûn” demektir. “Kombûn” ise topluluk, toplanma demektir. Köyler hala “kom” diye anılır. “Kombûn” etimolojik olarak savunma ve öz savunma topluluğu anlamını karşılayan bir kelimedir.

Burada önemli bir gelişme vardır. Klan toplumundan kastik katil toplumuna şeklinde seyreden bir yarılma vardır. Devamla kastik katilden yazılı tarih diyebileceğimiz bir devletçi uygarlık oluşur. Burjuva kökenli yazarlar şehirleşmeyi esas alarak buna uygarlık demiştir, oysa uygarlık gerçekte kastik katilin yerleşikliğe geçişidir. Uygarlık denilen, yükselen tapınaklar ve bunun etrafında gelişen ekonomi, dil, yazı, sanat, ihramlar ve benzerleridir. Yani kastik katilin kenti ve onun etrafındaki köleci toplum. Sümer tapınaklarının bütün üyeleri işçi köledir. Rahip tapınakta uydurma bir üst kat yaratmış ve orada tanrı bulunur. Rahibin tanrı dediği gerçekte kastik katilin elebaşıdır. Kendisi ise onun altında ve bildiğimiz peygamber rolündedir. Yukarıda tanrı, orta katta rahipler varken, zigguratların alt katında da odalar dolusu köle bulunur. Köleler kanallar açar, buğday eker. Sonuç böyle bir ekonomi oluşturur. Yazılı tarih dediğimiz Sümer toplumu doğru incelenirse baştan aşağı böyle olduğu görülecektir.

Peki, bu kölelerin dışında bir toplum var mıdır? Evet, vardır. Gılgamış Destanı’nda ‘vahşi’ diye anlatılan toplum vardır. Bu destanın geçtiği yer Uruk kentidir. Zagros’ta, Dicle ve Zap’ın ötesindeki bölgede ‘vahşi’ diye tanımlanan kabileler vardır. Bu kabilelerin Humbaba adlı bir öncüsü bulunur. İlk işbirlikçi kişilik olan Enkidu Kral Gılgamış’ı ikna edip o öncüyü öldürmek ister. Aslında ovadakilerin köleleştirilmesi tamamlandığı için dağdakileri de köleleştirmek isterler. Bu bilinen ilk savaşın, daha doğrusu ilk çelişkinin destanlara geçmiş hali olur. Sınıf savaşı denilen şeyin özü de bu ikilem olmaktadır. Bu ikilem, ilk olarak bu topraklarda başlamıştır. Nasıl oluştuğu ve nasıl geliştiğine dair kanıtlar bulunmaktadır. İşin tuhafı, bu gelişmenin bugün ismi bile tarihten silinmiş, ülkesi kendi mensupları tarafından bile inkâra uğramış proto-Kürt toplum üzerinden yaşanmasıdır. Bu üzerinde çokça durulması gereken garip bir çelişkidir.

 

5-Kabile bir savunma örgütüdür

Kalıntılar kastik katil sistemin tarihte çok uzun süre yaşadığını ve dünyanın her tarafında izlerinin görüldüğünü ortaya koymaktadır. Bu kalıntıların üstü ise ağır bir toprak tabakayla kapatılmıştır. Üstünün bu şekilde kapatılmış olması, çok ciddi bir eylemin olduğunu göstermektedir. En az altı bin yıl süren büyük bir sistemdir. Yani başlangıcı, gelişmesi ve sonu vardır.

Kastik katil sistemin gelişimiyle geriye insanlık adına bir şey kalmış mıdır? Önemli olan da bu olmaktadır. Gerçek ikilem, gerçek tarih ve gerçek savaş böyle başlar. Kastik sistem örgütlenir, kendini inşa eder ve karşısında durulması ise çok zordur. Peki, o zaman ana kadın etrafında oluşan klanlar ne yapmaktadır? Açık ki düz yerlerde, ovalarda kendilerini savunamazlar, ama henüz erişilmeyen dağlık alanlara ve daha yükseklere çıkarlar. Savunmaya elverişli yerlere çekilirler ve kastik katile karşı bazı savunma aletleri ve yöntemleri geliştirirler. En önemlisi de ulaşılamayan dağ doruklarında kabile oluşumuna giderler. Kabileleri oluşum kökenleri itibariyle birer savunma örgütü olarak düşünmek gerekir. Etnisite, kabile ve aşiret yapıları esas olarak bu köleleştirici saldırılara karşı temel direniş birimleri-yapılarıdır. İlk siyasal birimler olup, özgürlüğü koruyucu, özgür yaşama bağlı klanların öz savunma birimleridir. İdeolojileri de öz savunma temellidir.

Kabile bir savunma örgütüdür. Kabile toplumunun derin izlerini hala taşıdığımız halde kabilelerin bu özelliğini görmememiz ancak körlükle izah edilebilir. Bu kadar toplumu anlamaya çalış, kabilenin bir savunma örgütü olduğunu anlama!

Etnolojik incelemeler kabile örgütlenmesinin esasında bir savunma örgütü olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Bunun da temeli bu coğrafyada atılmıştır. Bu gerçeklik hem kutsal kitaplarda hem de tarihte geçer. Verimli Hilal’de, yani Orta ve Yukarı Mezopotamya’da temeli atılmıştır. Sümerler, Asurlar, Yunanlar buraya adlar takar. Büyük uygarlık yaratıcıları olduklarından adlandırmayı da onlar yapar.

Asurlar kastik katilin son temsilcileridir. Asur saraylarında yapılanlar, Ninova kalıntıları dehşet vericidir. Kellelerden kaleler inşa etmeyi önce onlar gerçekleştirir. Uruk kralı Gılgamış’tan beri avladıkları ise Nairi kabileleri şimdiki Botan kabileleridir ve Proto-KürtIerdir. Nairiler bir konfederasyondur: Botan kabile konfederasyonu. Bu konfederasyonla yüzlerce yıl Asur saldırılarına karşı direnirler. Asur’a karşı Medlerin de üç yüz yıllık bir savunması vardır. Medlerin bir konfederasyon olduğu artık herkes tarafından kabul edilmektedir. Yine Van merkezli Urartu Devleti, Asurlarla üç yüz yıl kadar savaşır. Asur kastik katillerine karşı kabile tarzı bir araya geliş tamamen bir Kürt savunması örneğidir. Daha da önemlisi Medler Ninova’da Asur’a son ölümcül darbeyi M.Ö. 612 yılında indirir. Buradaki savaşı yürüten, Nairi Konfederasyonu ve Med Konfederasyonu şeklindeki kabile konfederasyonlarıdır. Büyük bir öz savunma örneğidir. Kabileye dayalı bu öz savunma sistemi 20. yüzyıla kadar gelmiştir. Seyit Rıza ve Şêx Sait de savunmalarını bu temelde yapmışlardır. Tüm bunlar son derece açık gerçeklerdir. Kendi tarihini doğru yorumlayamamaktan dolayı bunun ne kadar sistematik olduğunun görülmemesi meseledir.

Kürtler olarak “Bizde niye işçi sınıfı oluşmamış, bu büyük gerilik. Burjuvamız niye yok, bu da büyük bir gerilik” diye söylendik. Oysa kastik katilin oluştuğu günden beri savunma kabileleri halinde ayakta kalmışız ve halen Kürtlük kabilelerle ayaktadır. Kürt olarak ovaya indiğinde Araplaşıyorsun, Samileşiyorsun, kuzeye çıktığında da karanlığa gömülüyorsun. Ayakta kalışın tek ifadesi, başarılı kabile savunmasını gerçekleştirmektir. Nitekim gerçekleştiriyorlar.

Hurriler epeyce tecrübe biriktirmiş, müthiş kabile savaşçılarıdır. Enki için “Sümerlerin kurnaz tanrısı” lakabı vardır. O bir egemen despot tanımlamasıdır, ama doğrudur. Kurnazlık Enki’nin en temel özelliğidir. Yazılı belgelerden birinde “Hurrilerin kurnaz tilkisi”nden bahsedilir. Demek ki Hurriler yazılı belgelere geçecek kadar kurnaz imiş. Hepsi de kastik unsur olan Akad, Babil, Asurlara karşı bu şekilde savunma geliştirirler. Savaşırlar, mecburen Hurriler de kurnaz tilki haline gelir. Bilindiği gibi tilki kolay av olmaz, çok kurnaz yöntemlerle kendisini yaşatır. Bu da Hurrilerin bir özelliğiymiş.

Özetle kastik katile karşı etnik, kabile temelli bir öz savunma vardır ve bu bizim gibi bir toplumun temel gerçeği olarak ortaya çıkmaktadır.

 

6-Marksizm’e yönelik sınıf eleştirisi

“Tarih, sınıf savaşımı tarihi değil, komün ve devlet savaşımıdır” dedik. Bunu sosyalizmin de temel ilkesi haline getirmek zorundayız. Sosyalizm öncelikle kastik toplumsal gerçekliğe dokunmalı, onu aydınlatmalı, onun kalıntıları ile savaşmalıdır. Nitekim görmekteyiz ki, mevcut kapitalizm de kastik katilin son aşaması olmaktadır. Kapitalizm bırakalım verimli bir ekonomiyi, üretim güçleri ve ilişkilerini geliştirmeyi, öyle bir dünya yaratmış ki, insan için “atık” kavramı kullanılmaktadır. Çok açık ki toplum sadece tehdit altında değildir, tüketilmiştir. Nitekim bazı filozoflar da “insanlığın ölümü” tespitini yapmaktadır.

Başta M. Foucault olmak üzere, bazı düşünürler ‘tanrının ölümü’ tespitlerinin ötesine geçerek tanrı-insan ilişkisi bağlamında insanın ölümünü ilan ederler. Foucault’a göre kapitalizmle birlikte insan ölür. Oldukça önemli bir tespit olduğuna kuşku yoktur. Sosyalizm yenilenecekse bu kavram üzerinden yenilenmelidir. İnsanın yeniden dirilişinin nasıl mümkün olacağı, anti-kapitalist toplumun -ki bunun adı sosyalizmdir- nasıl kurulacağı sorularına tarihi hakikatler ışığında yanıt bulunmalıdır.

Marks kapitalizmin bilimsel bir olgu olduğunu, bilimsel olarak incelenebileceğini söyler. Evet, kapitalizmi kötüler, ona pek çok canavarlık atfeder, ama sonuçta onun ileri bir çağ olduğunu belirtir. Kapitalizmi kendi dönemine kadarki en ileri ve sosyalizme geçiş için de gerekli bir toplumsal aşama olarak görür. Dolayısıyla burada köklü bir eleştiri ve kopuş yapmak gerekmektedir. Nitekim reel-sosyalizmin kendisi de bu kopuşu yapmıştır. Böyle bir sosyalizmin sosyalizm olamayacağını, kendi pratiğinde ortaya çıkarmıştır. Unutulmaması gerekir ki, yanlış teşhis hiçbir hastayı kurtaramaz. Mucizeler de gösterilse teşhis yanlış yapılırsa hasta ölür; çünkü teşhis hatalıdır. Marks’ın da yaptığı toplumsal teşhis hatalıdır. Marks Kapital kitabının yerine kastik katil toplumu yazmalıydı. İsmini Kapital değil de böyle koysaydı, farklı sonuçlara ulaşır, geliştirdiği farklı bir sosyalizm olurdu. O zaman dünya da böyle bir dünya olmazdı.

Tarihsel materyalizm “tarih sınıf savaşımları tarihidir” der. Ama ortada bir kastik katil toplum var. Bu hususta Marks suçlanmamalıdır, çünkü o dönem günümüzdeki gibi bir arkeoloji henüz yoktur. Marks bilimin verilerine göre hareket etmeyi esas almıştır. Ancak Marks’ın kendi döneminin verileri temelinde dar ve yetersiz bir sosyoloji yaptığı söylenebilir. Kapital kitabı yoluyla adım atmak ister ama sonunu getiremez. Başarısız olur. Çünkü ulus devlete dair pek bir şey söylememiştir. Elbette ki iyi niyetinden kuşku duyulamaz ama kölelik gerçekliği köklü şekilde anlaşılmadığı ve aşılamadığı için temelini attığı sosyalizm de maalesef başarılı olamaz. Klan-kabile toplumundaki kadınlar nasıl köleleştirildiyse ve sadece malzeme olarak bu sisteme hizmet ettirildiyseler, Marks’ın da açtığı yol kapitale yaradı. Bu anlamıyla ‘Kapital’, kapitale yaradı. ‘Kapital’ gerçekten kapital oldu hem de Marks’ın komünizm ütopyası üzerinden. Reel-sosyalizm ise yüz yıl boyunca kapitalizmi ayakta tutan bir ekol oldu.

Marks’ta burjuvazininkine benzeyen bir proletarya diktatörlüğü vardır. Lenin’de bu ‘sosyalist devlet’ halini alır ve Stalin’de ise uygulamasını bulur. Lenin ve Mao demokrasiyi geliştirmeyi başaramazlar. Çin’de Deng Chiao Ping dört dörtlük bir kapitalist devlet kurar. Stalin de aynı şekilde dört dörtlük devlet kapitalizmi kurar ve demokrasi hayat bulamaz.

Marks 1858’de Ferdinand Lassalle ve Engels için yazdığı mektuplarda şu kitapları yazmayı istediğini belirtir:

1- Sermaye

2- Toprak mülkiyeti

3- Ücretli emek

4- Devlet

5- Uluslararası ticaret

6- Dünya pazarı

Bu altı kitaptan birincisi Kapital’dir. Birinci kitabın birinci cildini ancak 1867’de bitirir. Yazımı düşünülen bu kitapların ikinci ve üçüncü serisini Engels düzenler. Marks kalan ciltler için bırakalım vakit bulmayı bu kitapların taslaklarını bile hazırlamamıştır. Bu da sosyalizmi ve Marksizmi eksikli kılmıştır. Çünkü külliyatı oluşturacak ve yazımı düşünülen kitaplar yazılmamıştır. Böylelikle yapılması gereken hayati önemdeki pek çok analiz yapılmamıştır. Marks yaşamında bunları tamamlayamaz. Lenin Devlet ve Devrim’i yazmıştır, ancak işin içinden tam çıkamamıştır. “Uçurum, uçurum” diye hep söylenmiştir. Nitekim 1922’de o uçurum, Lenin’in sonu olacaktır. Mao da “kültür devrimi” demiş, onunla işleri başaracağını düşünmüştür. Sonuç Deng Chiao Ping’in kapitalist ‘devrimi’ olmuştur.

Gerçekte ‘kastik’ değerIendirmesi hem Platon’da hem de Marks’ta vardır. Ama buna tam ağırlık vermemişlerdir. Bu da tümden unuttuklarından değil, önemini kavrayıp ona göre ciddi sosyolojik, siyasal ve tarihsel bir analiz yapmamalarından kaynaklanmıştır.

Tarihsel topluma diğer kitaplarda ise zaten pek yer verilmez. Bu son derece anlaşılırdır, çünkü yer vermeleri halinde aynada kendi gerçekliklerini göreceklerdir. Bilim gücün, sarayların, egemenlerin ve iktidarın hizmetindedir. Böyle bir bilimden de herhalde hayırlı bir şey beklenemez. Bilim adamı mutlak köle haline getirilmiştir ve egemen onun hizmetiyle ayakta durur. İlkçağdan günümüze kadar bilim gücün hizmetindedir. Güç bilimi, bilim de gücü doğurur. Gerçeklik bu olunca, akademi sanki böyle bir şey yokmuş gibi tek kelime etmemektedir. Etse de bir ayrıntı veya parantez içi bilgi gibi bahseder. Ama görüldüğü gibi gerçek çok farklıdır. Toplumsal tarihte kocaman bir yamyamlık çağı vardır. Urfa’da yamyamlığın uygulandığı pek çok tepede kendini görünür kılan 15 bin yıllık bir tarih vardır.

Marks döneminde insanlık geçmişine ilişkin böyle bir bilgi yoktur. Çünkü henüz arkeoloji bu düzeyde gelişmemiştir. Marks daha sonra Morgan’ın kitaplarını okur, Rus toplumunu inceler, “Primitif kabileler, sosyalizme temel teşkil edebilir” der. Gerçekte Marks, ömrünün sonlarında kimi hata ve yetersizliklerinin farkına varıp bunları düzeltmek ister. Birçok karalama defter tutar, notlar alır. Paris Komünü’nden sonra komün kelimesine ağırlık vermeye başlar, hem de devlet ve komün ayrımını yaparak. Büyük bir özveriyle ömrünün sonuna kadar çalışır. Burada yapmaya çalıştığımız, Marks’a karşıtlık olarak yorumlanamaz. Tam tersine Marksizm’i canlandırmaya çalışmaktır. Büyük komünal savaşımın üyesi olunduğundan bu yapılmaktadır.

Tarihsel toplumsal gerçekliklerin ortaya çıkardığı hakikate göre, tarih sınıf savaşımına değil, kastik toplumsal katil ile savunmacı komünler savaşımına dayanır. Kendi toplumumuzdan, Proto-Kürtlerin kastik katile ve devlete karşı halâ kalıntıları yaygınca görülen savunma direnişlerini bu yüzden örnek olarak verdik.

 

7- Aristokratik dönem

‘Neolitik Devrim’ kavramlaştırmasının babası olan G. ChiIde “Tarihte Neler Oldu?” isimli kitabında Avrupa’da hem neolitiği hem de uygarlığın başlangıcını araştırırken, bazı çelişkiler yakalar. “Aristokrasi nereden doğdu?” sorusuna cevap arama ihtiyacı duyar.

Tezini oluştururken, ortaya çıkan soruların peşine düşer. Aristokrasi Tuna’nın ovalık kısmında ortaya çıkmış olabilir mi, diye sorar. Ulaştığı cevap, aristokrasiyi doğuracak koşulların Avrupa’da olmadığı yönünde olur. Avrupa’da geç bir neolitik dönem yaşanır. Bir göçmen grubu olan Keltler vardır ama onların da merkezi ve doğuş yeri orası değildir. Keltler esas olarak Aryen göçlerinin Batı’ya taşan kısmını oluşturur. G. Childe bu defa Karadeniz’in kuzeyine, İskitlerin yaşadığı bölgeye yoğunlaşır. Aristokrasinin önce ovalık olan Ukrayna’da doğmuş olabileceğini düşünür. Ancak Ukrayna’nın da aristokrasiyi ortaya çıkaracak bir yoğunlaşmayı yaşamadığı sonucuna varır. Bu defa Kuzey Kafkasya’ya yönelir, ancak orada da aristokrasiyi doğuracak kadar bir yoğunluk bulamaz. Ömrünün sonlarında Güney Kafkasya’nın, yani Zagros-Toros sistemi dediğimiz yerin aristokrasinin doğduğu mekân olabileceği fikrine ulaşır.

Yunanlar ise Medya’daki bu sistemi, Zagros-Toros kabileleriyle yürüttükleri savaşların sonucunda ve çok sonradan öğrenirler. Kısmen Mısır’da, büyük oranda da Medya’da yaşanan deneyimlerin sonuçlarını alıp teorileştirirler.

Mezopotamya’da neolitik devrim dışında bir de tunç devri gelişmiştir. Tunçtan silah, alet edevatın bulunması bu durumu kanıtlamaktadır. Aristokratik yapı için de tunç silahlar önemli bir rol oynar. Tunç silahlar aristokratik sistemi yaratır. Atlı arabalar dönemi bugünün tank sistemi gibidir. Atlı, silahlı arabalar oluştu mu, kimse o gücün önünde duramaz. Bu da ağırlıklı olarak Yukarı Mezopotamya çıkışlı bir gelişmedir. Mezopotamya coğrafyası bu gelişmeler için her bakımdan elverişlidir. Günümüzde bile temel zenginlik kaynakları buradadır. Sınıfsal, toplumsal gelişmelere burası kaynaklık etmektedir.

Tunç devri neolitik dönemin sonlarına doğru tunç teknolojisi temelinde gelişir. Toprağı kazma işlemi, tekerlek gibi teknik alet ve beceriler, bu dönemdeki ilerlemenin kapsamını göstermesi bakımından önemlidir. Her ne kadar tekerleğin bulunuşu geçmişe dayansa da bu dönemde atlı savaş arabalarında kullanılması sonucunda, önemli bir teknik üstünlük elde edilmiş olur. Çakmak taşı ve obsidyenden silahlar yerine tunç silahlar, tekerlekli ve önüne at bağlanmış savaş arabası çok etkili hale gelir. Günümüzde tankların, uçak teknolojisinin savaşların kaderini değiştirmesi gibi, o dönemde de bu teknikler savaşın kaderini değiştirmektedir. Mısır sarayları Mitannilerden habire atlı araba ve silah almak isterler. Mısırlılar ile Mitanniler arasında atlı savaş arabası ve altın değiş tokuşunun yoğunca yapıldığı anlaşılmaktadır. Yine Nefertiti örneğinde olduğu gibi saraya gelin gitmenin de etkili olduğu, dönemin yazıtlarında anlatılır.

 

a) Aristokrasinin tunç savaş arabaları

Çin’e, İrlanda’ya kadar gidebilmek arabayı gerektirir. Günümüzde uçakların hızlı uçuşunun küresel sisteme dünyayı fethetme imkânını vermesi gibi. Teknik bu kadar belirleyicidir. Aristokratik sınıf bu teknik temelinde doğar. Tunç kap kacaklar, çanak-çömlek haline getirilir. Bunlar Urartularda da çok gelişkindir. Bundan önce obsidyen temelli bir teknik gelişmişken, bu dönemde çok değerli madenler olan altın, gümüş ve tunçtan aletlerin gelişmesine tanıklık ederiz.

Aristokratik sistem tarihte “tunç devrimi” diye geçer. Tunç döneminde belli bir aristokratik kesim, silahlanma imkânı elde eder. Bunlar küçük bir gruptan ziyade tunç silahlarla savaşan adamlardır. Bu sistem biraz devleti çağrıştırır. Tunç devrimiyle birlikte bir yandan toprak daha derinliğine sürülebilirken, diğer yandan saban ve taşıt araçları geliştirilir. En belirleyici teknik ise atlı savaş arabasıdır. Bu savaş arabaları müthiş bir üstünlük sağlar. Tunç savaş arabaları M.Ö. 2000’lerde tarih sahnesine çıkar ve büyük bir rol oynar. M.Ö. 3000’lerden itibaren gelişen aristokrasinin ekonomik, siyasi ve askeri olarak tam üstünlük sağladığı bir aristokrasi çağını yaşatır. Bu büyük bir olaydır. Aristokratik gelenek deyip geçmemek gerek. Bu kastik bir oluşumdur. Buna tanrı-krallar dönemi denir. Sümerlerde Birinci, İkinci, Üçüncü Hanedanlar Dönemi böyledir; Mısır’da 15. Hanedana kadar hepsi tanrı-kraldır. Benzeri Hindistan ve Çin’de de vardır.

Tunç savaş arabalılar M.Ö. 1700’lerde Mısır’a geçip orayı tamamen ele geçirirler. M.Ö. 1700-1600’lerde Hindistan’a giden Aryenler eskiye ait ne varsa hepsini silip süpürürler. Çin’de M.Ö. 1600-1500’lere ait araba kalıntıları bulunmuş olup bunların dışarıdan getirildiği anlaşılmaktadır. Tunç savaş arabalıları burada Shang Hanedanlığını oluşturmuşlardır. Son Sümer uygarlığı olan Babil’i M.Ö. 1600’lerde yerle bir ederler. Anadolu’da da Hititler aynısını yapar, onların da tarihi yine M.Ö. 1700 ile 1600 civarıdır. Atina’da Yunanlar M.Ö. 1200’lerde ‘dem’lerde tipik aristokrasinin temelini atarlar. Latinler İtalya yarımadasında, Keltler İspanya yarımadasında, İrlanda ve İngiltere adalarında benzer bir gelişmeye yol açarlar. Bunların tümü aristokratik alt üst oluşların yaşandığının kanıtıdır. Bu büyük değişimler Afrika, Asya ve Avrupa’ya damgasını vurmuştur. Bu, bütünlüklü bir gelişmedir ve takriben M.Ö. 2000’lerde başlar ve M.Ö. 1000 yıllarına kadar etkili olur. Ondan önceki dönem tanrı krallar çağıdır ve bu çağın yaratıcısı kastik tabakadır.

M.Ö. 1700-1600’de Mısır’a Hiksoslar, Anadolu’ya Hititler, Suriye’ye Mitanniler, Mezopotamya’nın büyük bir bölümüne ve Babil’e Kassitler, Yunanistan’a Mikenler, Hindistan’a Ariler ideolojik bir yapı olan kendi tanrıları ile birlikte gider ve yerleşirler. Çin’e Shang kolu, Avrupa’ya Keltler gider. Avrupa uygarlığını yaratan da Keltlerdir. Aryen aristokrasisi dalgalar halinde Kuzey Hindistan’dan, Çin’den Avrupa’nın Atlas Okyanusu kıyılarına kadar her tarafı fetheder. Tüm bu aristokratik işgal ve yayılma hareketini Aryenlerin lehine başarıya götüren iki tekerlekli at arabası, tunç silahlar ve bunları yetkince kullanan bir aristokratik savaşçı topluluğun varlığıdır. Bu sürece tunç savaş arabalı aristokratik dönem demekteyiz.

Anacıl toplum aristokratik yapı ile ölümcül darbe yer. Mitolojilerde de bu süreç anlatılır. Babil yaratılış mitolojisinde Marduk’un ana-tanrıçayı nasıl parçaladığı anlatılır. Etimolojik olarak Marduk Kurmanci’deki ‘merdo’, Kırmançki’deki ‘merde’ ile aynı köke sahiptir. Babil’de en büyük tanrı Merdanus veya Marduk’tur. Bu mitolojik destanın tarihi M.Ö. 1600’dür. Bu Kassitlerin Babil’i yönettikleri tarihtir. Marduk da proto-Kürt orijinli bir kelimedir. Mer eşittir erkek, merdo eşittir erkeklik, yiğitlik anlamına gelir. Marduk tanrı mitolojisi Hindistan’a kadar yayılır. Sankritçe’de de böyle kavramlar vardır ki kökeni Aryencedir.

Aristokratik dönem böyle bir devinim oluşturur. Hem kadında hem erkekte bir dönüşüme yol açar. Aristokratik sistemle birlikte artık erkek hâkimiyeti kesinlik kazanır. Tanrıça artık ikinci plana düşmüştür. Kadın-tanrıça kavramı silinir, yerine erkek-tanrı kavramı geçer. Kadın tanrıça olmaktan çıkar, saray kadınına düşüş yaşar. Bu düşüş uygarlık tarihi boyunca da devam eder.

Aristokratik dönemdeki saray kadını, Zerdüşt’ün öncülük ettiği tek tanrılı dinlerle beraber eve kapatılır. Eve kapatma -ki evlilik kavramı da buradan gelir- böyle doğar. Zerdüştlükte aile büyük bir gelişmedir. Daha sonra tek tanrılı dinlerde Hz. İbrahim bunu geliştirir. Zerdüştlük Hurri kökeni ve geleneği ile M.Ö. 3000’e dayandırılabilir. M.Ö. 1500 ile beraber İbrahim bunu dinsel bir temele kavuşturur. Bildiğimiz ailenin böylece temeli atılır ve geliştirilir. İbrahimi dinin ilk ortaya çıkışı ve gelişimi sürecinde Yakup, İshak Mısır saraylarına aile olarak yerleşir.

Bu süreçlerde kadında da büyük dönüşüm olur ki bu dönüşüm aile ile sonuçlanır. Aristokratik dönemle doğan aile kurumu M.Ö. 2000’lerde doruğa ulaşır ve dünyanın dört bir yanına yayılır. M.Ö. 2000-1500 arası bir dönemde küresel bir gelişim yaşar. Tüm bunlar arkeolojik kazılar ve araştırmalarla ortaya çıkmıştır. Bu döneme ait alet-edevat, arabalar bunları anlatır.

 

b) Aristokratik sistemin ideolojik formülasyonu

Elçilik kurumu giderek devreye girer. Tanrılar varsa, onların mesajlarını iletecek elçilere de ihtiyaç duyulur. İbrahimi dinlerin temeli bu kurumdur. Aristokratik sınıf elçilik kurumunu yaratmakla “Tamam, siz tanrı olabilirsiniz, ama bize de elçilik vereceksiniz” der. Rahip tabakası da tanrının elçisi olarak tanımlanır. Bu durum Hristiyanlıkta ve İslamiyet’te halen bu şekilde devam etmektedir. Papa tanrının elçisidir; İslam peygamberi tanrı elçisi olarak doğmuştur.

Aristokratik tabaka elçilik kurumu sayesinde kendisini tanrı ilan etmez ama onun elçisi olarak en yüksek payeyi ele geçirmiş olur. Bu önemlidir. Daha önceleri insanlar kastik katilin dışkısından, kaburga kemiğinden, şurasından burasından yaratılırdı. Olimpos’ta da aynı mitolojik öyküler değişik temalarla devam eder. Burada da titanlar yardımcı gruptur ve bir nevi aristokrasinin temsilcisidir.

Elçilik kurumu, Babil toplumunda büyük bir hamle yaptıktan sonra gelişir. Babil’de rahipler kasttan elçiler tabakasına dönüşür. Rahipler tanrı yardımcısıdır, tanrı da üst odadaki kişidir ve tanrıyla görüşmeleri yalnızca o yapar. Yunan’da bu, despot olur. Doğa kuvvetlerine biçtikleri anlam da tanrısaldır. Güneş tanrısı, ay tanrısı, yıldız topluluğu birer tanrı olarak cisimleşir. Güneş Mezopotamya’da ‘Roj’ iken Mısır’da Amon-Ra olarak tanrılaşır, rahip de onun yardımcısı haline gelir. İşte bu, aristokrasiyi ifade eder. Tamamen ideolojiktir. Aristokrasinin ideolojik çerçevede rahiplik kurumunu biraz geliştirmesi, elçi-bilge gibi anlam karşılığı olan niteliklere ihtiyaç duymasındandır. Tarihsel gerçeklikte de gözlemlenebilen bu olgu, en çok da Ortadoğu’nun dinselliğinde görülebilir. Bu kapsamda İbrahim’in konumu çok belirgindir. Tanrıya yalvarışının üzerinde durmak gerekir. Yalvardığı tanrı Firavun’dur. Mısır’da Firavun’un hâkimiyeti vardır. Oğlu İsmail’i kurban olarak sunmak ister. O dönemde yıllık olarak herkes bir çocuğunu kurban etmek zorundadır ve İsmail de köledir. Bu gelenek Kartaca’ya kadar gelmiştir. Yılda binlerce çocuk kurban edilir. İbrahim yalvarır, yakarır, o da köle sayılır. Sara, Hacer ve İsmail’in bugünkü Kâbe’ye gidişi belki de kastik katilden kurtulmak içindir. Ancak Arap yarımadasına giderek kurtulurlar. Bu bir dönemin hikâyesidir.

İbrahim’in kendisi de aristokratik sistemin sonucudur. İsrail kelimesi ‘tanrıyla güreş’ anlamına gelir. ‘El’ tanrı, ‘isra’ ise güreştir. İsrail’in etimolojisi böyledir. Demek ki tanrıyla güreşecek kadar içli dışlılar. Tanrı ise Firavun’dur. Musa’nın Firavun ile nasıl savaştığını, Kızıldeniz’i nasıl geçtiğini Kutsal Kitap genişçe anlatır. Yine Yusuf peygamberin saraydaki hikâyeleri oldukça çarpıcıdır.

Burada bir elçilik geleneği tarih sahnesine çıkmaktadır. İbrahim peygamber, peygamberlerin atasıdır: Yusuf, Yakup, Musa, İsa, Muhammed ile devam eder. Bütün bu peygamberler İbrahimi geleneğin peygamberleridir. Din aristokratik sistemin ideolojik karşılığı anlamına gelirken, aristokrasinin tabaka olarak doğuşu ise dinin sosyal temelidir. Bu yönüyle din aristokrasiyle başlar. Onun temel dayanağı elçilik kurumu iken, sosyal anlamı ise bu tabakanın kastik grubun yardımcısı olmasıdır. Aristokrasi kastik gruptan doğar. Kastik grup aristokrasi ile sınıfsallaşır ve siyasi varlığını devletleştirir. Yani devletleşme aristokrasiyle başlar. Çin’den Mısır’a, Mezopotamya’dan her yere kastik çağdan aristokratik çağa geçişte elçilik devreye girer. Zerdüştlükte de İbrahimi dinlerde de bu böyledir. Zerdüştlük ve İbrahimi din arasında ise din kardeşliği bulunur. Bilimsel olarak da kanıtlanabilen bir gerçeklik olarak Tevrat yüzde elli Zerdüştlükten alınmıştır. M.Ö. 500 civarında Babil’de bu durum gerçekleşmiştir.

 

8- Eksen Çağı

Kastik katil ya da tanrı-krallar topluluğu Mezopotamya, Hindistan, Çin ve Avrupa’da ortaya çıkan ve yine buralarda vücut bulan sistemi ifade eder. Bu topluluğun çözülüşü de yine bu topraklarda gerçekleşmiştir. Bu topraklar aynı zamanda kentlerin ve komünlerin de geliştiği topraklardır. Kastik uygarlık büyük bir gelişme olarak tarih sahnesine çıkarken, onun karşıtları da gelişip ona karşı direnirler. Peki, kimdir bu karşıtlar?

Eksen çağı bu kastik, aristokratik yapıya büyük bir itirazdır, eleştiridir. Dinsel-mitsel yanları olsa bile toplumcu ve hakikati hedefleyen yönü reel-sosyalist teoriye nazaran küçümsenemez bir boyuttadır.

Zerdüşt geleneği kastik sisteme karşı böyle bir direniştir. Zerdüşt’ü de dar veya tutucu bir tarzda yorumlamamak gerekir. Tarihsel sosyolojide oynadığı ilerici rolü nedeniyle Zerdüşt direniş geleneğinden bahsetmekteyiz. Bu demokratik, komünal bir gelenektir. Zerdüştlük Zagros sistematiğine dayalı olup izleri hala çok güçlü şekilde yaşanan bir gelenektir. Zerdüşt geleneğinin kastik sistem karşısında nasıl direndiği araştırılmaya değer bir konudur.

Zerdüştî gelenekten birkaç versiyon doğar ki bu çok önemli bir gelişmedir. Peygamber olarak Zerdüşt’ün M.Ö. 500’lü yıllarda yaşadığı öngörülmektedir. M.Ö. 500’Ierde Çin’de Konfüçyüs devlet sisteminde büyük reformlar yapar. M.Ö. 500’lerde Hindistan’da Budha yepyeni bir ahlaki öğreti olarak gelişmeye başlar. Budha ideolojisi kastik sisteme karşı ahlaki direnişte büyük bir devrim yapar. M.Ö. 500’lerde Sokrates kastik sistemin yarattığı ideolojik argümanlara karşı felsefi temellerdeki bir direnişin adıdır. Sokratik felsefi gelenekten birçok büyük akım ortaya çıkar. Bunların kaynağı da Ortadoğu’daki Zerdüşti gelenektir. Zerdüşti ideolojiden ilk olarak Tevrat doğar. Tevrat’ı Zerdüşti gelenekte yaşanan büyük bir değişim ve reform olarak ele almak en doğru yaklaşım olacaktır.

Komünalitenin ciddi bir geçmişi vardır. Zagros-Toros dağ sisteminde yaygın bir aşiret federasyonlaşması gerçekleşmiştir. Med-Nairi konfederasyonları da komünlerin komünü biçiminde gelişim halindedir. Bu da aristokrasiyle birlikte gelişen bir durumdur. Daha önceki primitif komünler ve kabileler, kabile konfederasyonlarıyla büyük gelişim sağlar. Bu dönemi de aristokrasinin doğuşuna paralel evrilen bir dönem olarak değerIendirmek gerekir. Nasıl ki aristokrasi mitolojiyi bir tarafa bırakıp ideoloji olarak dini esas almışsa, komünalite de gelişim döneminde esas olarak Zerdüşt çizgisinde kendisini ifade eder. Zerdüştlük bir din değil yarı yarıya felsefedir. M.Ö. 1000’lerde somut halini alıp yaşam bulan bir inançtır. M.Ö. 1500’lerde aristokrasinin zirve yaptığı yıllarda gelişme ihtimali olsa da esas gelişmesini Med Konfederasyonu’nda sağlar.

Medler ile Pers aristokrasisi arasında yaşanan çatışmaların özü ‘demokrasi mi krallık mı?’ ikilemine dayanır. Devletleşme ile komünleşme arasındaki bu tartışmanın en belirgin ifadesi ise Astiyages ile Harpagos arasındaki savaş ve burada yaşanan tarihi kırılma anıdır. Tarihimiz açısından bu oldukça önemlidir. Devletleşmek isteyen eğilim ile konfederasyon eğiliminin çatışması yaşanır. Kyros geleneği Elam geleneği olup Sümer bölgesinden gelmedir. Kyros devletleşme eğiliminin başını çeker. Harpagos’un ihaneti ile bu çatışma Kyros lehine sonuçlanır. Astiyages konfederasyon reisi olması nedeniyle devletleşmeyi reddedince, Harpagos tarafından iç ihanete uğrar. Astiyages’in meşhur sözü Herodot tarihinde geçer. Astiyages Harpagos’a der ki: “Bre alçak madem konfederasyonu yıktın, bari benim yerime sen geçseydin. Kölemiz olan Kyros’a teslim edeceğine bari bir Medliyi getirseydin. Bu ihaneti neden yaptın?” O günden bugüne Kürt ihaneti işler. O gün bugündür, Kürt aşiretleri içinde Harpagos olma geleneği devam etmektedir. Bugün de birkaç tane Harpagos ismi sayılabilir. Kürtlerin en azgın düşmanlarının bu Harpagos geleneği içinden çıkması enteresandır. Önder Abdullah Öcalan bunları ‘Judenrat Komitesi’ olarak tanımlar. Hepsi aynı tayfadır. Bu durum, tarihte bunların ihanetine uğrayan toplumumuzda büyük kırılmalar yaratmıştır.

Eksen Çağı olarak tanımladığımız bu çağda beş büyük komünal ideoloji çıkış yapar. Merkezi konumu Zerdüştlük teşkil eder. Onu takiben Çin’de Lao Tse, Hindistan’da Budha, Yahudi ideolojisi ve Yunanistan’da Sokrates felsefesi gelir. Bu beş çıkış da komün temelli çıkışlardır.

Eksen çağındaki bu beş kol komünal ve komünistik çıkışlardır. Lao Tse komünaliteyi temsil ederken, Konfüçyüs devletleştirir. Orada bir komün tarihi, komünalite vardır. Lao Tse ezilenlerin gerçek komünalitesini geliştirir. Konfüçyüs ise aristokratlaştırıp devlet ideolojisi haline getirir. Greklerde gerçek komünalist Sokrates’tir. Platon, Sokrates’ten aldıklarını aristokrasiye ‘Devlet’ yapıtıyla sunar. ‘Devlet’ yapıtı devlet ideolojisidir. Konfüçyüs büyük bir devlet revizyonistidir. Şu andaki Çin, Konfüçyüsçülüğü oynamaktadır. Konfüçyüs kasttan devlete geçişi sağlatır. Tıpkı Platon’un daha sonraları yapacağı gibi. Yahudilikte de Süleyman-Davut baştan sona devletçi iken Samuel müthiş bir komünalisttir. Yahudi gelenekteki bu ilk bölünme saraylarda başlar. Yusuf sarayda Firavun’un yanında iken Yakup’un diğer oğulları komünalisttir. Yusuf Peygamber İbrani kabilesini ikiye böler. Bundan sonra ise Musa-Harun dönemi gelir. O da oldukça çarpıcıdır. Davut ve Süleyman devlet geleneğini, Samuel ile diğer peygamberler ise komünal geleneği temsil ederler. Bu ikilemler tarihsel kırılmayı ifade eder.

Klasik kölelik çağının çöküşü M.Ö. 500’de başlar, Roma’nın çöküşüyle biter. Bu geçiş süreci bin yılı kapsar. Böylelikle kölelikten feodalizme geçilir; klasik kölelik çağı sona erer ve bildiğimiz serflik dönemi başlar.

Peygamberler geleneği komünalisttir. Hz. Muhammed primitif komüncüdür. Hz. Muhammed’in büyüklüğü, tek tanrılı dini gelenek bakımından son büyük komünalist olmasından gelir. Klasik köleliği sona erdirmiştir. Afrika ve Arabistan’da kabileler toplumsal gelişim önünde artık engel haline gelmiştir. Muhammed bu engeli büyük umut ve ilhamla kaldırır. Muhammed’in Mekke dönemi propaganda, Medine dönemi ise komünleşme dönemidir. Bu İslam komünüdür. Avrupa’da da belediyelere komün denir. Onun başlangıcı Muhammed Medinesi’dir. Dikkat edelim, Muhammed yanındaki müminler grubu ile ortak yaşar. Bunlara Eshab-ı Kiram denir. Muhammedî Muhacirin, muazzam bir komünal gruptur; hep birlikte yaşarlar. Bu demokrasisi de olan bir komündür. Medine Sözleşmesi bir komün sözleşmesi ve demokrasi taslağıdır. Bunu Ebu Süfyan ve Muaviye bozar; çünkü onlarınki saltanatçı yaklaşımdır. Yani karşı-İslam’dır. Ali Şeriati biraz anlatmaya çalışmıştır, ancak komünalist zihniyette olmadığı için zayıf kalmıştır.

Medlerdeki demokrasi tartışmaları, Komünalitenin değişim ve dönüşümü, M.Ö. 500’Ierde ciddi tartışmaların, çatışmaların somut konusudur. Bu gelişmelerin odağında Zerdüşt kişiliği vardır. O Hindistan’dan Çin’e, Mısır’dan Yunan’a ciddi etkiler yaratır. İdeoloji ve felsefeyi zorlar. Felsefesi ile demokratik tartışma arasında güçlü bir ilişki vardır. Hepsini toparlarsak komünalitede büyük bir ideolojik devrim bulunur.

Persler Zerdüştlüğü imparatorluk için kullanır. Kambises’in Mısır’a gitmesinden sonra oluşan boşluktan yararlanarak Mag rahipleri kaybettikleri iktidarı tekrar ele geçirir. Bu, imparatorlukta yaşanan yedi yıllık bir ara dönemdir. Darius seferden döndükten sonra Yediler Grubu’nu imha ederken Zerdüştlüğü kullanır. Sonuçta imparatorluk ikiye bölünür; resmi Zerdüşt dini Perslerin ideolojisi olurken, gayri-resmi Zerdüştlük komünalitenin ideolojisi olarak kalır. İşte bu, Kürtlerin geleneksel ideolojik temeli olur. Halen Dersim’de, Bingöl’de, Xorasan’da kalıntıları yaşanan inanışların ideolojik temeli budur.

Zerdüşt ile aynı tarihlerde ortaya çıkan Budha daha çarpıcıdır. Budha Hint dininde büyük bir devrim yapar. Kesinlikle bir komün hareketidir. Hindistan’da ve Çin’de ortaya çıkan inançları ve toplumun tarihini belirlemiştir. Budizm bir kabilenin ideolojisi olmaması bakımından bir ilktir. Bu nedenle farklı kabilelerden herkesin benimsediği bir ideoloji haline gelir. Felsefeye yakın bir ideoloji olduğundan etki gücü de fazladır.

Budacılık, halk Zerdüştlüğü ve Yunan felsefesi komün ideolojileridir. Hem de çok şiddetli bir tartışmayla kendilerini ortaya koymuşlardır. Burada başlayan komünalite-devlet ikilemi, günümüze kadar gelir.

Avrupa ortaçağı bunun sonucudur. Avrupa’da ortaçağ komünaliteyle başlar. Avrupa en çok Ortadoğu’yu kendine temel yapmıştır. Atina ve Roma da ideolojik inançlarının temelini Ortadoğu’dan almıştır. Roma buna hukuku dâhil eder, aristokrasinin dini karakterdeki ideolojisini hukuka dönüştürür. Babil’deki Hammurabi Kanunları gibi. Ancak Roma’daki aristokrasi hukukudur. Paganlar tipik komünlerdir ve ortaçağda Avrupa komünleri temelinde canlanırlar. Ondan sonra bir aristokratik çağ yaşanır.

Zerdüşt’ten Sokrates’e, Lao Tse’den Budha’ya geliştirilen felsefe komün felsefesi, komün ideolojisidir. Ama aristokrasi tarafından bu felsefe dinselleştirilir. Bu dinselleştirmeye karşı direniş sonucunda bu felsefe ortaçağa atlar. Bu yönüyle ortaçağ oldukça önemli bir komünleşme dönemidir.

Bu gelişmeler Ortadoğu merkezlidir, kök burasıdır. G. Childe neolitiği bulmuştur, ancak Mezopotamya’da olup biteni tam açıklayamamış ve onun kaynağının Zagros-Toros etekleri olduğunu tespit edememiştir. Aşağı Mezopotamya önemlidir, ama Orta ve Yukarı Mezopotamya Aşağı Mezopotamya’yı besleyen yerdir. Nil kıyısında böyle bir gelişme olmaz, çünkü Nil’in etrafı çöldür. Ne fauna ne de flora buna müsaittir. Basra deltasında ise bitki yeşermez, fakat burası sulamaya elverişlidir. Sümerler Basra deltasında kanal açarlar, Yukarı Mezopotamya’dan getirdikleri buğdayı ekip bire yüz ürün alınca, artık-değerde bir patlama yaratırlar. İnanna’nın “ME’lerim” dediklerinin hepsi Zagros-Toroslardan getirilir. Bu bölgenin flora ve faunası güçlü, çok sayıda hayvan ve bitki türü vardır. Karacadağ etekleri bu konuda belirleyici merkezdir. Arpa, buğday, koyun, keçi gibi temel besin kaynaklarının hepsi de burada mevcuttur.

Çin’den Hindistan’a, Ortadoğu’dan Yunanistan’a kadar geniş bir coğrafi alanda M.Ö. 500’lerde büyük bir kırılma gerçekleşir. Zerdüşt, Lao Tse, Budha, Yahudi ideolojisi ve Sokrates felsefesi şahsında, komünalite ideolojisine kavuşur. Bu çok önemli olup tam devrimsel bir gelişmedir. Daha önce komünler, kabileler vardır ama ideolojileri yoktur. Komün, ideolojisine kavuşur. Peygamberlik geleneği de komün ideolojisini temsil eder. Muhammed bir komünalisttir. Zaten Kuran çıktığında kendisine, “sen şairsin” derler. Bir geleneğe de dönüş yaparlar. Çünkü komünalitenin şiiridir. Bu çözümlememiz tarihsel sosyoloji yapmak anlamına gelir ki önemlidir. Bu, komünalite ideolojisinin ilk defa ilan edilmesidir.

Hristiyanlık tamamen komünaldir. İlk üç yüz yıl belki de hiçbir dinde yaşanmamış düzeyde bir komünalite vardır. Manastır, kilise komündür, meclistir. Halen Orta Anadolu’da kalıntıları bulunmaktadır. Belki de Hristiyanlık kadar komünalist olan bir din yoktur. Onda önce aristokrasi sonra da burjuvazi yarılma yapar; Katoliklikle yozlaştırılır, Protestan Kalvinizmle de reform adı altında komünalitenin dağıtılması yaşanır. Böylelikle devlet ideolojisi haline gelir. Roma’nın yıkılışından sonra da Papa imparator olur.

Zerdüşt Nietzsche’nin de dikkatini çeker. Kendisini “Zerdüşt’ün çömezi” olarak tanıtır. Almanlar da birçok özelliklerini buradan alır. Marks’a tepki duyanların hepsi Nietzsche geleneğindendir. Varoluşçu Sartre dâhil, Marks’ın eksikliğini tamamlamak isterler. Yine hepsi de anti-Hegelcidir.

Denebilir ki Eksen Çağı’nın beş ekolünün yarattığı kırılma karşısında Marks’ın yarattığı kırılma çok küçük kalır. Sosyalizm tarihinde ütopik sosyalizmden bilimsel sosyalizme doğru bir kırılma yaşanır. Bu, küçük bir kırılmadır. En kapsamlı, en geniş kırılma beş ekolün etrafında gerçekleşen komünalizmdir. Hepsi de komünalisttir, yaşamları da öyledir. Tarihsel sosyoloji bunu büyük anlamda açıklığa kavuşturmaktadır.

Yunan düşüncesi Mısır ile Zerdüşt geleneğinin bir sentezidir. Batı düşüncesi bunu biraz daha geliştirir. Batı düşüncesi Hermes düşüncesi ile Zerdüşt düşüncesinin sentezidir. Atina Mısır’dan ve Medya’dan alıp kendi sentezini yapar. Rönesans ve Aydınlanma dönemleri bunu daha da geliştirerek Batı biliminin temellerini atar. Bilim ve felsefe oradan çıkar.

 

9- Atina Demokrasisi

Aristokratik gelişimin kast ile ilişkisi nedir? Yunanlarda aristokrasi çok sonraları gerçekleşir. Yunanlar Medya’daki bu sistemi Zagros-Toros kabileleriyle yürüttükleri savaşların sonucunda öğrenirler. Kısmen Mısır’da, büyük oranda da Medya’da yaşanan deneyimlerin sonuçlarını alıp teorileştirirler.

Bu tarihsel süreçte Yunan katkısı önemlidir. Yunanlar aristokratik yapıyı ve sonrasındaki gelişmeleri Mısır’da, Mezopotamya’da ve İskitlerde izlerler, fakat farklı bir yorum geliştirirler. Yunanlarda kastik bir şey yoktur ama dışarıdan oraya giden Mikenlerde vardır. Akalar dönemi ise kısmen bir uygarlık olarak yorumlanabilir. Girit’teki Minos Uygarlığı da kastik bir uygarlıktır. Kastik uygarlığın Mikenlerden sonraki en son temsilcisi ise Akalar olmaktadır. Homeros bunu destanlarında anlatır. Homeros’un anlattıkları Gılgamış destanının üçüncü versiyonudur. İkinci versiyonu ise Hititlerdedir. Bu üç versiyonun kökeni de Gılgamış destanıdır.

Yunanlar ise İskitlerin, Medya’nın, Fenikelilerin ve en önemlisi de Mısır’ın birikimini alırlar. İonya Batı Ege’de çok önemli bir merkezdir. Yine Atina demokrasisi çok önemli bir merkezdir. Aslında gerçekleşen, Atina’da kast sisteminden demokrasiye geçiştir. Kastik Miken kalıntılarının temsilcisi ise Sparta’dır. Sparta döneminin kastıdır. Atina toplumu kasta direnir ve Sparta’ya karşı ‘Otuz Yıl Savaşlarını (M.Ö. 431-404)’ verir. ‘Peloponez Savaşları’ olarak bildiğimiz bu savaş, Sparta kast sistemine karşı Atina’nın demokrasi savaşıdır. Bu yıllar Sokrates ve Platon’un da yaşadığı yıllardır.

Medleri yenen Persler de Atina kapılarına dayanmıştır. Persler büyük bir kültür olarak Ege’ye ve kıyılarına yayılmış durumdadır. M.Ö. 500’Ier Pers kralı Kiros’un dönemidir. Mısır da o dönem bir kastik topluluktur. M.Ö. 525 yılında Persler Mısır’ı istila ettiklerinde hala bir kastik egemenlik devam etmektedir. Bu savaşların hepsi Atina’ya da yansır ve Yunanlarda büyük kırılmaya yol açar. Atinalılar tartışırlar: “Acaba biz Med kabilelerinin demokratik sistemini mi esas alacağız, yoksa Mısır, Babil saraylarında sürdürülen kastik tarzı mı?” Yunan uygarlığında kastik Miken kalıntıları da devam ettiğinden son derece çelişkili bir durum yaşanır.

Batı Ege üretken bir alandır. Atina toplumu, deniz yolu ticareti ve tarımın kesiştiği bir coğrafyada farklı bir toplum olarak şekillenir. Öncesinden Sümer Basra Körfezi’ndeki, Mısır da Nil Vadisi’ndeki bataklığa dayanmıştı. Sparta bir kara şehriyken, Atina bir liman ve deniz şehridir. Ege adalarının hepsi suya dayanır. Gediz, Büyük Menderes çevresi ise bir ırmak kültürü yaratır.

Sonuç olarak burada üçüncü tarihi kopuş gerçekleşir. Bunun da ana kaynağı Toros-Zagros sistemidir. Bütün uygarlıkların ana kaynağı burasıdır. Yukarı Mezopotamya’da gelişen neolitik devrim ve onun karşı-devrimi Aşağı Mezopotamya’ya, Güney’e inerek Sümer sistemini doğurur. Hint yarımadasında Harappa ve İndus Vadisi’ndeki uygarlıksal gelişmeler de buradaki ana kaynaktan yayılmıştır.

Önemli bir nokta da şudur; Yunanlar sistematik olarak aldıkları Medya modelinin içine devleti yerleştirmişlerdir. Bugün kullandığımız devlet kavramı aşağı yukarı o dönemde somut bir teoriye dönüşür. Platon’un kitabında anlattığı devlet modeli de budur.

Platon ‘Devlet’ diye bir kitap yazar. Siyaset derslerinde hala okutulan bu kitapta Platon Mısır’ı inceleyerek kastik sisteme ve onun zihniyetine karşı farklı bir zihniyet oluşturmak ister.

İonya’da doğayı bilimsel temellerde inceleyen Doğa Filozofları varken, Atina’da Sokrates felsefi düşüncenin Yunan’daki temellerini atar. Sokrates, Platon’u doğuran kişidir. Sokrates çok güçlü bir felsefi geleneği başlatan kişidir. Bu güçlü felsefi geleneği başlatırken etkilendiği kaynaklar, Medya ve Mısır ağırlıklıdır. Sokrates felsefi düşünceyi sistematize eden ilk kişi olarak, aynı zamanda kendisinin ölümüne yol açan bir süreci de başlatmış olur. Atina o zaman Med demokrasisinin bir kopyası olarak ortaya çıkar. Platon aristokratik devleti yazarken, Mısır kast sistemini inceleyerek Mısır’ı aşacak bir devlet modeli üzerine yoğunlaşır. Atina esas reformunu, Mısır’daki kastik sistem eleştirisi ile yapar.

Kölelik Atina’da zirveleşirken, köleci devlet de aynı şekilde Atina’da zirve yapar. Atina’da doğan demokrasi ise kastik devlet sistemi karşısında yenilir. Sokrates’in öldürülmesi bu gelişmenin trajik sonuçlarından biridir. Demokrasinin yenildiği Atina devleti bir köle devleti olarak gelişir, ama asıl köle devleti Roma’dır. Roma aynı zamanda ilkçağın son köle devletidir.

Atina’da devlet tam teşekküllü olarak karşımıza çıkar. Platon’un ‘Devlet’ kitabının önemi buradan gelir. İncelenmeye değerdir. Devletin nasıl oluşturulması ve yönetilmesi gerektiğine ilişkin cevaplar oluşturur. Devlet sisteminin yöneticisi olarak ‘filozof-kral’ ve ‘kral-filozof’ ilk olarak bu süreçte öne çıkar. Platon’un bu sistemi kastik katil yönetim tarzını aşan bir devlet sistemidir.

Bu aşamanın büyük filozofu ise esas olarak Sokrates’tir. Sokrates kastik katilden aristokratik sisteme geçişteki ara dönemde felsefi düşüncenin temellerini atar. Platon ise düşüncelerini Sokrates’ten alsa da tamamen aristokratik devletin teorisini geliştirir. Sokrates büyük bir arayış içindedir. Felsefesini “Kimsin sen? Nereden geliyorsun?” gibi sorular üzerine oturtması çok önemlidir. Tamamen toplumu çözümler. Bazıları onu aristokrasiye mal etmek ister, ama öyle değildir. Sokrates kastik kırılma ile devlet arası bir geçiş filozofudur. Başarılı bir filozof olarak tarihte hak ettiği yeri de bulmuştur. Ama sağladığı gelişme Atina toplumu bağlamındadır.

Atina demokrasisi deneyimi hala bütün siyaset derslerinde tartışılır. Hannah Arendt’in en çok beğendiği ve esas aldığı demokrasi deneyimi Atina’dır. Arendt bu demokrasiyi yere göğe sığdıramaz ki bunda da haklıdır. Üzerinde düşünüldüğünde anlaşılmaktadır ki Atina demokrasisi denilen şey, kastik toplum ile devlet arasındaki ara dönemi ifade eder. Daha da derinliğine bakarsak, komünalite ile kastik toplum arasındaki geçiş toplumudur. Atina demokrasisi aynı zamanda komündür. Nitekim ‘Dem’ adı verilen on komüne dayanır. ‘Dem’ler kabiledir ve Atina nüfusu, etrafındaki bu on kabileye dayanır. Diğer yandan da Sparta vardır. Atina kast sistemine çok yakın, aristokratlaşmış Sparta’ya direnir. Aslında direnen ‘dem’lerdir. Bu bir geçiş sürecidir. Perikles bu sürecin en önemli yöneticisi olarak Atina’nın en değerli temsilcisidir. O, ilk demokrasinin demokratik lideridir.

Atina’da komüne dayalı olan sistem yarı yarıya bir demokrasidir. Tipik bir geçiş toplumudur. Bir yanda komüne dayalı bir demokrasi, diğer yanda ise aristokrasiye dayalı bir yönetim vardır. Bundan dolayı tarihe büyük bir iz ve tartışma bırakır. Platon sağlam bir aristokratik devlet modelini ortaya çıkartır. Filozof-kral ve kral-filozof devlet modeli bunun yansımasıdır. Aristo bunu daha da ayrıntılı anlatır. Bu tartışmalar son olarak Batı’ya taşırılır. Batı’da Atina’nın mirası üzerinden ‘burjuva demokrasisi’ diye bir kavram üretilir. Bugün dünya siyasal sistemine egemen olan da Atina döneminden kalan mirastır. Avrupa demokrasi diye Atina’yı esas alır, ancak Atina’da yaşanan tam bir demokrasi deneyimi değildir.

‘Dem’ Atina etrafındaki bir arazinin, coğrafi bölgenin adıdır. Atina etrafında on tane dem bölgesi var. ‘Dem’lerin temsilcileri Atina’ya gelip yönetimi oluştururlar. Bu, kabile yönetimidir. Her dem bir kabiledir. Aristokrasi var. Spartalılar da var. Dem’in temsilcileri ile aristokrasi mücadele eder, sonuçta aristokrasi kazanır, komün, yani halk kaybeder. Arendt’in “çok ilgi çekici, muhteşem” dediği budur. Burada aristokrasi ile komünün bir çatışması var. Medya’da da aynı çatışma yaşanır. Medya’daki çatışma, Pers aristokrasisi ile Med halkı arasındadır. Harpagos’un ihaneti sonucunda Pers aristokrasisi hâkim olur. Atina’da da aynı durum var ve komünler tasfiye edilir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Avrupa ortaçağı büyük ölçüde komündür. Avrupa’da burjuvazinin yükselişiyle oradaki komünler de tasfiye edilir. Fransa Devriminde ‘baldırı çıplaklar’ denilenler Paris Komünü’nü kurmuştur. Rusya’da da ‘Sovyetler’ vardır. Belediyeler aslında komünlerden kalmadır. Ama onlar da Paris Komünü de Sovyetler de bastırılmıştır.

Tarihte 3 temel şiddet-terör biçimi vardır:

İlki, kastik terördür. Klanların komünal niteliğini dağıtıp, kendi çıkarlarına göre bir topluluk formu geliştirmeleri için terörü en çıplak ve acımasız biçimiyle kullanırlar. Tarıma geçişi, yerleşik yaşamı zora başvurarak gerçekleştirirler. O tapınaklarda insanları zorla çalıştırırlar. Gerekli gördüklerinde insanları kurban ederler. Zaten ilk devletlerin tümünün kuruluşunda insan kurbanı vardır. Bu bir kural olarak tüm devlet organizasyonlarında işletilmiştir. Kastın insanlığın beynine, yüreğine ve emeğine çöküşü Göbeklitepe’den başlar, günümüze kadar da var olmayı sürdürür. Terörü en amansız biçimde kullanan kesimdir. “Tanrı can alır, can verir” söylemi bile kasta, kastın niteliğine işaret eder.

İkincisi M.Ö. 3000 yıllarından itibaren zirveye çıkan aristokratik terördür. Önce köye daha sonra tüm dünyaya bu terör sayesinde yayılıp hükümranlık kurar. Bu kesim, yaptıklarına teolojiyle meşruiyet kazandırmaya çalışır. En etkili silah ve teknolojiye sahip olduğu için terörü acımasızca ve dehşet verici bir tarzda yaygın bir şekilde kullanır.

Üçüncüsü, bu aristokratik yapıya karşı büyük bir itiraz olarak çıkan Eksen Çağı’ndan sonra gelişen kent-soyluların veya burjuvaların dayandığı temel zihniyet biçimidir. Bu, toplumun tamamının büyük bir cendereye alındığı, terörün en kapsamlı ve en incelikli tarzda insana, doğaya, diğer canlılara karşı kullanıldığı dönemdir.

Bu temelde kastik sistem içinde birinci kırılmayı aristokrasi, ikincisini ise burjuvazi yaratır. Burjuva yoktan var olmaz, aristokrasiden çıkar. Aristokrasi burjuvalaşır. Gelişimleri iç içedir. Bu durum, Amsterdam ve Londra’da gerçekleşir. Serfler ortadan kaldırılır, işçiye dönüşürler. Daha verimli bir sömürü düzenine geçilir.

Rusya’da Mir’ler birer komündür. Marks’a “Mir’den direkt sosyalizme geçebilir miyiz?” diye sorulur. Marks buna olumlu bakar. Bu çarpıcıdır. Kapitalizmi yaşamadan da Mir’den sosyalizme geçiş olabileceğini belirtir. Marks’ın tespiti doğru ama eksiktir. Sınıfı aşamamıştır, bu durumu da sınıf eksenli ele almıştır. Engels bir şeyler geliştirme çabasında olur ama başaramaz. Kropotkin Lenin’e Sovyetleri dağıtmaması için adeta yalvarır. Ama Lenin devlete yönelir, Sovyetleri dağıtır. Stalin’in boğuştuğu köylüler de bunlardır. Tıpkı monarşinin komüncüleri yok etmesi gibi.

İlginizi çekebilecek diğer yazılar

Oynatıcıyı Gizle/Göster
-
00:00
00:00
Update Required Flash plugin
-
00:00
00:00