DEMOKRATİK KOMÜNAL TOPLUM MANİFESTOSU (1.BÖLÜM)

tarafından Komînal

Sistemik kriz aşılmadığı müddetçe bölgesel ve yerel sorunlara da çözüm üretilemez. Mevcut haliyle de sistemin yaşadığı krizi kendi gücüyle aşma imkânları tükenmiş gibidir. Gerisi bu denli ağır bir krizi yaşayan kapitalist modernite sistemini aşacak yeni demokratik gelişmelere kalmıştır. Söz konusu büyük tehlikelerden insanlığı ancak böyle alternatif gelişmeler kurtarabilir.

Demokratik Komünal Toplum Manifestosu, görevlendirilen bir Komisyon tarafından, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ve Manifestosu esas alınarak ve farklı tarihlerdeki diğer değerlendirmelerinden de yararlanılarak hazırlanmıştır. Dolayısıyla Manifestodaki görüşler esas olarak Önder Abdullah Öcalan’a aittir. Ancak hazırlayan komisyon derlemeyi yaparken Önder Abdullah Öcalan’ın görüşlerini doğru ve yeterli yansıtmada hata yapmış veya eksikliğe düşmüş olabilir. Elbette bu tür olası durumların esas sorumlusu hazırlayan komisyon olmaktadır. Bu durumun Önder Abdullah Öcalan’ın yaşadığı ağır tecrit koşullarından kaynaklandığı bilinmektedir. Her okuyucunun bu gerçeği dikkate alacağına inanıyoruz.

Böyle de olsa Demokratik Komünal Toplum Manifestosu’nun devletçi uygarlık ve kapitalist modernite sisteminin yarattığı toplumsal sorunlara ciddi demokratik çözümler önerdiği, yeni ve iddialı teorik tezler ileri sürdüğü, başta kadınlar, gençler ve emekçiler olmak üzere küresel kapitalist modernite sistemi tarafından ezilen tüm kesimlere kurtuluş yolunu gösterdiği açıktır. İnsanlığı felâketlere sürükleyen kapitalist modernite sistemine alternatif yeni bir demokratik komünal toplum yaşamının mümkün olduğunu ortaya koymaktadır. Bu açıdan yeni bir dünya arayanlara, kadın özgürlüğüne dayalı yeni bir yaşamın peşinde koşanlara, özgür ve eşit yaşam aşıklarına, demokratik sosyalizmi kendinden başlatarak yaşamak isteyenlere, tüm gerçek sosyalist ve komünalistlere kılavuzluk edecek içeriğe sahiptir.

İnsanlığın barış, demokrasi, özgürlük ve eşitlik yürüyüşüne hizmet etmesi dileğiyle okuyucuya sunuyoruz!..

HAZIRLIK KOMİSYONU

OCAK 2026

 

İÇİNDEKİLER

GİRİŞ

Birinci Bölüm

DOĞA VE ANLAM

1-Doğanın Diyalektiği

2-İlişkisel Diyalektik

3-İnsan

4-İnsan Eko-Sosyal Bir Varlıktır

 

İkinci Bölüm

TOPLUMSAL DOĞA VE SORUNSALLIK

1-Toplumsal Doğa Kavramsallaştırması

2-Toplumsallaşma Etik (Ahlaki) Ve Politiktir

3-Toplumsallaşmada İlk Sorunsallaşma Ve Kadın Gerçeği

4-Kastik Sistem

 

Üçüncü Bölüm

TARİHSEL TOPLUMDA KOMÜN VE DEVLET İKİLEMİ

1-Kastik Toplumsal Katil

2-Kastik Katil Anlaşılmadan Sosyoloji Yapılamaz

3-Kastik Katilin Saldırısı ve Kadının Eve Kapatılması

4-Klandan Komüne Ezilenlerin Direnişi

5-Kabile Bir Savunma Örgütüdür

6-Marksizm’e Yönelik Sınıf Eleştirisi

7-Aristokratik Dönem

a) Aristokrasinin Tunç Savaş Arabaları

b) Aristokratik Sistemin İdeolojik Formülasyonu

8-Eksen Çağı

9-Atina Demokrasisi

 

GİRİŞ

Toplum, insan türünün var olma ve yaşama biçimidir. Belli bir niceliğe bağlı olarak değil, yaşam ihtiyacını karşılayan ortak anlayış, kültürel değerler ve yaratım gücünden oluşur. Dolayısıyla etik (ahlaki) ve politiktir. Toplumsallaşma Afrika Rifi’nde başlamış, Toros-Zagros kavisinde gerçeklik kazanmıştır.

İnsan türü, fizik doğanın en kırılgan ve zayıf varlığıdır. Aynı zamanda fizik olduğu kadar metafizik de olabilen tek varlığıdır. Bu özellikleri nedeniyle toplum olarak yaşamak durumundadır. Kısaca doğanın eko-sosyal varlığı olarak tanımlanabilir.

Şüphesiz toplumun kök hücresi klandır. Klan anacıl toplumdur ve dayılar, teyzeler ve çocuklar gibi yakın kan bağına dayalı oluşan ‘kom’dur. Uzun bir uğraştan sonra insanı maymungillerden ayrıştıranın anacıl toplum olduğu gerçeği açıktır. Tarihsel toplum yaşamının %98 gibi çok uzun bir dönemi klan yaşamıyla geçmiştir.

Komün, toplumun var oluş tarzıdır, anacıl toplumun dil ve kültürünü ifade eden kavramdır. ‘Toplum komünaldir’ deyimi bütünselliği, yani diyalektik birliği ifade etmek için kullanılır. Klandan çıkma tüm kabile ve aşiretleşmeler, eksen çağındaki büyük kandaş olmayan ideolojik gruplaşmalar (Zagroslardaki dini-felsefi Zerdüştlük, İyonya’da olgunlaşan felsefe, Hindistan’daki Budacılık, Çin’deki Taoculuk ve Konfüçyüsçülük, Tek tanrılı dinler), ortaçağda dindeki yarılmalar (İslam’da Tarikatçılık, Hristiyanlıkta Manastırcılık), Yeniçağ’daki ütopistler komünalite içinde değerlendirilebilir.

Anacıl klan toplumunda sorunsallık, erkek avcı kulübünün oluşmasıyla başlar. Klan toplumu, erkek avcı kulübü ile anacıl komün yaşamı olarak yarılmaya uğrar. Barbarlığın üst aşamasında erkek avcı kulübü anacıl komün yaşamına karşı harekete geçer. Söz konusu bu saldırı, günümüze kadar gelen toplumsal sorunun başlangıcıdır. Erkek avcı kulübü kastik toplumsal katile dönüşerek söz konusu saldırıyı devam ettirir ve büyütür.

Anacıl toplumun kastik katil yarılması uygarlığın temelidir. Diyalektik birlik ve mücadele gereği, kastik katil sistem her alanda saldırılarını artırırken, anacıl komün toplumu da bunlara karşı direnir. Bu temeldeki en şiddetli mücadele neolitik dönemde yaşanır. Kastik katil her şeye hâkim olmak isterken, anacıl toplum yarattığı değerleri korumak için direnir. Sonuçta ana-tanrıça sistemi kaybederken, kastik toplumsal katil iktidar ve devlet sistemini yaratır.

M.Ö. 15000 yıllarında başlayan bu yarılma M.Ö. 3000 yıllarında kastik katilin iktidar ve devlete dönüşmesiyle yeni bir aşamaya ulaşır. Devletleşme Sümer’de kentleşme ve sınıflaşmaya dayalı olarak gerçekleşir. Aristokratik sınıflaşma bu sürece öncülük eder ve yeni dönemin kastik katili haline gelir. Tüm gücüyle komün toplumsallığını zayıflatmaya ve daha çok baskı ve sömürü altına almaya çalışır. Bunda başarılı olabilmek için, kadın üzerindeki erkek egemenliğini sürekli derinleştirmeyi gerekli görür. Toplumsal yarılma artık komün ve devlet ikilemine, çelişki ve çatışmasına oturmuş demektir.

İktidar ve devlet olarak örgütlenen tekelci yeni kastik katilin derinleşen ve yayılan saldırılarına karşı komünal toplum değerleri de her alanda çok ciddi bir direniş yürütür. Söz konusu bu direniş eksen çağında Zagroslardan Çin’e, Hindistan’dan Yunanistan’a kadar her alanda çok önemli bir düzey kazanıp bazı başarılar elde etse de sonuçta artan saldırılar karşısında yenilgiye uğramaktan kurtulamaz. Komün toplumsallığı üstte devlet, altta aile tarafından kapana kıstırılmış gibidir. Bunlar aralarında komünü sürekli eritirler.

Bilindiği gibi, son kastik katil rejim, son iktidar ve devlet olarak kapitalist modernite sistemidir. Erkek avcı kulübünün kastik katil sistem olarak temellendirdiği ve aristokrasinin de bunu iktidar ve devlet sistemi haline getirdiği bu yapıyı, burjuvazi her bakımdan tekelleştirerek küresel hegemonik bir karaktere ve düzeye kavuşturmuştur. Kuşkusuz genelde zor ve özelde de ulus-devlet zoru olmadan, kapitalizm gibi insanlığın sonunu getirebilecek bir kastik katil rejimin, bu denli geçerli, meşru ve neredeyse yegâne insanlık hali olduğunu kabul ettirmesi asla mümkün olamazdı.

Elbette son beş yüz yıllık kapitalist modernite sisteminin de kendi içinde kat ettiği aşamaları olmuştur. Doğuş ve gelişme döneminin kapitalizmi ile çöküş döneminin kapitalizmi her bakımdan aynı özellikleri barındırmamaktadır. Reel-sosyalizmin çöküşü ardından son 35 yılda geliştirdiği Üçüncü Dünya Savaşı ile neredeyse yer küreyi tehdit eder hale gelmiştir. Enerji kaynakları ve yolları üzerindeki kıyasıya mücadele, farklı devletler ve tekel grupları arasındaki rekabet ve savaş, yaşanan tehdit ve tehlikeyi çok daha önemli kılmaktadır. Bu konuda çok hızlı yaşanan bilimsel-teknik gelişmeler de tehlikenin boyutunu çok daha fazla artırmaktadır.

Mevcut durumda azami kâr ve artı-değer sömürüsü bir avuç tekelcinin çıkarı doğrultusunda dizginlenemez ve kontrol edilemez hale gelmiştir. Endüstriyalizmin doğal kaynaklara dönük saldırısı, sömürüyü de aşarak, adeta söz konusu kaynakları tümden yok edici düzeye ulaşmıştır. Ulus-devletin topluma saldırısı, bireyi devletleştirme ve devleti tüm topluma yayma bakımından benzeri görülmemiş bir düzeydedir. Kapitalist modernite sistemi, mahşerin üç atlısıyla toplumun ve doğanın sonunu hazırlar gibidir.

Günümüzde bu sistemde yaşanan kriz durumu genel ve süreklidir; artık şu ya da bu alanda veya şu ya da bu düzeyde bir kriz durumundan söz edilememektedir. Yaşanan Üçüncü Dünya Savaşı bunun en açık kanıtıdır. Dikkat edilirse, artık dünya savaşları birkaç yılla sınırlı değildir; Üçüncü Dünya Savaşı 35 yıldır devam etmektedir ve hala sonunun nereye varacağı da kestirilememektedir. Dahası söz konusu savaşın ekonomik, siyasi ve askeri boyutu yanında ideolojik boyutu da sürekli ve keskin hale gelmiştir. Kastik katil rejim, artık daimî bir kriz yönetimi gibidir ve bu temelde özel savaşı her alanda daha da geliştirip derinleştirerek ömrünü devam ettirmeye çalışmaktadır.

Bugünün kastik katil rejimini, geçmişin baskı ve sömürü sistemleriyle karıştırmamak gerekir. Dolayısıyla geçmişin sınıf ayrışması ve mücadelesi de bugün olduğu gibi değerlendirilemez. Eskisi gibi bir sınıf sömürüsü ve mücadelesinin belirleyiciliğinden söz edilemez. Kapitalist kastik katil rejim, doğayı ve toplumu sadece sömürmekle sınırlı kalmıyor, adeta yok ediyor; komünal toplum varlığını aşındırıcı ve zayıflatıcı rol oynamanın ötesinde tüm komünal toplum varlığını yok edici bir toplum kırım saldırısı yürütüyor.

Kuşkusuz söz konusu doğa ve toplum kırımı en açık bir biçimde kadın kırımında kendini göstermektedir. Aslında günümüz kapitalizminde erkek egemen zihniyet ve sistem zirve yapmış durumdadır. Söz konusu egemenlik, başta devlet ve aile olmak üzere yaşamın her alanında vardır ve de örgütlüdür. Kadına dönük sömürü ve saldırı sadece bazı yaşam alanlarıyla sınırlı değildir; tersine kadın ruh, duygu, düşünce ve beden olarak her alanda hedeflenmektedir. Kadın en ucuz elde edilen ve en çok kazandıran meta haline getirilmiştir. Kadın bedeni en etkili reklam aracına dönüştürülmüştür. Söz konusu gerçekliğin maskelenebilmesi için de “bireysel özgürlük” kisvesi altında her türlü yalan ve aldatma geliştirilmektedir. Komünal toplumun savunulmasındaki öncülüğü ve belirleyiciliği iyi bilindiği için, her türlü kırım en fazla ve katmerli olarak kadın üzerinde uygulanmaktadır. Kapitalist modernite liberalizminin cinsiyetçi, milliyetçi, dinci ve bilimci saldırıları en çok kadını hedeflemektedir.

Aslında kapitalist modernite baştan beri kriz üreten, kriz yaşayan bir sistemdir. 1800’lerin sonlarında ve 1929’da büyük krizler yaşamıştır. Dünya savaşları bu krizlerin hem sonucu hem de aşılması arayışları olmuştur. Bu ve benzeri büyük veya orta ölçekli devrevi krizleri sistem kendi içinde aşma girişimleri göstermişse de başarılı olamamıştır. 1970’ler itibariyle de sürekliliği olan sistemik bir krize girmiştir. Sistemik kriz, sistemin kendi yapılanışından kaynaklanan bir krizdir, kapitalist modernitenin üzerinde yapılandığı felsefi-düşünsel, bilimsel, ekonomik, politik sütunların çökmesiyle gündeme gelen bir krizdir. Reel-sosyalist deneyimin başarısızlığını da ilan eden 1968 Gençlik Devrim Hareketi, sağ ve sol veçheleriyle sistemin çöküşünü görünür kılmıştır.

1990 başında Sovyetler Birliği yıkılınca, Batı dünyasında “Sosyalizm kaybetti, liberalizm kazandı ve ilanihaye yaşayacak” görüşü propaganda edilerek zafer sloganları atıldı, “Tarihin sonu” teorileri geliştirildi. Oysa daha 1990’lar bitmeden dünyanın farklı bölgelerinde (Asya vb.) patlak veren ekonomik krizlerin sonuçları, durumun öyle olmadığını, liberal kapitalist sistemin de çöküşle yüz yüze olduğunu gösterdi. Üstelik bu, sosyalizm tehdidi olmadan gelişen bir çöküş potansiyeliydi.

Krizi aşma girişimi olarak ortaya atılan küreselleşme politikasıyla sistem kendisini ekonomik-politik bakımlardan restore etmeye, sömürü sistemini yenileyerek sunmaya çalıştı. 1980’lerde hız verilen bu politika, 1990’larda Sovyetlerin yıkılışının da etkisiyle zirve yaptı. 1990’lı yıllarda sayısız kitap-gazete yayınlanarak küreselleşme övgüleri yapıldı. Fakat milenyumun arifesinde başta Asya olmak üzere patlak veren ekonomik krizler, küreselleşme siyasetinin sınırlarına dayandığını ve gidişatının felakete doğru olduğunu gözler önüne serdi. Nitekim sonrasında da krizler durmadı.

Küreselleşme, kapitalist sömürüyü ve yoksullaşmayı derinleştirdi, Asya-Afrika toplumları başta olmak üzere, dünyanın her yerinde büyük ekonomik yıkımlara, sefaletlere yol açtı. Avrupa’da da ‘refah devleti’, ‘sosyal devlet’ gibi kamusal hizmet ve sosyal güvenceleri ön planda tutan görece demokratik politikalara son verdi. Ulus-devlet hükümetleri küresel şirketlerin maaşlı memurlarına dönüştürüldü. Küresel şirketler güç kazandıkça, belki bazı Batı devletleri de güçlendi ama Batı’daki emekçi toplum sosyal güvence ve refah kaybı yaşadı, halkların emekleri daha yoğun sömürüldü, yeraltı-yerüstü zenginliklerine pervasızca el konuldu.

Küreselleşme, üstten geliştirilen bir politika olduğu için engel oluşturan unsurların ortadan kaldırılmasını dayattı. Dünyanın pek çok bölgesini savaş alanına dönüştürdü, ekonomik sefaletlere yol açtı, doğayı tahrip ederek ekolojik yıkımların önünü açtı. Milyonlarca insan doğdukları toprakları, kültürlerini terk etmek zorunda bırakıldı ve göçmen gündemi oluştu. Küreselleşmenin mimarı olan Batı dünyası, yarattığı bu sonuçlar karşısında dehşete düştü. Göçmen korkusu ve karşıtlığı ekonomik-sosyal refah kaybıyla buluşunca, Batı dünyasında içe kapanmacı, milliyetçi eğilimler gelişti, politik alanda popülist-milliyetçi liderler türedi ve taraftar da buldular.

Bütün bunlar çözüm yerine sorunu derinleştiren çırpınışlardır. Avrupa, faşist rejimlerin acısını yaşamış bir coğrafyadır. Buna rağmen böyle eğilimlere meyletmeleri çözümsüzlüğün sonucudur. Günümüz itibariyle kapitalist modernite krizi sürekli derinleşiyor. Bu nedenle küresel, bölgesel, ulusal düzeyde yaşanan sorunlar çözülemiyor. 1990’lardan bu yana Ortadoğu’da yaşanan savaş, çatışma hali ve sorunların giderek tümden çözümsüz kalması bu krizin sonucudur. Sistemik kriz aşılmadığı müddetçe bölgesel ve yerel sorunlara da çözüm üretilemez. Mevcut haliyle de sistemin yaşadığı krizi kendi gücüyle aşma imkânları tükenmiş gibidir. Gerisi bu denli ağır bir krizi yaşayan kapitalist modernite sistemini aşacak yeni demokratik gelişmelere kalmıştır. Söz konusu büyük tehlikelerden insanlığı ancak böyle alternatif gelişmeler kurtarabilir.

20. yüzyılın başında kapitalist sistemi çözümleyen sosyalistler, “Ya sosyalizm ya barbarlık!” diyerek, insanlığın geleceği açısından kapitalizmin mutlaka aşılması gereken bir tehlike haline geldiğini ortaya koymuşlardır. Bu tespit, söz konusu yüzyılın ilk çeyreğinde büyük bir sosyalist hamle ortaya çıkarmış ve bu durum Rusya’da Ekim 1917 Devrimi’yle sonuçlanmış olsa da öngörüldüğü gibi bir Avrupa Devrimi düzeyine ulaşamamıştır. İkinci Dünya Savaşı sonunda Çin ve Doğu Avrupa gibi alanlarda yaşanan gelişmeler siyasi ve askeri bakımdan sosyalist hareketi bir dünya sistemi haline getirmiş; ABD-Sovyet bloklaşması temelinde yaşanan ve adına soğuk savaş denen mücadele sonunda Sovyetler Birliği esas olarak iç nedenleriyle 1990’ların başında çözülüp çökmüştür.

Geçen yüzyılda kapitalizme karşı farklı akımlar biçiminde yürütülen sosyalist mücadele yanında feminist ve ekolojist hareketler de belli ölçüde gelişme göstermiştir. Daha çok sosyalist hareketle iç içe olan bu akımlar da bazı yönleriyle kapitalizmi teşhir etmişlerse de istenen ve gereken başarıyı gösterememişlerdir. Esas olarak da reel-sosyalizmin çözülüşüyle birlikte çok ciddi bir zayıflamayı ve dağılmayı yaşamışlardır.

Ekim 1917 Rus Devrimi ve reel-sosyalist sistemin oluşumu küresel düzeyde emekçi kesimlerde ve ezilen halklarda çok büyük bir umut ve güven ortaya çıkarmıştır. Artık kapitalist baskı ve sömürü sisteminin aşılacağı inancı güçlü bir biçimde oluşmuştur. Marks, Engels ve Lenin gibi önderlerin düşünceleri küresel düzeyde yayılmış, var olan dinleri bile aşan bir kitleselliğe ulaşmıştır. Fakat tüm bunların tersi olarak, 1990’ların başında reel-sosyalizmin çözülüşü de tüm dünyada aynı oranda bir karamsarlığı, umutsuzluğu ve kaçışı ortaya çıkarmıştır. Bu durum, kendi içinde çok ciddi çelişkiler yaşasa da kapitalist modernite sistemini önemli düzeyde umutlandırmıştır. Son 35 yıllık süreç biraz da bunlar temelinde yaşanmaktadır.

Kuşkusuz reel-sosyalizmin çözülüş ve çöküş nedenleri üzerinde önemli bir düşünme ve tartışma düzeyi söz konusudur. Bu konuda bazı yeni düşünceler geliştirilmeye çalışılsa da bunları reel-sosyalizmi aşacak ve kapitalizme alternatif hale gelecek bir bütünlüğe ulaştırma ve yeni teorik kuramlar oluşturma pek gerçekleşmemiştir. Daha çok sosyalizmden kaçış eğilimi ile dogmatik yaklaşımlar hâkim olmuştur. Bir bölüm aşırı liberalize olup düzene karışırken, dogmatik yaklaşım da pratik karşılığı olmayan bazı teorik ilkeleri tekrarlayarak etkisiz hale gelmiştir.

Reel-sosyalizmin çözülüşüne dair baştan itibaren en ciddi, eleştirel ve yaratıcı yaklaşım gösteren Önder Abdullah Öcalan olmuştur. Her türlü sosyalizmden kaçış eğilimini “Sosyalizmden kuşku duymak, insandan, onun sosyal varlığından kuşku duymaktır” ve “Sosyalizmde ısrar insan olmakta ısrardır” diyerek eleştirmiş, geliştirdiği yeni kavram ve düşüncelerle de örgütü yürütmeye çalışmıştır. Uluslararası komplo ardından, komplonun nedenleri ve aşılma yolları üzerine yoğunlaşmalarını aynı zamanda reel-sosyalizmin çözülüşünün nedenleri üzerine eleştiri ve değerlendirmelerle de birleştirerek tarihi önemde bir zihniyet devrimini kendi şahsında gerçekleştirmiştir.

Önder Abdullah Öcalan, reel-sosyalizme dair ilk bütünlüklü değerlendirmelerini Sümer Rahip Devleti’nden Demokratik Uygarlığa adlı savunmasında yapmıştır. Bunları da yeterli görmeyerek, “İdeolojik bunalım yaşıyoruz” deyip PKK’nin adının değiştirilmesini gündeme getirmiştir. Ardından yoğunlaşmalarını daha da derinleştirerek, Bir Halkı Savunmak başlıklı savunmasında paradigma değişimini ortaya koymuştur. PKK’yi iktidar odaklı ve devlet eksenli bir parti olmaktan çıkartarak, PKK’nin yeniden inşasını “Demokratik, Ekolojik ve Kadın Özgürlükçü Toplum” paradigması temelinde yeniden gündemleştirmiştir. Daha sonra söz konusu paradigmayı, kapitalist modernitenin alternatifi olarak “Demokratik Modernite Kuramı” biçiminde geniş izaha ve çözümlemeye kavuşturmuştur. Özgürlük Sosyolojisi adlı savunmasında “Kapitalist Moderniteye Karşı Demokratik Modernite” başlığı altında kapitalist modernitenin kapitalizm, endüstriyalizm ve ulus-devlet boyutlarına karşı demokratik moderniteyi ahlaki-politik toplum, eko-ekonomik toplum ve demokratik konfederalist toplum boyutlarıyla tanımlamıştır. Böylece çöküş nedenleriyle birlikte reel-sosyalizmi her bakımdan aşarak, kapitalist moderniteye karşı ezilenlerin kurtuluşu için çözüm yolları gösteren yeni bir demokratik sosyalist teori, program ve strateji ortaya koymuştur.

Önder Abdullah Öcalan’ın Demokratik Modernite Kuramı, ulaştığı her yerde başta kadınlar ve gençler olmak üzere tüm emekçiler ve ezilen halklar tarafından müthiş bir ilgi ve heyecanla karşılanmakta, kapitalizmin bunalttığı herkeste yeni bir umut yaratmaktadır. Yeniden sosyalizm tartışmaları ve yeni enternasyonal arayışları da bu temelde gündeme gelmektedir. Demokratik modernite çizgisi ve demokratik ulus çözümü, reel-sosyalizm yıkıntılarından kurtulmanın kilidi olarak görülmektedir.

Şüphesiz demokratik modernite alternatifinin Ortadoğu’dan doğup gelişmesi son derece anlamlı ve de anlaşılırdır. Çünkü Ortadoğu, anacıl komünal toplumun beşiği olduğu gibi, kastik katil yarılmasının ve devletçi sistem haline gelmesinin de merkezidir. Yani uygarlığın doğup geliştiği esas coğrafya Ortadoğu’dur. Avrupa modernitesi, başta bu uygarlık olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki gelişmelerin Avrupa’ya taşınmasıyla ortaya çıkmış, kapitalist sistem bu modernite değerlerini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak istemiştir. Dolayısıyla kapitalist moderniteye karşı demokratik modernite alternatifini geliştirebilecek en güçlü kültürel birikim Ortadoğu coğrafyasında vardır.

Diğer yandan, kapitalist modernitenin en krizli dönemi olan Üçüncü Dünya Savaşı’nın merkezileştiği alan da Ortadoğu olmaktadır. Bu savaş temelinde yeni bir enerji yolu oluşturulmaya çalışılırken, aynı zamanda İbrahimi Anlaşmaya bağlı olarak Ortadoğu’da İsrail hegemonyası da geliştirilmek istenmektedir. Suudi Arabistan ile Mısır’ı da yanına alarak İsrail’i bölgesel hegemonik güç yapmayı hedefleyen bu süreç, Ortadoğu’daki tarihi Fars ve Türk hegemonyasını kırıp, bu güçleri ikinci sınıf güç konumuna düşürmeyi öngörmektedir. Bütün bunlar da Ortadoğu’daki çelişki ve çatışmayı yoğun ve derin kılmakta, bölgede son yüzyıldır inkâr ve imha altında tutulan Kürtlerin konumunu öne çıkartmaktadır.

Fırat ve Dicle’nin suladığı Mezopotamya’nın, anacıl komün toplumunun merkezi olduğu gibi, uygarlıksal gelişmenin de ortasında yer aldığı bilinmektedir. Bu nedenle Kürdistan, uygarlık tarihi boyunca sürekli savaş alanı olmuş, işgal ve istilalara maruz kalmıştır. Hurrilerden bu yana sürekli bu coğrafyada yaşayan Kürt orijinli topluluklar, toplumsal gelişmeye ve uygarlığa önemli bir güç kattıkları gibi, kendilerini sürekli bu savaş ve istila durumuna göre yarı göçebe kabile ve aşiret toplulukları olarak örgütlemişler ve esas olarak da dağa dayalı bir öz savunma ile güvenliklerini sağlamışlardır.

Kürtlerin tarihi, esas olarak Avrupa kapitalizmi karşısında gerileyen Osmanlı merkezi yönetiminin 19. yüzyılın başından itibaren Kürdistan’a yönelmesiyle baş aşağı gitmeye başlamıştır. Kürt beylik direnişlerini yenilgiye uğratan Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’nda yenilip parçalanmasıyla Kürdistan da dört parçaya bölünmüştür. Osmanlı enkazı üzerinde doğan ve esas olarak Kürtler ile Sovyetler Birliği’nden güç alan Kemalist hareketin, İngiltere ve Fransa ile 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan’da devlet olma karşılığında Kürdistan’ın bölünmesini ve Kürtlerin inkârını öngören anlaşmayı imzalaması, Kürtlerin baş aşağı gidiş tarihini inkâr ve imha düzeyine getirmiştir. Bu temelde 1925-40 dönemindeki Kürt direnişlerinin de ezilmesiyle Kürdistan tam bir soykırım kıskacına alınmıştır.

Bir anlamda bu duruma tepki olarak 1973 tarihinden itibaren doğup gelişen PKK Hareketi, dayatılan soykırıma karşı Kürt halkının öz savunma bilincini ve eylemini ortaya çıkarmıştır. 12 Eylül 1980 faşist-askeri darbesine karşı geliştirdiği Zindan Direnişi ve 15 Ağustos 1984 Gerilla Hamlesi’yle 1990 başında halk serhildanlarını ortaya çıkarmış ve Ulusal Diriliş Devrimini gerçekleştirerek inkâr ve imha sürecine alınmış olan Kürt varlığını açığa çıkartıp genelde kabulünü sağlayarak kesinleştirmiştir. 1993’ten itibaren kesinleşen varlığı özgürleştirmek için yürüttüğü mücadelede engellerle karşılaşıp ağır tekrarı, birçok hata ve eksikliği yaşamıştır. Bu değişememe ve çözümsüzlüğün de zemin sunduğu uluslararası komplo saldırısıyla karşılaşmış, Önder Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği Demokratik Modernite Paradigması’yla önemli bir değişim ve dönüşüm yaşayıp kendini çözüm gücü haline getirmeye çalışmıştır.

Tüm bu çabaların yeterli olmadığını gören Önder Abdullah Öcalan, 7 Ekim 2023 Gazze Savaşının Türkiye üzerindeki siyasi ve askeri etkilerini değerlendirerek, 27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ile PKK’nin feshini ve silahlı mücadele stratejisinin sona erdirilmesini gündemleştirmiştir. 5-7 Mayıs 2025 tarihinde 12. Kongresini toplayan PKK de söz konusu çağrıyı karara dönüştürerek, ömrünü tamamlayan PKK’yi ve silahlı mücadele stratejisini sona erdirmiştir. Demokratik Modernite teorisi, demokratik toplum programı ve demokratik siyaset stratejisini esas alan Kürdistan Demokratik Komünler Birliği temelinde yeni bir çıkış yapabilmek için PKK’yi tarihe mal etmiştir. Demokratik ulus çizgisinde Kürt varlığını özgür yaşar kılmak, her alanda demokratik komün örgütlülüğünü geliştirerek mümkün olacaktır.

Ortadoğu’da kapitalist modernite alternatifi olan demokratik modernite gelişimine Önder Abdullah Öcalan tarafından aydınlatılan ve örgütlenen Kürtlerin öncülük etmesi gayet önemli ve anlamlıdır. Çünkü kapitalist sistemin en çok ezdiği Ortadoğu’da en çok ezilen de Kürt halkıdır. Bir şey kaybedildiği yerde bulunur ve her şey kendi kökleri üzerinde yeşerir. Komünal toplumsallığın kökü Kürdistan’dır ve bu yaşam en çok Kürdistan’da kaybettirilmiştir. Kaybedileni bulan ve hakikati açığa bu temelde çıkartan da Demokratik Modernite Kuramıyla Önder Abdullah Öcalan’dır. Aslında çözüm teorik ve stratejik olarak bulunmuştur; gerisi bunların pratiğe geçirilmesi, örgüte ve eyleme dönüştürülmesi olmaktadır.

Açık ki 20. yüzyılın başında sosyalistlerin ifade ettiği “Ya sosyalizm ya barbarlık” tespiti, gerçek anlamda doğa, toplum ve kadın kırımı haline gelmiş olan günümüz çöküş dönemi kapitalizmi için çok daha fazla geçerlidir. Eğer yüz yıl önce kapitalist modernite sistemi aşılmış olsaydı toplumsallık bu kadar parçalanmayacak, komünal ve kolektif yaşam bu kadar darbe yemeyecekti. Kapitalist modernite bireyciliği ve maddiyatçılığı bu kadar gelişip yayılmayacak, komünal toplum yaşamı bu kadar eritilmeyecekti. Kriz ve kaos bu kadar derinleşmeyecek, doğa ve toplum varlığını bu düzeyde tehdit eder olmayacaktı.

Belli ki kanserleşmiş olan kapitalist modernite sistemini aşacak teori ve pratik günümüzde de geliştirilemezse, o zaman bütün bu felâketler daha çok büyüyecek, insanlık adeta bir kıyametle yüz yüze gelecektir. Kuşkusuz bu felâket sisteminin aşılması da en başta zihniyet alanında gerçekleşmek durumundadır. Çünkü bütün bu kriz ve kaos durumu esas olarak zihniyette yaşanmakta, mevcut pozitivist sosyoloji krizin kaynağını oluşturmaktadır. Mevcut sosyolojiler burjuvaziyi allayıp pullayarak iktidar yapmak için üretilmişlerdir. Buna karşı yeni bir entelektüel devrimi geliştirmek ve yaymak, zihniyet ve vicdan devrimi temelinde hakikat devrimi yoluna girmek en öncelikli görev olmaktadır. Yeni sosyalizm eski komünalizmi canlandırmalı, sırttaki hançeri çıkarma çabası hançersiz etik ve politik toplumu hedeflemelidir.

Kürdistan’da yaşanan değişim ve dönüşüm, yine bu temelde gerçekleşmekte olan yeni çıkış, ulusal olduğu kadar bölgesel ve küreseldir de. Bölge halklarının demokratik konfederal birliğini hedeflediği gibi, küresel düzeyde de komünal enternasyonalin oluşturulmasını hedeflemektedir. Kuşkusuz hiçbir şey kendiliğinden ve mücadelesiz gerçekleşmeyecektir. Yaratıcı tarz ve kazanımcı üslupla yürütülecek mücadele her zaman ve her yerde öngörülen gelişmeleri mutlaka yaratacaktır.

Bunlar çerçevesinde gereken değerlendirmeler ve teorik analizler çok daha geniş olarak sekiz ana bölüm halinde aşağıda yapılacaktır. Bu bölümler Doğa ve Anlam, Toplumsal Doğa ve Sorunsallık, Tarihsel Toplumda Komün ve Devlet İkilemi, Modernite, Ortadoğu Sorunsallığı ve Demokratik Modernite Çözümü, Kürdistan ve Kürt Gerçeği, PKK’nin Tarihteki Yeri ve Rolü, Yeni Dönemin Özellikleri ve Görevleri biçimindeki ana başlıklardan oluşacaktır.

DOĞA VE ANLAM

1- Doğanın Diyalektiği

Anlam evvela bir “varlık” gerektirir. Varlıktan bağımsız bir anlam düşünülemez. Biz doğayı zihinsel tasarımlarımız üzerinden tanırız, ama bu tasarımlarımız da doğaya dair gözlem ve deneyimlerimize dayanırlar. Bu tanımlamayla dahi varlık, anlam, düşünce gibi farklı etkenler, söz konusu diyalektiğin bileşenleri olarak ön plana çıkarlar.

Öncelikle kabul etmek gerekir ki “doğa” ve “anlam” kavramlarının yan yana, iç içe kullanılması çok alışılmış değildir. Modern sosyal bilim aklına göre doğa, fizik doğadır ve pozitif bilimlerin konusudur. Anlam ise sosyolojiktir ve en fazla sosyal bilimlere konu olabilir. O da belli koşullara bağlı olarak. Dolayısıyla bu algıya göre doğa ve anlam ayrı dünyaların kelimeleridirler. Bu algı, insan zihninin doğal ve toplumsal gerçeklikten koparılarak ona yabancılaşmış olmasının hem sonucu hem de göstergesidir. Bilindiği gibi modernite öncesinde doğanın insan şekillenmesinde önemli bir rolü olduğuna inanılıyorken, modernite, insan şekillenmesinde doğayı değil çevreyi ön plana çıkardı ve eğitimle, kültür politikalarıyla insanı yeniden şekillendirme yoluna gitti.

Doğa ve anlam kavramları iç içedir. Zira anlam, fizik ve biyolojik evrimin bir ürünüdür. Doğanın bu evrimi olmazsa insandan, dolayısıyla düşünce ve anlamdan bahsedilemezdi. Doğa ve anlam ilişkisi hayatidir. Doğanın işleyiş diyalektiğini ve evrim dinamiklerini doğru kavrayamayan insan, kendi varlığındaki, varlığının doğal diyalektiği içindeki yerini de doğru kavrayamaz. Friedrich Engels “Doğanın Diyalektiği” üzerine derinliğine düşünmüş, yazmış ve böylece tarihte önemli rol oynayan düşünce gücünü temellendiren en önemli konulardan birini oluşturmuştur. Engels, bu yoğunlaşmalarından çok etkili bir analiz metodolojisi üretmiştir.

Marksist ideolojiyi temellendiren iki ana kuram olduğu bilinir. Biri tarihsel materyalizmdir. Bu, tarih ve toplum analiziyle ilgili kuramdır, yaratıcısı Marks’tır. Diğer kuram ise diyalektik materyalizmdir, bu kuramı geliştiren ise Engels’tir. Diyalektik materyalizm özünde bir varlık ve bilgi teorisidir. Diyalektik materyalizm varlığın, dolayısıyla bilginin temelinin madde olduğunu, maddenin statik değil hareketli bir yapıda olduğunu, değiştiğini ve bu değişimin de diyalektik temelde işlediğini söyler. Dolayısıyla diyalektik materyalizm, hem madde hareketinin hem de bununla bağlantılı olarak düşüncenin diyalektik yapılar temelinde işlediğini savunur. Dikkat çekmek istediğimiz önemli nokta, bu çıkarımların doğanın diyalektiği veya dilinin incelenmesiyle ulaşılmış çıkarımlar olmalarıdır.

Marksist diyalektik anlayışın dayandığı bilimsel temeller aşılmıştır. Varlığın ontolojik temeli olarak maddenin kabul edilmiş olması o günün bilimsel verileri ışığında anlaşılırdır. Bugün ulaşılan veriler bu kabulü boşa düşürmüştür. Çelişkinin kendisine değil, ama karakterine dair kimi değişimlere dikkat çekilebilir. Burada önemli olan şey Engels’in “Doğanın Diyalektiği” üzerine yoğunlaşmasının yarattığı düşünsel sıçramadır. Engels’in, Lewis Henry Morgan’ın “Eski Toplum” çalışmasıyla çokça ilgilenmiş olmasının da “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” konusunda yazmasının da bu farkındalıkla ilgili olduğu göz ardı edilemez bir gerçekliktir.

Bugün bilim ve felsefe dünyasında “doğa” denilen şeyin ne olduğu ve nasıl oluştuğuna dair sorulara verilecek cevaplar önemlidir. Her şey hikayesiyle birlikte vardır ve onunla anlam kazanır. Doğa en genel anlamda fizik evrenin, kendisi dışında herhangi bir ikinci yapı inşası içermeyen hali olarak tanımlanabilir. Varlık olarak insanı da içerebilen ama bildiğimiz anlamda politik yapılanma ve toplumsal kültürleşmeyi içermeyen hal olarak da düşünülebilir. Toplum, doğanın içinde ve ona bağlı gelişir. Ama ikinci bir doğa olarak.

Bilim, insanlı evrenin yaratılma anı olarak kabul edilen ve Big Bang diye ifadeye kavuşturulmuş büyük patlamanın yaklaşık 13.8 milyar yıl önce gerçekleştiği noktasında ortaklaşır. Big Bang çok çok küçük, mikro bir alanda yoğunlaşmış sonsuz enerjinin patlamasıdır. Enerjinin yoğunluğu ve patlamayla birlikte inanılmaz düzeyde hızlı bir enerji yayılımı dolayısıyla mikro alanın genişlemesi sonucu makro bir alan oluşmuştur. Mikro bir zaman aralığında oluşan bu genişleyen makro alana evren adı verilir. Bugün bile evrenin hala genişlemeye devam ettiğini savunan bilim insanları var. Kimileri de daralmaya başlamış olma ihtimali üzerinde durur ve bu konudaki tartışma hala sürer.

Bu teoriye göre; ilk evrede oluşan evrende madde olarak sadece kuarklar ve gluonlar gibi temel parçacıklar vardı. Saniyeden çok daha kısa bir zamanda genişleme yavaşlarken ve sıcaklıklar düşerken kuark ve gluonlar birleşerek proton ve nötronları oluşturdu. Birkaç dakika sonra sıcaklık daha da düşerek yaklaşık bir milyar dereceye erişti. Protonların büyük kısmı hidrojen çekirdekleri olarak bağımsız kaldı. Bir kısım proton ve nötron birleşerek döteryum ve helyum çekirdeklerini oluşturdu. Bu sürecin sonunda pozitif yüklü protonlar, negatif yüklü elektronları çekerek ilk atomları oluşturdu. İşte bu basit atomlar yıldızların yapı taşlarıdırlar. Başka bir deyişle yıldızlar bu basit atomlardan oluşmuştur.

Atom fikri ilkçağda basit, soyut bir kavram şeklinde ortaya çıktı. Zamanla atomların doğası çözümlendi. Bugün ise yaşam atom bilimi olmadan düşünülemez hale geldi. Radyo, TV, bilgisayar gibi gündelik yaşamda kullanılan pek çok araç gereç bu bilim sayesindedir.

Atomlardan yıldızların ve galaksilerin oluşması, büyük patlamadan yüz milyonlarca yıl sonradır. Güneş sistemi ve dünyanın oluşumu ise dokuz milyar yıl sonradır. Peki bu nasıl gerçekleşti? Evren genişlerken madde uzaya eşit şekilde dağıldı. Fakat madde yoğunluğunda küçük düzensizlikler baş gösterince, kütle çekimi devreye girdi ve bu durum bazı bölgelerde daha çok madde-enerji birikimine yol açtı. Bu şekilde büyük oranda hidrojen ve helyum içeren gaz bulutları oluştu. Yıldızlar işte bu nebula denen gaz bulutlarından doğdular. Bir nebuladan daha büyük bölgeler, kütle çekimi nedeniyle bu gaz bulutlarını kendi üzerlerine çekmeye başlayabilirler. Bu bölgeler zamanla hidrojenin helyuma dönüşerek büyük miktarda ısı ve ışık ürettiği tepkimeler olan nükleer füzyonları tetikleyebilir. Güneş de dahil olmak üzere yıldızların bu kadar yoğun bir parlaklık arz etmelerinin nedeni bu tepkime patlamalarıdır. Kütle çekimi daha yoğun gaz bölgeleri meydana getirerek yıldızları oluşturduğu gibi, yıldızları bir yörüngede, dengede tutarak galaksiler de oluşturur.

Yunan filozoflarının, maddenin en küçük yapı taşı olarak tanımladıkları atomların dahi oluşum süreci, görüldüğü üzere zaman almıştır. Öncesinde kuarkların ve atomaltı parçacıkların oluşumları vardır. Fizik doğanın evrimi, samanyolunun oluşumu, güneş sistemi içinde dünya ve dünyanın kendi serüveni, canlıların oluş ve evrimi gibi çok yönlü irdeleme gerektiren konular üzerinde ayrıntılı bir şekilde durmak konumuz sınırlarını çok çok aşar.

Biz daha çok doğayı, doğanın dilini, diyalektiğini irdelemeye çalışmaktayız. Bilindiği gibi Newton’un zirvesini teşkil ettiği klasik bilim bize cansız, ruhsuz ve ölü bir evren anlayışı sunmaktaydı. Einstein ünlü E = mc2 formülüyle madde ve enerjinin özünde aynı şey olduğunu, aynı gerçekliğin farklı ifadeleri olduğunu ortaya koyunca, ölü evren anlayışı tarihe gömüldü. Ve anlaşıldı ki evren ölü değil canlıdır. Gerçekten de enerjinin akıcılığı, yaratımı düşünülünce evrenin canlı olduğunu kavrayamamak mümkün değildir. Canlı evren anlayışı sadece maddi dünyaya değil, her şeye dair düşüncemizi değiştirmeye zorladı bizi.

Kuantum fiziği ölü evren anlayışını yıktı, evrenin canlı olduğunu kanıtladı. İlk düşünüş biçimi olan animizm de özünde canlılıktır. ‘Anime’ ruh demektir. Bu düşünce, doğada bulunan her şeye, bir can, bir ruh atfeder. Doğadan kopmamış olan ve doğayı hissederek yaşayan insan bilimle değil içgüdü veya sezgi yoluyla doğanın canlı olduğunu bilmekteydi. Ki bu oldukça çarpıcıdır. Newton gibi bir bilim insanının keşifleri 200-300 yıl boyunca insanı evrene karşı kör etti. Bilim köreltici de olabilmektedir demek ki.

Evren canlı ise bu nasıl bir canlılıktır? Bu arayış bilimi atomaltı parçacık incelemelerine, kuantum fiziğine, mikro-makro evren analizlerine, karmaşıklık teorilerine götürdü. Sonuçta doğaya ve evrene dair bilgi ve bakış açımızın değişmesi, anlam dünyamızı değiştirdi. Evrene, doğaya, topluma, insana bakışımız, yeni ufuklar kazandı.

Doğu düşüncesinde de pek çok benzer şey var. Bilimin bugün ispatladığı şeyleri Doğu düşünürleri 2-3 bin yıl önce sezgi ve içgörüyle fark etmiş gibidirler. Doğu düşüncesini bir de bugünün bilimsel devrimleriyle birlikte okumak ilginç, öğretici veriler sunar.

Canlılık nedir, nasıl oluşmuştur? Canlı varlıkların doğuşu adeta bir mucize gibi görünür insana. İnsan oluşumunun, yaratımının tanrılara havale edilmiş olmasının bu kadar taraftar bulması bu mucizevi görünümden kaynaklanmış olabilir. Ama aslında doğanın evrimi incelenirse, mucize olmadığı görülür. Bir mucize varsa, evrenin diyalektiğindedir. Doğanın kendisi hareket halindedir, canlıdır, diyalektiktir ve esas olan dönüşümdür. Anlaşılması gereken şey bunun nasıl gerçekleştiğidir. Asıl olan dönüşüm diyalektiğinin yakalanmasıdır.

Tarihte ilk kez Charles Darwin 1859 yılında yayımladığı “Türlerin Kökeni” adlı kitabında jeolojik verileri de ortaya koyarak bitkilerin ve hayvanların yeryüzünde oluş ve dağılımlarının doğal seçilim yoluyla evrimleşerek zamanla oluştuğunu ileri sürdü. Teorisi verilere dayandığı ve zamanın ruhuna uygun olduğu için inandırıcıydı, tuttu. Zaman, bilimin revaçta olduğu bir zamandı. Sonrasında Darwin “İnsanın Türeyişi” adlı çalışmasıyla Türlerin Kökeni’nde geliştirdiği düşüncesini insan evrimine uyarladı. Başka bir deyişle bitki ve hayvanların evrimine ilişkin incelemesini insan evrimine uyarladı.

O zamana kadar insan daha çok kutsal kitapların referanslarına göre değerlendirilmişti. Bu nedenle Darwin şiddetli tepkilerle de karşılaştı. Darwin’in evrim teorisinde sonrasında da eleştiri konusu yapılan doğal seçilim yasası gibi pek çok sorunlu yön olabilir, vardır. Bu teorinin kapitalist sistemle bağı olduğu da çok açıktır. Nitekim kapitalistler evrim teorisini kendi çıkarları için iyi kullandılar. Ama tüm bunlara rağmen Darwin, tarihi bir dönüm noktasını teşkil eder. Söz konusu olan, dinsel dogmalara dayalı düşünüşten bilimsel-rasyonel düşünüşe geçiştir.

Canlılık konusuna eğilirken göz ardı edilmemesi gereken önemli bir boyut da ölümdür. Canlılık, cansızlıkla veya ölümle iç içedir. Doğadaki değişim-dönüşüm sürekli olarak bir şeylerin aşılması anlamına gelir. Yaratım ve yıkım iç içedir. Bu bağlamda canlılığa anlam veren, mana katan şey de ölümdür.

Teoriye göre önce tek hücreli canlılar vardı, sonra çeşitlenme, türleşme gelişti. Yeni hücre dizilişleri oluştu, yeni türler oluştu ve nihayet canlılar şekillendi. İnsan da bir hücre dizilişi, hücreler örgütlenmesi olarak düşünülebilir. En karmaşık hücre diziliş ve bileşkesi de insan beyninde vücuda gelendir. İnsan beyninde trilyonlarca hücre bulunur. Bu hücre diziliş ve ilişkileri, müthiş bir enerji üretimi sağlıyor. Beyin ölümü denilen de bu hücrelerin ilişki ve enerji üretimlerini sonlandırmaları olmalı. Demek ki canlılık sadece hücre dizilimi ile ilgili değil, bunların ilişkisiyle üretilen bir tür enerji hali oluyor.

21. yüzyılda hücre yapısına dair ayrıntılı bir araştırma yapılmış. Bu araştırmada, her an insan beyninde ve vücudunda milyonlarca hücrenin doğduğu, milyonlarcasının da öldüğü belirtilir. Doğum ile ölümün, canlılık ile yok oluşun hücre dünyasında birlikte gerçekleştiği ortaya konulur. Araştırmaya göre doğan her hücre diğer hücrelerle iletişim ve bağ kurma yeteneği ve kapasitesi ile doğar. Hücreler bu potansiyellerini kullanıp diğer hücrelerle bağ, kombinasyon oluşturabilirlerse yaşayabilirler. Fakat ilişki kuramaz veya kurmazlarsa, kendi üzerine çöküp ölürler. Üstelik hücrelerin öteki hücrelerle bağ kurmak için sonsuz bir zamanları da yok. Zamanları sınırlı. Doğrusu belirli bir zamanları vardır. Ya bu zaman dilimi içinde diğer hücrelerle ilişki-bağ oluşturarak yaşayacak ya da ölüp yok olacaklardır.

Demek ki sorun sadece hücre dizilişleri, hatta varlıkları değil, hücrelerin yaşayabilmesi, ilişkiye, daha doğrusu örgütlenmeye bağlı gelişir. Hücrenin bu özelliğinin insan sosyolojisiyle bir bağı olabilir mi? Belki de insanın sosyal bir varlık olmasının, toplum dışında yaşayamamasının nedenlerinden biri insan hücresinin, genetiğinin bu özelliğidir. Üzerinde düşünmeye değer bir konudur.

Anlam konusuna geçmeden önce anlam üretme merkezi olarak beyin yapısı ve evrimine dair bazı vurgular yapmak yararlı olacaktır. İnsan beyni yaşamsal, duygusal ve düşünsel fonksiyonları bulunan sinir sistemi merkezidir. Bu fonksiyonların her biri beynin bir bölgesi tarafından karşılanır ve beyin bu işlevleri zamanla kazanır. Ki bu evrimsel bir gelişimdir.

Beynin ilk katmanında, ilk gelişen kısmı yaşamsal beyindir. Buna “alt beyin”, “eski beyin”, “dürtüsel beyin”, “sürüngen beyni”, “ilkel beyin” gibi isimler de verilir. Dürtüsel beyin klasik canlı fonksiyonlarını düzenler: Beden ısısı, kalp atımı, solunum, dolaşım ve boşaltım sistemleri bu kapsamdadır. Bu beyin yaşamla, yaşamda kalma dürtüsüyle ilgilidir.

Beynin ikinci katmanı duygusal beyindir. Bu beyin sadece memelilerde bulunur. Bu nedenle adına memeli beyni de denir. Limbik beyindir. Beynin birinci katmanında beliren kararların duygusal şekillenmesini ve duyumsal bilgi ile yönlendirilmesini sağlar. Dost ve düşman ayrımı yapabilecek bir belleğe sahiptir. O nedenle eğitilebilir.

Üçüncü katmanda düşünsel beyin vardır. Bu beyin ayırt edicidir. Çünkü sadece insanda vardır. Temel niteliği soyutlamadır. Şöyle söylenebilir: Birinci katmanda alınmış, ikinci katmanda duyularla şekillenmiş ve yön kazanmış olan kararları üçüncü katman hem denetler hem de ifadeye kavuşturur. Bu nedenle birinci katmana göre üçüncü katman karar değil kararsızlık merkezidir. Bir karar ne kadar hızlı alınırsa düşünsel beyin o kadar devre dışı kalmış demektir.

Yaşamsal konularda sürüngen beyni daha atak ve önde olsa da diğer beyinler tarafından dengelenir. Beynin işleyiş diyalektiği bakımından limbik sistem denilen duygusal veya orta beyin kritik bir işleve sahiptir. Memeli beyni dediğimiz bu beyin kendi başına işlediği gibi üstünde bulunan düşünsel beyin ve altında bulunan sürüngen beyinle de ilişki içindedir. Daha doğru bir ifadeyle ilişkiselliğin sistemidir.

Beyin vücuda alınan glikozun %25’ini, oksijenin %20’sini kullanır; kan dolaşımının %18’ini kendisine çeker. Beyin evriminin gerisinde düşünce gücünü geliştirme dürtüsü veya amacı yoktur. Temel dürtü yaşamı süreklileştirmek ve bedeni canlı tutmaktır. 500 milyon yıllık bir geçmişi vardır. İnsanın beyin katmanı ise 200 bin yaşındadır. Beyinde ortalama 100 milyar nöron bulunur, bunun 80 milyarı beyincik denilen sürüngen beyinde bulunur. Bu nöronların görevi bedenin canlı kalmasını sağlamaktır. Bu 80 milyar nöronun hareketi toplam enerjinin %8’ini harcar. Düşünen beyin ve limbik sistemi oluşturan 20 milyar nöron ise enerjinin %17’sini kullanır. Bu enerji, nöronlar arasındaki düşünmeyle oluşan ve sinaps denilen milyarlarca iletişim yolunda harcanır.

Sürüngen beyni dediğimiz eski beyin ölmez, yorulmaz, dinlenmez, sürekli dinamik ve atiktir, ataktadır. Eski beyin %83 oranında görerek öğrenir. Gördüğüne inanır. Devamlılık özelliği yoktur. Başa ve sona dikkat eder. Kısa, basit somut şeyleri öğrenir, akılda tutar. Ona iyi gelen ve kötü gelen şeyleri ayırt edebilir. Dost ve düşman ayrımı vardır. Yaşamda kalmakla ilgili beslenme, korunma, üreme gibi özellikleri kontrol eder, yönlendirir. Burada en önemli nokta beyin işleyişinin karakteridir.

Beyin tıpkı canlılar gibi tarihsel süreç içinde adım adım evrimleşmiş ve farklı bölümlere sahip bir sinir sistemidir. Fakat sürüngen, memeli ve düşünce beyni olarak ayrılan beyin bölümleri aynı sistemin ilişkisel bileşenleridirler ve birlikte ilişkisel diyalektik temelinde işlerler. Duygusal beyinden kopuk bir analitik beyin düşünülemez. Düşünülse bile bu insan beyni olamaz, makine beyni olabilir ancak. Yapay zekada duygusal zekâ olmayabilir. Gerçi duyguların da öğretilebildiği yapay zekâ geliştirme deneyimleri de oluşturulmaya çalışılmaktadır. Özetle yapay zekada entelektüel beyin, duygusal beyinden kopuk olabilir, ki öyledir zaten. Fakat insan için böyle bir beyin yoktur. İnsan beyni hem biyolojik bakımdan hem de işleyiş bakımından diyalektiktir.

Diyalektik Kürtçede hala kullandığımız iki rakamının karşılığı olan “du” kelime kökünden gelir. “Du” Avrupa’da “diya” olur, kökü Aryencedir. Zerdüştlükteki karanlık-aydınlık ikilemi de diyalektik düşünceye felsefi bir temel sunmuştur. Avrupa bunları almış, farklı anlatımlara kavuşturmuştur. Diyalektik, esas olarak doğadan gelir. Engels’in “Doğanın Diyalektiği” tanımlaması bu nedenle öğreticidir. Toplumsal diyalektik de doğa diyalektiğinden bağımsız değildir. Özgünlükleri olan ama onunla bağ içinde gelişen bir diyalektiktir bu. Bu noktada Hegel felsefesi önemlidir. Hegel’de anlam, dolayısıyla toplum ön plana çıkar. “Tin’in Fenomenolojisi” doğa ve anlam olarak tercüme edilebilir, yorumlanabilir.

Doğanın, diyalektiğin çelişkili karakteri var. Felsefede tez, anti-tez, sentez olarak ifade bulur. Hegel’deki tez, anti-tez de bu doğanın diyalektiğidir. Hegel böyle söyler, Engels de ‘çelişki’ der. Hatta Engels bu çelişkiyi, karşıtlığı ‘yok etme’ olarak anlar. Marksizm’deki bu sınıf kavgasının, sınıf mücadelesinin tez, anti-tez olarak temeli Hegel’de atılır. Hegel bunları tez, anti-tez olarak işler. Burada Marks, “sınıf çelişkisi” der, “Tarih sınıfların mücadelesidir” der. Bunun belli bir anlamı vardır fakat bunu aşırıya vardırır. Aşırıya vardırması proletaryanın burjuvaziyi yok etmesine dair öngörüsüdür. Bunun için proletarya diktatörlüğünü esas alır ve teorisine uygular. Böyle bir komünizm ideali ortaya çıkar.

“Tarih sınıfların mücadelesidir” teorisi yerine bir teori geliştireceğiz. Yapılan düzeltme veya diyalektik değişiklik şudur: Bir sınıfın başka bir sınıfı yok etmesi ne evrende var ne de toplumda. Diyalektik böyle yorumlanamaz. Stalin böyle yorumladığı için kendi vatandaşlarından milyonlarcasını öldürdü. Mao kültür devrimini yaptı, o da başarısız oldu. Çünkü doğada, evrende böyle bir şey yoktur. Bir dönüşüm olayı vardır ve çelişkili bir dönüşümdür söz konusu olan. Tabii ki dönüşüm çelişkiyle olabilir. Çelişki devreye girmeyince dönüşüm olmaz. İşte sıcak-soğuk konusu. Korkunç bir sıcak çekirdek var, korkunç bir soğuk doğa var. Çok açık iki zıt uç. Halen devam ettiği belirtilen meşhur bir evren hikâyesi de böyledir.

Evrenin genişlemesi görüşü var. Büyük bir durgunluk, büyük bir soğuklukla evrenin sona ereceğine dair de bir teori var. Kimisi belli bir dönemden sonra içteki enerji azaldığı için, genişlemeyi mümkün kılan enerji patlamasının duracağını söyler. Kara deliklerin enerjisi tükenince, bu sefer tersinden bir kapanma olayının meydana geleceği, genişlemenin duracağı, daralmanın başlayacağı ve ilk patlamanın gerçekleşmesinden önceki gibi büyük bir büzülme yaşanacağı ve çöküş olacağı yönünde görüşler vardır.

Şöyle bir soru da sorulabilir; acaba öyle bir aşama mı yaşıyoruz? Genel tespitler genişlemenin halen devam ettiğini söyler. Çökme sürecinin henüz başlamadığı ancak başlayabileceği söylenmektedir. Böyle bir evren anlayışı da var. İkisi de maddenin kapanmacı, büzülmeye yatkın oluşuna dayanır. Zaten enerji büzülünce madde olur. O parçacık temelinde bir büyüme de sağlar. Soğuma yayılınca sürekli madde parçacıkları doğar. Ve o parçacıklar enerjiyi iter. Enerji var olduğu için büyük bir kaynak oluşur. Kimi yıldızlar, galaksiler meydana gelir. Bu sefer galaksiler birbirini itmeye başlar. Bu halen durmamış. Burada kilit soru şu: Enerji bitince ne olacak? Cevap da “Her şey bitecek, her şey sönecek. Büyük bir soğuk evren meydana gelecek” şeklindedir.

Buna karşılık bizim söyleyeceğimiz şudur: Eğer böyle bir şey doğru olsaydı, şimdiye kadar çoktan olmuş olurdu. Eğer böyle bir olasılık olsaydı, şimdi böyle bir evren olmazdı. Eğer şimdi böyle bir evrende yaşıyorsak belki çökme teorisine, genişleme teorisine anlam verilebilir. Ama büyük durgunlaşma teorisi doğru olsaydı, zaten bir öncesizlik var, o öncesizliğin belli bir aşamasında bu durgunluk meydana gelebilirdi. Böyle bir durgunluk olasılığı olsaydı, bu çoktan gerçekleşirdi. Ve biz olmazdık, güneşimiz olmazdı, canlılar olmazdı. Dolayısıyla bu öncesizlik ilkesini göz önüne getirdiğimizde bunun yanlış olması gerekir. Genişleme düşünülebilir, daralma çökme de olabilir, ancak bu tez pek kanıtlı olamayacağa benzemektedir.

Özcesi bunlar yarım teorilerdir. Bir şeyler açıklanmaktadır ama belki de evren böyle değildir. Nitekim “karanlık madde” ve “karanlık enerji” kavramları var. Galaksileri ayakta tutan, karanlık madde ile karanlık enerjidir. Bunların ne olduğu bilinmez. Bir diğer şey söylenir; bu görünen evren %6’sıdır, görünmeyen evren %94. Ki o da karanlık enerji ve karanlık maddedir. Onu da henüz hiç kimse tanımlayamamaktadır.

Materyalist dünya görüşü ve mevcut evren anlayışlarının her şeyi izah edemediği bu gelişmelerle birlikte anlaşılmıştır. Daha çok düşünmek gerektiği açıktır. Araştırmalar geliştikçe yeni sırların kendini göstereceği de öngörülebilir. Ortaya çıkacak en küçük bir parçacık her şey anlamına da gelebilir. Böyle birçok görüşün ortaya çıkması da sırlarla dolu düşünceyi teşvik eder. Biz de dogmaların esiri olmadan düşünmeye devam edelim.

İnsanlaşmayı mümkün kılan şey soyutlama yapabilen analitik beyindir. İnsanlaşma veya toplumsallaşma analitik beynin ürettiği anlam üzerinden varlık kazanır. Dikkat edelim, doğa canlı bir oluştur, diyalektik bir yaratımla sürekli yenilenen, çeşitlenen bir nitelik arz eder. Ki bu akış insanın biyolojik evrimine ve beyin yapısının şekillenmesine kadar varır. Bu evrimin ürünü olan insan doğaya dönerek, onun diyalektiğini inceleyerek kendisini tanımaya, anlamlandırmaya çalışır. O halde insanı, doğanın kendi üzerine düşünme hali olarak tanımlayamaz mıyız? Anlam, toplumsallaşmanın kurucu faktörü, ontolojik temelidir. Anlam her şeyden önce bir olguya göndermede bulunur. Dolayısıyla bir varlık gerektirir.

Varlık, felsefi düşüncenin başladığı andan itibaren değişmeyen bir tartışma konusudur. Hangi şeyler vardır, var olmak nedir, varlık bir fiil hali olarak görülebilir mi, bir şeyin var olduğunu nasıl söyleyebiliriz? Görünürde basit ama gerçekte son derece karmaşık olan ve benzeri devasa sorular etrafında yürüyen bir tartışmadır bu. Bu tartışma varoluşçu filozoflarda, özellikle de Heidegger’de oldukça derin bir hal alır. Leibniz, Bergson, Deleuze gibi filozoflar da oluş felsefesiyle ufuk açıcı analizleriyle ön plana çıkarlar.

Anlam kavramı da varlık kavramına benzer biçimde, hatta belki de daha ağır şekilde felsefenin zorlu tartışma konularından biri olagelmiştir. Anlam kavramını zorlaştıran pek çok etken olmakla birlikte, olguyla anlam arasındaki ilişki önemlidir. Zira olgu ile anlam arasında algı vardır ve algı, gerçekliği eğip bükme potansiyeli taşır. Biz, gerçeklikler de diyebileceğimiz olgular hakkında kavramlar yoluyla ve dil üzerinden düşünürüz. Fakat kavramlar üzerinden tanımladığımız şey gerçekliğin tamamını içermeyip olgunun kendisini bize bir sunuş biçimiyle sınırlı kalabilir. Çoğunlukla da sınırlı kalır. Ayrıca her şey her an değişir, dönüşür, yenilenir. Bu da olgunun gerçekliğiyle onu ifade etmeye çalışan kavram arasında bir mesafe yaratır. Ve bu seyir uzayıp gider.

Bu ve benzeri zorluklarına rağmen, anlam üretmede, gerçekliği kavramlar üzerinden soyutlama ve kavramsallaştırma dışında bir yol yoktur. Fakat kavram-anlam-gerçeklik arasındaki ilişkiye dair farkındalık da çok önemli ve gereklidir. Aksi takdirde kavramlar bizi gerçeklikten ve anlamdan uzaklaştırabilir de. Anlam ise toplumsallaşmanın kurucu unsurudur.

Doğanın anlamı onun diyalektiğindedir ama ‘anlam’dan bir mutlaklık kastımız yok. “Gini katsayısı” denilen ekonomik bir kavram vardır. “0” ile “1” arası bir değerden söz edilir. “0”a gelince mutlak eşitlik “1”e doğru gelince mutlak eşitsizlik oluşur. Mutlak “0” da mümkün değil, mutlak “1” de. “1” ve “0” sanal kavramlardır. Mutlak anlam, mutlak geist veya mutlak anlamsızlık düşünülebilir ama gerçekleşemez. “1” ve “0” kavramları bunu ifade eder.

Kuantum fiziğinde ‘belirsizlik ilkesi’ adı verilen bir ilke var. Bu ilkenin özelliği şudur: Bir olgunun hızını kesin olarak bilirsen konumunu; konumunu kesin olarak bilirsen hızını bilemezsin. Hız için yapılan ölçüm olgunun konumunu etkiler. Tersi de geçerlidir. Mutlak bilgi, dolayısıyla mutlak anlam diye bir şey yoktur. Bilinirlik bilinmezlikle birliktedir. Bilginin olduğu yerde belirsizlik de olacak. Bir şeyi bilirsen mutlaka bir şeyi de bilemezsin. Mutlak canlılık ve mutlak ölümlülük olamaz.

İşte meşhur Schrödinger’in kedisi deneyi buna örnektir. Bu deneyin mantığa getirdiği yenilik nedir? ‘Kutudaki kedi canlı mıdır, ölü müdür?’ sorusuna karşılık ‘Ya ölüdür ya da canlıdır’ denilemez. Doğru cevap ‘hem canlı hem de ölüdür’ şeklindedir. Canlılık ölümü gerektirir, ölüm de canlılığı gerektirir. Ölünün olduğu yerde canlı, canlının olduğu yerde de ölü olacaktır. Evrende olup biten her şey işte bu “hem-hem de” ilkesine göre olur. “Ya-ya da” anlayışı yerine “hem-hem de” anlayışına dayalı paradoksal bakış hakikate daha yakın durmaktadır.

Doğa diyalektiğinde özne-nesne ilişkisi veya dengesi konusunda ne söylenebilir? Elbette doğada denge de olacak, kutuplar da. Ve bunlar devinim, çatışma halindedir. Çatışma, denge veya eşitlik halleri olabilir. Fakat sözü edilen mutlak eşitlik değildir, mutlak denge de yoktur. Mutlaklık olsa, evren olmaz, olamaz. Diyalektikten, diyalektik düşünceden söz etmekteyiz. Diyalektik düşünce zordur, hassastır, altın tartan terazinin kefesi gibidir, sallanır durur ama dengeyi bir türlü bulamaz, çok hassastır. Evrenin ritmi de böyledir. Mutlak denge yoktur. Mutlak denge olsaydı bu gördüğümüz çeşitlilik, çoğullaşma ve farklılık olmazdı, biz olmazdık. Bu gördüğümüz zengin farklılıklar, muhteşem evren açılımı, diyalektik için ifade ettiğimiz dengesizlik ile imkân dahiline girmiş olur.

Gini katsayısı örneğinde dikkat çektiğimiz temelde, mutlak eşitliği aramak mutlak durgunluk aramak demektir. Mutlak eşitlik mutlak aynılıktır. Mutlak eşitlikte evren durur, yaşam olmaz. Evren devinim içindedir, açılır, genişler. Açılmasının nedeni farklılaşma eğilimi olabilir mi? Yoğunlaşmış enerji patlamasıyla birlikte parçacıklar oluşmuştur. Güneşimiz milyonlarca yıldızdan bir tanesidir. Güneş sistemi içindeki gezegenlerden de sadece dünyamızda yaşam vardır. Bu yaşam küçücük bir hücreyle ortaya çıkmış, bu küçücük hücre milyonlarca canlıya kaynaklık etmiştir. Bitkisel, hayvansal canlılar içinde milyonlarca tür oluşmuş durumdadır. İnsan da bu türlerden bir tanesidir.

Bir farklılaşma var. Farklılaşmaya zorlayan bir dinamik var. Farklılaşma türleşme demektir. Her tür yeni türleşmelere yol açar. Bütün bunları sağlayan evrendeki diyalektiktir. Farklılık var olmak zorundadır, farklılık olmadan hiçbir gelişme ve yaşam olmaz. Farklılık olacak ki gelişme olsun. Evren ancak farklılaşma yoluyla var olabilir, aksi düşünülemez.

 

2- İlişkisel diyalektik

Doğa ve anlam ilişkisinde üç temel kavram öne çıkar; doğanın diyalektiği, biyolojik evrim ve düşünce. Doğayı anlamak için öncesi ve sonrasıyla Big Bang denilen büyük patlamayı anlamak gerekir. Tabii en önemlisi de düşüncedir. Düşünce beyinle bağlantılıdır. Beynin bir köşesinde elektriklenme olur, hatta duyguları da yönlendirir. Duygular canlılık anlamına gelir. Düşünce ve canlılık oldukça birbirine bağlıdır. Duygulu olan, düşünceli olur. Düşünceli olan duygulu olur. Duygu ve düşünce arasındaki bağı da anlamak mümkün. Ama mahiyetine ilişkin henüz kesin bir bakış oluşmuş değil. Biraz sırlı bir ifade gibi duruyor. Bu sırlar üzerine yoğunlaşmak gerekir. Dindarlar, bilimciler, filozoflar için bu elzemdir. Kendine güvenen din insanı, bilim insanı ve filozoflar bu büyük sırları anlamaya ve ifşa etmeye devam etmelidir. İnsan her zaman “acaba bunları nasıl anlayabilirim” diye kendine sormalı, bunlar üzerine düşünmelidir. Tam izahı olamaz ama düşünsel ve ruhsal derinlikleri anlamaya götürebilir. En azından bu kaba materyalist düşünceler ve köksüz dini dogmaların insanı kadük bırakmasının, düşüncelerinin insanı dumura uğratmasının önüne geçebilir. Bu da çok değerli bir sonuçtur. Madde ya da din kişiyi tatmin etmiyorsa, işte bu sırlı alanlara çalışmak en değerlisidir. İşte bunu bir ilke olarak gündemimizin başına almamızın nedeni budur ve değeri de anlaşılmalıdır.

“Ben ve öteki” için de benzer bir söylem geliştirmek mümkün. Burada tüm evrene, doğaya hatta her şeye öteki deriz. Burada benlik oluşumu incelemeye değer. Fransızlar çok bilimci oldukları için böyle bir “ben” ve “özne” kavramı geliştirmişler. Descartes özneyi esas alır. Daha sonra Fransız bilimciliği bunu felsefeye kadar götürür. Özne sadece insanla ilgili değildir. Özne daha genel bir kavramdır. Bir olgular dünyası ya da fenomenler dünyası değerIendirilirken, özne daha çok enerjiye yakın duran bir kavramdır. Özne “ben” daha çok enerjinin mümkün kıldığı bir kavramdır, enerji tarafı ağır basar. “Öteki”nin ise doğa tarafı, maddi tarafı, olgular tarafı ağır basar. Bunu insana indirgediğimizde şu sonuç ortaya çıkar: En aktif insan veya özne, ‘ben’i güçlü olan, öznesi güçlü olan insan önder olur. Önder toplum olur, önder ulus olur, önder sınıf olur, önder vali olur. Bunların hepsi özne kategorisine girebilir. Bu da enerjiyle ve anlamla bağlantılıdır. Yani değişik bir yorumdur. Doğa ve anlamın diyalektiği bir Fransız yorumu gibidir.

Diyalektik bağlamında ilişkisellik üzerinde durmak gerekir. Bütün evren tarihi boyunca enerji maddeye dönüşür, madde de enerjiye dönüşür. Bunun adı ilişkiselliktir. Bu olmazsa olmazdır. Hatta ‘tanrı parçacığı’ diye parçacık tespit edilmiştir ki, bu tanrı parçacığı ilişkiler tarihinde temeldir. Buna “higgs parçacığı” adı verilmiş. İğne ucu kadar yoğunlaşmış bir enerji olarak tarif edilir.

Bu oluş halinde yer çekimi ilkesi devreye girer. Atomda zayıf kuvvetler ve şiddetli kuvvetler diye bir ayrım var. Atom dünyası bu iki kuvvet tarafından düzenlenir. Çekim düzeni ise moleküller arası gelişen bir çekimdir. İşte, ilişki denilen şey bu değiş-tokuş hikâyesidir; enerjiden maddeye dönüş. Psikolojide de böyle izah edilir, hatta sosyolojide de toplumsal doğaya kadar gelir. Üçüncü doğa diye bir doğa da tarif edilir. Ama hepsi bu gelişmenin sonucudur.

Diyalektik denilen şey bir bağdır. Zaten evrensel bütünlük de bağ olmadan olmaz. Hiçbir evren parçacığı diğerinden bağımsız değildir. Buna dolanıklık ilkesi denir. Herhangi bir küçük parçacık evrenin neresinde olursa olsun, ondaki bir değişiklik, evrenin öteki ucunda aynen ortaya çıkar. Tanrının birliği, Allah’ın birliği denilen de biraz budur. Orada her şey birleşir, aynılaşır, ilahlaşır. Birbirine bağlıdır ve evrendeki bağlılık böyle bir şeydir. Allah’ın her şeyin temeli olduğunu belirtmek de bu manadadır. Küçük bir parçacık her şeyi etkiler. Dolanıklık ilkesi akla uygundur. Beyindeki bütün gelişmeler diyalektiktir. Beyin hücresindeki bu kumanda merkezi, bütün duygular, görme, dokunma ve hepsi, bu hücredeki duyarga ile ilgilidir, ona da “dendrit” denir. Birbirleri ile iç içe geçmişlerdir. Bağdır, ilişkidir. Zaten ‘tek başına parçacık’ fikri yanlış. Tek başına bağımsız boşlukta yüzen böyle bir evren yok. Birbiriyle bağlantılı olmayan tek bir parçacık dahi yok.

Doğa canlıdır. Sürekli değişim dönüşüm var, evrim var. Peki doğanın işleyiş dili nedir? Değişim ve dönüşüm sonucunda gelişen olguların gerçekliğine ve karakterine dair ne söylenebilir? Doğanın diline kulak verip gelişim seyrine bakıldığında oluş halinin ilişkisel karakterde olduğu giderek daha iyi anlaşılmaktadır. Evrenin bir çeşitlenme-türleşme temelinde gelişimi de bununla bağlantılıdır. Türleşme geliştikçe zengin ilişki olasılıkları oluştuğu için yaşam ve gelişim diyalektiği hızlanır. Bu diyalektik hızlandıkça türleşme daha da geliştiğinden; yeni ve daha karmaşık sistemler oluşur. Kuantum fiziği, kaos teoremleri gerçekliğin bu karakterini görmemizde, anlamamızda ufuk açıcı rol oynadı, oynamaktadır.

Atomaltı parçacık hareketlerinden, atomlardan, moleküler yapılara geçişlere kadar evrende, doğada tüm gerçekleşmeler ilişkisellik temelinde vücuda gelmişlerdir. Biyolojik alanda da kısaca yer verdiğimiz son araştırmalar, hücre diziliş ve yapılanmalarının ve daha önemlisi, hücrelerin canlılığının var kalmasının ilişkiselliğe bağlı olduğunu ortaya koymuştur. Dolayısıyla ilişkisellik sadece fizik evren veya doğada değil, biyolojik ve toplumsal alanda da karakteristik özelliktir.

Şunu önemle belirtelim; ilişkisellik derken diyalektik düşünce tarzına veda etmiş olmayız. Bilakis ilişkisel diyalektik dediğimiz şey, klasik diyalektik anlayışın sınırlılıklarını yeni bilimsel, felsefi gelişmeler paralelinde aşma formülasyonudur. Başka bir deyişle derinleşmiş diyalektiktir. Doğanın, evrenin ve toplumun dili ilişkisellik olduğundan, bakış açısı, analiz ve değerlendirme tarzı da buna göre olmalı ve gözden geçirilmelidir. Olgunun ilişkisel olarak tanımlanması ona dair her tür analizin bu karakteri gözetmek zorunda olmasını koşullar. Zira olgu ilişkisel ise, onun gerçekliğinin anlaşılması, ilişkiye dahil olan özneler ile bunlar arasındaki ilişkinin görünmesini şart kılar. Olgunun derinliğine kavranmasına imkân sunan bu metodolojik tutum, olgunun verili halini arz eden sonuca veya tek yönüne değil, bileşenlere bakar. İlişkisel bakış ve analiz ilişkiye odaklanır. İlişki ise farklı bileşenlerin etkileşimi ile oluşan bir bağlamdır ve anlaşılması için ilişkiye taraf öznelerin rolünün görülmesini şart kılar.

Bu bakış ve analiz tarzını bağlamsal bakış olarak da tanımlayabiliriz. İlişki bir bağlamdır. Bağlamsal analizde bağlam geneli ifade ederken bağlamı oluşturan etkenler, bileşenler ise ayrı ayrı tikellikleri ifade ederler. Dolayısıyla bağlamsal analiz tikel-evrensel diyalektiğini de içerir. Her bileşen birer tikel olarak bağlam ile ilişki içinde değerlendirilir. Bu bakış açısına göre her bileşen, bağlamı etkilediği gibi ondan etkilenir de. Değişim diyalektiği tek yönlü değildir, olmaz.

İlişkiselliğe dayalı bağlamsal bakış ve analiz tarzı modern felsefeler tarafından ikici bir temele oturtulan klasik özne-nesne ayrımını da aşan bir felsefi arka plana sahiptir. Zira ilişkiye tesir eden her bileşen eş zamanlı olarak bağlamın hem öznesi hem nesnesidir. Birbirini yok eden çelişkiye dayalı diyalektik bakış açılarının da sınırlılıkları böylece aşılmış olur.

 

3- İnsan

İlişkisel diyalektik bakış ve bağlamsal analiz tarzını en iyi örnekleyecek olan insan tanımlamasıdır. İnsana dair tanımlama, benimsenen felsefi ideolojik dünya görüşünün de en iyi göstergesi, turnusol kağıdıdır.

Dikkat edelim; idealist dünya görüşü insanı idealar üzerinden tanımlar. Materyalist dünya görüşü de madde üzerinden tanımlar. Oysa insan ne sadece maddi varlığa indirgenebilir ne de idealistçe manevi varlığa. Daha da önemlisi, insan maddi ve manevi yönlerinin toplamından müteşekkil bir yapı olarak da tanımlanamaz. İnsanı maddi ve manevi varlıkların toplamı olarak gören bakış açısı, idealist ve materyalist bakış açılarındaki darlıkları aşmaya çalışan ama özünde mekanik bir bakıştır. Bu tanımlama hem idealist ve hem de materyalist görüş tanımlamalarını kabul eder ve onların mekanik toplamından bir sonuca ulaşır.

İlişkisel diyalektik bakış veya bağlamsal analiz insanı tanımlarken maddi-manevi yönlerini birbirinden ayrıştırmaz. Bakış açısı ayrıştırmaya izin vermez. Ayrıştırılamayan toplanamaz da. İnsan maddi ve manevi yönleri bulunan özgün bir oluştur; fakat insanın maneviyatı maddi varlığının, genel deyişle sinir sistemi, beyin ve anlam üretme kapasitesinin evriminin sonucudur. Aynı biçimde insan bir anlam dünyası oluşturup maneviyatını geliştirdikçe maddi varlığı da değişim-dönüşüme uğramış, yeniden şekillenmiştir. Dolayısıyla insanın maddi yönü de manevi yönünün şekillendirici etkisi altındadır.

Kuantum fiziği gerçekliğin doğasını tanımlarken “madde ve madde olmayan” der. Başka bir ifadeyle gerçekliğin doğası madde ve madde olmayandır ve bunlar aynı gerçekliğin birbirinden ayrıştırılamaz birleşenleridir. İnsan da tıpkı bu ilişkisellikte olduğu gibi maddi ve manevi ilişkisellikten müteşekkil bir yapıdır. Bu mekanik bir toplam değildir, birbiri içinde yuvalanmış, birbirini üreten, yaratan gerçekliğin farklı görünümleridir.

Anlam ancak anlamsızlık olduğunda mümkündür. Anlamsızlığın olmadığı yerde anlam olmaz. Anlam anlamsızlığa göre ölçülür. Kürt meselesi de böyledir. Kürt meselesindeki büyük anlamsızlık Önder Abdullah Öcalan’ın büyük anlam üretimine vesile olmuştur. Çok büyük bir anlamsızlık, bir örtü, bir belirsizlik olduğu için büyük bir anlam üretilmiş ve anlamsızlık perdesi yırtılmıştır. Tarihsel ve güncel olarak bütün belirsizliklere neşter atılmış, büyük bir anlam patlaması ortaya çıkmıştır. Bugün yaşanan da bu anlam patlamasının yeni bir boyutudur.

Felsefi olarak “ben” ve “öteki” kavramları Fransız ideolojisi kapsamındadır. Tabii ki bunların tanımlanması önem taşır. Burada yapılabilecek katkı bilime dayalı olarak gerek doğa gerek diyalektiğe dair bir yorum geliştirebilmekle ilgilidir. Aradan en az iki yüz yıla yakın bir zaman geçmiş, bu konuda büyük bir bilimsel mesafe kat edilmiştir. Bir izafiyet teorisi ve kuantum teorisi var. Ve biyolojide, kimyada büyük bilimsel dönüşüm var. Tabii aynı zamanda sosyal bilimde muazzam bir mesafe kat edilmiştir. Hegel’in “Doğa ve Anlam” ile “Tinin Fenomenolojisi” çalışmaları halen güncelliğini korumaktadır. Hegel öyle geçmişte kalmış bir filozof değildir. Bu, İslam teolojisine nasıl uygulanabilir? İslam teolojisi ve tinin fenomenolojisi dediğimiz şey acaba bir paralellik ifade etmekte midir? Hz. Muhammed İslam felsefesinin temelini atarken biçtiği anlam da Hegel diyalektiğinin bir ön biçimidir. Hz. Muhammed’in büyük uğraş verdiği tanrının tekliğini anlatan “tevhid ilkesi” Tinin Fenomenolojisi’nin bir taslağıdır. Bu konuda ulaşılan en çarpıcı ve önemli sonuç budur. Tevhid ilkesi halen bütün Müslümanlarca hem inanılır hem de uygulanır. Tinin Fenomenolojisi de Almanlar için bir imandır. Bunları bir araya getirince, geçerli olan ilkenin hem dini hem felsefi, tarihi olduğu kadar güncel ve hatta geleneksel bir ilke olduğu anlaşılır.

Allah kavramına ilişkin doksan dokuz sıfat sayılır. Allah kavramına yüklenen doksan dokuz sıfat, Hegel’in Tinin Fenomenolojisi’nin muazzam dökümüdür. Bu anlamda Hz. Muhammed bir proto-filozoftur. Bir din peygamberinden ziyade bir proto-filozof olarak da anlaşılabilir. Ali Şeriati buna benzer bazı yorumlar geliştirmek istedi. Buna yönelik bir sosyoloji geliştirmesi isabetlidir. İran’da da böyle yoğunlaşmalar, felsefi açılımlar var. Buna Molla Sadra da dâhildir. Gerek Molla Sadra gerek Ali Şeriati, Hz. Muhammed’i böyle bir felsefi akla dayandırarak açıklamak isterler. Bu yanlış değil, doğrudur. Zaten İran’da bu mollaların bir modern yönetim gücü olmaları da İslam’ı böyle bir yoruma tabii tutmalarından kaynaklanmaktadır. İran İslam Cumhuriyeti bunun somut ifadesidir. Bu anlam nitelemeleri daha da açımlanabilir. Tevhid ilkesi iman şartıdır. ‘Başka ilah yoktur’ der. Her şeye de “Bismillah” diyerek Allah’ın adıyla başlar. Bunlar temel yaşam kalıplarıdır.

Hz. Muhammed’in tanrı algı ve tanımlamasına bakalım. “Allah her şeyin yaratıcısıdır. Her yerde hazır ve nazırdır. Size şah damarınızdan daha yakındır. Allah görünmezdir…” Bu şekilde devam eden tüm cümlelerin başına enerji kavramı konulduğunda, tüm cümlelerin anlamı enerjiye uyar. Hz. Muhammed İslamiyet’in mutlak öznesi-yaratıcısı olarak Allah imgesi adı altında enerjiyi esas almış gibidir. Muhammed’in yaratıcı gücü tanımlaması ile kuantum fiziğinin enerji tanımının uyuşması çok ilginç ve çarpıcıdır. Demek ki Allah bir enerji yoğunluğudur. Enerjinin yoğun nüfuz etmediği hiçbir şey yoktur. Enerjinin bittiği an, her şey biter. Enerjinin bitmesi de düşünülemez. Enerjinin görünmez bir karakteri, tanımı var. O da Muhammedî Allah’a çok yakın. Görünmezdir ama her şeye hükmeder. Muhammed’deki algı, sezgi yoluyla hakikate yakınlaşmak şeklinde tezahür etmiş gibidir. Sosyolojik bir analiz bu paralelliği rahatlıkla kurabilir. Biraz dikkat ve ilişkisel diyalektik bakış bunları görmeye yeter. Bunun şimdiye kadar fark edilmemiş olması da ilginçtir ve bu da başka bir dogmatizmden kaynaklanır. “Konu din ise dogmadan başka bir şey bulamazsınız” yaklaşımı bilimsellik değildir, tersine katı dogmatikliktir. Allah’ın bir enerji olarak tanımlanması önemli bir yeniliktir. İyi düşünen biri görür ki, Hz. Muhammed’in kastettiği evrensel tindir, evrensel enerjidir. Muhammed’in bu felsefi derinliğe ne kadar vakıf olduğu, evrensel enerji konusunu ne kadar fark ettiği, felsefi veya sosyolojik düşündüğü ve bu temelde putları kırdığı konusu araştırmaya değer.

Sühreverdi, Hz. Muhammed için “ışık peygamberi” der. Molla Sadra biraz daha geliştirir. İran’da bu düşünce güçlüdür. Gazali çizgisi aslında bunun önünü kapatır. Sühreverdi’nin katledilmesi de Gazali düşüncesinin olumsuz sonuçlarından biridir. Sühreverdi bir Kürt olan Selahaddin Eyyubi tarafından katledilir. Sühreverdi aslında Zerdüşti geleneği geliştirir. Zerdüşti öğretiyi felsefe haline getirir. Onun yaptığı, Zerdüşti öğretinin felsefi savunmasıdır. Başarılı bir tasavvufçudur, epeyce etkili de olur. Fakat Gazali eğilimindeki katı, tutucu mollalar onu ihbar eder ve öldürürler. Öz budur.

Katı, tutucu düşünme zaman içinde biraz geliştiğinde dinsel dogmaya dönüşür. Buna duygusal düşünme biçimi de denilebilir. Kürtler de tamamen duygusal düşünme biçiminde düşünürler, ki buna orta beyin aşamasında düşünmek de diyebiliriz. Dinsel dogma ötesi bir felsefe yoktur Kürtlerde. Olan da Sühreverdi şahsında katledilmiştir. Bugün karşısında mücadele yürütülen de bu düşünce biçimidir.

İnsan evrenin küçük bir maketidir. 13.8 milyar yıllık bir tarih insanda özetlenmiştir. Bütün bilimsel veriler bunu gösterir. İnsan bu yönden bir evrendir, hatta orta evren denir. Aslında hem kuantumik evrende hem de öteki doğada her şey insanda özetlenmiştir. Hz. Muhammed insanın türeyişini de fark etmiş ve “Eşref-i mahlûkat” demiş insan için. İnsanın yaratılanlar içinde bir farkı olduğunu anlamış, ki bu doğrudur. Darwinciler “herhangi bir varlık” der. Ama insan herhangi bir varlık değildir, farklı bir varlıktır. Hz. Muhammed’in bu felsefi değerlendirmesi belki de Darwin analizinden daha üstündür. Üslubu ve düşünce dünyasını ortaya çıkartan tek varlıktır insandır. Halen bunu aşan bir varlık yoktur.

Almanya’daki Tinin Fenomenolojisi ise bunu biraz daha bilime yakınlaştırmıştır. Hegel’in temel konumu bilimle din arasındaki o büyük boşluğu doldurmasıdır. Bu bizim kendi yorumumuzdur. Hegel’in tarihsel konumu, başta Hristiyanlık olmak üzere genelde din ve bilim arasındaki büyük boşluğu doldurmuş olmasından ileri gelir. Bu çok zor bir iştir ve Hegel bunu en iyi başaran filozoftur. Zaten Hegel’e “modern çağın peygamberi” denilmesi de kaynağını buradan alır. Modern çağın ve modernitenin peygamberidir. Hem filozoftur hem peygamberdir. Tin kavramını Arapça’ya veya İslam’a çevirirsek Allah demektir. Kesin özü bu. Tinin fenomenolojisi, doğa haline gelmiş, görünür olmuş ruh-enerji-anlamdır. Diğer bir deyişle doğanın anlamıdır. Hz. Muhammed de Allah’ın doksan dokuz sıfatı ile aynı şeyi söylemektedir.

Burada bir varlık var. Biz bugün her şeyi enerji ile izah etmekteyiz. Hz. Muhammed onu Allah’la izah eder. Allah da bir enerjidir. Hz. Muhammed’in Allah’ı bir enerji olarak adlandırması kesin doğrudur. “Allah bize şah damarımızdan daha yakındır” sözü ancak enerji kavramıyla açıklanabilir. Bunu nasıl sezdiğini bilemeyiz ama bunun enerjiyle açıklanması doğrudur. Herkes “Allah var mıdır, yok mudur” der; Allah enerji anlamında var ve maddeleştirilemez. Denilir ki “Allah hiçbir şeye benzemez.” Bu da çok isabetli bir nitelemedir. Enerji her şeyin bağlı olduğu bir olgudur. Enerji olmadan madde de olmaz. Hem Platon’da hem Hz. Muhammed’de madde önemsiz bir ikinci doğadır. Platon’da idealar esastır. Aristo “form” diyerek Platon’u tamamlamıştır.

Aristo’nun felsefesi form ve özne temellidir. Bir de entelektüel ilkesi vardır. Onunla anlamı ifade etmek ister. Aristo’da bir maddeyi harekete geçiren ruh anlamında “entelekheia” kavramını ele alır, ki bu enerjidir. Aristo, dinamizmi sağlayan enerjinin farkına varmıştır. Aristo’nun da bu kavrama katkısı böyledir. Platon’da tin esastır. İdea tin demektir. Hz. Muhammed’in bunu toplumsallaştırması ve bir sosyoloji haline getirmesi enteresandır. Felsefeyle kalmaz, sosyoloji haline getirir. Şeriat adıyla yaşanacak toplumsal yasalar sistemini ortaya çıkarır ve “Buna göre yaşayacaksınız, inanacaksınız” der. Kendisi de en iyi uygulayan gerçek mümindir. Bu türden bir toplumsallaştırması vardır.

Ortadoğu toplumlarında “geist” mı denir, “Allah” mı denir, “felsefe” mi denir, ne dense de böyle bir felsefi alt yapı vardır. İslam, gücünü biraz bu tinin toplumsal hale getirilmesinden alır. Bu, İslam’a büyük bir atılım gücü vermiş. İslam’ın halen ayakta kalması biraz buna bağlıdır. Böyle bir felsefi temeli var. Diğer dinler buna benzer ilkesel temellere sahip olmadığından İslam karşısında yenilirler. İslam’ın yenilgisi de herhangi bir din tarafından değildir. İslam bilimle yenilgiye uğratılmıştır. İslam’ın Hristiyanlık karşısında mutlak üstünlüğü vardır. Balkanlardan Viyana’ya kadar İslam’ın ezici üstünlüğü söz konusudur. Avrupa, her çağın bilim kırıntısını almış ve bir bilimsel zihniyet yaratmıştır. Bilimsel gelişme 17. yüzyıldadır, 18. yüzyılda patlama yapar, 19. yüzyılda da sanayi devrimiyle birlikte dünya hegemonu haline gelir. İslam, Osmanlılar şahsında Anadolu içlerine kadar geri itilir. İber Yarımadası’ndan da itilir ve Afrika’ya atılır. Şu anda da tüm İslam dünyası birleşse, bir İsrail kadar olmaz. Demek ki bilimsel hegemonik üstünlük, İslam’ın idealara dayalı imanını yerle bir etmiştir. Artık iman yetmez, bilim üstünlük sağlamıştır.

Konu başlığı bağlamında insan tanımını yaparsak şöyle diyebiliriz: İnsan beyin yapısı ve diğer temel organlarıyla müthiş bir organizasyonel varlıktır. Beyin trilyon değerinde hücre ve uzantılarının kurduğu ilişkilerle bir varlık haline gelmiştir. İnsanı her bakımdan yöneten bir organdır. Madde bile denilemez, çünkü düşünceyle dolu beyinde hücreler ve uzantıları var; iç içe geçmişler ve düşünce üretirler. Gözle görülmeyen, tarifi bile yapılamamış bir düşüncenin varlığından söz etmekteyiz.

Düşüncenin madde ötesi olduğu bilinir; fotoğrafı çekilemez, ispatlanamaz. Halen düşüncenin ne olduğuna dair bir tanımlama yok. Descartes’in “düşünüyorum, öyleyse varım” sözü var ve kendi varlığını düşünmeye dayandırır. Varlık düşünceyi gerekli kılar. O halde parçacığa dayalı izahı gözden geçirmek gerekir. En önemlisi de organizasyonel anlatıma giderek buna yüksek değer biçilmesi gerekir. Bundan dolayı “düşünüyorum öyleyse varım” sözünden ziyade “Ne kadar örgütlüysen, o kadar varsın” formülü insan hakikatini anlatmada daha isabetlidir.

Kürt pratiğini de hatta Önderlik gerçekliğini ve örgütsel varlığı da bu kavram altında özetleyebiliriz. Ne kadar örgütlüysen o kadar varsın. Bizzat Kürt dokusunu tanımlamaya çalışırken biz bunu gördük; örgütlendiğimiz oranda var olduk; örgütümüz dağıtıldığı oranda yok ediliriz. Örgütlenmenin, varlığı mümkün kıldığı aşikardır. Kürt denilen bir şeyin var olması için, örgütlü olması gerekir. Örgütlü olmaktan çıkınca hiçlik, çöplük meydana gelir. Alman toplumundaki örgütlülük müthiş bir varlık kazanmıştır. Kürt gerçeğinde ise bir organizasyonun varlığı-yokluğu belli değildir. Demek ki atomdan, molekül ve insan beynindeki bağlantılara kadar bu organizasyona dayalı bakış açısı insanın hakikat payı yüksek bir tanımını ortaya koymaktadır.

Toplumsal doğanın tanımıyla bu düşünce tarzının ilişkisi nedir? Simgesellik insan türüyle bağlantılıdır. Mimetik bilinç biçiminin simgesellikle bağlantısı yoktur. Simgesellik bağlamında yapılan her şey kültürdür. Çakıl taşını işler, değnek yapar, hareket eder. Burada bir düşünce vardır ve düşüncenin varlığı sayesinde farklılık gelişmektedir. Düşünür, yürür, hayaller kurar. İnsanın sadece simgesel düşünceyle yaptığı işlere kültür diyebiliriz. Peki, bunun yasalarla ne ilişkisi var? Adı üstünde simgesel düşünce, hayal, tasarım ve planlama içeren düşüncedir. Burada yasa yoktur, yasanın varlığından söz etmek mümkün değildir.

Fizik ve kimyada tam yasa geçerli olabilir. Kaldı ki, fizik dünyada bile, atom üstü evrende yasa vardır ama atom altı evrende, kuantum dünyasında belirsizlik durumu hâkimdir. Belirsizlik ilkesi yasa dinlemez. Kuantum dünyasında yasayla çelişen şeyler var. Bu nedenle Einstein, Bohr, Heisenberg bu konuda tartışırlar. Einstein kanun arayışındadır. Diğerleri ise öyle bir kanun-yasa olmayabileceğini düşünürler. Hatta bir parçacık çifti çarpıştığında yok olur. “En kısa süre” denilen şey burada saklıdır. Parçacıklar var olur, yok olur ve bu kimlik değişimi kuantum dünyasında sürekli tekrarlanır. Bunlar Tanrı parçacığı sınırında gerçekleşir. Parça enerjiye, enerji parçaya durmadan dönüşür. Bu, evrendeki muazzam çeşitliliği gösterir. Hz. Muhammed’in tanrı anlayışında da evren her an yaratılır. “Tanrı her yerde hazır ve nazırdır” tespiti bunu anlatır. Bunlar kesinlikle kuantum fiziğiyle ilişkili tanımlardır. Bu tarz tanrı anlayışı, ancak kuantum ile izah edilebilir.

Kültür insan yaratımıdır, esnektir. Bu durum birinci doğayı ortadan kaldırmaz. Biyolojik, fiziksel, kimyasal ve kuantumik dünyayı da içeren dünyadır. Dolayısıyla oradaki her şey insanda da vardır. Kültürlerin yaratımında genetik izahlar yapılır. Yavruların ana-babalarına benzemesi genlerle izah edilir. Buna genetik dizilimin aktarılması denebilir. Örneğin aslandan aslan, tilkiden tilki, çakaldan çakal doğar. Bu anlaşılırdır ve genlerle izah edilebilir bir durumdur. KüItürde ise bu yoktur. Kültürde genetik üreme, genlerle üreme olmaz. “Kürt kültürü” derken, kendine özgü bir şey anlatılır. Böyle nesilden nesile aktarılan kültürel öğelere, kültür parçacıkları veya kültürel atomlar da diyebiliriz.

 

4- İnsan eko-sosyal bir varlıktır

İlişkisel bakışa göre insan tanımlaması sadece insanın maddi-manevi yönlerinin ilişkiselliğine dayalı olamaz. İnsanın maddi-manevi yönlerinin ilişkiselliği, insan gerçekliğinin temel karakteristiğini oluşturan ilişkiselliklerden sadece biridir. İnsan gerçekliğini daha iyi kavrayıp kavramı yerli yerine oturtacak bir tanımlama, bir adım daha derinleşip ontolojik kaynaklara inmekle imkân dahiline girebilir.

Modern sosyal bilimlerin insan tanımlamaları irdelendiğinde insanın, “düşünen varlık”, “alet yapan varlık”, “ölümlü olan ama ölümsüzlüğe heves eden varlık”, “kültürleşen varlık” ya da “politik hayvan” gibi belirlemelerle tanımlandığı görülür. Böylece insanın doğadaki diğer canlılardan farkı ortaya konulmaya çalışılır. Fakat insanı ekolojik bir varlık olarak tanımlayan bir analizle karşılaşmak zordur. Hatta denilebilir ki modern düşünce dünyasında insanlaşma doğadan, ekolojiden kopuş ile tanımlanır. Bu düşünceye göre insan doğadan ne kadar koparsa o kadar insanlaşır.

İnsanlaşmayı doğadan kopuşla tanımlayan akıl insana, topluma, doğaya yabancılaşmış sapkın akıldır. Modern akıl bu yönüyle temelden sorunludur. Aydınlanma kodlu bu akıl, insanın ve doğanın diyalektiğine yabancı, egemenlikçi kültürün ürünü bir akıldır.

İnsan sıklıkla ‘sosyal bir varlık’ olarak tanımlanır. Bu tanımlama, sosyaliteyi insanlar arasındaki ilişkilerle sınırlı kavradığı için eksiktir. Sosyaliteyi hatta sosyalizmi daraltır. İnsan, sosyal olmadan önce ekolojik bir varlıktır. Ve bu ontolojik bir özellik arz ettiğinden aşılabilecek bir şey değildir. Başka bir ifadeyle insan sosyalitesi, ekolojik karakterden bağımsız değildir.

İnsanın maddi varlığının doğal evrimin ürünü olduğu çok açık bir hakikattir. Sinir sistemi, beyin gibi düşünce ve anlam üretme kapasitesinin gelişimi de dahil, insan maddi varlık olarak doğa evriminin bir sonucudur. İnsanın doğa olmadan yaşayamaması bundandır. İnsan olmasa da doğa pekâlâ yaşar, ama doğa olmadan insan yaşayamaz. O halde insan sadece doğal evrimin bir ürünü değil, aynı zamanda yaşamı doğaya bağlı kalmaya devam eden bir varlıktır. İnsan için doğadan kopuş olamaz. Olur ise “insan” söz konusu olmaz.

Özetle insan her şeyden önce ekolojik bir varlıktır. İnsanın sosyal niteliğini sağlayan düşünce gücü ve anlam üretme kapasitesi de insanın ekolojik-maddi varlık olması üzerinden gelişmiştir. Bu noktada düşüncenin gelişimine dair çok kritik bir hususun altını çizelim. İnsanın sinir sistemi ve beyni, düşünce ve dolayısıyla anlam üretme yoluyla doğadan koparak sosyalleşmesi için gelişmemiştir. Sinir sistemi ve beyin yapısının gelişiminin gerisindeki dürtü yaşamsaldır. İnsan türü doğadan kopmak için değil, bilakis doğa içinde, doğa ile birlikte yaşayabilmek, var kalabilmek için sinir sistemi ve beynini geliştirmiştir. Düşüncenin gelişimi bunun sonucudur.

Tüm bu verilerin işaret ettiği açık gerçeklik, insanın eko-sosyal bir varlık olduğudur. İnsan gerçekliğinin temelini bu ilişkisellik sağlar. İnsanın eko-sosyal bir oluş olarak tanımlanmasında eko birinci doğadır, sosyal kavramı da ikinci doğayı anlatır. İnsan eko-sosyal bir varlık olarak doğa ve toplum arasındaki köprüdür. Bir ayağı birinci doğada, bir ayağı ikinci doğadadır. Sağlıklı bir sosyalitenin yeniden tesisi, toplumsal ve ekolojik gerçeklikten kopmuş olan bu köprünün yeniden tesisiyle mümkündür. İnsan sosyalitesinin en temel koşulu ekolojik gerçekliği ihtiva etme zorunluluğudur. Başka bir deyişle ekolojik olması, insan için bir tercih değil, varoluşsal zorunluluktur. Doğa, eko-sosyal bir varlık olarak insan üzerinden ikinci doğaya, öz deyişle toplumsallaşmaya yol alır.

İlginizi çekebilecek diğer yazılar

Oynatıcıyı Gizle/Göster
-
00:00
00:00
Update Required Flash plugin
-
00:00
00:00