DEMOKRATİK KOMÜNAL TOPLUM MANİFESTOSU (7.BÖLÜM)

ekleyen Komînal

PKK’NİN TARİHTEKİ YERİ VE ROLÜ

Kürdistan’ın özgürlüğü ve bağımsızlığı için yola çıkan bir hareket olarak, ilk ideolojik grup döneminde “Kürdistan Devrimcileri” ve “Apocular” gibi adlandırmalar olsa da resmi kuruluştan itibaren PKK (Partiya Karkerên Kurdistan) ismini kullandık. Yani kendimize Kürdistan İşçi Partisi dedik. Halbuki aslında böyle bir sosyoloji, böyle bir sosyal olgu yoktu. Ama ismimizi işçi partisi koyduk. Neden? Çünkü, reel sosyalizme göre her halkta, her ulusta böyle bir parti vardı; Vietnam’dan Küba’ya, Rusya’dan Çin’e kadar her ülkede böyle bir işçi veya komünist partisi kurulmuştu. Biz de onlardan etkilendik ve onlara özendik. “Madem biz de bir ulusuz, bizim de bir partimiz olmalı” dedik. Ulusların kaderini tayin hakkı böyle bir partiyi ve ona dayalı ulus-devleti gerektirmekteydi. Biz de her şeyi aynen bu kavramlarla izah ettik.

Bilindiği gibi, bu tür partilerin bir sınıf temeli, bir ilkesi, bir amacı, bir programı, bir de savaş metodu olur. İşte ulusal kurtuluş savaş stratejisi budur. Reel sosyalist teoride bunların hepsi vardır; yani biz bunlardan hazır aldık. Bizim tek yaptığımız, bu gerçekliği Kürdistan’a uyarlamaktı.

Kürdistan’da bunu denemek isteyen başka kişi ve örgütler de vardı. Örneğin DDKO vardı, ama bir türlü “Kürt” ismini kullanamadı. Ayrıca 1970’Ier ortamında parti kurmak cesaret isterdi. KDP’nin Bakur’da bazı uzantıları vardı ancak etkili ve başarılı olamadılar. İlk sekreteri Faik Bucak kim vurduya gitti; diğer iki sekreteri Sait Kırmızıtoprak ile Sait Elçi birbirlerine vurdurtuldular. Bu tür örgütlere bulduğumuz isim “ilkel milliyetçiler” veya “küçük burjuva milliyetçileri” idi. Kısaca “Biz onlar gibi olmayacağız” diyerek yola çıktık. Tüm amaçlarımızı gerçekleştiremediysek de PKK, Kürt varlığını kesinleştirerek tarihe damgasını vurdu. Tarih PKK çıkışını doğruladı.

 

1- PKK ile Kürt varlığına geçiş

1970’Ier ortamı Kürtler açısından iyi anlaşılmak durumundadır. İnkâr ve kendinden kaçış çok ileri boyuttaydı. DDKO aslında bir kaçış içindeydi; ‘Kürt’ adını bile kendisine koymaktan kaçınmaktaydı. Büyük çoğunluğuyla sol, zaten Kürt varlığını hiç ağzına bile almazdı; “Zamanı gelmemiştir veya sosyalizm kurulduktan sonra düşünürüz” derdi. Çözüm formülleri buydu. Sol güya “bu işte varım” diyenlerden oluşmaktaydı. İlkel milliyetçi örgütlenmelerin ise nerede oldukları bile belli değildi; arasan bulamazdın. Hele bizim gibi devrimcilere hiç barınacak ortam yoktu. İlkel milliyetçi örgütler, yarı-aşiret, yarı-feodal yapılardı; onlara gidecek halimiz yoktu. Sözde sol örgütler de sosyal-şovendi; Kürtlerin adını bile ağızlarına almak istemezlerdi.

PKK Kurucusu Abdullah Öcalan, işte bu koşullarda 1970’lere etkili bir giriş yapmak ve tarihsel bir dönüşümü gerçekleştirmek istedi. 1969’da Sosyalizmin Alfabesi kitabını okuduktan sonra “Muhammed kaybetti, Marks kazandı” demişti. Ama henüz grup kurma, sola veya milliyetçiliğe kayma durumunda değildi. Sadece 1970’Ier dünyasına giriş yapabilecek kadar bir donanımı vardı. İki tarafla da ilgilenmekteydi. Ama ortam inkârla örülmüştü. Adını bile söylesen, her şeyi kaybettin demekti. Memur olduğunu da düşünürsek, böyle bir işe kalkışması mümkün değildi. Amed’de geçirdiği bir yıl içinde etkilenmişti ama henüz Kürt hareketine katılma düzeyinde değildi.

İstanbul’a gittikten sonra DDKO’ya giderek ilk hamlesini yaptı ve “Kürt” kavramını burada kullandı. Musa Anter’i de ilk kez orada gördü. Musa Anter’in öğüdü, “Devletle sol birbirine girmiş, biz bu ortamdan faydalanarak aradan sıyrılıp gelişme sağlayabiliriz, sağ-sol çatışmasından dolayı biz kendimiz için bir çatlak bulup aradan sıyrılalım” biçiminde olmuştu. O gerçek bir yurtseverdi. Zaten öyle olduğu için kontralar tarafından katledildi. Nusaybin onun anısını yaşatır ve bu çok değerlidir. Belki de İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra tek ciddi yurtseverdi. Tek başına bir parti gibi hareket etti. Yarım asır bir tek parti gibi davrandı. O zaman söylediği, “bu tehlikeli işlere bulaşmayın, kendinizi koruyun” sözü değerliydi. Parti kurmamış, fakat Kürtler için edebiyat yoluyla bir şeyler söylemeye çalışmıştı.

Dikkat edilirse, inkârdan ve kaçıştan başka bir şey yoktu. Devlet her şeye hâkimdi. İki Sait’in ölüm haberlerinin geldiği Güney’den umut edilecek hiçbir şey yoktu. Doğu Kürdistan’da Qasimlo vardı, onlar da benzer çaresiz durumu yaşamaktaydı. O dönemde Kürtlüğün yanına bile yaklaşılmamaktaydı.

Önder Abdullah Öcalan ise, mevcut koşullara rağmen adım atmak istedi. Bu yüzden ilk defa Mahir Çayan’ın konuşmacı olduğu toplantıda bulundu. Mahir Çayan, “Kürt sorunu vardır. Ayrı devlet kurma hakkı dâhil, her hakka sahip olduklarını kabul etmeliyiz” demekteydi. Burjuva kuyrukçusu, revizyonist politika uygulayıcılarına karşı çıkıp “Bizim burjuva revizyonist politika değil, devrimci tarzda yaklaşım sergilememiz lazım” diye değerlendirme yapmaktaydı. Önder Abdullah Öcalan, Mahir Çayan’ı dinledikten sonra, “devrimci dediğin böyle olur” dedi ve Onun cesur tavrı kendisinde çok derin bir iz bıraktı. Mahir Çayan’a sempatisi de böyle gelişti.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, 1971’in sonu 1972’nin başında İstanbul’dan Ankara’ya geldi ve İstanbul Hukuk Fakültesi’nden Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne yatay geçiş yaptı. O zaman böyle yapılabiliyordu ve Mahir Çayan ile Hüseyin Cevahir de benzer bir yol izlemişlerdi. Kuşkusuz Siyasal Bilgiler’i tercih etmesinin sebebi siyasete duyduğu ilgiydi.

1972 Martında Mahir Çayan ve arkadaşları, bazı THKO’lu kadrolarla birlikte önemli bir eylem gerçekleştirdi. Bu eylemin amacı, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamını durdurmaktı. Deniz kendi örgütünden olmadığı halde, Mahir eylem yaparak idamı durdurmak istedi. 30 Mart’ta Mahir ve arkadaşları Kızıldere’de şehit olunca, Önder Abdullah Öcalan öncülüğünde Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde boykot eylemi yapıldı. Bu eylemde Önder Abdullah Öcalan tutuklandı ve yaklaşık yedi ay Mamak Cezaevi’nde tutuklu kaldı. Söz konusu tutuklanma sürecinde devrimci gerçekliği biraz daha yakından tanıdı.

1972 Kasımında delil yetersizliği nedeniyle tahliye olduktan sonra Ankara’da Anıtkabir’in dibinde bir ev tutarak iki arkadaşıyla birlikte kalmaya başladı ve burada da Kürt meselesi üzerine düşünsel yoğunlaşmalarını sürdürdü. Bu temelde “sömürgecilik” fikri giderek olgunlaştı.

Önder Abdullah Öcalan, daha sonra Haki Karer ve Kemal Pir yoldaşlarla tanışarak, onların kaldığı Bahçelievler’deki eve geçti. Kendisinde giderek netleşen bir düşünce olarak “Kürdistan sömürgedir” tezi son raddeye gelmişti. Biraz okumuş ve pratik tecrübe de kazanmıştı. Bu temelde “ben bu düşünceyle, bu uğraştığım meseleyle yola çıkacağım” kararlılığına ulaştı. Unutmayalım ki Kürt sorunu o zaman hiç kimsenin ağzına almadığı, bundan kaçındığı bir meseleydi.

Önder Abdullah Öcalan DDKO’ya üye oldu, ancak Dev Genç’e üye olmadı. DDKO’nun son kongresine katıldı ve ilk kez bir kongrede konuşma yaptı. DDKO’ya ilk gittiğinde Hikmet Bozçalı başkandı. Necmettin Büyükkaya ve Mehmet Tüysüz de sırayla başkan oldular. Önder Abdullah Öcalan, DDKO kongresindeki konuşmasında “Doğu değil de Kürt diyelim” dedi ve şüpheyle karşılandı, kuşkulu bulundu. Çünkü Kürt kelimesi yasaktı, ‘ancak provokatörler kullanabilirdi’. Ama Önder Abdullah Öcalan cesurca bu kavramı kullandı.

DDKO’nun kongresine Dr. Hikmet Kıvılcımlı bir mesaj göndermişti. Orada “Mezopotamya’nın kahraman evlatları” diyordu. Önder Abdullah Öcalan, bu kavramı da dikkate alarak “Kürdistan sömürgedir” diye bir tanımlama yaptı. O zaman herkes “Doğu Anadolu” gibi kavramlar kullanılmaktaydı. Ama Önder Abdullah Öcalan, hiç kimsenin kullanamadığı açık bir isimlendirmede bulundu.

Ankara’ya geldikten sonra oluşan Önder Abdullah Öcalan ile Haki ve Kemal yoldaşlar arasındaki ilişki çok samimi, can kardeşliği gibiydi; sol birlik gibi bir ilişkiydi. Ulaştığı düşünce netleşmesini kendileriyle paylaşmak istedi. Fakat bu paylaşımı bir Kürt genciyle yapmanın daha doğru olacağını değerlendirdi ve o zaman yanlarında kalan Dersimli İbrahim’e, “ne de olsa katliama uğramış bir zeminden geliyor, herkesten çok bu yardımcı olur” diye düşünüp “Kürdistan sömürgedir” dedi ve adeta baygın düştü. Daha sonra başka arkadaşlara da düşüncesini açıklayarak bu temelde grup çalışmasını geliştirdi.

Önder Abdullah Öcalan’ın kendine özgü bir gizlilik anlayışı vardı. Tüm yaşamda olduğu gibi, bu konuda da son derece titizdi. Herkesle tek tek ilişki kurar ve düşüncesini bu temelde açıklardı. Başkaları duyarsa her şeyin biteceği yargısını taşımaktaydı. Bu nedenle, adeta kulaklara üfler gibi konuşurdu. Apocu grup beş yıl boyunca hiçbir yazılı belge tutmadı, sadece sözlü söylemle yetindi. Bu tarz sayesinde grup, 1977 yılına kadar MİT tarafından izlenmeye alınamamıştı. Tam beş yıl boyunca devlet, Önder Abdullah Öcalan’ın bir grup kuracağını öngörmemişti.

Önder Abdullah Öcalan, bütün kritik evrelerde daha çok sezgi yoluyla hareket ederek, öngörülmeyen adımlar atmaktaydı. Sezgileri kendisine beş yıl kazandırdı. Başka hiçbir yöntem Apocu Grubun çıkışını böyle başarılı kılamazdı. Grup dergi çıkartsaydı, yazılı belge bıraksaydı, kesinlikle erkenden tasfiye olurdu. Bu nedenle yöntem sorunu önemlidir. Karanlık bir yerdeysen, o zaman atacağın adımı doğru atacaksın. Yani atacağın adımı kendin belirleyeceksin. Çıkarılacak en çarpıcı sonuç budur.

Burada dar bir illegaliteden bahsedilmemektedir; bu tarz doğru yürüme, doğru bir doku büyümesi gibi anlaşılmalıdır. Bu, bir tohumun fide haline gelmesi, yeşermesi gibi olur. Bir şeyi kuluçkaya yatırmadan doğurtamazsınız. Çoğu kadrodaki tarz, doğurtma değil, çürütmedir. Önder Abdullah Öcalan’ın tarzı çürütücü değildir. Bu tarz çok iyi izlenmemektedir. Örneğin bir tasarı, bir proje varsa, önce onu olgunlaştırmak gerekir. Önce proje üretmek ve o projeyi hafızaya geçirecek kadar fidelikte büyütmek, ondan sonra toprağa vermek gerekir. Nitekim PKK kurulurken de “Acaba gençlik örgütü mü olsun, yoksa parti mi olsun” diye tartışılmıştır. Hiçbir şeye öyle bir anda ve kolayca karar verilmemiştir.

Önder Abdullah Öcalan, 1974’te Ankara’da yüksek öğrenim gençliği örgütlenirken ADYÖD (Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Derneği) Başkanı seçilmişti. Orada Kürt-Türk ayrımı yoktu ve Dev-Genç adayı Abdullah Öcalan yoldaştı. Diğer aday ise Taner Akçam’dı. Galiba Önder Abdullah Öcalan’ın fedakârlığı ve dürüstlüğü öğrencilerde karşılık bulmuştu ki tercih etmişlerdi. Bir de Önder Abdullah Öcalan Siyasal Bilgiler Fakültesi adayıydı, Taner Akçam ise Ortadoğu Teknik Üniversitesi adayıydı. Sonuçta Önder Abdullah Öcalan kazandı. ADYÖD içinde Apocular, “Kürdistan sömürgedir” diyen küçük bir sol grup olmuştu. Önder Abdullah Öcalan görüşlerinin doğruluğundan emindi.

Apocu Grup 1973 Newrozunda Çubuk Barajı toplantısı ile kurulmuştu. Bu, grubun ilk teşekkülüdür. Orada hiçbir yazılı belge olmaması için tedbir alınmıştı. O günün tedbiri, kalem-defter olmamasını sağlamaktı. Katılanlar toplantının olacağını da bilmiyordu. “Bugün Newrozdur, haydi Çubuk Barajı’na gidelim” denerek gidilmişti. Bu da bir tedbirdi. Çubuk’ta bir grup kurmak için toplantı yapılacağını, Önder Abdullah Öcalan dışında hiç kimse bilmiyordu. Ve Çubuk Barajı’nda buluşup toplantı yaptıktan sonra bir grup olduğumuz açıklandı. Yazılı belge olmadığı için hiç kimse grup olduğumuzu ispat edemezdi. Hiç kimse “siz Kürt grubu kurmuşsunuz” diyemezdi. Çünkü belgesi ve ispatı yoktu.

PKK Fis Köyü’nde kurulurken de “Acaba gençlik örgütü mü olsun, yoksa parti mi olsun” diye tartışılmaktaydı. Sonuçta parti olmakta karar kılındı. Tabi kongre için Kürdistan’ın değişik bölgelerinden delegeler seçilmiş ve Amed gibi bir merkezin Lice gibi kırsal alanında toplanılmıştı. Yine Program Taslağı ile Kürdistan Devriminin Yolu Manifestosu hazırlanmıştı. Program Taslağı Haki yoldaşın şehadetine cevap olarak yazılmıştı. Bunlardan önceki tek yazılı belge, Önder Abdullah Öcalan’ın 1975-76 kışında Hayri Durmuş yoldaşa yazdırdığı taslaktı. Ancak daha sonraki düşünsel faaliyetlere yön veren bu taslak gizli tutulmuş, yazılı bir materyal olarak basılmamıştı. Fakat bu taslaktaki düşünceler çerçevesinde 1977 yılının baharında Kürdistan’ın bütün temel merkezlerinde kadro adaylarının katıldığı toplantılar yapılmıştı. İrili-ufaklı elli civarındaki toplantıyla örgütsel yapı hazırlanmaya çalışılmıştı. Bunlar temelinde 26-27 Kasım 1978 tarihinde Fis Köyünde yapılan toplantıyla parti olmaya karar verildi. Nasıl bir örgüt olunacağı ve parti ismi bir süre tartışıldıysa da sonuçta Kürdistan İşçi Partisi (PKK) isminde karar kılındı. O da Vietnam’dan etkilenmeydi. Parti ismini somutlaştırma ihtiyacına cevaptı. Çünkü çok katı bir inkâr vardı.

Nitekim resmi parti kuruluşu daha birinci ayını doldurmamıştı ki, Fırat’ın batısını Kürtsüzleştirmeyi hedefleyen Maraş katliamı gerçekleştirildi ve buna dayanılarak Kürdistan’da sıkı yönetim ilan edildi. PKK bir parti olarak kendini yeterli örgütlülüğe kavuşturmadan yeni bir askeri darbe adım adım hazırlanmaktaydı. Mayıs 1979 Elazığ tutuklamaları ve Şahin Dönmez’in ihanetinin yarattığı ağır baskı ortamında Önder Abdullah Öcalan, Temmuz 1979 başında sınırı geçerek Suriye topraklarına ve sınırdaki Kürt olan Kobani kentine gitmek durumunda kaldı. Maraş Katliamı ile ilk adımları atılan yeni askeri darbe de 12 Eylül 1980 tarihinde gerçekleşti.

Önder Abdullah Öcalan, 12 Eylül 1980 faşist-askeri darbesini Ortadoğu’da, Lübnan-Suriye sahasında Filistin örgütleriyle geliştirdiği ilişki zemininde karşıladı. Darbeye karşı kadroları geçici geri çekme, toparlama ve eğitip hazırlayarak yeniden ülkeye seferber etme taktiğini benimsedi. Ülkede Mazlum Doğan, Kemal Pir, Hayri Durmuş ve Sakine Cansız yoldaşlar öncülüğünde 1981-82 Büyük Zindan Direnişi yaşanırken, Ortadoğu sahasında PKK 1. Konferansı ve 2. Kongresi temelinde 12 Eylül Darbesi’ne karşı mücadelenin teorik ve stratejik çizgisini geliştirerek yoğun bir kadro-savaşçı eğitimi yürüttü. 12 Mart 1971 askeri darbesi ardından Ankara’da devrimci gençliğin toparlanma çalışmalarına öncülük etmesine benzer bir biçimde, 12 Eylül 1980 askeri darbesi ardından da Ortadoğu’da Türk ve Kürt örgütlerini toparlayarak anti-faşist cephede birleştirme çalışmalarını öncülük düzeyinde yürüttü. Ortaya çıkardığı birikimi 1982 güzünden itibaren ülkeye sevk ederek, 12 Eylül Cunta yönetimine karşı gerilla direnişine yöneltti.

Pratikteki her türlü geri çeken hatalı tarzlara rağmen, Önder Abdullah Öcalan’ın bu yeni yönelimi 15 Ağustos 1984 Eruh ve Şemdinli eylemleriyle tarihi bir gerilla direnişini ortaya çıkartıp pratikte ete-kemiğe kavuştu. Komutan Agîd (Mahsum Korkmaz) öncülüğünde bütün zorlukları yenip engelleri aşarak gelişen bu direniş, kısa sürede halkı etkileyerek cepheleşmenin ve gerillalaşmanın zeminini döşedi. Önder Abdullah Öcalan’ın doğrudan yönettiği Mahsum Korkmaz Akademisi’nde yürütülen yoğun teorik, ideolojik ve askeri eğitim ve mücadele ile her türlü çeteciliği aşan Kürdistan Özgürlük Gerillası, 1990 yılından itibaren halkın serhildana kalkışını ve ulusal diriliş devriminin gerçekleşmesini başardı. Kadın öncülüğünde yaşanan Kürt halk serhildanı, aynı zamanda kadın özgürlük devriminin başladığını da ilan ediyordu.

1990’ların başında yaşanan Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Körfez Savaşı ardından Ekim-Kasım 1992 Güney Savaşı’nın sonuçlarını değerlendiren Önder Abdullah Öcalan, Türkiye Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın yaklaşımlarını da dikkate alarak 17 Mart 1993 tarihinde ilk kez ateşkes ilan etti ve Türkiye yönetimini sorunları siyasetle çözmeye çağırdı. Bazı bakımlardan siyasi çözüm zemini vardı ve pratik-askeri durum böyle bir çözümü kaldıracak düzeydeydi. Ancak içteki ve dıştaki savaş rantçısı çevreler ve çeteci güçler, çeşitli provokasyonlarla siyasi çözümün önünü kapatarak, Türkiye’deki siyasi çözüm yanlısı güçleri de hedefleyen planlı bir topyekûn özel savaş saldırısını gündeme getirdi. Çok açık ki bundan sonrası bir tekrar ve çatışmalı durumun giderek daha da ağırlaşması olacaktı.

Önder Abdullah Öcalan, başlayan bu yeni saldırı sürecinde bir yandan demokratik siyasi çözüm taleplerini sürekli yinelerken, diğer yandan da gerillayı ve halkı hedefleyen ağır imha saldırılarını kırabilmek için çok yoğun ve yaratıcı bir mücadele içinde oldu. Buna karşı gerillayı ezemeyen ve siyasi çözüme de gelmeyen iç ve dış rantçı çevreler, 1998’de yaşanan tekrar ve pata ortamından da yararlanarak 9 Ekim 1998 Uluslararası Komplosu’nu örgütleyip dayattılar. Roma’ya kadar gitmeyi başaran Önder Abdullah Öcalan’ın Kürt sorununun siyasi çözüm talebini reddederek, 15 Şubat 1999 komplosunu planlayıp İmralı sistemini ortaya çıkardılar.

Önder Abdullah Öcalan, uluslararası komplo saldırısına ve İmralı soykırım sistemine, tarihi paradigma değişimiyle cevap verdi. İktidar ve devlet sisteminin ortaya çıkardığı ve kapitalist modernite düzeninin daha da derinleştirerek ağırlaştırdığı toplumsal sorunlar için demokratik modernite paradigmasıyla demokratik toplumcu çözüm yollarını geliştirdi. PKK’yi iktidarcı ve ulus-devletçi bir parti olmaktan çıkartarak, kadın özgürlüğüne ve toplumsal ekolojiye dayalı demokratik toplumcu bir parti haline getirdi. Kürt sorununun demokratik ulus çözümünü programlayarak, demokratik özerkliğe dayalı demokratik konfederalizm sisteminin örgütlenmesi ve bu temelde çözümlerin geliştirilmesi görevini netleştirdi. Bu biçimde ulus-devletçi çözümsüzlüğü aşıp demokratik ulus çözümü için mücadeleyi öngörerek, kapitalist modernite sistemini yargıladı ve komploya karşı mücadelenin strateji ve taktiklerini ortaya çıkardı.

Bu biçimde yaşanan yirmi yıllık mücadele ve son on yıllık amansız savaş, bir yönüyle 1993’ten itibaren yaşanan tekrarın bir devamı olduysa da aynı zamanda yeniden bir değerlendirmeyi de gerekli kıldı. En başta yaşanan savaş ne zafer ne yenilgi çizgisini aşamayan pata durumunu ve bu temeldeki tekrarı devam ettirerek çözümsüzlüğü daha da derinleştiren bir etken haline geldi. Bu duruma yol açan teorik, ideolojik, örgütsel, stratejik ve taktik durumların yeniden değerlendirilmesi, ideolojik ve stratejik olarak ulusal kurtuluş çizgisinden tam olarak kopmayı, amaç-araç uyumunu tam olarak sağlamayı, bu temelde yeni bir değişim, dönüşüm ve yeniden yapılanma süreci yaşamayı gerektirdi. Bu da pratikte komün ve devlet ayrımına ve yok edilmek istenen kadın komüncülüğü ile kastik erkek egemen yapılanması arasındaki çelişkiye dayalı tarihsel gerçekliği daha derinden anlamayı, PKK’nin örgütsel yapısı ile silahlı mücadele stratejisini sona erdirmeyi gerekli kıldı.

Tüm hata ve eksiklerine rağmen komploya karşı yirmi altı yıllık gerilla ve halk direnişi, Türk devletinin tüm inkârcı ve imhacı saldırılarını kırmayı ve boşa çıkarmayı başardı. ‘Çöktürme Eylem Planı’ temelindeki saldırılar başarısız kılınarak sahiplerini zora sokar bir duruma geldi. İçteki bu durumun, Ortadoğu’da yaşanan Üçüncü Dünya Savaşı’nın Türkiye sınırlarına dayanması ve Türkiye’yi de tehdit eder hale gelmesi sonucunda beka tehdidi ile yüz yüze gelen Türk devleti, Ekim 2024’ten itibaren Devlet Bahçeli üzerinden yeni bir yaklaşım ve söylem geliştirmeye başladı. Buna Önder Abdullah Öcalan da 27 Şubat 2025 Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’yla cevap vererek yeni bir süreç başlattı ve süreci kimliğine kavuşturdu. Söz konusu Çağrı temelinde Kürt halkının varlık ve özgürlük mücadelesinin PKK ismiyle yürütülen süreci sona erdirilerek, Demokratik Komünler Birliği temelindeki yeni tarihi dönemi başlatıldı.

 

2- PKK, inkârcılığa karşı Kürtlüğü diriltme ve kesinleştirme hareketidir

Bu değerlendirmede geliştirilen “Proto-Kürt Tarihi” tanımlaması son derece yerindedir. Hakeza “Örtük-Kürt Tarihi” dönemi de öyledir ve ortaçağı ifade etmektedir. Moderniteyle birlikte “Yok Oluş Tarihi”ne, “İnkâr ve İmha Tarihi”ne bir giriş vardır. Bu dönemde çöküş oldukça hızlanmıştır. Kabile ve aşiret sistemi belki Kürtlüğü biraz yaşatmaktaydı. Fakat Kurmanc biçimindeki dağılma da hız kazanmıştı. Burada Kurmanclaşma olayını daha iyi anlamak gerekir. Aslında PKK çıkışı esas olarak Kurmanca dayanır ve bu önemlidir. Ne bir aşiret ne bir mezhep ne zengin bir aile ile ilgisi vardır. Önder Abdullah Öcalan dahil PKK kadrolarının önemli bir kısmı zorbela ayakta kalmaya çalışan Kurmanc ailelerden gelmektedir.

Peki bu tip ailelere sosyal birim denebilir mi? Bunların sınıf olmadığı çok açıktır, yine toplum ve aşiret olmadığı da çok açıktır. Birkaç akraba var ama onlar da birbirine karşıttır. Aile tamamen kendi içinde dağılmıştır. Örneğin Önder Abdullah Öcalan’ın aşireti Berazi aşiretidir ama adı var kendisi yoktur. Çoktan dağılmış, herhangi bir aşiret ilkesi, kuralı kalmamıştır. Aynı zamanda kabile de öyledir. Kendilerine “Mala Ocê” denmektedir. ‘Ocê’ler bir kabile olabilirler ama o da sadece isim olarak vardır. Büyük ihtimalle eskiden Berazi aşiretinin bir kolu olabilirler. Baba böyle bir ailedendir. Ana ise, ana tarafından Türkmen geleneğinden gelmektedir, ama Kürtleşmiştir.

Açık ki bunlar önemlidir, ama bunların Önder Abdullah Öcalan üzerinde sosyal yansıması yoktur. Önder Abdullah Öcalan’ın aile çözümlemesinde ulusallık yok olmuştur. Klan-kabile kültürü de yoktur. Geriye “Malbatî” kalır ama, aslında o da çökmüş durumdadır, ismi var kendisi yoktur. Türkmen denilince belki kalıntı şeklinde anada yaşamaktadır ama o da Kürtleşmiştir. Daha doğrusu tam bir karmaşa söz konusudur.

Dikkat edilirse, babada kabile-aşiret kültürü neredeyse tamamen bitmiştir. Dolayısıyla bu kültürlerden çocuğa yansıyan hiçbir şey yoktur. Geriye kalan bir ailedir ki, o da derme-çatma haldedir ve çocuk için de engeldir. Demek ki böyle bir köyün Önder Abdullah Öcalan’a vereceği herhangi bir değer yoktur. Ortada hiçbir şeyden haberi olmayan bir köy vardır. Bu köyün herhangi bir sosyal gerçekliği de yoktur. Ne kabile ne aşiret köyüdür; kendi kendini unutmuş köy demek daha doğrudur.

Peki bu durumda Önder Abdullah Öcalan’da yaşanan patlamaya ne yol açtı? Önderlik gerçeğini ortaya ne çıkardı? Bunu doğru çözmek gerekir. Neticede PKK, tamamen Önder Abdullah Öcalan’ın iradesiyle gerçekleşmiştir.

Çok açık ki burada bir sosyal temel aramak zordur. Dine ilişkin arayışları vardır ve pek çok dua ezberlemiştir. Ama dua ezberlemek yaşanan önderliksel çıkışı tarif edemez. Yine köyün gelenekleri vardır ama bunlar da hiç ilgilenmediği hususlardır. Köy terbiyesinin ve de cemaatin yanından bile geçmemektedir. Ailede de baba der “beni bu kadından kurtar”; ana der “beni bu adamdan kurtar”. İkisi de büyük bir problemdir. Yine de bunlara rağmen bir şeyler yapılmıştır.

Tabi ki okul süreci de önemlidir. Okulda biraz tablo değişir, Kürtlük ilk defa sorun olarak öne çıkar. Okuyup memur olmak istenir ama “Kürtlük engel olabilir mi?” diye de korku ve endişe yaşanır. Okulda iyi derece alınıp yükseliş imkânı yaratılsa da diğer yandan asimilasyon kişiyi kendi olmaktan çıkaracak bir şeydir. İnsanı geliştirmezse tamamen silecektir. Tüm Kürt gençlerinin yaşadığı bu durumu Önder Abdullah Öcalan da çok yoğun bir biçimde yaşamıştır. Ortaokuldan sonra Ankara’nın göbeğindeki Tapu Kadastro Meslek Lisesi’nde okumuştur.

Şüphesiz Ankara ortamı asimilasyon kültürünü daha da derinleştirecek yapıdadır. Eğer 1970’Ierin devrimci ortamı olmasaydı, Dev-Genç olmasaydı, burada çıkış yapma durumu olmayabilirdi. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, Komünizmle Mücadele Derneği’nden Ülkü Ocakları’na kadar Ankara’da her ortama gitti ve buralarda bir şeyler aradı, ama bulamadı. Dev-Genç ile ilgili gözlemleri kendisini daha çok etkiledi ve sola yönelmesini geliştirdi. Fakat bunlar henüz bir örgüt kuracak düzeyde etkileyen hususlar değildi. Tapu Kadastro Meslek Lisesi’nden sonra Diyarbakır ve İstanbul’da memurluk yaptı ve arkasından Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okumak için tekrar Ankara’ya geldi. Tüm bu süreç Dev-Genç’e yönelik güçlü bir ilgi oluşturdu. Demek ki Türkiye Devrimci Gençlik Hareketi olmasaydı, belki de Apocu Önderliksel çıkış da olmazdı. Bu husus çok önemlidir. 1970’Ier Türkiye’sinin ve Dev-Genç’in adeta belirleyici etkisi olmuştur. 1968 dünya devrimci gençlik kuşağı Apocu çıkışı yaptıran en önemli etkenlerdendir. Bu da şimdi DEM Parti geleneğinde yaşayan bir husustur. Önder Abdullah Öcalan, 2013’te HDP kurulurken “Mahir’in mirasını sizlere devrediyorum” demiştir. Tam kırk yıl boyunca taşıdığı Mahirlerin mirasını HDP’ye devretmiş ve “Devrettiğim bayrağı yükseklerde tutun” diye uyarmıştır.

Türkiye Solu’nun HDP’de kuruluşundan itibaren yer alması işte bu mirasla bağlantılıdır. Daha 1974’te devrimci gençlik ADYÖD’de birleştirilmiş, 1981-82’de de devrimci hareketi birleştiren Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi (FKBDC) kurulmuştur. Mihri Belli, Teslim Töre ve Taner Akçam gibi liderler de bu cephe içinde yer almıştır. Ama onlar Avrupa’ya gitmiş, Önder Abdullah Öcalan ise gitmeyerek ısrarla ülkede devrimci mücadeleyi geliştirme seçeneğini denemiştir.

Demek ki 1973-75 grup aşaması, sola açılmamızla bağlantılı bir Dev-Genç mirasıdır. Dev-Genç’in 1970’Ierdeki çıkış pratiğinin sonucudur. Onun da önder kişiliği Mahir Çayan’dır. PKK’nin en temel bir dayanağının bu olduğu ortaya çıkmaktadır. 1972-73’te gruplaşmaya yönelmede Mahir’in anısı önemlidir. Bu şehadetler yitip gitmemiş, anılarına Apocu Gruplaşmayla cevap verilmiştir. Kaldı ki bu harekette öncü düzeyde yer alan Ömer Ayna ve Hüseyin Cevahir gibi Kürt gençleri de vardır, yani bir Kürt-Türk birlikteliği söz konusudur. Kemal Pir ve Haki Karer ile bu birliktelik Apocu Gruba da taşınmış, bir Kürt-Türk birlikteliği olarak grup oluşturulmuştur.

Bilindiği gibi, bu grupla 1978’de partileşme adımı atılmıştır. Buradaki esas nokta, “Bir adım da olsa PKK doğsun” yaklaşımıdır. Bu temelde “Biz fideliğimizi ektik, artık büyür” diyoruz. Bu noktada biz yaşayacak mıyız, yaşamayacak mıyız, hiç umurumuzda değildir. 1973 Newrozu’nda Çubuk Barajı’nda bir tohum ekilmiş; o fide olmuş, 1978’de o fide toprağa verilmiştir ve ‘artık büyümesi gerekir’ yaklaşımı hâkimdir.

Şüphesiz Önder Abdullah Öcalan’ın Ankara’dan çıkışında Kesire Yıldırım ile olan ilişkisi de önemlidir. Bu, Ankara’da içine girilen bir ilişkiydi. Duygusal boyutu yanında, gelişen örgütte karşı cinslerin nasıl birlikte var olacağı sorusuna cevap oluşturmak açısından da önemliydi. Aynı zamanda çözmekte herkesin zorlanacağı, kimsenin çözme gücü gösteremeyeceği bir ilişkiydi. Kesire’nin ailesinin Dersim’de ihanet içinde olan bir aile olduğu duyulmuştu ve bilinmekteydi. Yöre olarak MazIum Doğan arkadaşla birbirlerine yakındılar. Her ikisi de ilgilenmeyi ve kazanmayı gerektiren özelliklere sahiptiler. Mazlum arkadaşı kazanmak zor olmadı ama Kesire temkinliydi. Görünüş itibariyle Kurdi özelliklere sahip bir kadındı. Bu nedenle, Önder Abdullah Öcalan’ın kazanmak istediği açıktı. Yaklaşımlarında herkesin yaşayabileceği bir duygusallık da vardı. Kesire ile yaptığı konuşmada, “Tamam sen de gruba dahil olabilirsin, ama nişanlılık gibi bir şey yapabilirsin, bu ben de olabilirim, başkası da olabilir” dedi. Aksi halde grup içinde dağıtıcı olabileceğini düşünmekteydi.

Kesire’nin önce Dersim’de olan ailesi sonradan Ankara’ya gelmişti. Önder Abdullah Öcalan’ın en ciddi girişimlerinden biri, bu aile ile temas kurmaktı. 1976-77 yıllarında neredeyse iki yıl bunun için çok uğraştı. Baştan beri problemli bir ilişkiydi. Ne kabul etme ne de reddetme vardı. Tam bir problemdi. Babası Ali Yıldırım, direkt İsmet İnönü ile ilişki kurmuş olan biriydi; Dersim’de Kemalistlerle birlikte hareket etmişti. Önder Abdullah Öcalan için, “Biz bu adamı evimize aldık, onu bu tehlikeli işlerden alıkoymak için” demişti. Fakat Kesire’nin ne kadar bilinçli hareket ettiği belli değildi. Önder Abdullah Öcalan’ı bu ilişki üzerinden etkisiz kılmayı üst düzey bir karar olarak vermişlerse, bunda Kesire’nin bir rolünün olup olmadığı netleşmiş değildir.

Ali Yıldırım, Kesire’nin içine girdiği bu ilişkiye baştan itibaren olumlu bakmamış, istemediğini de açıkça söylemişti. Kesire ile olan evlilik zaten sembolik bir şeydi. Önder Abdullah Öcalan’ın da bu ilişkide bazı amaçları vardı; çok bilinçli olmasa da adeta kendi içinden “bu ilişki bana gereklidir” demekteydi. İşte birçoklarının anlayamadığı nokta burasıdır. Oysa bu ilişkiler Önder Abdullah Öcalan için olmazsa olmaz niteliğindedir. Kuşkusuz “Bir devlet ailesidir, onu kullanacağım” gibi bir düşüncesi yoktur. Mesele vazgeçilemeyecek duygular da değildir. Ama oluşan yeni Grup için böyle bir ilişki gereklidir. Önder Abdullah Öcalan böyle bir ihtiyacı derinden hissetmektedir. Nitekim PKK olayında bu ilişki kritik bir yere sahiptir.

Fakat Kesire, baştan itibaren adeta Önder Abdullah Öcalan’ı çökertmek için inanılmaz davranışlar göstermiştir. Acaba gerçekten çökertmek için mi, yoksa ‘bu ilişkinin neden olamayacağını’ göstermek için mi öyle davranmaktaydı? Bu durum şimdiye kadar gerçek anlamda çözülemedi. Kesire ile geçirilen on yıl adeta bir ölüm-kalım on yılıydı. Fakat 1977-87 arasında PKK, bu ilişkiyle ayakta kaldı. O kadar zorlayıcı bir ilişkiydi ki, bu durumu gözleyen Cemil Bayık ve Kemal Pir arkadaşlar “Önderliği bundan kurtaralım” diyerek cezalandırma kararı almış; sonra da “Önderliğin mutlaka bir bildiği vardır” diyerek vazgeçmişlerdir. Önder Abdullah Öcalan için işte bu kadar zorlayıcı bir ilişkiydi.

Harpagos’tan beri Kürdistan tarihinden gelen bir anlayış söz konusudur. “Harpagosluk” demek, başkalarına bütün gücüyle hizmet etmek demektir.  Bu anlamda bir Harpagos çelişkisi vardı. Buna “Harpagos Sendromu” da diyebiliriz. Belli ki yaşanan da böyle bir Harpagos Sendromuydu. Peki bundan nasıl kurtulunabilir? İşte esas mesele budur. Bu, Kürt tarihine çok ciddi bir zarar vermiştir. 2500 yıllık bir sendrom ve ciddi bir hastalıktır.

Şüphesiz bütün bunları, PKK tahlilini yaparken dürüstçe tam bir anlamlılığı sergilemek için belirtiyoruz. Bazı yanılgıları ortadan kaldırmak, bazı yetersizlikleri aşmak için ifade ediyoruz. Belli ki bu ilişki olmayabilirdi; ama oldu. Neden? Çünkü bunlar Kürdistan’ın hâkimiydi. Kendilerini böyle görür ve egemenliklerini başka kimseye de vermek istemezlerdi. Bunlar göz ardı edilerek ve de mücadeleyle aşılmadan PKK kurulamazdı. Kurulsa da eksik ve yanlış olurdu.

Burada çözülmesi ve aydınlatılması gereken husus şudur: Bu ilişki mutlaka bizi bulacaktı. Duygusal boyutu da dahil bir biçimde yaşanacaktı. Bu noktada yaşananın erken olduğu söylenebilir, “Tehlikeli bir biçimde gelişti” denebilir, yine “Grup, parti hazır değildi” denebilir. Belli ki bütün bunlar ve benzerleri söylenebilir. Ama böyle bir ilişkinin yaşanma zorunluluğu inkâr edilemez. Çünkü Kürt haritası, Kürt mantalitesi bunsuz olmaz. Yani “buranın egemeni biziz” der. “Parti olursa bizsiz olmaz” der. “Önderlik diyorsan, önderlik biziz. Sen de kimsin?” der. Kesire, Şahin Dönmez için, “Bizim evin önündeki köpekler gibiydi, ona kemikleri veriyorduk” der. O kesimin kendisini konumlandırdığı yer burasıydı.

Zaten bu işbirlikçi kesimler, “Bu toprak demek biz demektir, toplum demek biz demektir” demekteydi. Kendilerini ajan olarak da görmezler. Aristokrasi tam da budur işte. Tarık Ziya Ekinci’nin Lice beyleri için söylediği, “Bu beyler kendilerini Kürt görmüyorlar. Onlara göre Kürt demek çalıştırılan, hizmete koşturulan köle demektir. Bu tabakaya göre Kürtler onların önünde bekleyen köpekler gibidir” sözleri anlamlıdır. Önder Abdullah Öcalan’ın 1977’den 1987’ye kadar yürüttüğü mücadele, katlandığı zorluklar, tahammülü zor davranışlar, bunların hepsi bu kesimin gerçek yüzünü açığa çıkartmak içindi.

Önder Abdullah Öcalan, işte bu kesime karşı çok büyük bir mücadele yürüttü. Bu mücadelenin önemini ve büyüklüğünü tüm kadroların, Dersimlilerin ve kadınların çok iyi anlaması gerekir. Kemal ve Cemil arkadaşların “Yirmi dört saat tahammül edilemez” dedikleri ilişkiyi, Önder Abdullah Öcalan tam on yıl nasıl idare etti? İşte doğru anlaşılıp cevaplandırılması gereken soru budur. Son ayrılma sırasında da Önder Abdullah Öcalan’a, “Ben senin için bir karayılanım değil mi? Korkma, seni zehirlemem” demiştir. Zaten Kesire’nin genel duruşu böyledir. Bu ifadeden kırk beş gün sonra da Atina’da kaybolup gitmiştir.

Bu ciddi olay büyük bir savaş, müthiş bir psikolojik savaştı. Önder Abdullah Öcalan ile Kesire arasındaki mücadele bir önderlik savaşıydı. İşte bu gerçeğin doğru anlaşılması gerekir. Kesire, Önder Abdullah Öcalan’a “Sen bizim bu ilişkiyi kullanarak PKK’yi yönetemezsin” demekteydi. İşte mücadelenin içerdiği çıplak gerçek bu. Çok açık ki, bu savaşı Önder Abdullah Öcalan kazanamadan Dersim olmazdı, Dersim toptan biterdi. Haksızlık şurada: “Dersim’e bu kadar haksızlık etmiş bir aileyi neden tercih ettin” denerek Önder Abdullah Öcalan eleştirilmektedir! Halbuki kabul ettiği ve savaştığı bu gerçeklik, esas olarak Önder Abdullah Öcalan’ı önder yapan gerçekliktir. PKK’nin kuruluşundan 1987’ye kadar önderlik savaşı böyle sürmüştür. Kaçtığı an Önder Abdullah Öcalan üzerindeki büyük yük ortadan kalktığı için ciddi bir ruhsal hafifleme yaşamıştır.

Önder Abdullah Öcalan, benzer bir hafiflemeyi de şimdi PKK’nin yaşadığı çıkmaz halinden kurtulduğu için yaşamaktadır. Çünkü Kesire’nin yürüttüğü savaş, gerçekten de çok yıpratıcı bir savaştır. Kesire on yıllık savaş sonrasında kaçınca, işbirlikçilik de onunla birlikte tarihe gömülmüştür. Şimdi PKK olayında da reel-sosyalizm ve burjuva ilişkisi tarihe gömülmektedir. Kuşkusuz bu değerlendirmeler çok önemlidir. PKK’nin neden ve nasıl doğduğuna ilişkin değerlendirmeler son derece öğretici olmaktadır.

Kürtler inkâra uğramış bir halktır. Kendimize PKK diyerek hem Kürtlere ad verme hem parti kurma ve hem de bunları sosyalist olarak yapma gerçekleşmiştir. Böyle bir parti ile sağlanan Kürt kimliğinde hem varlık ve hem de özgürlük iç içedir. Mücadele neticesinde varlık kazanılır, ama sosyalizm yani özgürlük kazanılamaz. Sosyalizmin kazanmaması, reel-sosyalizmin iç özelliklerinin etkisi sonucu çökmesi ile bağlantılıdır. Çünkü Rusya’da da çöktü, Çin’de de çöktü.

Burada, tamamen inkâra uğramış bir Kürtlük olayı söz konusudur. Hem sosyalist ve hem de Kürdistanî bir parti ile inkâra karşı varlığı bu ontolojiye, antropolojiye ve sosyolojiye dayandırıyoruz. Dikkat edelim, PKK ve Kürtler olayında hangi Kürtleri esas aldık? Kuşkusuz Kurmanc Kürtleri. İşte bu çok önemlidir. Dikkat edilirse, ontolojik, antropolojik ve sosyolojik bir temel var. PKK’nin ilanı bunu kapsar. Bu kavramları biraz açarsak görürüz ki, Kürt varlığını kesinleştirdik. Yani Kürtler vardır ve varlığı kesindir. Bu, PKK’nin zafer niteliğindeki başarısıdır. Antropolojik kazanımıdır, ontolojik kazanımıdır, ancak daha sosyolojik kazanım olmadı; yani özgürlük kazanımı olmadı. Neden? Çünkü reel-sosyalizmle özgürlük kazanılmaz. Böyle olduğu için de iç nedenlerle reel-sosyalizmde çöküş yaşandı.

PKK ise Kesire ile savaşla varlığı kazandı. Bütün Kürtler kadın gerçeğinde kaybederken, tam tersine Önder Abdullah Öcalan’da varlık kazanmıştır. Burada tekrar Mem û Zîn ve Derwêş û Edulê hikâyelerine gelelim. Aslında bu hikâyelerde bir sosyolojik olay var, bunu izah etmeye çalışmaktayız. Bu sosyoloji bilinmemektedir. Bu “Ölüm sosyolojisi” demektir. Belli ki sosyolojiyi canlandırmadan Kürt inkârı aşılamaz, Kürt dirilemez, Kürt yuvası sağlığına kavuşamaz. Tabi bu durum sadece Kürtlere mahsustur. Yahudilikte “Soykırım benzersizdir, bunun başka bir örneği başka bir halkta yoktur” denilir. Bunun anlamı, tekil bir olay olmasıdır. Nasıl ki bunun başka bir örneği yoksa, bu Kürt sosyolojisi de tekildir ve hiçbir kitapta karşılığı yoktur.

İşte bunu PKK Önderliğinin çözmesi gerekirdi. Bu ‘PKK Önderliği’ denen kurum, bunu çözmeden asla gerçekleşemezdi. Bu kördüğüm PKK kadrosunun da aşamadığı kördüğümdür. Belli bir çaba var, ama çözüm yoktur; kadronun yaşadığı kördüğüm noktası burasıdır. Ama bunun çözülmesi gereklidir. Önderlik gerçeği çözüm demektir. Bunu iliklerine kadar yaşamadan kadronun başarması mümkün değildir. Zihinlerde, hafızalarda böyle bir şey yoktur. Yaşanmadığı için anlaşılamamaktadır. Ama Önderlik gerçeği de der ki, bütün Kürt antropolojisi ve ontolojisi tarihi, hatta kültürel gelişmeler, bu nedenle ihanete uğramıştır. Bu çelişkiden ötürü Kürtlük Kürtlük olmaktan çıkmış, bir kadavra gibi yaralı-bereli hale gelmiştir.

1970’Iere doğru gelindiğinde inkâr mutlak hâkimdir. İşte bunu PKK Önderliği delmiştir. Buna destan mı, teori mi, sosyalizm mi, yurtseverlik mi, ne denirse densin, PKK Önderliği bunu gerçekleştirmiştir.

Demek ki PKK, yaşanan zıtlıklara ve olumsuzluklara rağmen, büyük bir harekettir.  İnkârdan varlığa çıkış yaptıran tarihi bir iş yapmıştır. Bu çok zor bir iştir. Daha önceki Kürt Önderlikleri bunu yapamamıştır. Her önderliksel çıkış iki ayda çökmüş, bıraktıkları miras daha da çökertici olmuştur. Her direniş ve peşinden gelen yenilgi, bir parçayı daha yok etmiş, sonuçta Kürt diye bir şey kalmamıştır. İstendiği kadar mirlik tarihi, aşiret tarihi incelensin, belirtilen bu sonuca ulaşılması kaçınılmazdır. Kürt tarihi denen işte budur. PKK Önderliği bununla savaşmış ve sonuçta bir yol bulmuştur.

Şüphesiz “Herkes bir yol bulsun” denmemektedir. Çünkü bu tekil olarak başarılan bir husustur. Önder Abdullah Öcalan’ı önder yapan da budur.

Önder Abdullah Öcalan, Kesire ile on yılı böyle yaşamıştır. Gruptaki iki değme başyardımcının bulduğu çözüm cezalandırmaktır! Peki öyle yapılsaydı ne olurdu? Grup belki de o zaman biterdi. “Olumsuz olan herkesi öldürelim!” demek çözüm değildir. Bunun da yol olmadığı zaten tarihin kendisinden bellidir. Öldürmek gibi kovmak da çözüm değildir. Sonuçta PKK’nin varlık savaşı, Önder Abdullah Öcalan’ın tarzıyla kazanıldı. Ancak reel-sosyalizmle özgürlük sağlanamadı. Özgürlüğün sağlanamaması, tamamen reel-sosyalizmin özüyle ilgili bir husustur.

Şüphesiz Kesire ile yaşanan savaşımın diğer bir boyutu da kadın özgürlük hareketi ve mücadelesi ile ilgilidir. Bu da en az önderlik savaşımı kadar önemlidir.

Zaten kadın özgürlük mücadelesi ile önderlik savaşımı iç içe gelişen bir olaydır. PKK’de önderliksel gerçekleşmenin ayırt edici özelliği kadın özgürlük çizgisini ve mücadelesini geliştirebilmesi olmuştur. Bu da Kesire ile yürütülen mücadeleye bağlı gelişmiştir. Kesire’nin işbirlikçi, aristokrat ve boğucu anlayış ve tarzına karşı mücadele PKK Önderliğini geliştirmiş, önderliksel gelişme de kadın özgürlük çizgisini ve mücadelesini ortaya çıkartmıştır. PKK Önderliğinin yenilmezliği kadın özgürlük hareketinin öncülüğü ile sağlanmıştır.

Aslında en çok üzerinde durulup doğru anlaşılması ve geliştirilmesi gereken husus budur. Nasıl ki Kesire ile mücadele doğru yürütülüp başarılmadan PKK Önderliği gerçekleşmez idiyse, aynı biçimde böyle başarılı bir mücadele yürütülmeden kadın özgürlük çizgisi ve mücadelesi de gelişip bugünlere ulaşamazdı. Bu da PKK’nin mevcut değişim ve dönüşümü yaşama gücüne ulaşamaması anlamına gelirdi. Belli ki özgür kadın hareketinin, varlığı kazanma ve paradigma değişimini gerçekleştirmede oynadığı temel rol hiçbir zaman azalmayacak, bundan sonraki özgürlüğü kazanma mücadelesinde de öncülük pozisyonunda devam edecektir.

 

3- PKK ve Modernite

PKK’nin çıkış yaparken dayandığı sosyal temel Kurmanclardır. Kurmanc, aşiret, sınıf, aristokrasi, burjuva veya küçük-burjuva değildir. PKK, darmadağın edilmiş, çökmüş bir Kurmanc ailesinin içinden çıkmış birisinin teşebbüs ettiği bir harekettir. Gelişim sürecinde de Kurmanc’ı esas almıştır. PKK kabile ve aşiretlerde değil, kent varoşlarında, ırgatlar içinde, metropollerdeki göç kitlesinin içinde gelişmiştir. Aşiretler içinde daha sonra gelişme göstermiştir. 1990’Iarda güç haline gelince, o zaman aşiretlerin içinde de karşılık bulmuştur. Güneşin gezegenleri çekmesi gibi tarif edilebilir.

Burada cevaplanması gereken soru şudur: PKK modern bir hareket midir ya da ne kadar moderndir? Reel-sosyalizm çizgisini esas alması, kesin olarak PKK’nin modern karakterli olduğunu gösterir. Çünkü PKK bu çizgiye dayandı, tüm temel kavramları reel-sosyalistti. Çizgi olarak moderndir; fakat içi proto-Kürt, örtülü Kürt, inkâr Kürdü ile doludur. Tarihsel aşamalardaki ne kadar Kürt varsa hepsi içindedir. Yani Nuh-u Nebi’den kalma bütün Kürtler PKK’nin içindedir. Elbette bu da PKK içinde savaşa yol açmaktadır. PKK’nin iç savaşı özü itibariyle budur.

Demek ki PKK’deki iç çatışmanın basit bir çatışma olmadığı anlaşılmaktadır. Semir’den Kesire’ye, Şemdin’den Botan’a kadar böyle yaşanmış yüzlerce örnek vardır. Belli ki Kürt varlığındaki tüm hastalıklar PKK’ye taşınmıştır. İnkârcılık da buna dâhildir. Dışarıdaki bütün hesaplaşma PKK’nin içine alınmıştır. Açık ki çok büyük bir boğuşma yaşanmış ve bu boğuşmadan da sağ çıkılmıştır. Benzer durum Çin tarihinde de vardır. Mao da “Çin tarihinde ne kadar çelişki varsa hepsi Komünist Parti’ye taşırılmıştır. Ve bu savaş yüzyıllarca sürer” demiştir. Mao’nun bu tespiti doğrudur, aynen katılıyoruz.

Reel-sosyalizmden çıkarılması gereken bir sonuç da sınıf savaşının bitmediği gerçeğidir. Biz bunu Kürt somutunda böyle çarpıcı olarak yaşadık. Bizde şiddetli, çok alçakça ve ihanet biçimlerine kadar varan her türlü özgürlük dışı anlayış denendi; fakat hiçbiri başarılı olamadı. Sonuçta kendi irademizle PKK’nin örgütsel varlığını sona erdirme noktasına geldik; bunun adı başarıdır. Belli ki PKK’nin feshi olayına bir isim konulabilir. Biz buna “Ömrünü tamamlama” ya da aynı anlamda “Miadını doldurma” diyebiliriz. Çünkü ısrar edersek, bu çıkmaz bizi boğabilir. Bir de kazandığımız bir şey varsa, onu bile kaybedebiliriz. Bu, çok önemli bir tespittir. Miadını doldurmuş bir şeyde ısrar etmek, kazanılanı da kaybettirebilir.

Aslında 1990’Iarın ortalarında noktayı koymamız gerekirdi. Modernite ilişkisi de böyledir. Biz kapitalist modernite ile savaştık, onun inkâr tarzı ile savaştık. Bu savaşta varlığımızı kazandık. Açık ki bu büyük bir kazanımdır. Mevcut araçla bundan fazlası da kazanılamaz. Bu da nettir. Şimdi yaptığımıza ister fesih ister ömrünü tamamlama, ister miadını doldurma diyelim; bununla hiçbir şey kaybetmiyoruz. Tersine bir yükten kurtuluyoruz. Bu yük boşuna kan akıtıyor, boşuna moral tüketiyor, alan kaybettiriyor. Tıpkı Mao’nun “Kültür Devrimi” ile yaptığı gibi, sonuçta var olanı bitirme ve kapitalizme teslim etme ortaya çıkabilir. Devam edersek bizi de o son bekliyor. Bu açıdan PKK’nin feshi önemlidir.

 

4- PKK’nin kazanımları

PKK’nin Kürt varlığını kazanmada temel rol oynadığını yukarıda izah ettik. PKK mücadelesi herkese “Evet, Kürt vardır” dedirtti. Modern çağda Kürtlerin varlığının kanıtlanması da, gerçekleştirilmesi de, inşa edilmesi de PKK’nin mücadelesi sayesinde olmuştur. Bu, PKK’nin en tarihi kazanımıdır. Bunu başardı ve başarıya da imzasını attı. PKK bunun için artık tarihe mal olmuştur.

PKK, modern çağdaki Kürt inkârını yerle bir eden örgüttür. PKK’de Kürt varlığı tarihi anlamını buldu. PKK’nin tarihi, Kürt varlığının kanıtlanmasının ve inşa edilmesinin tarihidir. PKK mücadelesinin anlamı budur ve başka bir anlam asla çıkarılamaz. Peki ne kadar özdeşlik kurdu? Yani Kürt eşittir PKK oldu mu? Çok açık ki bu da anlamlıdır ve söz konusu özdeşlik ilişkisi başarılı bir biçimde kurulmuştur. Varlık bilinci edinilmiş ve kazanılmıştır. Bu doğruluk modern Kürt tarihini ve bilincini doğurabildi mi? Evet, doğurdu. PKK’nin tarihi mirası, Kürt varlığının kazanılmasıdır. Bunun derinleşmesi ve tarihte de bu biçimde yer alması önemlidir. PKK tarihi, bir varlık olarak Kürt tarihinde en anlamlı yeri tutmuştur. Hem inkâra, asimilasyona, yok edilmeye ve hem de soykırıma, toplum kırıma karşı kazanılmış bir varlık tarihidir.

PKK ömrünü tamamladığı için feshedilmek durumundadır. Biz de buna kani olduk. Bu gereklilik, hem reel-sosyalizm gerçekliğinin ve hem de Kürdistan’daki inkârcılık ve kırımcılığın aşılması gereğidir. Devlet sosyalizmi odaklı paradigmanın iflası ve çöküşü, olduğu gibi PKK’de de karşılığını bulmaktadır. Demek ki PKK’nin dayandığı bu temel, yani ulus-devletçi sosyalizm, doğru bir sosyalist ilke değildir. O halde ideolojik temeli doğru olmadığı ve çöküşe yol açtığı için değiştirmek zorundayız. Bunun da anlaşılmayan bir yanı yoktur.

PKK Kürt kimliğini ispatlama savaşını verdi ve sonuçta varlığı kanıtladı. Aslında ağırlıklı olarak bu yapılabildi. Peki özgürlüğü sağlayabilir miydi? Hayır! Çünkü reel-sosyalizm, özgürlüğü sağlayacak bir sosyalizm değildir. PKK de bir reel-sosyalist örgüt olduğu için, doğal olarak özgürlüğü sağlayamaz. Ve zaten sağlayamadığı da ortaya çıktı. Ama kimliği sağlayabilirdi ve pratik olarak sağlayabildi de. Bu da PKK’nin pozitif tarihe katkısıdır. Bu nedenle artık PKK’nin hem içerik hem biçim olarak aşılmasında hiçbir sakınca yoktur. Hatta daha önce 1990’Iarın ortalarında bunun yapılması gerekirdi; fakat çeşitli nedenlerle yapılamadı. Belli ki bugün yapmak biraz geç oldu, ama anlamlı oldu. Biz bunda herhangi bir sorun görmüyoruz. Fakat bazıları PKK’nin aşılmasını sevinçle karşılayarak adeta havaya uçuyorlar. Bu sevinç boş bir hayal ve kuruntudan ibarettir.

Silahlı mücadele dediğimiz olayı da biz sıfırdan başlattık ve Kürtleri bunun içine çektik. Bunu da inkâr etmiyoruz. Ama elbette bunun da nedenleri vardı. Böyle bir temel yöntem, çıkış döneminde genelde gerekliydi. Çünkü ulus-devlet amaçlı bir stratejiye dayalı ulusal kurtuluş mücadelesi hâkim yöndü. Aslında bu stratejide silahlı kurtuluş da var. Yeni dönemde ulus-devleti terk etme, kendisiyle birlikte silahlı ulusal kurtuluş savaşının terkini de beraberinde getirir. Çünkü ulus-devlet temelli parti programı bir açmazı yaşıyor. Bu nedenle, o programın temel yöntemi olan ulusal kurtuluş savaşı veya silahlı mücadele stratejisi de aşılmak zorundadır. Amaç-araç uyumu ve birlikteliği gereği, amaç terk edilince aracı da terk etmek zorunludur. Dolayısıyla silahlı mücadele stratejisini de terk ediyoruz.

“Parti” kavramı sorgulanması gereken bir kavramdır. Kaldı ki parti sınıfsal bir kavramdır, sınıfın iktidara taşınması için inşa edilmiştir. Yani iktidarla sınıf arasındaki köprüdür. Şimdi bu kavramı derinleştirmeye, eskisi kadar taraftar değiliz. Parti sınıfsal bir olay ve sınıfı derinleştirir. Dolayısıyla bu sınıf-parti anlayışından vazgeçeceğiz. Hem geçmişin eleştirisi kapsamında ve hem de önümüzdeki döneme ilişkin perspektif çizerken, “yeni bir parti kuralım” diye bir önerimiz olmayacaktır. Parti yerine başka bir şey düşünmek gerekir. Partiyi, toplumu sınıfsal temelde zorlayan, baskı aracı olarak çıkmazı derinleştiren bir olgu olarak ele almamız gerekmektedir. Mevcut parti aracı, reel-sosyalizmin çözülüşünün temel nedenidir. Bilebildiğimiz kadarıyla bu tespiti başka düşünce insanları da yapmış fakat onlar bir çözüm geliştirememiştir. Biz sınıf temelli partiyi hem eleştireceğiz ve hem de yerine neyin konulacağını tartışacağız.

Sınıf temelli örgüt anlayışı, reel-sosyalizmin çözülüşü ve başarısızlığındaki en önemli etkenlerden birisidir. Marksizm’in en önemli sorunsalıdır. Aynı zamanda Marksizm’in sınıf kavramı da problemlidir. Yani sadece parti kavramı değil, sınıf kavramı da teorik olarak problemlidir. Zaten sanayi proletaryası en çok da faşizme yaradı. Hitler, Alman işçi sınıfını en çok kullanandı. Bu işçi sınıfı dediğimiz, sosyalizmden çok faşizme taban teşkil etti. Halen yeni sağ bu kesime, işçilere dayanır; sanıldığı gibi öyle burjuva sınıfa filan dayanmaz. En çok da bunlar ‘yeni sağ’ı desteklerler. Bunu iyi çözmek gerekir. Kaldı ki Türkiye’de de işçileri en çok burjuva partileri ve AKP örgütledi. Türkiye’nin neredeyse yarım yüzyılı aşan pratiği ortadadır. Bunların hepsine “propaganda” deyip geçemeyiz. Peki sınıf örgütü niye gelişmiyor? Hata nerede yapılıyor? Açık ki hiçbir yerde işçi partisi gelişemedi. Almanya’da gelişti, ama o da burjuva partisiydi, işçi sınıfı partisi değildi. Bolşeviklerde de pratik böyledir; işleri küçük bir elit grup götürdü, işçi kitlesinin partisi olamadı. Bu Marksist olguyu tamamen gözden geçireceğimiz açıktır. Marksizm’deki sınıf kavramı aşılacaktır. Biz reel-sosyalizmdeki parti uygulamasına “proto-devlet” dedik. Parti bir proto-devlet organizasyonu oldu. Bu durum üç yüz yıldır böyle gelişti. Belli ki bunun eleştirisi gerekir.

Reel-sosyalizmin hepsi, 1848’deki deneme, 1871’deki Paris Komünü, I. Dünya Savaşı’nın içinde ortaya çıkan Rus Devrimi, II. Dünya Savaşı’ndan sonra gerçekleşen Çin Devrimi, sonrasındaki Vietnam Devrimi, bunların hepsi savaş temellidir. Hepsi de kapitalist sistemi geliştirdi. Ne kadar zora dayalı sosyalizm zaferi ilan edildiyse, hepsi de kapitalizmi doğurdu. En başta da Çin, büyük bir savaş kazandı, ama şu anda en ileri kapitalist ülkedir. Çin’i kimse dışarıdan kapitalizme çekmedi; tersine bizzat Komünist Parti öncülük etti. Halen de bu rolünü sürdürmektedir. Kuşkusuz bunlar tesadüf olamazlar.

Fakat bunların bir alternatifi de elbette vardır.

Bir alternatif olarak biz, ulus-devlet sosyalizmi yerine demokratik toplum sosyalizmine geçiş yapıyoruz. Belli ki bu yeni bir programdır, Demokratik Toplum Sosyalizmi programıdır. Bu yeni program, Demokratik Toplum ve Demokratik Sosyalizm programıdır. Bunun stratejisi açık ki ulusal kurtuluş savaşı stratejisi olmayacaktır. Biz ulusal kurtuluş savaş stratejisini bıraktık. Onun yerine demokratik siyaset stratejisini koyacağız. Demokratik siyaset bir stratejidir, demokratik toplumun olmazsa olmazıdır.

Demokratik toplumun, demokratik siyaset stratejisi ile bağlantısı vardır. İster anayasada isterse yasalarda, nerelerde ne gerekiyorsa ifade kazandırılacaktır. Tabi bu stratejinin iki temel dayanağı da olacak. Demokratik siyaset stratejisi, bütüncül hukuk ve öz savunmaya dayalı olarak uygulama gücü kazanacaktır. Elbette bu strateji yaratıcı ve çok yönlü taktiklerle hayata geçirilecektir. Bunu gerçekleştirecek olan da hukuk olacaktır. Bu, şu anlama gelir: PKK mirasından geriye kalan ne varsa, bu yeni demokratik siyaset stratejisi altında hukuki nitelik kazanacaktır.

Devletlerle yürütülecek müzakere sonucunda anti-demokratik yasalar kalkacak, hukuki reformlar gerçekleşecektir. Bu, yıllara yayılmadan makul bir süre içinde gerçekleşmelidir. Yukarıda çerçevesini belirlediğimiz hukuki reformlar gerçekleştirilmezse, o zaman çatışmalı ortam ister istemez yeni biçimlerde devam edecektir.

Yeni tarihi dönemde barış ve demokratik toplum aşamasına geçiş için PKK’nin feshi gereklidir. Feshi yeni bir döneme geçmek için yapmaktayız. Devletteki bazı dinamikler, bunu kendimizi yok etmek olarak algılamaktadır. İçimizde bazıları da PKK’nin feshini, kendimizi savunmadan yoksun hale getirmek olarak anlamaktadır. Ama biz, gerçekte bir açmazdan kurtulmaktayız. Fesih bir son değil, yeni örgütlenme ve mücadele sürecine geçiştir. Yeni mücadele süreci savaş değil barış, ulus-devlet değil demokratik toplumu inşadır.

Bunun da formülasyonu nettir. Birinci dönemin alternatifi olarak, önce bir kongreyle PKK’yi sonlandırmak, sonra da alternatif olarak demokratik toplum programını oluşturarak hem program hem strateji hem de onun hukuku için gereken kararları almaktır. Kuşkusuz bu temelde alınacak kararlar tarihi nitelikte olacaktır.

Kürtlerin özgürlük ve demokrasi ihtiyacı çok günceldir. Artık varlık sorunumuz esas olarak çözülmüştür. Herkes Kürt varlığını şu ya da bu düzeyde kabul etmektedir. Dolayısıyla varlık savaşı artık verilemez. Şimdi mesele özgürlük ve demokrasidir. Örneğin Kürtler nasıl demokratik bir toplum olacak? Nasıl özgür olacaklar? İşte kadro öncülüğü burada büyük bir yer tutacak ve Komünalist Yoldaşlık Hareketimiz esas olarak bu sorular temelinde yoğunlaşacaktır. Komünal demokrasi, üzerinde kıyamet koparacağımız temel konu olacaktır.

Kadın özgürlüğü temelinde komünal demokrasi, bir bütün olarak komünalizmdir. Varlıktan özgürlüğe ve demokratik komünalizme ulaşma sağlanacaktır. Açık ki Demokratik Toplum, Demokratik Siyaseti ve Demokratik Hukuku gerektirir. Teorik konular bu ana başlıklar etrafında yoğunlaşacaktır. Bunun örgüt modelini de ortaya koyacağız. PKK gidiyor, peki oluşan boşluğu nasıl bir örgütlenme modeli dolduracaktır? Genelde örgüt ve örgütlenme modeli, barış ve demokrasi eksenli olacaktır.

Toplumsal barış önemlidir; demokratik sosyalizmi inşa edebilmek için toplumsal barış sorununun çözümlenmesi gerekir. Toplumsal barış, savaşla olmaz. Reel-sosyalizmin çözülüşünde de böyledir. Reel-sosyalizm savaşa dayalı olduğu için çöktü. Bilindiği gibi Mao, “İktidar namlunun ucundadır” der. Ama namlunun ucunda sosyalizm kurulamaz. Namlunun ucunda devlet kurulur, ulus-devlet kurulur ki, bu da sosyalizm olmaz. Zaten bu tür denemeler iflas da etmiştir.

Şüphesiz öz savunma her zaman gereklidir. Öz savunma hukukla olur, demokratik siyasetle olur. Herhangi bir güç tarafından varlığın imhasına yönelik saldırı olduğunda, varlığın isyan hakkı doğar. Toplumsal barış için de bu ilke önemlidir. Bu ilke tüm müzakerelerde savunulacaktır. Demokratik Sosyalizm açısından da öz savunma önemlidir.

Bu, yeni örgütlenme modelinin politik kısmıdır. Kürdistan geneli için birlik nasıl olacak? Dört parçadaki birlik nasıl sağlanacak? Bunlar için ayrı kongreler, ayrı programlar gerekecektir. Suriye’deki, Irak’taki, İran’daki, Türkiye’deki programlar ayrı olacaktır. Hatta farklı parti adları gerekir. Bunlar Kürtlerin birliği üzerine kurduğumuz değerlerdir.

Miadını dolduran bir örgüt yerine, bundan sonra “Kürdistan Demokratik Komünler Birliği” adını kullanacağız. Tüm bu anlatımlar, sonuçta yaratıcı bir kadro oluşturmak ve komünalist yoldaşlık hareketini geliştirmek içindir. Hem heyecan vericidir ve hem de son derece yaratıcılık gerekecektir. Komünalizm nedir? Komünler nasıl kurulur? Ne kadar komün lazımdır? Gece-gündüz bu soruların cevabı üzerinde çalışılacaktır. Kadronun bir anı bile boş geçmemelidir. Ortada çok ağır bir sorumluluk vardır. Yatarken bile teori ve pratik düşünülecektir. Bu rutin bir bürokrasi işi değildir; yaratıcılık isteyen bir iştir. Bu teorik çözümlemeler temelinde pratiği geliştirmek yaratıcı kadronun işi ve görevidir.

İlginizi çekebilecek diğer yazılar

Oynatıcıyı Gizle/Göster
-
00:00
00:00
Update Required Flash plugin
-
00:00
00:00