YENİ DÖNEMİN ÖZELLİKLERİ VE GÖREVLERİ
PKK ilk ortaya çıktığında çok katı bir inkâr ortamında iki kelimelik bir sloganla tarih yaratmaya, gerçeklik oluşturmaya yöneldi. İnkâr, imha ve asimilasyon ortamında Kürtlerde gelişen kendi varlığından kaçış pratiğini 52 yıllık mücadelesiyle tersine çevirdi ve yeni bir tarihsel süreç başlattı. Bütün donanım yetersizliklerine rağmen temel hakların karşılanması için silahlı mücadele stratejisi temelinde etkili ve sarsıcı bir savaşım verdi. Geliştirilen gönüllü köleliğe ve gönüllü inkâra büyük darbeler vurdu. Sonuçta PKK tarihsel görevini yerine getirerek ‘Kürt varlığı’ dediğimiz gerçekliği hem kanıtladı hem de bu gerçekliğin kabul edilmesini sağladı. Adına ulusal varlık veya Kürt varlığı dediğimiz gerçeklik bu biçimde gün yüzüne çıktı. Gelinen aşamada Kürt halkı artık inkâr edilemez bir tarihsel olgu haline gelmiştir. Varlık olma aşamasını tamamlamış, özgürlüğü sağlama dönemine girmiştir.
PKK kurucusu Önder Abdullah Öcalan, iktidarcı ve devletçi paradigmayı değiştirip demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü toplum paradigmasını geliştirerek PKK’de köklü değişimin önünü açmıştır. 27 Şubat 2025 tarihli “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ile de reel-sosyalist programa sahip partiye ve onun esas aldığı ulusal kurtuluş savaşı stratejisine son vermeyi uygun görmüştür. Bu çağrıya cevap temelinde 5-7 Mayıs tarihlerinde toplanan PKK 12. Kongresi, örgütsel yapısını sonlandırarak PKK dönemini kapatmış, PKK’nin tarihe mal olmasını sağlamıştır. Bu, tarihin yeni bir aşamasına geçiş, yepyeni bir başlangıç anlamına gelmektedir. Ulus-devletçi reel-sosyalist teori ve program ile ulusal kurtuluş savaş stratejisi aşılacak; yerine demokratik modernite teorisi ile demokratik toplum programı ve demokratik siyaset stratejisi geliştirilecektir. Yeni dönemin teorik, programsal ve stratejik karakteri böyledir.
Geçen dönem, ulusal kurtuluş savaşı stratejisi ile esas olarak yıkıcı eylem biçimlerini esas almış, devrimin yıkıcı dönemini oluşturmuştur. Yeni dönem, demokratik siyaset stratejisi ile esas olarak pozitif eylem biçimlerini esas alacak ve devrimin yapıcı, inşa edici dönemi olacaktır. Bu anlamda yeni süreç, demokratik inşa sürecidir. İmha saldırıları karşısında meşru savunma dışında tüm eylem ve örgüt biçimleri yapıcı, inşa edici karakterde olacaktır. Buna devrimin pozitif aşaması veya ‘pozitif devrim’ diyoruz.
İnşa sürecinin yeni ve en önemli bir kavramsallaştırması söz konusu pozitif devrimdir. Bu, yeni bir devrim anlayışıdır. Yıkım teorisi değil, inşa teorisidir. Genelde devrimlerin tümü yıkıcıdır. İktidar ve devleti ele geçirerek inşa etme esastır. Pozitif devrimin farkı, iktidara ve devlete bulaşmadan komünalizme dayalı demokratik toplum ve demokratik ulusu inşa etmektir. Yani kendi dünyamızı inşa edeceğiz. Devletin aşılması yıkmakla değil, komünalizmi inşa ederek devletin alanını daraltmakla gerçekleşir. Sosyalizm, Ortadoğu’nun bir gerçekliğidir, kökü buradadır. Demokratik komünalizm veya demokratik sosyalizm ancak burada yeşerir.
Pozitif devrim denilen inşa gerçeği demokratik moderniteye dayanır. Demokratik sosyalist modernite, kastik katilin günümüzdeki versiyonu olan kapitalist moderniteye karşı komünal yaşam değerlerinin korunması ve savunulması temelinde yapılanmış toplumsallıkları ifade eder. Kapitalist modernitenin üçlü sacayağı karşısında demokratik modernite veya komünalitenin de üç temel ilkesi vardır: Ulus-devlete karşı demokratik ulus, kapitalizme karşı demokratik komünalizm ve endüstriyalizme karşı eko-ekonomi. Soygun ve talan düzeni olan kapitalizmin korkunç yok edici gücüne karşı toplumu komünalite ile savunmak, yeni dönemin varoluşsal bir gerekliliğidir. Demokratik komünalitede ısrar her zamankinden daha fazla insan olmakta ısrardır.
Demokratik toplum sisteminin kök hücresi komündür. Komün, temel paradigma, çekirdek düşünce, kendi kendini yöneten toplum demektir. Devletin nasıl bir tarihi varsa komünün de bir tarihi vardır. Ulus-devlet nasıl ki kapitalizmin silahı ise, halkların kurucu ilkesi ve silahı da komündür. Esas devrim komünün inşa edilmesidir. Her şey, her adım, her politika komün eksenli geliştirilmelidir. Halkların özgür yaşamı komünle mümkün olacaktır. Sosyalizmin doğası komünlere dayanır. Yeni dönemin eksenini demokratik komünal toplum inşası oluşturacaktır.
Politik alanda iktidarcılığı aşıp demokratik yönetime geçmek, sosyalizm için hayati bir ilkedir. Bu ilke, ulus-devlet anlayışından demokratik ulus anlayışına ve onun politik araçlarına geçişin ifadesi olacaktır. Sosyalizm için ölüm çukuru demek olan iktidarcılık ve devletçilik hastalığına karşı tedbir komünalitedir. Komünaliteyi hayata geçirmek, sosyalizme bulaştırılmış iktidarcılık ve devletçilik hastalıklarını temizlemek ve sosyalizmi gerçek anlamda demokratik özüyle buluşturmaktır.
Komünal yaşam, bireyi aileci ve devletçi ilişkilerden kurtarıp genelleştiren ve insanlık ailesinin bir üyesi yapan yegâne yaşam biçimidir. Milliyet, ulus-devlet ve onun versiyonları insanlığı gruplara bölüp, kastik katilin eliyle başlatılan yarılmayı derinleştirirler. Komünal ilişki ise toplumun yeniden kendi öz değerleriyle buluşmasının yolunu açar. Toplumsal sorunların çözümü en iyi komünalite üzerinden tanımlanabilir.
Komünalist kişilik yaşadığı hayattan zevk alan bir kişiliktir. Gittiği her yerde bir komün oluşturmayı veya var olan komüne katılmayı görev edinir. Komünalist ruhu ve havayı kendinde yaşatan kişilik, insanları ruhsal ve zihinsel olarak bir komün etrafında örgütlemeyi de başarabilir. Devletin alanı daraltmasını gerekçe olarak ileri süren kişilik gerçek anlamda komünar olamamıştır. Devlet komün alanını daraltmaya çalıştıkça, komünar o alanı genişleterek devletin alanını daraltmayı hedefler. Bunu özümseyen bir komünar, komünalizmi yeniden toplumun gündemine sokup yaşamsallaştırmayı kendine görev edinir.
Komünün inşası demokratik komünalist kişiliğe bağlıdır. İktidarcı ve devletçi orta sınıf anlayışı, yaşam tarzı ve kişiliği tümden aşılmak durumundadır. Demokratik komünalist kişilik devrimi gerçekleştirilmeden komün inşa edilemez. Bu nedenle ilk önce kadronun baştan aşağı kendisini değiştirmesi ve dönüştürmesi gerekir. Bu anlamda yeni dönemde kadronun demokratik komünalist çizgide sahici bir eleştiri ve özeleştiri ile kendini değiştirip yenilemesi ve komünalist yoldaşlık hareketinin tutarlı ve başarılı bir mensubu haline getirmesi gerekir. Demokratik komünalizmin zihniyetine, kişiliğine ve pratik politikasına göre olur. İmkân aramaz, lazım olan imkânı kendisi yaratır. Özü, sözü ve pratiğiyle bir olur. Kolektif kişiliği yakalar, birlikte yol yürüdüğü yoldaşını dışlamaz. Kendini en doğru görmez, her an sorgulayıp özeleştiri konumunda tutar ve mütevazi olur. Şikâyet ve havale etmez, ne gerekiyorsa onu yapar. Hem kendisi çalışır hem de çalışmaları yoldaşlarıyla paylaşır. Baştan sona etik ve estetik olmayı esas alır. Soykırım kıskacını bir an bile aklından çıkarmadan çalışmalara yüklenir. Sade ve komünal yaşar, basit yaşam alışkanlıklarına ve maddiyata tenezzül etmez. Her türlü bireyciliğe karşı mücadele eder.
Yeni mücadele döneminde toplumsal yaşamın her alanında komünler oluşturulur. Toplumun kendi öz dinamikleri üzerinde yükselebilmesinde örgütlenme temel bir koşuldur. Bu örgütlerin sağlık, ekonomi, diplomasi, politika, öz savunma gibi tüm demokratik ulus unsurlarına kadar genişlemesi gerekir. Demokratik ulus çatısı altında aynı tarihsel-toplumsal kaderi paylaşmış farklı milliyetler, inançlar, tabakalar ve cinsler ekonomiden siyasete kadar yayılan bu komünlerde örgütlenirler. Komünler demokratik ulus ilkesine göre örgütlenir ve tabandan başlayarak binlerce komünün örgütlenmesi matruşka gibi, komün içinde komün şeklinde olmalıdır. Matruşkaların her biri bir komün iken, hepsi iç içe başka bir komünü oluşturur. Komünalite sistemi, böyle bir ağın örgütlendirilmesiyle gerçekleşecektir.
Demokratik modernitenin ana ve kurucu unsuru kadındır. Tarih boyunca komünal toplumun öncü gücü olarak kadın rolünü oynamıştır. Toplumsallaşmanın temeli olan anacıl toplum bu topraklarda neşet etmiş, kendini gerçekleştirmiştir. Toplum tarihinde ilk sömürü cinsiyet alanında gerçekleşmiştir. İlk ve temel kaybediş noktası olan cins kırımı, özgür toplumsallaşma kültürünün kadın şahsında kırıma uğratılmasıdır. Kadın, PKK’nin yarattığı mirasla ve kadın özgürlük mücadelesiyle öncü güç olmuş; dikkat çekici biçimde kendini ulusal, bölgesel ve küresel düzeye taşımıştır. Yeni dönemde özgürlüğün inşasında da başat güç haline gelen kadın öncülük yapmaya devam edecektir.
Komünalite kadının emeğiyle ve çabasıyla kurulacak ve onun eşitliğini garantiye alacaktır. Kadın irade haline geldikçe, erkeği de komünal yaşamın esaslarına çekecektir. Kadın güçlenmedikçe erkeğin toplumsal inşaya katılımı komünal değerlere göre olamaz. Toplumsal inşaya katılım özgür, bilinçli ve iradeli olmayı gerektirir. Kadın komünaliteyi geliştirerek hem doğru bir kadın-erkek ilişkisinin temellerini atacak hem de kendi doğasına yeniden kavuşacaktır. Demokratik komünalitede erkek, egemen erkeklikten; kadın, geleneksel kadınlıktan çıkacak ve özgür eş yaşam ilkesine göre hareket edecektir.
Gençlik fiziki bir olgu olmayıp toplumsal bir kimliktir. Dinamizmiyle destanlar yazabilecek bir ataklığa sahiptir. Yenilikçi, yaratıcı, değişim dönüşüme açık ve devrimci karakteri itibariyle toplumun yürütücü gücüdür. Amaç ve yöntemli yaşamı temel disiplin olarak görüp seferber olduğunda, sabır ve inadı eksik etmediğinde tarihsel davalara öncülük edecek bir güce sahiptir. Kürdistan’da gençlik mücadelesiyle oluşan eşsiz miras öncü bir gençlik kuşağının oluşmasına yol açmıştır. Komünalitenin inşa çalışmalarında da gençliğin öncülük rolü ve sorumluluğu belirleyici olacaktır. Gençliğin öncülük ederek ruh kattığı, dinamizmiyle yön verdiği, yaratıcı duruşuyla sürüklediği ve bitmek bilmez enerjisiyle çözümü geliştirdiği toplumsal mücadeleler kesinlikle başarırlar. Gençlik bu bilinç, irade ve inançla yeni döneme öncülük etmeyi de bilecek, başarının yön belirleyicisi olacaktır.
Ulus-devletlerle ilişkilerimize yön verecek olan ilke demokratik entegrasyondur. Buna entegrasyonist çözüm de denebilir. Önder Abdullah Öcalan savunmalarında bunu ‘devlet artı demokrasi’ biçiminde de formüle etmiştir. Ulus-devletten vazgeçmek, onun yerine demokratik ulus programını ikame etmek yoğun, sürekli ve azimli bir mücadele gerektirir. Her sosyalist böyle bir mücadele tarzına sahip olmalıdır. Demokratik entegrasyon, sosyalizm teorisinde yeni bir yorum geliştirecektir. Özellikle devlet-toplum ilişkilerinde, çatışmalı süreçlerin çözümünde ve toplumsal inşada temel bir kategori olarak yerini alacaktır. Aynı zamanda bir bölge çözümü de olacaktır. Bugün Ortadoğu’da yaşanan kan ve vahşet düzeyine ulaşmış savaş ve çatışma ortamının sona erdirilmesi için de bir çözüm modelidir.
Demokratik entegrasyon çözümü demokratik müzakere yöntemine dayanır. Müzakere, ahlaki ve siyasi bir sorumluluğun gereğidir. Diyalog ve müzakere, güvensizliğin ve önyargıların azalmasını sağlar, karşılıklı anlayışı geliştirir, ayrılıkları azaltır, çatışmaların nihayete ermesi için zemini hazırlar. Ortadoğu gibi sorunları şiddetle bastırmaya çalışan bir coğrafyada her türlü sorunun demokratik müzakere ve demokratik uzlaşı ile çözülmesi gerektiği açıktır. Yeni dönemde sosyalistin sorun çözme yönteminden biri demokratik müzakere yöntemidir.
Yeni dönemin teorisi demokratik modernitedir. Bunu demokratik sosyalist ya da komünalist modernite olarak da ifade edebiliriz. Yeni dönemin politik programı demokratik toplum ya da demokratik ulus inşasını gerçekleştirmektir; stratejisi, bütüncül hukuka ve öz savunmaya dayalı demokratik siyasettir; taktik çerçevesi, demokratik siyaset stratejisinin başarısına hizmet eden ve çok büyük çoğunluğu pozitif olan her türlü demokratik, toplumsal, siyasal ve kültürel eylem biçimlerinden oluşur.
Politik program, toplumsal hareketin gerçekleştireceği görevleri belirler. Strateji, bu görevleri başarmayı sağlayacak en kısa yolu ifade eder. Taktikler ise stratejinin başarısı için bu yolda atılacak her adımı içerir. Bunlar temelinde demokratik komünler hareketinin gerçekleştireceği politik görevleri ve bunları başarmanın strateji ve taktiklerini kısaca izah etmek yararlı olacaktır.
1- Program
Bizim yeni dönemdeki politik programımız demokratik toplum ya da demokratik ulus inşasını gerçekleştirmektir. Anlaşılır olması için demokratik toplum inşasının temel hedeflerini başlıklar halinde ele alacağız.
a) Siyasi hedefler
Siyasi hedef ile kastedilen, demokratik toplumun yönetim biçimidir. Temel sloganımız şudur: “Ulus-devlet sosyalizmi yenilgiye, demokratik toplum sosyalizmi başarıya götürür!” İlgili bölümlerde belirttiğimiz gibi reel-sosyalizm bizi ulus-devlet fikrine taşıdı ve bu biçimde bir açmaza girildi. Biz bu açmazdan “Demokratik Toplum” programı ile çıkıyoruz. Burjuva ulus anlayışından, demokratik ulusa doğru yol alıyoruz. Devlet iktidarının değil, demokratik ulusun, demokratik toplumun siyasal alanının inşasından bahsediyoruz.
Demokratik modernitenin zihniyeti demokratik ulus ise bunun bedenleşmesi, siyasi hedefleridir. Buna komünler komünü, komünalite, komünler birliği, komünler topluluğu diyebiliriz. Fakat bunu devlet kavramıyla karıştırmamak gerekir. Komünler, toplumun temel ihtiyacıdır, özyönetimidir. Komün, demokratik ulusun kök hücresidir. Hücre sağlam olmazsa, beden de sağlam olmaz. Bu açıdan komün hayatidir.
Bir toplum için en hayati, ahlaki, bilimsel ve estetik görev öz yönetim gücüne kavuşmaktır. Bu görevi başaramayan bir toplumun ahlaki, bilimsel ve estetik gelişimi mümkün olmadığı gibi, siyasal ve ekonomik kurumlaşması, gelişmesi de mümkün olmaz. Öz yönetimlerine kavuşamayan toplumların sömürgeleşmesi, asimilasyon ve soykırım politikaları sonucu tükenmesi kaçınılmazdır.
İktidar yönetimi toplumda ne denli anti-demokratikse, öz yönetim de o denli demokratiktir. Saf iktidar yönetimleri ne kadar demokrasi karşıtlığını ve toplumun yönetimden uzaklaştırılmasını ifade ediyorsa, öz yönetimler de toplumu yönetime kattıkları oranda demokratikleşmeyi ifade ederler. Bu açıdan demokrasi, toplumun katılım sağladığı öz yönetim olarak tanımlanabilir. Öz yönetimin doğasında demokrasi vardır. En küçük klan toplumundan en geniş ulusal toplumlara kadar yaygınlaşan ve sürekliliği olan bir erki ifade eder.
Kapitalist modernite koşullarında her ulusun yönü ulus-devlete verilir ve ulus olabilmek için devletleşmek gerektiği evrensel bir kanunmuş gibi ele alınır. Buna karşı demokratik ulus inşası, ulus-devletle değil öz yönetimle olur. Burada önemli olan toplumun dış veya egemen bir güç tarafından değil, bizzat kendisi tarafından yönetilmesidir. Demokratik ulusta yabancı yönetim değil, öz yönetim esastır.
Kürdistan’da demokratik ulusun öz yönetim temelindeki bedenleşmesi ise “Kürdistan Demokratik Komünler Birliği”dir. Komün doğrudan demokrasinin, öz yönetimin gerçekleştiği temel birimdir. Kürdistan Demokratik Komünler Birliği köy ve sokaktan başlamak üzere toplumsal yaşamın olduğu her yerde ve ihtiyaç duyulan her yaşam alanında kurulacak sayısız komünün konfederal bütünlüğüdür. Bu durum demokratik konfederalizm olarak da ifade edilmiştir.
Komün öz yönetimin, doğrudan demokrasinin gerçekleştiği en küçük meclistir. Bir köyü kentten, kenti bölgeden, bölgeyi ülkeden, ülkeyi de dünyadan kopuk ele almak mümkün olmadığına göre, komünler de birbirine bağlı ve birbiriyle ilişkide olur.
Demokratik toplum genel bir ifadedir. Demokratik toplumun üç biçimi var: Liberal temelli demokratik toplum, sınıf temelli (reel-sosyalist) demokratik toplum, bir de bizim yeni geliştirdiğimiz komünal temelli demokratik toplum. Komünal temelli demokratik toplumun reel-sosyalist oluşumlardan çok farklı olduğunun altını özellikle çizmek gerekir.
Bütün bunlar iktidarcılık, devletçilik hastalığına karşı tedbirdir. Komünalizm, iktidarcılık ve devletçilik hastalığının en büyük ilacıdır ve tehlikeleri boşa çıkarmak içindir. Komünalite, tarih boyunca halkların yaşadığı bir gerçekliktir. Biz bunu demokratik modernite sistemiyle buluşturarak çağdaş demokratik toplum haline getirmek istiyoruz.
b) Sosyal hedefler
Demokratik komünal toplum manifestosunun politik programı, toplumun kendi ihtiyaçları doğrultusunda örgütlenmesini ve demokratik tarzda varoluşunu hedefler. Sosyal hedef demokratik toplumun inşasıdır. Demokratik toplumun sosyal alanının oluşumunu kapsar.
Toplumsallık da nihayetinde bir evrendir, buna ‘ikinci doğa’ diyoruz. İkinci doğanın çekim merkezi hafızasıdır, etik karakteridir, estetik ölçüleridir, politik iradesidir. Bu bir Kürt sistematiğidir ve bu sistematik, demokratik toplum sistematiğidir ve önemlidir. Yerli yerinde, toplumsal sistemin bir birimi olarak çalışmayı bilmek gerekir. Toplum öyle sert kanunlarla çalışmaz. Toplumsal doğada yasalar değil, eğilimler vardır. Toplumsal çalışmalar, zekâyla, akılla, politik esneklikle yürütülür. Kendine özgü kuralları vardır, buna ahlak diyoruz. Kendine yönelik kütlesi, hacmi var, buna da Kürt varlığı diyoruz, hafızadır bu. Buna bir de akıl merkezini, analitik aklı eklemek gerekir. Bütün bunları derleyip toparlamak ve güçlü bir demokratik toplum merkezi oluşturmak gerekir.
Komünal toplumun en yaygın biçimi sosyal alanda yaşanacak. Sosyal alanın tüm boyutlarında komünler oluşacaktır. Sosyal alanın kök hücresi komüne dayanır. Komün, toplumsallık demektir. Sağlık, eğitim, dil, kültür, tarih, spor vb. alanların tümünde komünler oluşturulur. Toplumsal ihtiyaç temelinde dil, tarih ve felsefe komünleri kurulabilir.
Önemle üzerinde durulması gereken bir konu da demokratik komünlerin tüm farklılıkları kapsayacak şekilde olması gerektiğidir. Kürdistan’da bulunan tüm farklı kimlikler, inançlar, mezhepler, sosyal gruplar komünal çalışmaların öznelerini oluşturmalıdır.
Ekonomi alanında hedef, komünal ekonomidir. Ekonomik alandaki çalışmalar kolektivite esaslı geliştirilecektir. Avrupa sosyal bilimi ekonomik alanı ayrıştırır. Oysa ekonomi de sosyal alan içinde ele alınmalıdır.
c) Ortadoğu’da Kürt sorunu ve Demokratik Entegrasyon çözümü
Entegrasyon, birlikte yaşanılacak ulus devletlerle bağı ifade ettiğinden önemlidir. Kürdistan ile doğrudan ilgili olan dört ulus devlet bulunmaktadır. Dört devletle demokratik entegrasyona dayalı bir yaklaşımla bütünleşeceğiz.
Kelime olarak “bütünleşme, birleşme, farklı birimlerin birlik ilişkisi” anlamına gelen entegrasyon, demokratik toplumun ulus-devletle demokratik birliğini ifade eder. En doğru tanımı budur. Buna göre toplum, kendini bir devlet olarak örgütleyip diğer devlete bağlamaz. Kendini demokratik toplum olarak örgütleyip demokratik cumhuriyete entegre eder. Demokratik entegrasyon aynı zamanda eşitliği de içerir. Demokratik müzakere ile tesis edilir ve demokratik müzakereyi zorunlu kılar. Demokratik müzakere, demokratik toplum ile ulus-devletin bütünleşmesini sağlar.
Ulus-devlet şu an asimilasyon uygulamaktadır. Oysa entegrasyon, asimilasyonun tersidir. Asimilasyon, ulus-devlet içinde erimeyi, çatışmayı yaratırken; demokratik entegrasyon kendi iradesiyle birleşmeyi yaratır. Asimilasyon, iki tarafın düşmanlıklarını büyütürken, demokratik entegrasyon barışı ve kardeşliği inşa eder. Entegrasyonu reddeden, bunun için müzakereye oturmayan ulus-devletin asimilasyonda ısrar edeceği açıktır.
Demokratik entegrasyon ulus-devlet çözümünü kabul etmemedir. Ulus-devlet inkâra, asimilasyona ve imhaya dayalıdır. Entegrasyonu kabul etmiş ve bunun için müzakereye oturmuş bir ulus-devletin bu özelliklerinden uzaklaşacağı açıktır. Dolayısıyla ulus-devletin bölgemizde yol açtığı tahribatın giderilmesi ve yeniden halklar ortaklığının yaratılması için entegrasyonu temel çözüm olarak görmek gerekir.
Demokratik entegrasyon, demokratik müzakereyi gerektirir, başka türlü olmaz. Bundan sonrası için yapılan müzakerelerin niteliği, bir “Kardeşlik Hukuku” niteliğindedir. Bunun da ötesinde bir kardeşlik hukuku arayışının ifadesi olarak değerlendirilmelidir. “Devlet güçlüdür, devlet her şeyi dayatır, baskıyla uygular” yaklaşımı kabul edilemez. Bütün bunlar faşist yaklaşımlardır. Hepsi reddedilmek durumundadır. Yapılması gereken demokratik müzakere ile demokratik toplumun ulus-devlete entegrasyonudur.
Kürtler, Ortadoğu’da en ağır sorunu yaşasa da çözüm için en ideal konumda bulunurlar. Kürt-Türk çözümü, Ortadoğu çözümüdür. Bu kadar önemlidir ve buradaki çözüm öylesine aciliyet arz eder ki, tüm Ortadoğu’yu da çözüme götürebilir. Dolayısıyla Türk-Kürt çözümü öyle sıradan, yerel bir çözüm değil, dar anlamda bir sorun çözümü de değildir. Kesinlikle bir Ortadoğu çözümüdür. Ve hatta dünya çapında etkisi olacak bir çözümdür.
Kürtlerin, komşu dört devlet ile de çatışmaları var ve bu durum hala devam etmektedir. Henüz hiçbir güçle müzakere aşamasına gelinmiş değildir. Bölge ulus-devletlerini müzakere aşamasına getirmek, barış ve demokratik toplumun inşası için uygun bir çerçevedir. Bu çerçeveyi biraz daha geliştirmenin yolu Kürdistan’ı aralarında paylaştıran ulus-devletlerle demokratik entegrasyon çözümüdür. Buna “Ortadoğu’da Kürt Sorunu ve Demokratik Entegrasyon Çözümü” diyebiliriz. Reel-sosyalizm ve ona dayalı ulus-devlet perspektifi er ya da geç bir çatışma üretir. Ulus-devletçi perspektif kalıcı barış olasılığını barındırmaz. Aksine aynı topraklarda beş devletin sürekli didişme halinde olacaklarını gösterecektir.
Dolayısıyla entegrasyon çözümü için ulus-devletlerin de demokratik değişimden geçmesi gerekmektedir. Ulus-devlet programına sahip olmak ne sosyalist düşünceye uygun bir amaç olabilir ne de pratik, realist bir çözüm yaratabilir. Gerçekleşse de çok kanlı olur. Bu, bir sosyalistin kabul edemeyeceği bir şeydir. Dolayısıyla biz “demokratik ulus” çözüm önerisini geliştirdik. Sosyalizme yakışır olan çözüm, demokratik ulus çözümüdür. “Sosyalizm demokrasisiz olmaz” anlayışı ile “demokratik toplum programını” geliştirmek, her koşulda hayata geçirilmesi gereken bir ilkedir.
Ulus-devletlerle ilişkilerimize yön verecek olan da bu ilkedir. Buna demokratik entegrasyon çözümü de denebilir. Ulus-devletten vazgeçmek, onun yerine demokratik ulus programını ikame etmek yoğun, sürekli ve azimli bir demokratik mücadeleyi getirecektir. Her sosyalistin hazır olması gereken de bu mücadele tarzıdır. Entegrasyon, geçmişin çatışmalı, illegal ve gelgitli mücadele tarzlarından farklı olarak bizlere sürekli yoğunlaşmayı ve örgütsel kurumlaşmayı dayatmaktadır. Ulus-devletlerle kurulacak ilişki tarzında bu ilkeye göre hareket etmek hayati önemdedir.
Yüz yılı aşkın bir zamandır Kürtler asimilasyon, imha ve inkâr politikalarıyla eritilmek ve yok edilmek istenmiştir ve hala da istenmektedir. Buna karşın Kürtlerin tepkisi, kendi ulusdevletlerini arama, oluşturmak için mücadele etme ve bedel ödeme tarzında olmuştur. Bölge ulus-devletleri Sadabat Paktı’ndan Bağdat Paktı’na kadar Kürtleri asimilasyon politikalarıyla eritmek için her yola baş vurmuşlardır. Dört ulus-devletin de temel amacı, ortak bir politika oluşturarak Kürtleri adım adım yok etmektir. Bu anlaşmalar günümüze kadar da fiilen devam etmektedir. İran’ın bir İslami Cumhuriyete dönüşmesi, Irak ve Suriye’nin çözülmesi, bu dörtlü gizli ittifakı parçaladı ancak halen resmi olarak imha, inkâr ve asimilasyon politikalarından vazgeçtiklerine dair bir beyanat olmamıştır. Fırsat bulurlarsa bu dört devlet birleşip asimile etmekten hatta imha-kırım hareketleri düzenlemekten geri durmayacaklardır.
Entegrasyonu ülkemizde ve bölgemizde yegâne çözüm modeli olarak tespit ederken, bunu aynı şekilde doğal, zorlama olmadan ve karşılıklı hukuki zeminler oluşturarak hayata geçirmemiz gerektiği de belirtilmelidir. Politik süreçler hukuki sözleşmelerle güvence altına alınır, ardından bunun bir toplumsal sözleşme olması için taraflar politik güçlerini, etkilerini ve olanaklarını kullanırlar. Hukuki güvenceye kavuşturulmamış bir entegrasyon projesi, olsa olsa hatır-gönül ilişkileriyle hayata geçirilmeye çalışılan trajikomik bir barışı getirir. Böyle süreçlerin de kısa sürede çok daha kanlı çatışmalara yol açtığını dile getirecek kadar tarihsel ve toplumsal deneyim mevcuttur.
Hukuki güvenceye alınmış bir entegrasyon her şeyden önce eşitliği ve kardeşliği içerecektir. Taraflar hukuk önünde eşit olacak, birbirlerinin varlığına ve değerlerine saygılı davranacak, kaynaklardan ve fırsatlardan eşit düzeyde yararlanacak ve eşit görev ve sorumluluklara sahip olacaklardır.
Entegrasyon karşılıklı adımları mecbur kılar. Kendi başına bir tarafın karar vermesiyle, bir tarafın diğer tarafa dayatmasıyla entegrasyon olmaz. Entegrasyon olması için temel şart, bunun bir müzakere süreci ile hayata geçirilmesidir. Müzakere, tarafların birbirlerine saygı gösterdiklerini, birbirlerinin acılarını anladıklarını, birbirlerinin taleplerine kulak verdikleri bir sürecin var olduğunu gösterir.
Demokratik entegrasyonun temel ilkesi, bir arada yaşamak ama birbirinin içinde erimemektir. Ayrılıkçılık, yeni bir ulus-devlet arayışı gibi 20. yüzyıl reel-sosyalist doktrinini terk etmek sosyalist anlayışın bir gereğidir. Ancak bu, temel hak ve özgürlüklerimizden vazgeçeceğimiz anlamına gelmemektedir. Entegrasyon, bundan sonra halklarımızın aynı coğrafyada, birlik içinde ve kendi öz kimlik ve kültürlerine bağlı kalarak yaşamalarının yolunu açacaktır.
Bölge ulus-devletleri entegrasyona gerçekten varlar mı? Ya da entegrasyondan ne anlıyorlar? Asimilasyona gerçekten karşılar mı? Bu gibi soruların cevabı için müzakere süreçleri ve diyalog esastır. Eski önyargılarla, yaşanan acıları tartışmaların önüne koyarak çözümler üretilemez. Demokratik, sosyalist muhalif güçlerin sosyalizmdeki doktriner açmazları ve hataları cesurca tartıştığı gibi, ulus-devlet ideologlarının ve politika merkezlerinin de iki yüz yıldan fazla bir süredir devlet adına işlenen suçlar ve hatalarla aynı samimiyetle yüzleşmeleri gerekmektedir. Dolayısıyla entegrasyon bir tarafın uygulayacağı bir politika değil, iki gücün karşılıklı olarak kendi hatalarından arınacağı ve yaptıklarıyla yüzleşmeyi öğreneceği bir süreçtir. Zayıf tarafın güçlü tarafa tabi olması entegrasyon değil, yeni bir asimilasyon politikasında ısrar anlamına gelir. Ki, bu da yepyeni dinamiklerle donanmış bir çatışma ortamının alevlendirilmesi demektir.
Bu topraklarda bin yıldır tesis edilmiş olan kardeşlik canlandırılmak isteniyorsa, bunun hukuki altyapısı oluşturulmalıdır. İç cephede barışı sağlamanın yolu entegrasyon hukukunu kabul etmekten geçer. Entegrasyon, bir arada ve aynı coğrafyada yaşayan halkların, kimliklerin, inançların ve sosyal-siyasal grupların yasalar karşısında eşit bir konumda bulunmaları demektir. Temel nokta budur. Hukuki temellerle oluşturulmuş entegrasyon politikaları hem ulus-devletin çözümsüzlüğüne hem de asimilasyonist eritme politikasına karşıt bir hamledir.
Entegrasyon çözümü Kürtlerin demokratik kurumlaşmasını gerektirir. Demokratik kurumlaşma olmadan entegrasyon, Kürtlere yeni bir asimilasyonist politikanın dayatılması demektir. Demokratik kurumlaşma sadece Kürtlerin kendi varlıklarını garantiye almaları demek değildir; en az bunun kadar önemli olan, bundan sonra Kürtlerin, varlıkları tehdit edilmedikçe, kendi demokratik hakları için silaha, şiddete başvurmayacakları demektir. Entegrasyonun yasalarını oluşturmak, asimilasyondan vazgeçmektir. Çatışma ortamı sona erdiği oranda demokratik taleplerin hukuki güvenceye kavuşması da kaçınılmaz olacaktır.
Bütünleşme teorisinin veya entegrasyonun temel özelliği, demokrasisiz olamayacağıdır. Diktatoryal, monarşist veya faşist bir hükümet demokratik bir programı uygulayamaz. Bu durumda entegrasyon gibi tamamen müzakereye dayalı bir programı da uygulayamaz demektir. Kürtlerin içinde bulundukları statüsüzlük durumunu ve ilişkide oldukları ulusdevletlerin mevcut politikalarını göz önüne getirdiğimizde, yapısal olarak değişim ve dönüşümün her iki taraf için de elzem olduğu anlaşılacaktır. Aksi durumda çözümsüzlükte ısrar, her iki tarafın da “Kürt Kapanı”nı hazırlayan güçlerin değirmenine su taşımaları anlamına gelir.
Demokratik kurumlaşma hem Kürtlerin ilişkide oldukları ulus-devletlerle doğru bir birliktelik kurmalarına hem de kendi aralarında bir ulusal barış ve birliğin temellerini atmalarına yol açacaktır. Ulus-devletler Kürtlerin demokratik haklarına saygılı olmalı, Kürtler de bu devletlerin egemenlik haklarına karşı doğru bir duruş sahibi olmalı. Ulus-devlet demokratik dönüşümü önüne bir hedef olarak koymayacaksa, bir entegrasyon politikasını yürütmesi de imkânsızdır.
Demokratik toplum kurumlaşmasının anlamı şudur: Kürtler ve bölgede yaşayan tüm halklar, inançlar ve sosyal gruplar toplum olarak kendi kaderlerini kendileri tayin etmek hakkına sahiptirler. Devletin tayin ettiği bir kaderi yaşamaya veya ulus-devletin izin verdiği sınırlarda yaşamaya mecbur bırakılamazlar. Devlet, ancak bu grupların üzerinde ve onlarla müzakere halinde genel demokratik koordinasyonu sağlamakla mükelleftir. Devleti demokratikleştirme gibi bir hedef sosyal bilime uygun değildir; esas olan devletin demokrasiye duyarlı hale gelmesidir. Müzakere halinde, karşılıklı tartışarak demokratik kurumlaşmanın nasıl olması gerektiği somutlaştırılabilir. Bu durumu her iki taraf da bir taviz biçiminde değerlendiremez.
Bunlar demokratik yaşamın esaslarıdır. Demokratik tartışmalarda işin esasına bağlı kalındığı müddetçe, iki tarafın da üzerinde uzlaşacağı kavramları, ifadeleri ve prensipleri tespit etmek zor olmayacaktır. Nihayetinde aynı coğrafyada, aynı kültürel ortaklık altında bin yılı aşkın bir birliktelikten söz ediyoruz. Dolayısıyla demokratik bir kurumlaşma hedefinde samimi olunursa, bunun için uygun yolların bulunması mümkündür. Her durumda, demokratik toplum inşa etmek demokratik toplum olma ve demokratik ulusu inşa etme hakkımızı da barındırır. Genel bir formülasyon olarak Kürtler ulus-devletlerle ilişkilerini demokratik entegrasyon modeli ile düzenleyeceklerdir. Rejimlerin demokrasiye duyarlı olması durumunda demokratik uzlaşının sonuç almaması düşünülemez.
Entegrasyon ilkelerine bağlı olarak yapılacak örgütlenme demokratik ulus perspektifiyle olacaktır. Demokratik ulus bir zihniyettir; demokratik komünalizm, demokratik federalizm veya demokratik konfederalizm onun bedenleşmesidir. Zihniyetle ilgili olmasının anlamı şudur: Demokratik ulus bir kavram, bir teoridir; o teorinin somutlaşması demokratik komünalizm, demokratik federalizm veya demokratik konfederalizmdir. Bu kavramlar ihtiyaca göre değiştirilebilir. Demokratik özerklik de denilebilir. Ayrım şudur: Madde-enerji ilişkisinde enerji maddede form bulur. Bu, evrensel bir husustur. Ulusun da bir enerjisi ve bir de formu vardır. Form kazanma veya bedenleşme ulus-devlette ayrıdır, demokratik ulusta ayrıdır. Demokratik ulusun zihniyeti farklı, ulus-devletin zihniyeti farklıdır. Dolayısıyla formları da birbirinden farklıdır.
Bu noktada entegrasyon demokratik ulusun somutlaşmasının ifadesidir. Ulus-devlet bütün toplumu ulus-devlet olarak organize etmiştir. Zihniyet, duygu dünyası, bilinç, tepkiler ve hedefler hep ulus-devlet mantığına göre olmaktadır. Entegrasyon yasaları ise yepyeni bir dil ve bilincin geliştirilmesi anlamına gelir. Bu da ancak demokratik ulus bilinci, kültürü ve teorisinin oluşmasıyla sağlanabilir. Bir arada yaşanmak isteniyorsa demokratik müzakerelerin kabul edilmesinden başka bir seçenek yoktur. Ulus-devletin her şeyi belirleme çabasına, demokratik ulus güçleri de her şeyi ulus-devlet tekelinden çıkarıp özgürleştirme çabasıyla cevap vermeliler.
Demokratik ulus güçleri entegrasyon imkânı kazanacaktır. Çünkü entegrasyon uçurumda siyaset değildir. Müzakere ve karşılığında ise hukuki güvenceye kavuşan bir legal çalışmaya ulus-devletlerin sürgit şiddet ve yok saymayla karşılık vermeleri mümkün değildir. Esas olan teorik kısmın oluşmasıdır. Buna politik anlam kısmı da diyebiliriz. Bu oluştuktan sonra yapılacak şey teoriyi pratikleştirmektir. Onun da somut ifadesi demokratik siyaset ve hukuktur.
Bu noktada demokratik ulus güçlerinin bu zihniyet formuna, bu teorik çerçeveye göre hareket edip etmeyecekleri önem kazanır. Nereden, nasıl başlanacağı, müzakerelerde nasıl bir tutum alınacağı, kurumsal inşada, teoriyi yaşamsallaştırmada nasıl bir dil, üslup ve yöntemin uygulanacağı gibi konular da en az teorik çerçevenin oluşturulması kadar önemlidir. Nice teorik doğrular vardır ki, uygulama zemini veya gücü bulamadıklarından unutulup gitmişlerdir. Bir toplumsal sorunda inşanın doğru anlaşılamaması ve doğru oluşturulamaması beraberinde onulmaz acıların yaşanmasını getirecektir. Bu nedenle teorik çerçeveyi özümsemiş ve onu yaşamsallaştırmaya aday bireylerin her koşul altında buna uygun bir yaşam ve çalışma tarzından taviz vermemeleri önemlidir. Demokratik entegrasyonu kurumsallaştırmaya aday bireyler akademilerde yetişmez; oralarda ancak teorik çerçeve öğrenilebilir. Esas olarak sahaya indiğinde, pratikleştirmeye giriştiğinde niteliği açığa çıkar. Duygularıyla, bilgisiyle, eğitimiyle; bunların yetmediği yerde öngörüleri, sezgileri ve pratikte edindiği deneyimleriyle hareket etmeli, tehlikenin ve fırsatın adeta kokusunu almalıdır.
Demokratik entegrasyonun en temel özelliği, demokratik toplumun komünaliteye dayanmasıdır. Bu da yaşamın her alanında komünal örgütlenmeyi gerekli kılmaktadır. Bu komünal örgütlenme boyutlar temelinde somutlaşmaktadır. Bu noktada göz önünde bulundurulması gereken husus, boyutların birbirinden kopuk olmadığıdır. Tüm boyutlar, tıpkı demokratik toplum gibi canlı organizmadır ve iç içedirler. Demokratik entegrasyonun boyutları şöyle ifade edilebilir:
1- Özgür yurttaş: Demokratik toplumun özgür yurttaşı, demokratik komünalizme bağlı olarak varlık kazanır. Ulus-devlet vatandaşlığı kapitalist bireyciliği esas alırken, özgür yurttaş komünalisttir; demokratik komünalizm ile var olur. Dolayısıyla etik ve politik olarak demokratik topluma karşı sorumludur.
Demokratik toplumun yurttaşı özgür olduğu kadar komünal olmak durumundadır. Kapitalist bireyciliğin topluma karşı kışkırtılmış sahte özgür bireyi özünde en derinleştirilmiş köleliği yaşar. Fakat liberal ideoloji öyle bir imaj oluşturur ki, birey sanki toplumda sonsuz özgürlüklere sahiptir. Gerçekte ise tarihin hiçbir döneminde gerçekleştirilemeyen azami kâr eğilimini gerçekleştirip hegemonik sisteme dönüştüren ücretli emek kölesi birey, köleliğin en geliştirilmiş biçimini temsil eder.
Buna karşılık demokratik toplumun yurttaşı, kendi özgürlüğünü toplumun komünalitesinde, yani daha işlevsel küçük topluluklar halindeki yaşamında bulur.
Özgür ve demokratik komün demokratik toplum yurttaşının gerçekleştiği temel okuldur. Komünü olmayanın, komünal yaşamayanın bireyselliği de gerçekleşemez. Yurttaş komüne karşı sorumluluğunu ahlaki olmanın temel ilkesi sayar. Ahlâk komünal yaşama saygı ve bağlılık demektir. Demokratik olmayan komün politik olamaz. Politik olmayan komün ise özgür olamaz. Demokratik toplum olmanın ilk koşulu yurttaşın özgür olması ve bu özgürlüğünü bağlı olduğu komünle birlikte demokratik politika temelinde gerçekleştirmesidir.
Öte yandan özgür yurttaş, ulus-devlet ile aynı siyasi çatı altında yaşadığından ulus-devletin anayasal vatandaşlık boyutu da vardır. Bu boyut, ulus devletin, demokratik toplumun statüsünü demokratik entegrasyonla tanımasıyla ortaya çıkmaktadır.
2- Öz yönetim: Öz yönetim, demokratik entegrasyon ile bağlantılı olduğu için saf bir yönetim değildir. Ulus-devletle aynı siyasi çatı altındadır. Bu yönün göz ardı edilmemesi gerekir. Ulus-devlet sınırları içinde demokratik toplumun öz yönetimle kendi kendini yönetmesidir.
Öz yönetimsiz demokratik toplum düşünülemez. Genelde tüm ulus biçimleri, özelde demokratik uluslar kendi öz yönetimleri olan toplumsal varoluşlardır. Bir toplum kendi öz yönetiminden mahrum olursa ulus olmaktan çıkar. Çağdaş toplumsal gerçekliklerde yönetimsiz ulus düşünülemez. Gelinen aşamada Kürtler yoğun politikleşen toplum olmak kadar, bu politik gerçekliği demokratik toplum olma doğrultusunda örgütleyen bir konumu da yoğunca yaşamaktadır.
Öz yönetim, toplumsal varoluşun temel niteliklerindendir. Toplumsal beyne öz yönetim demek yerinde bir tanımlamadır. Öz yönetim toplumsal doğadaki erki düzenler, denetler, korur ve sürekliliğini sağlar. Öz yönetim toplumun doğrudan katılımıyla gerçekleştirilir.
3- Sosyal yaşam: Demokratik toplumun inşası, aynı zamanda sosyal yaşamda dönüşüm anlamına gelmektedir. Gerçekleştirilecek dönüşümün adı, demokratik komünalizmdir. Bu bağlamda sosyal yaşam, komünal yaşamdır.
Devlet ve kapitalizm olmadan önce de toplum vardı. İnsan toplumla insan oldu. Toplumu geliştiren kent, sınıf, devlet ve uygarlık değildir, tersine bu olguların hepsini gerçekleştiren varlık toplumdur. İnsan yaşamında hiçbir şey toplumun yerini tutamaz. Toplumdan vazgeçmek, toplum olmaktan çıkmak insanlıktan vazgeçmek ve insan olmaktan çıkmak demektir. Demokratik toplum öncelikle toplum olarak kalmakta ısrarlıdır; kapitalist modernitenin karşısına “ya toplum ya hiç” şiarıyla dikilir.
Demokratik toplum toplumsal hiçleştirmeye karşı alternatif toplumdur. Eşitsizliğin ve köleliğin her biçimiyle uygulandığı ve içselleştirildiği toplumsal tüketilişe karşı özgürce ve eşitçe varoluşa kavuşan toplumdur. Demokratik toplum sağlıklı toplum halinde yaşamanın başta gelen koşuludur. Ulus-devletin tükettiği toplumu yeniden aslına iade eder. Sağlıklı toplum sağlıklı birey yetiştirir. Zihinsel ve ruhsal sağlığına kavuşan bireyin fiziki hastalıklara karşı direnci daha da artar ve hastalıklar azalır. Demokratik toplumun eğitim anlayışı toplumsallığı ve özgür yurttaşı hedef aldığından, bireyin toplumla ve toplumun bireyle gelişme diyalektiği yeniden kurulur. Bilimlerin toplumsallaştırıcı, özgürleştirici ve eşitleştirici rolü yeniden ortaya çıkar. Demokratik toplum, varoluşu hakkında doğru bilinç kazanmış toplumun toplumsallığıdır.
Tarihsel ve güncel anlamda ailecilik ve devletçilik, sosyal yaşamı adeta boğmuştur. Kapitalist moderniteyle ailecilik ve devletçilik toplumu çılgına çevirmiş durumdadır. Her iki olgu da anacıl komünal toplumun ikiye yarılmasıyla gelişti. Ailenin ve devletin tümden reddi veya tümden kabulü mümkün değildir. Devletçilik sorun çözmez, tersine sorun üretir, sorunun kaynağı durumundadır. Ailecilik de bugün durmadan yeni sorunlara zemin oluşturuyor. Kürtlere sadece aile zemini bırakıldığı için, aileciliği korumayı en temel görev olarak görülür. Bütün devletler Kürtlere aileyi koruma, çocuk doğurma, ırgat ve asker ihtiyacını karşılama görevi verir. Ailecilik Kürtlükten çıkmadır, toplum olmaktan çıkmadır. Bunlar aşılmadan demokratik topluma ulaşılamaz. Demokratik komünalizmle inşa edilecek sosyal yaşam, özünde ailecilik ve devletçiliğe karşı güçlü bir demokratik mücadeleyi gerektirmektedir. En büyük inşa çalışmasının ve mücadelenin bu alanda verileceği akıldan çıkarılmamalıdır.
Büyük zihniyet devriminin, kadın özgürlüğü ve eko-ekolojik toplum temelinde dönüşümlerin yaşanacağı alan sosyal yaşamdır.
4- Özgür eş yaşam: Günümüzde temel çelişki ve sorunlardan en önemlisi kadın etrafında yaşanmaktadır. Kastik katilin anacıl toplumu yarmasıyla başlayan toplumsal sorunların temelinde erkek egemen zihniyet ve sistem yatmaktadır.
Demokratik toplumun da önündeki en temel sorun, egemen erkek ve köle kadın sorunudur. Bu sorunun ailecilikle çözülemeyeceği açıktır. Hatta ailecilik, sorunun kaynağıdır. Özgür eş yaşam tam da bu noktada temel çözüm gücü ve formülasyonu olarak geliştirilmiştir. Demokratik komünalizm ile kadın ve erkek komünalizme çekilerek, düşürücü rollerinden arındırılarak özgür iradeye dayalı özgür eş yaşam ile kadın özgürleşebilir.
Demokratik toplum sürecinde kadın özgürleşmesi büyük önem taşır. Özgürleşen kadın özgürleşen toplumdur. Özgürleşen toplum ise demokratik toplumdur.
Bu noktada yapılması gereken, cinsiyetçi erkek egemen zihniyetin aşılmasıdır. Cinsiyetçilik, erkeğin temel sorunsallık alanıdır. Her iki cinsi de kölelik konumuna düşüren en temel etkendir. Dolayısıyla özgür eş yaşam için temel mücadele alanı cinsiyetçilik olmak durumundadır. Özgür kadın ve erkek, erkek egemenliğinin bu köleleştirici olgusuna karşı radikal bir mücadele ile ortaya çıkabilir. Bu da ancak aileciliği aşmış demokratik komünalist kişilikle mümkündür.
5- Eko-ekonomi: Kapitalist modernite endüstriyalizme dayalı bir talan düzeni kurmuştur. Ücret köleliği ve işsizlik, bu talan düzeniyle bağlantılıdır. Bu düzenden kurtuluşun yolu, demokratik toplumun komünaliteye dayalı kendi eko-ekonomisini geliştirmesidir. Ekonomik sorun az ücret veya herkesin ücretli köleliğe alınmasıyla sınırlandırılamaz. Esas olarak eko-ekonominin toplumun elinden alınması ve temelde ekolojik ve ekonomik işgalin gerçekleştirilmesi, ekonomik sorunların kaynağıdır.
Ekonomik işgal, işgallerin en tehlikelisidir. Ekonomik işgal bir toplumu düşürme, çökertme ve çözmenin en barbar yöntemidir. Kürt toplumu, üzerindeki ulus-devlet baskısı ve zulmünden çok, ekonomik araçlarına el konularak, ekonomik yaşamı kontrol altına alınarak nefessiz hale getirilmiştir. Ekonomik tutsaklık kimlik inkârcılığının ve özgürlükten yoksunluğun en etkili aracı kılınmıştır.
Demokratik toplumun ekonomik sistemi sadece bu barbar uygulamaları durdurmakla kalmaz, toplumun ekonomi üzerinde yeniden denetim kurmasını esas alır. Ekolojik endüstriyi ve komün ekonomisini esas alır. Endüstriye, kalkınmaya, teknolojiye, işletmelere ve mülkiyete biçilen sınır ekolojik ve demokratik toplum olma sınırıdır. Komünal ekonomi, kâr ve sermaye birikiminin asgariye indiği bir modeldir. Paradan para kazanmayı en zahmetsiz sömürü tipi olarak kabul eder ki, demokratik toplumun ekonomik sisteminde bu sömürü tipi kendine yer bulamaz. Ekolojiyi, verimli toprağı ve tarihi dikkate almayan hiçbir baraja müsaade edilemez, hatta inşa edilenler ömrünü doldurunca yerlerine yenileri inşa edilmez. En büyük toplum ve canlı düşmanlığı olan ormansızlığa ve erozyona tam bir seferberlik ruhuyla karşı durur. Toprağı koruma ve çevreyi ormanlaştırmayı en kutsal emek türleri olarak ilan eder ki, kendi başına bu iki alandaki çalışmalar işsizliği yüzyıllarca ortadan kaldırmaya kâfidir. Toprağa, orman faaliyetine, ekolojik tarıma ve gıdaya dönüş sadece işsizliğe temel çare değildir; tüm kapitalist modernite ve kent hastalıklarının da panzehiridir.
Demokratik toplum tam da eko-ekonominin bu can alıcı noktalarından sorunu ele alıp çözüm geliştirmelidir. Bu da komünal ekonomiye dayalı eko-ekonominin topluma hâkim kılınmasıyla mümkündür. Demokratik toplum, adım adım komünal ekonomiyi geliştirerek, alternatif üretim ve paylaşımı gerçekleştirerek toplumu kapitalist modernitenin talan düzenine muhtaç olmaktan çıkarabilir. Demokratik toplumun olmazsa olmazlarından biri de kendi eko-ekonomisini geliştirmesidir.
6- Hukuk: Demokratik hukuk çeşitliliğe dayanan hukuktur, hukuk düzenlemesine az başvurur ve basit yapılıdır. Demokratik toplumlar büyük ölçüde ahlaki ve politik düzenlemelerle sorunlarını çözmeye çalışır. Ahlaki ve politik kurallarla yönetmek yerine yasalarla yönetmek daha çok kapitalist moderniteye özgüdür. Egemen ulus-devlet tarih boyunca hukuki düzenlemeleri en çok geliştiren devlet biçimidir.
Ulus-devletin mevcut hukuku tek yanlıdır. Toplumun hücrelerine kadar kendini dayatan ve her şeyiyle merkezileşen bir hukuktur. Bu durum, ulus-devlete de ağır bir yük yüklemektedir. Anayasal ve yasal reformlarla bu tek yanlı ve merkezi hukuk yeniden düzenlenmelidir.
Demokratik ulus hukuka, özellikle anayasa hukukuna karşı duyarlıdır. Demokratik ulus, hukuk ulusundan çok ahlaki ve politik ulustur. Ulus-devletlerle ortak bir siyasi çatı altında uzlaşarak yaşama esas alındığından hukuka ihtiyaç duyulur. Bu durumda ulusal yasalar ve yerel yönetim yasaları ayrımı önem kazanır.
Hukuki düzenlemenin temel noktası, genişletilmiş ve derinleştirilmiş yerel yönetimler hukukudur. Böyle bir hukuk ile yerelde ve genelde demokratik toplum ve ulus-devletin ilişkileri düzenlenecektir. Demokratik toplum varlığının tanınması bu hukuktaki en önemli husustur.
7- Dil ve kültür: Demokratik entegrasyon, demokratik toplumun dili ve kültürü ile varlık olarak tanınmasıdır. Demokratik toplum, özünde demokratik ulustur. Demokratik ulus, tekçi ulusçuluktan farklı olarak; farklı uluslardan olan ama aynı zihniyeti paylaşanların oluşturduğu ulustur. Ortak zihniyet ve kültür dünyasıdır.
Bağlantılı olarak, demokratik ulus kendi içinde farklı ulusların demokratik özgünlüğünü de ifade eder. Demokratik toplum bu farklı demokratik ulusların ifadesidir. Bu nedenle her ulusun kendi varlığını özgürce örgütleme ve ifade etme hakkı vardır. Bunun bir yönü de dil ve kültürde somutlaşmaktadır.
Demokratik entegrasyonda demokratik ulus, özgürce ana dilde eğitim ve kültürel gelişim için her türlü kurumsallaşmasını geliştirme hakkına sahiptir. Varlık, dil ve kültürde somutlaştığına göre varlığın tanınması, dil eğitimi ve kültürel gelişim engellerinin kaldırılmasını gerektirir. Demokratik ulusun inşasının temel yönlerinden birini de bu boyut oluşturmaktadır.
8- Öz savunma: Evrensel var oluşun temel niteliklerinden biri de öz savunmalı oluşudur. Evrendeki her canlının kendine özgü savunma sistemi vardır. Her varlık kendini savunmak için öz savunmalı direniş içindedir. Bu nitelik insan toplumu için daha da geçerlidir. Bu hususta doğru anlaşılması gereken nokta öz savunmanın sadece öz savunma güçlerini kapsamadığıdır. Zihniyetten eğitime, ekonomiden sağlığa, ekolojiden kadın özgürlüğüne ve örgütlenmeden demokratik siyasete kadar yaşamın her alanında demokratik toplumu inşa etmek temel öz savunmadır. Bu temelde derinliğine ve genişliğine öz savunmasını oluşturan demokratik toplumu hiçbir güç dağıtamayacaktır. Bu esas üzerinden geliştirilecek öz savunmanın temel ilkesi şudur: “Tüm dünyayı yenecek gücümüz olsa da kimseye saldırmayacağız, tüm dünya bir olup üzerimize gelse de kendimizi savunacağız!”
9- Diplomasi: Diplomasi ulus-devletler arasında kârlı savaş oyunlarının bir manipülasyon aracı haline getirilmiştir. Barışın değil, savaşların hazırlayıcı aracına dönüşmüştür. Demokratik toplumun diplomasisi, komünal toplumun geleneğini güncellemektedir. Buna göre diplomasi, tüm iktidar-devlet dışı toplumun dayanışmasını ve barışını geliştirecektir. Bu temelde diplomasi; savaşın değil, farklı toplumların karşılıklı yararlarına göre dostane ilişkilerini geliştirir, parçalanmış ilişkileri bütünlüklü hale getirir.
Kürtlerin tarihinde olumlu veya olumsuz yönde çok sayıda diplomatik ilişki süreci varlığını hep sürdürmüştür. Varlıklarını korumada ve özgürlüklerini sağlamada olumlu diplomatik faaliyetlerin büyük rolü vardır.
Kapitalist modernite sürecinde belki de dünyada en çok diplomatik oyunlara kurban edilen halk Kürtler olmuştur. Ortadoğu ulus-devlet diplomasisinde Kürtlere biçilen rol hep piyonluk olmuş ve bu durum çok ağır sonuçlar doğurmuştur. Günümüzde Kürtler gerek kendileri ile komşuları arasında gerekse küresel çapta anlamlı bir diplomasiye şiddetle ihtiyaç duymaktadır. Özellikle Kürtler arasında bütünsel bir diplomasiyi geliştirmek temel ulusal görevlerdendir.
d) Kürtler arası birlik
Demokratik ulusa yabancı olan siyasi çevrelerin öncelikle Kürtler arası birlik anlayışıyla kazanılması temel hedef olmalıdır. Kürtler arası müzakere, en az ulus-devletlerle yürütülecek müzakereler kadar çetin ve çok yönlüdür. Temel amaç konfederal bir yapı etrafında, bir kongre çatısı altında bir araya gelme ve ulusal konularda ortak tavır sahibi olma biçiminde somutlaştırılabilir. Ulus-devletlerle yürütülecek her türlü müzakerede birbirinin aleyhine olacak antlaşma ve birliklerden kaçınma, öteden beri ulusdevletlerin ayrı parçalardaki Kürtleri birbirlerine karşı kullanma stratejilerine karşı uyanık olma bu müzakerelerin ilkesel boyutudur. Kürtler arası birliğin içeriği demokratik kurumlaşma ve demokratik ulus zihniyeti ile doldurulmalıdır.
Ulus-devletlerden etkilenmiş Kürt siyasal çevreleri buna direnebilirler, fakat bizler demokratik toplum programından ve stratejisinden vazgeçmeyeceğiz. Dolayısıyla bu, aramızda yoğun bir müzakereyi gerektirecek. Önemli olan bu müzakerenin çatışmayla değil, tartışarak ve uzlaşma yollarını arayarak devam edebilmesidir.
Buradaki demokratik çözüm, Kürdistan’daki herhangi bir bölgeye bir ulus-devletin saldırması halinde ortak bir refleksle karşı koymayı ve öz-savunma ilkesi çerçevesinde direnmeyi esas almadır. Bu güvence gelişinceye kadar silahlı öz-savunma da dahil, her türlü direnme hakkının korunması şarttır. Silahlar, ancak bir demokratik ulus birliği temelinde çözüm sağlandıktan sonra tamamen terkedilebilir.
Kürdistan Ulusal Kongresi, bütün Kürtleri kapsayan bir kongre olarak, Kürtler arası birliğin kurumsal gücü olacaktır. Filistin’de FKÖ, Güney Afrika’da ANC’nin oynadığı role benzer bir rolün böyle bir ulusal kongreye verilmesi birliğin temeli için esastır. Bunun adının ve çalışma esaslarının da demokratik müzakere çerçevesinde belirlenmesi gerekir. Bütün Kürtleri kapsayan bir yürütmesi olur; bu yürütme de bütün müzakereleri kendine bağlayabilir. Uzun vadede böyle bir kurumlaşmaya ihtiyaç olacaktır.
Bu örgütlenmeyi Kürtler için bir çatı örgütü olarak düşünmek gerekir. Ulusal kongre her yıl toplanabilir, kendi tüzüğü, programı ve amacı olur. Kongre demokratik ilkeler çerçevesinde kendi amaç ve tüzük maddelerini belirledikten sonra bir de yürütmesini seçer. İcra organı olarak yürütme, bütün Kürdistanî toplulukların taleplerinden yola çıkılarak seçilebilir. Kürtlerin iç birliğinin somut siyasi ifadesi bu olacaktır.
Kongrenin öz savunmasının demokratik olması gerekir; aile, hanedan veya siyasi kliklerin güdümünde olacak bir kongrenin ulusal davranamayacağını dünya tarihsel örnekleri bize göstermektedir. Böyle bir kurum Kürtlerin genelinin öz savunmasını üstlenebilir. Bu, bir ulus-devlet ordusu değil, bir öz savunma gücüdür. Ulusal tehlike olduğu sürece varlığını korumalıdır.
Bu güç, dışarıdan gelen bir tehlikeye karşı, içeride halka yönelik saldırılara karşı caydırıcı, önleyici bir güç olarak halkın yanında yer alacaktır. Yeniden bir gücün egemenlik arayışına, toplumu baskılama politikalarına karşı bir öz savunma hattı oluşturacaktır. Bir toplum için öz-savunma hayatidir. Entegrasyon müzakereleri sürecinde hem ulus-devletlerle hem de Kürdistanî güçlerle yapılacak tüm görüşmelerde öz-savunma ve onun niteliği temel bir gündem olmaya devam edecektir.
İlkesel olarak öz savunma gücü, ulus devletlerin ordusu olmayacağı gibi bir Kürt ulus-devlet gücü olmayacaktır. Zabıtadan daha büyük ama ulusal devlet ordusundan daha küçük, kesinlikle sosyalizmin de ruhuna uygun olan bir öz savunma gücü olacaktır. Hangi güç, ulusal imhaya, ulusal inkâra veya aşiretçi çatışmalara zoraki yol açarsa ona karşı kullanılacak bir güç olacaktır. Bu genel bir nitelemedir. Ulus-devletlerin böyle bir öz savunma ihtiyacını kabul etmeleri toplumsal barış için de gereklidir.
Her parçada Kürt Birliğinin bir öz savunma gücü kalacaktır. Demokratik birliğin öz savunma gücü diğer Kürdistanî güçlerle ortak bir oluşuma gitmeyi esas almalıdır. Bu olmazsa, birlikte hareket etmenin olanaklarını artırma yoluna gitmelidir. Bu durum Kürdistanî güçler arasında tarihi bir ittifakın gelişmesi ve çatışma dinamiklerinin ortadan kaldırılması demektir. Kürtlerin öz savunmasının düğüm noktası ulus-devletlerle yürütülen entegrasyon müzakerelerinin sonucunda çözülecektir. Ulus-devletlerin kendi cumhuriyetlerinde de demokrasiyi gerçek kılması ve Kürtlerin öz savunmasına hukuki zemin oluşturması gereklidir.
Kongre Kürtlerin ekonomik, sosyal, kültürel, tarihsel, dilsel vb. kurumlaşmalarının da merkezi olacaktır. Buna genel itibariyle Kürtlerin Demokratik Birliği diyoruz. Kürtler arası çözüm ve müzakerenin temel hedefi budur. Bir ulus-devlete ihtiyacımız yoktur ama demokratik topluma ve Kürtlerin iç birliğine olmazsa olmaz kabilinden ihtiyacımız vardır. Mevcut Kürt siyasal kurumlarının da demokratik toplum anlayışı gereği hem bu sürece katılmaları hem de Kürtler arası birliğe destek vermeleri gerekir. Kürtler arası müzakerenin amacı, ulusal birlikten yana olan hiçbir Kürt siyasal yapısının kongre dışında bırakılmamasıdır.
Binlerce yıldır Kürtlere dayatılan aşiretçi, hanedancı, aileci çözümler bugüne kadar kendi dar çıkarları için bütün Kürdistan’ı feda eden bir pozisyonda oldular. Oynadıkları rol, Alman faşizmi sırasında toplama kamplarında oluşturulan Judenrat Yahudi komitelerinin oynadığı role benzer. Tabi ki bunların aşılması ve demokratik ulus esasları çerçevesinde bir araya gelinmesi gerekir. Ulus-devletlerle entegrasyon temelli bir sürece hazırlanıldığı gibi, Kürt güçleri içinde de mevcut güçlerin bu uğursuz rollerinden uzaklaşmaları ve demokratik ulus temelli bir inşa sürecine girilmesi için çaba sarf edilecektir.
e) Ortadoğu’da toplumsal kriz ve Demokratik Modernite çözümü
Ortadoğu’nun yaşadığı sorunlar tarihseldir. Ortadoğu toplumları tarih boyunca büyük sorun ve krizler yaşamıştır. Bunun esas nedeni tarihsel olarak kastik katil, aristokratik sınıf ve iktidarcı ve devletçi sistemin bu topraklarda gelişmiş olmasıdır. Bölge yaklaşık olarak on beş bin yıldır bu temel nedenlerden dolayı sorun ve bunalımlarla boğuşuyor. Dünyanın başka herhangi bir bölgesinde, bu denli uzun süre sorunla boğuşan başka bir toplum yok gibidir.
İlk anacıl toplumun çıktığı bu coğrafya, aynı zamanda ilk toplumsal sorun ve çelişkilerin de çıktığı mekândır. İlk toplumsal sorun ve çelişki, kastik katilin kadını köleleştirmesi ile başlamıştır. Kadının köleleştirilmesi ile toplumun köleleştirilmesi atbaşı gider. Bilinenin aksine köleleşme, devletin ortaya çıkması ile değil, kastik katilin kadını köleleştirmesi ile başlamıştır.
Gelişen bu çelişki ve toplumsal sorun, komünün yarılması ile ortaya çıkan devlet ve aile sorunsallığında ifadesini bulmuştur. Temel sorun olarak ailecilik ve hanedanlık yapıları, en köklü sorun olma karakterindedir. Ortadoğu’da bu iki kurumun halen en güçlü yapılar olmasının nedeni, bu köklü tarihsellikten beslenmeleridir. Ortadoğu’daki sorun, tarihsel temelleriyle güncelin bağlantısı kurulmadan anlaşılamaz. Sosyolojik, antropolojik ve ontolojik bakış açısı ile çözümlenmeden de çıkış sağlanamaz. Çünkü ailecilik ve hanedanlık ideolojisi, kurulan tüm egemen sistemlerin temelidir. Bu yönüyle iktidar ve devletin proto-tipidirler.
Toplumsal sorunların diğer bir kaynağı ise dinciliktir. Toplumsal inanç ile dinciliği karıştırmamak önemlidir. Dincilik esas olarak, inancın veya dinin katılaşarak iktidar-devlet ideolojisi haline getirilmesidir. Dincilik, Ortadoğu’daki farklı kimliklerin çatışmalı kimlikler haline gelmesine neden olduğu gibi, demokratik inanç ve demokratik toplumun gelişmesine de engel olmuştur.
Diğer bir sorunsallık alanı da ulus-devlettir. İngiltere hegemonyacılığı ile geliştirilen ulus devlet daha da kaotik bir durum yaratmıştır. Kapitalist modernite güçleri, işbirlikçi kıldığı egemen kesimi ulus-devletin bekçisi olarak konumlandırmıştır. Gelinen aşamada sürekli kriz üreten bir yapı olarak ulus-devlet iflas etmiştir.
Ortadoğu’daki ulus-devletler, karşı-İslam’ı en büyük örtü olarak kullanmaktadır. Bunun son versiyonu da faşist İslam’dır. Radikali, ılımlısı ayırt edilmeksizin günümüzdeki siyasal İslam tipi, faşizmdir.
Ortadoğu’da bugün yaşanan ekonomik-politik sorun ve bunalımlar, Avrupa uygarlığının son iki yüzyıllık hegemonyası ile bağlantılıdır. Kapitalist modernitenin 1. ve 2. Dünya Savaşlarıyla Ortadoğu’ya ulus-devlet statükosu ile müdahalesi, bölgeye savaş ve yıkımlardan başka bir şey getirmemiştir.
Çünkü Ortadoğu çok kültürlü, çok kimlikli bir toplumsal dokuya sahiptir. Bu kültürel ve politik dokuya tek tipçi ulus-devlet modelinin dayatılması, bir iktidar projesidir. Ulus-devlet projesi, Ortadoğu’ya dışarıdan dayatılmış sorunlu bir projedir. Ortadoğu’ya ulus-devletin dayatılması, Ortadoğu halklarının ortasına bomba bırakılması gibi bir şeydir. Nitekim yüz yılı aşan bir süredir ulus-devlet, Ortadoğu’ya kan ve yıkımdan başka bir şey getirmemiştir.
Bunun sonucu olarak Ortadoğu halkları büyük bir iflasın ve intiharın eşiğine gelip dayanmıştır. Gelinen aşamada kapitalist modernitenin Ortadoğu’nun kültürel bütünlüğüne uygun olmayan ulus-devlet sistemi, çökmüş durumdadır. Şia milliyetçiliğinin temsilini yapan İran İslam devrimi Ortadoğu’da hegemonya peşinde koşarken, ulus-devlet sistematiği nedeniyle çöküşle karşı karşıyadır. İsrail de 7 Ekim süreci ile birlikte hegemonik bir güç olarak devreye girmiştir. Bu da Ortadoğu’daki güç dengelerini sarsmış ve yeni bir durum ortaya çıkarmıştır.
Mevcut haliyle İran İslam Devrimi’nin çöküşü yaşanmaktadır. Yine İsrail ulus-devleti siyonist olarak Gazze somutunda büyük bir çöküş, çelişki yaşamaktadır. Bunlar güncel çarpıcı örneklerdir. Daha da derinleştirirsek; son Sykes-Picot’dan beri sınırları çizilen Ortadoğu’da, yani İngilizlerin böl-yönet politikası ile çizdiği ulus-devlet sınırlarında, büyük bir çatırdama hatta ondan da öteye bir çöküş vardır. Ortadoğu’da en temel durum budur.
Sykes-Picot düzeni çözülmektedir. Sykes-Picot anlaşması, İngilizlerin böl-yönet politikasıyla Ortadoğu’yu ulus-devletler şeklinde dizayn etme projesiydi. İngilizler büyük ihtimalle bugünkü çözülüşü çok önceden gördükleri için, 2010 yılında başlayan Arap Baharı sürecinde Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmek istediler. Arap Baharı sürecinde deneme yaparak Sykes-Picot yerine yeni bir düzen kurmak istediler. Bunda bir mesafe aldılar ama Rusya’nın ve İran’ın müdahalesi ile Esad rejimi üzerinden bu müdahale durduruldu. Bunun üzerine İngilizler, Esad yani Baas önderliğini yıkmak için Türkiye’de AKP rejimi ile çok keskin bir ittifak yaptı.
Son olarak Baas rejimi Suriye’de de tarihe gömüldü. Kendini resmen kapattı. Şimdi var mı, yok mu bilemiyoruz. Diğer Ortadoğu ülkelerinde de Müslüman Kardeşler Örgütü önderliğindeki devrimler çöktü. İran İslam Devrimi’nin durumu da ortadadır. İslam’a dayalı devlet projesi Sykes-Picot çözülüşünün alternatifi olarak geliştirilmişti, adına da ‘yeşil kuşak anlaşması’ denilmişti. Bu proje, kimi İslam devrimlerini doğurdu. Şu anda onların da hepsi büyük bir kriz içindedir. Ulus-devlet, laik modelinden İslamcısına ve molla rejimlerine kadar derin bir açmaz içindedir.
İsrail bundan yararlanarak sınırlarını genişletmek istemektedir. O da bunu başaramamakta, bir kriz halini yaşamaktadır. Karmaşanın giderek daha da derinleşeceği anlaşılmaktadır. Klasik ulus-devletin çöküşü sonrası onun yerine getirilen İslami içerikli ulus-devlet veya siyasal İslam da iflas etmiştir. Son kırk yılda başta İran olmak üzere diğer bütün ülkelerde onun da çöküşü yaşanmaktadır. Ancak petrol ile ayakta kalabilmektedirler. Petrol olmazsa yirmi dört saatlik ömürleri kalmaz. Petrole dayalı ne kadar yaşanabilir ki?
Sonuç kaosun derinleşmesidir. Halklar özgür yaşamak ister ve bunun için mücadele eder. Filistin Hareketinin yanlışlıkları oldu. Ulus-devletçi çözüm ilkesi, iki devlete dayalı çözüm arayışında ısrar, Gazze somutunda Filistinlileri bitirdi. Nasıl ki ulus-devlet sosyalizmi 90’Iarda Moskova’da bittiyse, ulus-devletçi İslami ütopya da Gazze’de bitti. Türkiye’de ise CHP, yani Kemalist ideoloji, 90’lardan itibaren katı ulus-devlette ısrar ettiği için bitti. İran, Sovyetler ve Çin’in desteği olmasaydı çoktan bitmişti. Diğer Arap devletleri ise petrol ile yaşamaktadır. Bu, Ortadoğu’yu tarihin en kaotik durumuna sokmuştur. Dıştan ne kadar müdahale edilse de kurtarılamayacakları ortaya çıktı, laik versiyon da çoktan bitti. İslami versiyon da can çekişmektedir.
Tarihsel sosyolojinin temel konusu olan toplumsal yarılmanın bir ucu olan komünal toplum, Ortadoğu’da temel bir varlık ve direniş gücüdür. Toplumun direniş dinamiği olan kabile, aşiret, devlet dışı inanç, mezhep ve tarikatlar tortu halinde de olsa günümüzde varlığını korumaktadır. Demokratik komünalizmin dayanacağı temel toplumsal unsur bunlardır.
Ortadoğu’da demokratik modernite teorisiyle kendini yenileyen Kürt Özgürlük Hareketi, bütün geleneksel imha siyasetlerine ve kırım hareketlerine rağmen alternatif bir güç olarak ortaya çıkmıştır. Özellikle Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın önderlik gerçekliği dünya çapında kuşatmaya uğramasına rağmen; PKK, kendi varlığını sürdürebilmiştir. Hem hareket olarak hem de Önderlik olarak günümüze kadar kendini taşıyabilmiştir. Somut sonuç olarak Kürt varlığı ve Kürt ulusal kimliği kesinleşmiştir. Ortadoğu’nun merkezinde güçlü bir Kürt varlığı söz konusudur. Bu, inkâr edilemez bir gerçekliktir.
Yeni hegemonik güç olarak yükselen Çin’e dayalı bir Ortadoğu pek mümkün gözükmemektedir. Elini bile atacak durumda değildir. İslami seçenek ise gerçekçi değildir. Böyle bir seçeneğin hiçbir diriltici özelliği yok, hayatiyeti de yok. İşte Kürdistan’daki durum bu açıdan önemlidir. ABD ve Rusya gibi bölgeyi kontrol altında tutan güçlerin Kürt Hareketi’nden bir türlü vazgeçmeyişi, üzerinde önemle durmayı gerektirir.
Günümüzde Ortadoğu’daki halkların özgürlük umutları Kürdistan’daki özgürlük hareketinin sürdürülmesine bağlıdır. Bunun teorik çerçevesi demokratik modernitedir. Kapitalist modernite kesinlikle iflas etmiştir, verebileceği hiçbir şey yoktur; kargaşa üretmektedir, savaş ve yıkım üretmektedir. Demokratik modernite ise yeni bir çözüm ufku sunar. Esaslarını uygulamanın tam zamanıdır. Kapitalist modernite kaosu derinleştirirken, demokratik modernitenin bir çözüm imkânı olarak gün yüzüne çıktığı gerçeği, giderek daha iyi anlaşılmaktadır. Kürt Hareketi’nin ideolojik ve politik örgütlenme perspektifi demokratik ulus formülasyonu olarak İran, Irak, Suriye ve diğer Ortadoğu ülkeleri için özgürlükçü bir seçenek olarak kendini göstermektedir.
PKK’nin feshi bu bağlamda ele alınmalıdır. Bu fesih, kaotik Ortadoğu ortamında kapitalist moderniteye karşı demokratik modernite perspektifi temelinde, demokratik toplum içerikli bir siyasi program ve onun barış politikasını geliştirmek içindir. Silahlarla değil; barışla ve strateji olarak da demokratik siyasetle bir alternatif geliştirmek amaçlıdır. Barış, demokratik siyasetin gereğidir. Hukuk bunun güvencesini oluşturacaktır. Demokratik siyaset, ahlaki temelli siyasettir. Demokratik siyaset eşittir etik politikadır. Ama hukuk da bu işin olmazsa olmazıdır. Kürt sorununa bu temelde çözümle önderlik etmek için PKK’nin feshi söz konusudur. Bunun yerine ikame edilecek olan da demokratik modernitenin sacayaklarıdır.
Demokratik modernite, ulus-devlete karşı demokratik ulus modelini geliştirir. Ulus-devletin Ortadoğu’nun tarihsel toplumsal gerçeklikleriyle çelişki arz etmesi, demokratik ulusun geliştirilmesine zemin sunmaktadır. Demokratik ulus; farklılıklara açık, esnek bir toplumsal örgütlenme modelidir. Ulus-devletin milliyetçi, dinci, pozitivist ve cinsiyetçi zihniyetini reddeden demokratik ulus zihniyeti, toplumu tüm farklılıklarıyla birlikte bütünlüklü yaşatma modelidir. Bu temelde tekleştirici, homojenleştirici her türlü ideolojiyi reddetmektedir. Ortadoğu gibi çok kültürlü, çok kimlikli bir coğrafyada başka bir çözüm seçeneği yoktur, olamaz.
İkinci ayak dediğimiz komünalizme dayalı eko-ekonomi, endüstriyalizmin alternatifi olarak geliştirilmektedir. Bu ekonomi biçimi, Ortadoğu toplumsallığının komünal ekonomik geleneğine de uygundur. Geliştirilecek komünlerle hem yeraltı ve yerüstü kaynakları topluma ait kılınacak hem de komünal paylaşıma dayalı üretim gerçekleştirilecektir. Böylece endüstriyalizmin toplumda ve ekolojik alanda yarattığı tahribatlar da giderilebilecektir. Mevcut kent politikaları, kültür politikaları, ekonomi politikalarının hepsi toplumu tanınmaz hale getirip muazzam bir yıkım yaratarak, Ortadoğu’nun tarihsel sosyolojik gerçeğine karşıtlık oluşturmaktadır. Ona karşı da demokratik komünalite ilaç gibidir.
Demokratik komünalite, Ortadoğu tarihinin en net ifadesi, gerçekçi ve en özgürlükçü perspektifidir. Günümüz kapitalizminin dünya çapında çöküşü ve bunalımı, genelde yaşandığından daha derin haliyle Ortadoğu’da yaşanmaktadır. Bu derin çöküşe karşı da demokratik modernite temelli çıkış, reel sosyalizmin aşılması olarak da doğru ve olmazsa olmaz bir alternatiftir. Yine demokratik modernitenin sacayakları, hem reel sosyalizmin aşılmasında hem de kapitalist modernitenin yarattığı krizlerden çıkışta çözümün pratik imkânlarını sağlar. Sadece teorik bir program değil, günlük ekmek-su kadar pratik bir ihtiyaç haline gelmiştir.
Kürdistan demek, Ortadoğu demektir. Dile getirdiğimiz Demokratik Komünalizm Çözümü, Ortadoğu çözümüdür; Ortadoğu tarihsel çözümüdür. Ortadoğu, tarih boyunca komünalitedir. Kabileler düzeni Ortadoğu’dadır. Kabile birlikleri, mükemmel bir komünalite alanıdır. Ortadoğu’dan çıkan üç büyük Tek Tanrılı din komünaldir. Dinlerin içinde gelişen devletleşmeye karşı direnen isyancılar, Hariciler, Hürremiler, Karmatiler vb. tümü komünaldir. Demokratik Komünalite, bir Ortadoğu sistemidir. Entegrasyon projesi demokrasinin, sosyalizmin bir projesi olarak bölgede gerçek tarihsel bir çözüm imkanı sunmaktadır. Hatta bu yaklaşım, küresel karakterdedir. Burada gerçekleşen çözüm, Komünalist Enternasyonale sunulacak çözümdür.
Özetle, bu modelin Ortadoğu bölgesine yansıması “Ortadoğu Demokratik Uluslar Birliği” veya “Ortadoğu Demokratik Konfederalizmi” şeklinde formüle edilebilir. Tıpkı Avrupa Birliği veya Rusya’daki Bağımsız Devletler Topluluğu gibi.
f) Enternasyonalist hedefler
Eskiden hem kapitalist hem sosyalist sistemi esas alanlar ulus-devlet modelinde ortaklaşmışlardı. Lenin bile ulus-devlet modelini aşamamıştır. Lenin, Rusya’da; Mustafa Kemal, Türkiye’de aynı tarihlerde benzer yöntemlerle kendi toplumlarını örgütlemeye çalıştılar. Anglo-Saksonlar ve Fransızlar liberal ulus-devlet modelini uygulamaya çalışırken, Almanlar faşist yöntemle bir çıkış yarattılar. Gelinen aşamada hem sosyalist hem liberal hem de faşist ulus-devlet yöntemlerinin krize girdiği bilinmektedir. Ulus-devlet her alanda çözülmektedir. Yeni sağın yükselişi, bu sistemin çözüldüğünü göstermektedir. Bu tespitler, kapitalizmin bir icadı olan ulus-devletlerin genel durumunu anlatmaya yetmektedir.
Ulus devletlere dayalı Birleşmiş Milletler de iflas etmiştir. Yerine, “Ulus-devletler ve Demokratik Uluslar Birliği” tarzında yeni bir örgütlenme modeli düşünülmelidir. Demokratik Uluslar Birliği, sadece ulus-devletleri değil, devleti olmayan ulusları da kapsamına almak durumundadır. Birleşmiş Milletler yanlış bir isimlendirme değil ama ulus devletleri kapsarken, demokratik ulusları dışında bırakmaktadır. Demokratik ulusları da bu birliğe dahil edecek bir düzenleme gerekir. Beş hegemon gücün sultasından kurtulmanın yolu, devlet olmayan ulusları da dahil ederek BM’yi daha demokratik bir yapıya kavuşturmaktan geçer.
Mevcut durumda BM’de “gözlemci üye” statüsü, demokratik ulusların katılımını sağlamak için yeterli değildir. Devlet olmayan ulusların, BM’ye gözlemci değil, asli üye olarak katılması gerekir. “Dünya Demokratik Uluslar Birliği”, bu haksızlığın ortadan kaldırılmasına katkıda bulunabilir.
Bir ilke olarak, demokratik olmayan, diktatoryal rejimlere de sınırlama getirilebilir. Bunu yapabilirler mi? Ütopik bir beklenti gibi görülse de anlamlı bir milletler birliğinin kurulması için düşünülebilir. Ulus devletler ortadan kalkmayacağına göre, demokratik bir dönüşüm yaşamalarının yol ve yöntemleri tartışılmalıdır. İşte demokratik ulus paradigması, ulus-devletlerin demokratik dönüşümü tartışmalarına sosyalizm cephesinden bir katkıdır. Demokratik Uluslar Birliği de bunun genel ifadesi olacaktır.
Kürtler’in dört komşu ulus-devletle birliğini demokratik entegrasyonla ifade ederken; diğer dünya uluslarıyla ilişkilerine de Komünal Enternasyonal diyoruz. Diğer uluslarla ilişkiler, komünal demokratik ulus adına geliştirilir. Sosyalizme dair geliştirdiğimiz yeni teorik, kuramsal açılımların, tarih-toplum analizlerimizin ve bir bütün olarak Demokratik Modernite Paradigmamızın dünyanın farklı alanlarında yaşanan arayışlarla ve mücadele deneyimleriyle buluşması, bu çalışmaların yeni örgütlenmeleri geliştirmesi, sosyalist ideolojinin ve mücadele stratejisinin gelişimine önemli katkılar yapacaktır. Yanı sıra bölgesel ve küresel sosyalist çevreler arasında bir iletişim ve dayanışma sağlanmasına, sosyalizmin inşasına güç verecektir.
Bu amaçla uluslararası muhalif ve sosyalist çevrelerin katılımıyla Birinci Komünal Enternasyonal’in toplanması, önemli bir ihtiyacı karşılayacaktır.
2- Strateji ve taktikler
Her program bir stratejiye dayanır. Demokratik toplum programının stratejisi de bütüncül hukuka ve öz savunmaya dayalı demokratik siyasettir. Stratejiyle program arasında sıkı bir bağ vardır. Demokratik toplum, demokratik siyasetin yapılmasıyla doğar. Bütüncül hukuk ve öz savunma ise demokratik siyasetin niteliğini belirleyen iki temel boyuttur.
Demokratik siyaset komünal toplumun her türlü bilinçlenme, örgütlenme ve eylemsel faaliyetini (seçimler de dâhil) geliştirir. PKK feshedilirken, ulusal kurtuluş savaşına dayalı stratejisi de feshedilmiş olmaktadır. Ulusal kurtuluş savaşı stratejisi, silahın en temel araç olarak kullanılmasını gerektirir. PKK’nin feshiyle birlikte, bu strateji de sona erdirilmektedir.
Ulusal kurtuluş savaşı stratejisi yerini demokratik siyasete bırakmıştır. Artık silah değil, demokratik siyaset stratejisi ikame edilmektedir. Mühim olan her türlü propaganda, örgütlenme çalışması ve her alanda komünlerin kurulmasıyla bunun içini doldurmaktır. Artık elde silah yok, siyaset silahı vardır. Clausewitz, askeri savaşı politikanın yoğunlaşmış hali olarak tanımlar. Savaşı bir siyaset aracı olarak değerlendirme anlayışından uzaklaşıyoruz. Siyasetin en iyisi demokratik siyasettir. Toplumun siyasileştirilmesi, komünleştirilmesi için yapılan her türlü bilinçlendirme ve örgütleme faaliyetine demokratik siyaset diyoruz. Bu son derece önemli bir stratejidir.
Demokratik siyaset, demokratik cumhuriyet içinde icra edilecektir. Türkiye Cumhuriyeti ile demokratik siyaseti entegre edeceğiz. Bu, demokrasinin garantisi olur. Demokratik siyaset, demokratik toplumu şart kılar. Ama demokratik cumhuriyeti de gerektirir. Eğer cumhuriyet demokratik olmazsa entegrasyon olmaz. Faşist bir cumhuriyetle entegrasyon gerçekleştirilemez. Dolayısıyla demokratik siyasetin karşılığı demokratik cumhuriyettir. Onunla entegrasyon yapılmakta, onunla bütünleşilmektedir. Bu çok önemlidir ve amacımızı karşılamaktadır.
Demokratik siyasetin partisi de olacak. Demokratik siyaset alanında var olan parti ve örgütlerin kendilerini yeni baştan konumlandırmaları elzemdir. PKK’nin kendini feshetmesinden sonra, demokratik siyasal kurumlar tüm cumhuriyet sınırları içine yayılarak, tüm toplulukların, tüm kesimlerin partisi haline gelecek, yeni bir programa kavuşacak ve bu donanımla entegrasyon siyasetini yürüteceklerdir. Bu alanda kurulacak partiye “Demokratik Cumhuriyet Partisi” demek uygun olabilir.
Stratejinin siyasetteki gerçekleşmesi hukukla olur. Hukukun temeli haktır. Hak mücadelesi insanlık mücadelesidir. Devlet yetkilileri her gün “Türk-Kürt kardeştir, bu bin yıllık bir kardeşliktir” demektedirler. Peki, Türk-Kürt kardeşse neden Kürt’ün hukukunu tanımıyorsunuz? Arap’ın, Türk’ün, Acem’in hukuku varsa Kürt’ün de hukuku olacaktır.
Demokratik entegrasyon, demokratik toplum ve demokratik siyaset alanlarının tümü hukuki temel gerektirir.
Hukuk, varlığın somutlaşması, yasal güvenceye kavuşarak statüleşmesi için zorunlu koşuldur. Hukuk olmadan varlık somutlaşıp bir statüye kavuşamaz. Hukuki güvence olmadan demokratik mücadeleden bahsedilemez. Çünkü demokratik siyasal mücadeleyi mümkün kılan, ona güvence ve zemin sunan şey hukuktur. Dolayısıyla demokratik siyaset stratejisinin uygulanabilmesi için hukuk vazgeçilemez bir karakterdedir.
Hiçbir halk statüsüz olmaz. Statüyü, ulus-devlet veya ulus-devlet bağlantılı federasyon, özerklik gibi yapılarla sınırlayan anlayış çözüm üretemez. Ulus-devlete dayalı çözümler ideolojik-politik bakımdan da demokratik ve özgürlükçü bir çözüm olamaz. Asıl olan demokratik toplumun varlık ve kimliğinin güvenceye alınmasıdır. Biz statüyü, demokratik toplum kurumlaşması olarak görüyoruz ki bunun yolu yasal ve anayasal hukuktur. Bu hukuk, Kürt halkının kendi kimlik ve kültürünü yapılandırıp geliştirmesine güvence olacaktır.
Hukuk, aynı zamanda bir öz savunma alanıdır. Bu nedenle hukuki alt yapı ne kadar güçlü olur, kimlik ve kültürlerin varlığı ne kadar hukuki güvenceye alınırsa, ulus-devletin varlığı ortadan kaldırmaya yönelik politikaları da o kadar sınırlanmış olur.
Hukuk derken bütünsel hukuktan bahsediyoruz. Bu, kimlik ve kültür haklarını yasal ve anayasal düzeyde bütünsel olarak ele alan hukuktur. Yasa ve anayasa bağlamında birbirini tamamlayan hukuk da diyebiliriz.
Demek ki hukuk varlıkla ilgilidir. Dolayısıyla yasal, anayasal temel olmadan sosyal varlıktan da siyasal yaşam ve mücadeleden de bahsedilemez.
Diğer yandan öz savunma, çok hayati bir konudur. Öz savunma anlayışı ve bilinci sadece araçlara indirgenemez. Öz savunmanın temeli kendini yeterli örgütlemekten geçer. Kendini günün her anında tam olarak örgütleyen bir güç öz savunmasını her yönüyle karşılamış demektir. Öz örgütlenmesi olmayan bir toplum, kendini savunamaz. Tüm yönleriyle kendisini örgütlemiş bir toplum şiddete gerek duymadan da kendini savunabilir. Demokratik siyaset ile bunu sağlar. Örgütlü bir halkı hiçbir güç yıkamaz, susturamaz.
Silahlı mücadeleden ve ona dayalı strateji ve taktiklerden vazgeçmek, öz savunma hakkından da vazgeçmek anlamına gelmez. Kürt varlığı, demokratik toplum olarak garantiye alınmadan öz savunma hakkından vazgeçmek kendi mezarını kazmak demektir. Kürt halkının silahlı mücadeleye başvurması, varlığını korumak içindir. Mevcut durumda varlık üzerindeki tehdit devam etmektedir. Kürt varlığının karşı karşıya olduğu tehlike soykırım derecesindedir. Bu tehdidi ortadan kaldırmak ve varlığını garantiye almak için silaha sarılan halk, varlığı garantiye alındığında elbette ki mevcut silahlı düzeni sürdürmeyecektir.
Kürt halkı çok büyük bedeller vererek varlığını yeniden inşa etti. Dolayısıyla kendi varlığının yeniden tehdit altına alınmasına sessiz kalmayacaktır. Çatışmalı sürecin sona erdirilmesi isteniyorsa, öz savunmaya dayalı yasal ve anayasal düzenleme zorunludur.
Öz savunmadan yoksun toplumlar kimliklerini, politik özelliklerini ve demokratikleşmelerini yitirme tehlikesiyle yüz yüze kalırlar. Demokratik toplum, ancak kendini savunabiliyorsa; kimliğini koruduğundan, politikleşmesini sağladığından ve demokratik siyaset yapabildiğinden bahsedebilir. Ahlaki ve politik toplumun günümüzde yaşadığı gerçeklik yani öncelikli sorunu özgürlük, eşitlik ve demokratikleşmenin de ötesinde varoluşsaldır. Çünkü varlığı tehlikededir. Demokratik toplum buna karşı her şeyden önce varlığını savunmayı öncelikli kılar.
Öz savunmada temel bir ilke olarak şunu ifade ettik: Varlığı reddedilmedikçe, üzerine imha amaçlı gelinmedikçe silahlı mücadele bir yöntem olarak esas alınmayacak, öncelik verilmeyecektir. Varlığa imha amaçlı saldırılar, seferler düzenlenirse, silah da dahil her türlü yöntemle meşru savunma hakkı doğar. Varlığa imha amaçlı saldırı bir savaş gerekçesidir. Nerede, ne zaman, hangi devlet tarafından yapılırsa yapılsın, imha amaçlı saldırılara karşı bu hak kullanılacaktır. Varlığa saldırı diyoruz, buradaki ayrım önemlidir. Bu, esas olarak varlık sorunuyla ilgili bir meseledir; özgürlükle ilgili bir mesele değildir.
Toplumu savunmadan demokratik siyaset yapılamaz. Demokratik siyaset, demokratik toplumu geliştirirken; öz savunma onu, iktidarın kendi varlığına, özgürlüğüne, eşitlikçi ve demokratik yapısına yönelik saldırılarına karşı korur.
Demokratik toplumun öz savunma çizgisi farklıdır. Ulusal kurtuluş stratejisi silaha ve zora dayanır ama komünlerde bu çizgi öz savunmaya dayanır. Faşizmin gelişiminde komünistlerin ve sosyalistlerin doğru öz savunma geliştirememeleri, devlet içinde doğru bir ittifak geliştirememeleri, norm devleti ile hukuk dışı devleti ayrıştıramamalarının payı büyüktür. Demokratik toplum öz savunmasını esas olarak halkın demokratik ve toplumsal varlığını hedefleyen her türlü hukuk ve norm dışı güçlere karşı yapar. Ormanların, suyun, çevrenin, toplumun ve demokratik yapıların suistimali ve bunlara karşı geliştirilen sistematik saldırılar meşru öz savunma temelinde ele alınır.
Biz ulus-devleti bırakırken, öz savunmayı bırakmadık. Ulus-devlet aslında bir savunma zırhı olarak düşünülmüştü. Fakat toplumun bu biçimde savunulamayacağını gördük. Buna karşın öz savunma hakkı, hukuk veya farklı bir güvenlik sistemi ile güvenceye alınması gereken vazgeçilmez bir gerekliliktir. Kürtlerin varlığı ve özgürlüğü öz savunmasız olamaz. Aynı zamanda bu görev de bazı kişi veya gruplara bırakılamaz. Bu görev demokratik ulusun tüm özgür yurttaşlarının, tüm komün ve örgütlerinin asli görevi kapsamındadır. İşin özü budur.
Strateji düşünce, taktik uygulamadır. Bütüncül hukuk ve öz savunmaya dayalı demokratik siyaset stratejisinin taktik çerçevesi pratikleşme yöntemlerini içerir.
Demokratik toplum inşası, demokratik siyaset stratejisi ekseninde yürütülecek örgütlenme ve mücadele yöntemleriyle gerçekleşecektir. Buna taktik alan denmektedir.
Demokratik komünal toplum inşasının taktik alanı son derece geniş ve yöntemleri zengindir. Bu bakımdan demokratik siyaset stratejisinin pratikleşme imkânları fazladır. Tüm toplumsal, siyasal ve demokratik mücadele biçimlerini bu kapsamda ele almak gerekir. Her türlü sivil itaatsizlik eylemleri, protestolar, gösteriler, grevler, kitlesel etkinlikler, mitingler, yürüyüşler, seçimler, örgütlenme ve inşa faaliyetleri bu kapsama girmektedir. Örgütlü toplum duruşuyla demokratik kitle eylemliliği içerisinde olmak ve sonuç alıncaya kadar mücadele etmek, gerektiğinde hukuki yöntemleri kullanıp öz savunmaya baş vurmak yeni dönemin taktik eylem duruşunu ifade eder.
SONUÇ
Demokratik komünal toplum manifestosu ile, ekseninde komünün ve kadının olduğu tarihsel bir yolculuk yaşanmaktadır. Bu komün anlayışı, komünar olma kararlılığındaki her bireye önemli bir toplumsal sorumluluk yüklemektedir. Bu çağda ve bu coğrafyada yaşadığının bilincinde olan her komün üyesi bu sorumluluğu üstlenmeyi bir varoluşsal bilinç temelinde ele almaktadır. Komünalitenin ruhunu yaşamak demek, kendinde geleceği inşa etmek demektir; topraklarına, halkına, tarihine, kültürüne bağlılık demektir.
Komünalite etik-estetiği içinde barındırır. Etik, komünalitenin özgür bilinci ve iradesidir. Komünalite, güçlü bir özgürlük bilinci ve iradesini gerektirir. Özgürlük bilinci ve iradesi edinilmeden komünalist olunamaz ve demokratik toplum inşa edilemez. Demokratik toplum özgür ve iradeli toplumdur. Etik-estetik komünalitenin yaşam ilkeleridir. Komünalitenin estetiği toplumsallığıdır, toplumsal formudur. En iyi, en güzel, en doğru yaşam, komünal yaşam ve demokratik toplum olarak ifadeye kavuşandır.
Kadın, Tanrıça İnanna’nın elinden alınan değerleri ancak demokratik komün ile yeniden kazanabilir. Özgür kadın, komünsüz olmaz. Her yere kadın komünleri inşa edilebilir. Yaşamın olmazsa olmaz değeri komündür. Kadın eşittir komünalliktir.
Komünal yaşamın özü Toros-Zagros dağlarındadır. Bu dağlarda insanın büyülenmemesi için hiçbir neden yok. Bunun etrafında komün örgütlemek şiir gibi bir yaşamı inşa etmektir. Özgürlük arayışçıları bu dağlarda elli bine yakın şehit verdi. Anılarını sürekli ve canlı kılmanın yolu, en iyi komünü inşa etmekten geçer. Tarihte insanlaşmanın, toplumsallaşmanın ve komünal yaşamın beşiği olan bu bölgenin bugün de aynı rolü oynamasının önünde hiçbir engel yoktur.
Buraya kadar doğa ve tarihsel toplum üzerine yaptığımız çok yönlü değerlendirmelerle ulaştığımız temel hakikatler şöyledir:
Hakikat 1: ‘Evrende değişmeyen tek şey değişimdir’ tespiti doğru ama yetersizdir. Değişim var, ama dönüşüm de vardır. Dolayısıyla doğru olan değişim ve dönüşümdür. Dönüşüm olmasaydı, evrende bu kadar çeşitlilik ortaya çıkmazdı. Bu bakımdan, evrensel hakikati ifade etmek açısından “değişim ve dönüşüm yasasını” tespit etmek gereklidir.
Hakikat 2: Toplumsal doğa insana dayalı gelişir. Fiziki doğaya birinci doğa dersek, toplumsal doğaya da ikinci doğa demek doğrudur. İkinci doğa farklı karakterdedir; bu farkındalık insan türeyişiyle ve toplumsallığıyla ilgilidir. Toplumsal doğanın en belirgin vasfı insana dayalı olarak gelişmesidir. İnsanın en temel vasfı da bilince ve düşünceye dayalı olarak gelişen toplumsallık özelliğidir. İnsan toplumsallığı “komün” temelinde ortaya çıkar. Komün temelinde ortaya çıkmak, düşünsellikle, zihin durumuyla ilgilidir. Zihin, insanı diğer türlerden ayırır. İnsan toplumsallığını klan ve komün olarak değerIendirmek gerekir.
Hakikat 3: Tarih, komünalite ile devletli uygarlığın savaşıdır. Ana kadın toplumsallığı, toplayıcılığın klan toplumunu oluşturma karakterindedir. Erkek cinsiyetinin ayrışması ve avcılık temelinde bir toplumsallığı geliştirmesi, onu hegemonik bir kimliğe büründürmüştür. Bu kimlik, ana-kadına dayalı toplumsallaşmayı gasp etmiştir, talan etmiştir, köleleştirmiştir. İnsana dair yapılan tüm antropolojik, arkeolojik ve etimolojik araştırmalar, gerçeklikler ve hakikatler, böyle bir darbenin, dolayısıyla sorunsallığın mevcudiyetini açıkça ortaya koymaktadır. Bu sorunsallık, ana kadına dayalı klanı veya komünleşmeyi ikiye yarmıştır.
Toplumda büyük yarılmayla ortaya çıkan ilk sorunsallık, avcı kulübü diyebileceğimiz bir erkek egemen klik, çete veya daha toplumsal ve bilimsel bir ifade ile “kastik katil” grubun ana kadın etrafında oluşan toplumsallık karşısında konumlanması ile gerçekleşmiştir. O günden beri bu çatallaşma derinleşmektedir. Çatallaşmanın bir tarafında egemenlik kuran, köleleştiren, sömüren bir gerçeklik yer alırken; diğer tarafında ezilen, baskıya uğrayan, sömürülen ve soykırıma uğratılan öteki gerçeklik yer alır. Bu da insanlığı farklı bir evreye taşımaktadır.
Bir tarafta kent, sınıf ve devletleşmeye dayalı erkek egemen güç, komünün gaspına dayanan ve sürekli onun üzerinde yükselen devlet aygıtı vardır. Ki devlet, kendini tanrı kral ilan eden, ideolojisini oluşturan, kentte yoğunlaşan, sınıfsallaşan, efendileşen ve bunu da çeşitli düşüncelerle kamufle eden, kendini ulaşılamazlığa, bilinemezliğe büründüren bir aygıttır. Diğer tarafta gittikçe kırsallaşan, ezilen, sömürülen, kendini yaşatmak için çöllere ve dağlara sığınan bir ezilen kesim vardır. Esas olarak komün karakterinde olan, komününü hiç yitirmeyen ama dağıtılan, parçalanan, çöllerde ve dağlarda güçlükle varlığını koruyan, komün dediğimiz toplumsal yapı var. Bütünleyici bir isimlendirme temelinde belirtirsek, bir tarafta “devletli uygarlık” varken bunun karşısında yer alan toplumsal örgütlenmeye de “komünalite” diyebiliriz. Devletli uygarlık ve komünalite bir ikilem oluşturmuş ve bu ikilem toplumsal yarılma yarattığı insanlığı karşı karşıya getirmiştir. Tarih sınıfların savaşı değil, komünaliteyle devletli uygarlığın savaşıdır. Tarihi bu biçimde bir ikileme tabii kılmak, bu ikilemin tarih boyunca işlediğini ortaya koymak daha gerçekçidir ve hakikati ifade eder.
Bütün tarih biliminden, onun antropolojik, hatta sosyolojik yorumundan yararlanarak bu sonuca ulaştık. Eksen çağında yaşanan komünalist ideolojilerin yükseliş süreçlerinde bu hakikat net olarak ortaya çıkar. Kapitalizme karşı da ütopik veya reel-sosyalizmin yükselişiyle kendini daha da gün yüzüne çıkaran bu mücadele, “komün ve komünalite güçleri” ile “devletli uygarlık ve kapitalist modernite güçleri” arasındaki savaş olarak kendini görünür kılar.
Reel-sosyalizmdeki gerçekçi olmayan ve gerçekçi olmadığı da iç nedenlerle çöküşüyle birlikte ortaya çıkan bu sınıf çelişkisine dayalı sosyalist anlayışa karşı; daha gerçekçi, tarihsel yürüyüşü doğru ifade eden, komünalite ve devletli uygarlık yarılması biçiminde günümüze kadar gelen; günümüzde de adına kapitalist modernite ve demokratik modernite karşılaşması dediğimiz hakikat ortaya çıkar.
Hakikat 4: Kürt gerçeği ve Kürtlerin yerleştiği topraklar yüz binlerce yıllık birikimin ürünü olan proto-modern bir aşama yaratmıştır. Bu aşama, Afrika’da vücut bulan insan türünün dünyaya yayılışında ikinci büyük durak olan Toros-Zagros kavisinin içinde ve dışında, eteklerinde ve ovalarında en az 300 bin yıllık bir tarihi birikimin ürünüdür. Milyonlarca yıl Afrika’da iki ayak üzerinde yürünmüş, bazı sesler ve işaretler ortaya çıkmış ama asla bir kalıcı kültüre ulaşılmamıştır. Bu insan türü Mezopotamya’ya gelince, anacıl toplumun dil ve kültüründe büyük gelişme yaşanmıştır. 300 bin yıllık birikim burada büyük bir yoğunluk oluşturmuş ve bunu bugüne ulaştırmıştır.
Arabistan yarımadasında ve Afrika’nın kuzeyinde Sami dil grubu, Asya’nın kuzeyinden Doğu Avrupa’ya Ural-Altay dil-kültür grubu gelişmiştir. Ancak her ikisi de hem komünalitede hem de uygarlaşmada ciddi bir gelişme ortaya koyamamıştır. Tersine ikisinin arasında yükselen büyük uygarlaşmanın ve komünalitenin yaratıcısı olan Aryenler’in ya etkisi altında kalmışlar ya da zaman zaman saldırarak Aryenler’in gelişimini engellemeye çalışmışlardır.
İnsanlık tarihinin esas gövdesi “Verimli Hilal” denilen bölgede gelişmiştir. Verimli hilalde yükselen kültürün izleri hala ayaktadır. Karahantepe ve Göbeklitepe’de açığa çıkanlar, bu kültürün, günümüze kadar ulaşan izleridir. Ki Göbeklitepe benzeri iki yüze yakın yer olduğu tespit edilmiştir. Bu topraklar ilk kentleşmenin, ilk köyleşmenin, kültürleşmenin yaşandığı yerlerdir. Hem ana kadın eksenli gelişen komünalite, hem onu baskı altına alan erkek egemenlikli kültür burada zirve yapmıştır.
Bu gelişmelerin merkezinde de ilk kültürlenmeyi gerçekleştiren Proto-Kürt dediğimiz gruplar yer almıştır. Bunun tarihi en az 15 bin yıl öncesine dayanır. Etimolojik çalışmalar, bizzat coğrafyadaki nüfusun durumu, hala yaşayan kabile gerçekliği, üretim gerçekliği, dil ve kültürel unsurların mevcudiyeti bunu ortaya koyar. Eğer Kürtler için bir ön tarih aranacaksa, bu gerçeklikte aranmalıdır. Sümerlerin başlattığı yazılı tarih dönemine kadar böyledir. Sümerlerden günümüze ulaşan yazılı kaynaklarda da Proto-Kürt oluşumun izleri görülür. Sadece bir kelimeyi çözmek dahi hakikati apaçık ortaya çıkarmaktadır. “Ninhursag” Sümerlerin baş tanrıçasıdır ve kelimenin kökü Kürtçedir. Ninhursag, Proto-Kürtçe bir kelimedir. “Nin” kelimesi “kadın” demektir. “Kur” “dağ” demektir. “Sag” ise “parça-bölge” anlamındadır. Ninhursag “dağ bölgesinin kadın tanrıçası” anlamına gelir. Hurriler bu kültüre dayanır, Urartular buna dayanır. Ve hepsi bu coğrafyayı ifade eder. Sümerlerin etimolojik olarak bu dağ Kürtlerini esas aldıkları, belki de onlar olduğu gerçeği, tek bir kelimeyi dahi çözdüğümüzde kendini ele verir.
Sümer sonrası, Persler de aynı etkileşim içindedir. Perslerin, Proto-KürtIerle geliştirdiği ilişki ve kültürel etkileşim, dünyanın ilk imparatorluğunun ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştır. Yazılı kaynaklar da vardır, Dara (Darius) antik kentindeki sütunlarda da bu kendini gösterir. Son Asur-Med çarpışmasının yüz yıllarca sürdüğü tüm tarihi kaynaklarda ayrıntılı olarak yer alır.
Grekler “Kurdiyan” kelimesini kullanırlar. “Kurdiyan” veya “Kurti” kavramı Kürt kelimesinin kökenidir; Grek edebiyatında epey karşımıza çıkar. Herodot tarihinin dörtte üçü Toros-Zagros kavisinde yaşanan gelişmelerle ilgilidir. Proto-Kürt dediğimiz de işte bu anlatılara konu olanlardır.
Ortaçağa geldiğimizde İslami çıkışla birlikte Kürtler “Ekrad” olarak tarih sahnesine çıkar. Ortaçağ Arap edebiyatında açık ifade edilir. Türklerin Ortadoğu’ya gelişiyle Selçuklular bizzat “Kürdistan” kavramını, bir eyalet, bir ülke anlamında kullanmıştır. Aryen dilinden yararlanarak, biraz da Aryenleşerek, Aryen dil ve kültürüne dayanarak Kürdistan kavramını kullanırlar.
Osmanlı’da bu daha kapsamlı bir biçimde eyaletler, vilayetler, hükümetler, ocaklar olarak ifade edilir. Bir Kürdistan hakikati vardır ve o da “Kur” kelimesinden gelmektedir. “Kur” “dağ ülkesi” demektir. Sonuçta Kürt kelimesinin karşılığı da “Dağ halkı” anlamı içerir. O gün bugündür dağlarda sıkışmış olarak varlıklarını korurlar. Uygarlıklar ovalarda teşekkül eder. Ovada yükselen Sümerlerde tanrı-krallar tarafından, daha sonra bizzat tanrının elçisi olduğunu iddia eden Şahlar, Sultanlar ve değişik isimlerle kurulan erkek egemen güçler tarafından sürekli sıkıştırıldıkları için, dağlarda, kendi küçük komünlerinde, kabilelerde kendini yaşatmaya çalışan bir tarihi gerçeklik vardır. Bu gerçeklik günümüze kadar varlığını sürdürmektedir.
İnsanlık tarihi komünalite ve devletli uygarlık ikilemi ekseninde gelişmiştir. Toplum esas olarak komünaldir. İkinci doğa ancak komünalite ile tanımlanabilir. Proto-Kürtler de komünaliteye, komüne dayalı olarak vücut bulmuşlardır. Kabile ve aşiret gerçekliği komünaliteyi ifade eder. Kürtler komün-kabile ağırlıklı bir toplumdur. Kentleşen, sınıflaşanlar ise devletli uygarlıkları ifade eder. Komün ile devletli uygarlıkların sürekli çekişmesi bir gerçekliktir. Kürt tarihini bu bağlamda değerIendirmek daha ufuk açıcıdır ve gerçekliği daha iyi ifade eder. Genel hatlarıyla ortaya konulan bu tarihsel hakikat günümüz sorunlarına olduğu kadar çözüm olanaklarına da ışık tutmaktadır.
Hakikat 5: PKK ve ona dayalı hakikatler beşinci büyük hakikati oluşturur. PKK, var olmayan ama inşa edilmesi gereken bir Kürt gerçekliğini, bir Kürt tarihini var etme temelinde vücut bulmuştur. PKK ortaya çıkarken modern çağın bazı kavramlarıyla; “ulus”, “sınıf”, “ulus-devlet”, “sosyalist düzen” gibi kavramlarla kendisini ifade etmeye çalışmıştır. “Sömürge”, “anti-sömürge”, “emperyalizm”, “ezilen ulus” gibi kavramlarla yola çıkmıştır. Başlangıçta çok sınırlı bir tarih bilinci vardır. Ve tarih bilinci bizzat kurucusu Önder Abdullah Öcalan tarafından “Sömürge Kürdistan” kavramı ile temellendirilmektedir. Bu kavramda oldukça açılmaya müsait bir hakikat gizlidir. Dönemine göre “sömürge” kavramı ve Kürdistan’ı sahipleniş çok açımlayıcıdır, geliştiricidir. Mücadele geliştikçe, özellikle ideolojik mücadele yoğunlaştıkça, karşı karşıya olunan güçlerle ideolojik, politik ve askeri savaşım arttıkça, tarih bilinci daha fazla kendini hissettirmeye ve açığa çıkmaya başlar.
Kürt tarihinin birinci aşaması olan Proto-Kürt tarihi, geniş bir coğrafyada ve genel olarak insanlık tarihinde önemli bir yere sahiptir. Kürt tarihinin ikinci aşaması olan “örtük tarih” yükselen uygarlık güçlerine karşı özgünlüğünü yitiren ve onların gölgesi altında varlığını sürdüren bir tarihi anlatır. Perslerden itibaren, hatta öncesi de olan örtülü bir tarih vardır. Bunu Sümerlere kadar uzatmak mümkündür. Hangi komşu uygarlık araştırılsa içinden örtülü bir Kürt tarihi çıkar. Perslerde bu çok somuttur. Asur, Babil ve Sümer’de de bu vardır. Helenistik tarihte resmen bir “Kurdiyan” tabiri ortaya çıkmıştır. Tarihin babası addedilen ilk tarih yazarı Herodot’ta bolca vardır. Herodot tarihi temel alınarak, Kürt tarihi bilimsel ölçülerle ortaya konabilir. Ancak bu da yine oldukça örtük bir tarih olacaktır.
Ortaçağda da Arap tarihiyle bağlantılı, İslam tarihi içinde çok gizlenmiş ama çok yaygın örtülü Kürt tarihi var. Diğer taraftan, 1000’Ierden itibaren İslam tarihiyle birlikte Türk tarihi içinde, zaman zaman başat ama büyük kısmı da örtülü olarak kendini sürdüren bir Kürt tarihi vardır ki, bu da 19. yüzyıla kadar gelen bir tarihtir.
19. yüzyıldan itibaren farklı bir tarih ortaya çıkar. O da örtük tarihin işbirlikçilerinin, eski statülerini arayan, kapitalist modernite nedeniyle elinden bu imkân çıktığı için buna isyan eden mirlik ve şeyhlik önderlikli isyanlar dönemidir. Hepsi de felaketle sonuçlanır. 1806’da Süleymaniye’de başlayan Babanzadelerin ilk isyan denemeleriyle birlikte bir yokluğa doğru gidilir, tam inkârla sonuçlanan bir döneme girilir. “Örtük Kürt tarihi” gider ve “imha ve inkâr tarihi” dönemi başlar. 19 ve 20.yüzyıl isyanları boyunca imha süreci yaşanır.
İkinci dünya savaşından sonra da neredeyse ölüm sessizliğine bürünme dönemi vardır. 20. yüzyılın birinci dönemine “imha dönemi”, ölüm sessizliğinin hâkim olduğu ikinci dönemine “inkâr dönemi” denilebilir. Artık “Kürt ve Kürdistan” yoktur, tarihe gömülmüştür. Gömülüp üzerinin betonlandığı sözleri de bu dönemde ortaya çıkmıştır. Her parçada aynı durum yaşanmıştır. 20. yüzyılın ikinci döneminde PKK ortaya çıkmış, böyle katı inkâr ortamında iki kelimelik bir sloganla tarih yaratmaya, gerçeklik oluşturmaya çalışmıştır. “Burada milli bir gerçeklik var, burada bir ulus var ve ezilmiştir” denilerek tarih sahiplenilmiştir. PKK’nin yürüttüğü elli yılı aşan bir mücadele ile Kürt varlığı kanıtlanmıştır. “Kürtler tarih boyunca vardır ve bir ulustur. Temel hakları gasp edilmiştir ve dolayısıyla hak talepleri karşılanmalıdır” denilerek silahlı mücadele stratejisine başlanmıştır. Ne kadar ilkel donanımlı olursa olsun bu savaşım verilmiştir ve sonuçta işgal eden, sömürgeleştiren, kırıma uğratan güçlerden daha fazla Kürtlerin kendisine bu bilinç kabul ettirilmiştir. Geliştirilen gönüllü köleliğe ve gönüllü inkâra büyük darbeler vurulmuştur. Bu etkili ve sarsıcı olmuştur. Sonuçta Kürt ulusal varlığı dediğimiz gerçeklik kabul görmüştür. İşte bu döneme “PKK gerçeklik dönemi” diyebiliriz. İnkâr ve imha dönemi iki yüz yıllık bir tarihe sahipse; PKK Kürt gerçekliği de elli yıllık bir tarihe sahiptir. Bu da ciddiye alınması gereken, önemli bir tarihsel dönemdir.
Kürt varlığının bir realite olarak kabul edilişinde, PKK’nin dayandığı ideolojik zemin önemli bir rol oynamıştır. Hatta ideolojik arka cephesinde yer alan reel-sosyalist gerçekliğin payı inkâr edilemez. Kürt varlığı ulusal kurtuluş savaş stratejisiyle realize edilmiştir. Ama bundan daha öteye gitmek istediğinde, bir ulus-devlet olmaya doğru gittiğinde büyük bir çıkmazla karşılaşmıştır. Reel-sosyalist gerçekliğe baktığımızda bu çıkmazın iç nedenlerinin olduğu görülmektedir ve bizzat reel-sosyalizmin çözülüşünde bu nedenler rol oynamıştır. PKK de benzer bir durumdan kurtulamamıştır. Demokratikleşememe ve burjuva ulus anlayışından kurtulamama yaşanmıştır. “Bağımsız birleşik bir ulus” denmişse de bunun sosyal ve tarihsel temeli olmadığı gibi konjonktür de buna müsaade etmemiştir. Yaşanan aşırı tekrar ve çıkmazdan kurtulmak gerektiği fark edilse de bu gerçekleşmemiştir. Bu temelde derinliğine yapılan tartışmalar PKK’nin varlığını sonlandırmasının gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Varlık tamamlanmış ve yeni bir aşamaya geçiş kendini dayatmıştır.
Hakikat 6: Önder Abdullah Öcalan 27 Şubat 2025 tarihinde “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ile hem PKK’nin varlığına son vermeyi hem de geleceğe ilişkin perspektif vermeyi amaçlamış ve bunu tüm dünyaya duyurmuştur. Bu çağrı, reel-sosyalist bir programa sahip partiye ve ulusal kurtuluş savaşı stratejisine son vermeyi öngörmüş, PKK dönemini kapatmıştır. Çağrı tek taraflı bir iyi niyet ifadesidir. Sadece bir ilan değil, uygulanmasının da tarihi önemde olduğu bilinerek, geleceğimize ışık tutan bir hakikattir.
Bu çağrı, yansıtılmak istendiği gibi dıştan bir baskıyla, devlet baskısıyla veya içten çıkmazı derinleştirmek isteyenlerin etkisiyle değil, bizzat Önder Abdullah Öcalan şahsında derin bir çözümlemeye tabii tutularak, tarihsel sosyolojiye ağırlık verilerek alınması gereken bir tarihsel inisiyatif sonucu gerçekleşmiştir. Bu inisiyatif temelinde geleceğe ilişkin perspektifler oluşturulmuştur.
Kürtlerin varlık olma aşaması tamamlanmıştır. Ama demokratik kuruluş ve kurumlaşmalar yetersizdir. Siyasi ve hukuki ifadesi yoktur. İyi niyetli çabalarla yapılmak istenenler olsa da kalıcılığı garantiye alınamamıştır. Bu muğlaklığı ve hatta bu kaotik durumu ortadan kaldırmanın hayati önemi vardır. Demokratik değişim ve dönüşüm hayati önemde bir görev olarak karşımızdadır.
Anlamlı bir sonuca vardırılmak isteniyorsa bugüne kadar yaşanan dört aşamalı büyük tarih aşılarak, yeni bir tarihsel sürecin başlatılması, geliştirilmesi ve gerçekleşmesi gerekmektedir. Hepsinin içinden adeta bir çiçeklenme, ürün verme, yaşam kaynağı olma dönemini kendi içinden üretmek ve yeşertmek gerekmektedir. Başlangıcını yaşadığımız bu gerçekleşmenin adı demokratik uluslaşmadır. Kürtler herhangi bir ulus-devlet olmayacak, ancak ulussuzluk da yaşamayacaktır. Ulus olacaklar ama demokratik ulus olacaklar.
Proto-Kürt tarihi, komünal Kürt tarihi, örtük de olsa aşiret kabileler tarihi, imha ve inkâr tarihi ve hepsinden sonra yaşanan PKK tarihi, Kürtlerin demokratik ulus olmalarını zorunlu kılar. Reel-sosyalizmin ulus-devletçi zihniyetinin çökmesi de konuyu daha öncelikli kılmıştır. Reel-sosyalizmin ancak demokratik ulusla yenilenebileceği, kendi tarihi çıkışını devam ettirebileceği açıkça görülmüş ve gösterilmiştir. Bunun önde gelen bir uygulayıcı halkı Kürtler olacaktır; uluslararası, küresel veya evrensel düzeyde etkisi de olacaktır.
Bölgede yaşanan tıkanmış aşiretçi, mezhepçi çatışmalar, demokratik ulus anlayışıyla çözüme kavuşabilir. Ulus-devletlerin yarattığı büyük keşmekeşlik son yüz yıldır Ortadoğu’yu çöplüğe çevirmiştir. Bu çöplükten çıkmanın yolu, demokratik ulus enternasyonalizmi olacaktır. Bu enternasyonalizm gelişmeden Ortadoğu halkları ve ulusları çöplük olmaktan kurtulamazlar. Altıncı büyük hakikatin birinci ilkesi kapitalizmin ulus-devletine karşı demokratik ulus iken, ikinci ilke de kapitalizmin alternatifinin komünalizm olması gerçeğidir, üçüncü ilkesi de endüstriyalizmin alternatifinin de eko-ekonomi olmasıdır.
Kadın bu topraklarda tarih boyunca komünal toplumun öncü gücü olarak rolünü oynamıştır. Toplumun kurucu öğesi olan anacıl toplum bu topraklarda yeşermiş ve kendini gerçekleştirmiştir. Komünal toplumun öncü gücü olan kadından geriye bir tortu kalmıştır. Adı var kendisi yok konumunda olan kadının özgürlük sorunu vardır. İnkâr ve imha süreci kadın sorununu yakıcı olarak bugünlere kadar taşımıştır. PKK yarattığı mirasla, kadın özgürlük mücadelesiyle kadını öncü güç yapmıştır. Aynı topraklarda varlık bulan PKK, geriye sadece tortusu kalan anacıl kadın toplumunu diriltmiş ve kadının özgürlük mücadelesini çok dikkat çekici biçimde ulusal, bölgesel ve küresel düzeye taşımıştır. Kadın hem PKK’de hem de sonrasında başat bir güç haline gelerek özgürlük inşasında rol almaya devam edecek öncülüğü üstlenmiştir.
Komşu ulus-devletlerle ilişkiler demokratik entegrasyon anlayışına uygun olacaktır. Demokratik siyaset önündeki tüm engellerin kaldırılması gereklidir. Kendi öz diliyle, kültürüyle eğitiminin yapılması, temel ihtiyaçlarını giderecek ekonomisinin geliştirilmesi, bizzat bir eko-endüstriyel ekonomik inşanın oluşturulması, kendi dil ve tarih çalışmalarının başlatılması da demokratik siyaset kapsamında komün toplumuna dayalı olarak geliştirilecektir. Yeni dönemde kendini yeniden yapılandırma demokratik siyaset etrafında programlanacaktır.
Hakikat 7: Demokratik çözüm için demokratik müzakere gerekmektedir. Demokratik siyaset ve demokratik toplum inşasının gerçekleşmesindeki en temel sorun imha siyasetinin sürdürülmesi ve bu zihniyetin değişime direnmesidir. Geliştirilen iyi niyet çağrıları bu duruma da dikkat çekerken çözüm alternatifleri sunmaktadır. Silahlı çatışma bırakılmış, ulusal kurtuluş savaşı temel çözüm yolu olmaktan çıkarılmıştır. Bu yolla “kaybet-kaybet” çizgisindeki savaşa son verme çağrısı da yapılmış, bunun yerine demokratik toplum perspektifli ve komşu devletlerle de “kazan kazan” temelli bir demokratik çözüm politikası ve stratejisi esas alınmıştır. Bununla başta Türkiye Cumhuriyeti olmak üzere İran İslam Cumhuriyeti, Irak Cumhuriyeti ve Suriye Cumhuriyeti ile demokratik uzlaşma sağlanmak istenmiştir.
Demokratik uzlaşının gereği demokratik entegrasyondur. Türkiye Cumhuriyeti bağlamında ifade edersek; cumhuriyetin, demokratik hukuk devleti, sosyal devlet, laik devlet niteliklerinin soyut olmaktan çıkarak somut olmaya doğru gelişmesi gerekir. Buna “Demokratik Cumhuriyet” diyoruz. Devletin böyle bir dönüşümle karşımıza çıkması gerekir. Kürtlerin federe, bölgesel ya da kültürel bir kategori yerine bir “demokratik toplum kategorisi” olarak demokratik cumhuriyete entegre olması önemlidir.
Kürtlerin kendi içinde birlik sorunu da demokratik ulus temelinde çözümlenmesi gereken sorunlardandır. Bir yandan “judenrat ekibi” dediğimiz çok kötü tarihi bir işbirlikçi ekibin zarar verici imha pozisyonundan çıkarılması gerekir. Diğer yandan da küçük burjuva kökenli “çeşitli Kürt milliyetçi gruplar” ile demokratik birlik esprisi temelinde demokratik toplum ittifakı gerçekleştirilecektir. Bu, bütün Kürdistan’ı kapsayan “Demokratik Kürdistan Birliği” adıyla olabilir.
Bütün Kürdistan’ı kapsayacak şekilde demokrasiye dayalı bir “Demokratik Komünler Birliği” geliştirmek doğru bir yaklaşım olacaktır. PKK feshinden sonra kalan güçlerin yeniden bir ideolojik-politik birliğe yönelmek temelinde, Demokratik Komünler Birliği’nin her parçada, her yerde belli sürede yoğunlaşarak yeni bir yapılanma oluşturması da tarihin seyri gereğidir.
Kürdistan parçalarında kurulmuş legal partilerin de “Demokratik Cumhuriyet Partileri” olarak kendilerini değiştirme, yeni döneme uyarlama temelinde yeniden yapılandırılmaları ihtiyacı vardır.
Birinci ve ikinci doğadan başladık, üçüncü doğayı hedefleyen bir perspektife kadar yol aldık. Birinci doğanın tam ifadesiyle ikinci doğanın tam ifadesi birleştiğinde, bu üçüncü doğa olarak karşımıza çıkar. Reel-sosyalizmdeki komünizm aşaması ile kapitalizmdeki mutlak liberalizm çağına alternatif olarak bizde de üçüncü doğa, tam gerçekleşmiş komünalizm çağı olabilir. Bu da demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü toplum çağıdır.
– ULUS-DEVLET SOSYALİZMİ BAŞARISIZLIĞA, DEMOKRATİK TOPLUM SOSYALİZMİ BAŞARIYA GÖTÜRÜR!
– ULUSAL VARLIK BAŞARILDI, SIRA DEMOKRATİK KURTULUŞTA!
OCAK 2026