KÜRT VE KÜRDİSTAN GERÇEĞİ
1- Kürt varlığı ve zamanı
Varlık ve bilinç, felsefenin en temel sorunudur. Varlık kavramının kendisi, halen en çok merak konusu olan felsefi kavramların başında gelmektedir. Bunun yanı başındaki ikiz kavram ise zamandır. İkisi birbirinden ayrılamaz. Varlık ne kadar zamansız olarak düşünülemezse, zaman da varlık olmadan olmayandır. Zaman, tamamen varlıkla ilgilidir. İkisi arasındaki ilişki, en çok oluş kavramıyla bağlantılıdır. Varlık ve zaman mutlaka oluşla gerçekleştirilir. Zaman, varlıkta oluşa zorlar. Daha doğrusu, varlığın sürmesi oluşla mümkündür. Oluş halindeki varlıktan bahsettiğimizde zaman doğmuş demektir. Yani oluş varsa, orada varlık ve zaman var demektir. Oluşun olmaması hem varlığın hem de zamanın yok olduğu anlamına gelir. Oluş, varlığın farklılaşma, formlaşma halidir. Oluşum halinde olmayan varlık, olmayan varlıktır, olmayan zamandır.
Oluşma, farklılaşma hali, potansiyel haldeki bilinçtir. Farklılaşma, belki de bilince giden yücelişin ilk adımıdır. Varlık zamanla oluşup farklılaştı mı, bilince ilk adımını atar. Ne kadar oluşum, form, biçim varsa o kadar bilinç var demektir. Evrensel anlamda bilinç farklılık, kategorik olarak bilinç ise farklılaşmadaki tüm bilinçlerin genel evrensel halidir. Fakat formlardaki sonsuzluk, bilinç hallerinin de sonsuzluğu anlamına gelir. Ne kadar farklı form varsa, o kadar farklı bilinç vardır. Hegel’de Tin kavramı, formdan önce gelir. Daha doğrusu formsuz, biçimsiz bilinç söz konusudur. Hegel, formu fizik doğadan başlatıp devlete kadar yükseltir. Bilinç, formlar yoluyla kendiliğindenli (formsuz) halden, kendisi için bilinç haline gelmek ister. Fiziki, biyolojik ve toplumsal formlarla bilinç, kendisini hem kanıtlar hem de tanır. İnsandaki bilinç, kendi farkına varmaya başlayan bilinçtir. Felsefi bilinç, bilincin en gelişkin hali olup kendi farkına varmış Tin olarak ilk haline döner; ama kendini fark etmiş olarak, yani Mutlak Tin olarak. Doğu toplumlarında daha çok dinsel inanışlarla, tasavvufla varılan bu düşünce tarzına, Batı toplumu bilim ve felsefe yoluyla varmıştır.
Kürtleri varlık, oluş ve bilinç halinde tanıtlamaya çalışmak, konunun köklü kavranması bakımından hayli aydınlatıcıdır. Yakın döneme kadar çoğu kesimler açısından Kürtlerin varlığı tartışmalı bir konuydu. Kürtler varlığını kanıtlamak için, son iki yüzyılda belki de başka hiçbir toplumsal varlığın yaşamadığı düzeyde şiddete, baskıya, inkâr ve imhaya maruz kaldı. Kültürel ve fiziki soykırımlardan geçti. Kürtlerin ana mekânı olan Kürdistan’da gerek fiziki parçalama, gerekse kültürel-zihinsel parçalama ve yok sayma temelinde, her türlü zor ve ideolojik araç devreye konuldu. Denebilir ki, kapitalist modernitenin soykırım dahil uygulanmayan hiçbir baskı ve talan mekanizması kalmadı. Kürtlük, bu açıdan benzeri olmayan bir olgudur.
PKK somutunda yaşanan mücadele de Kürtlerin varlık sorunu nedeniyle verildi. Bu mücadele bir anlamda Kürtler var mı yok mu sorusunu netleştirme mücadelesiydi. Taraflardan biri intiharvari biçimde ‘vardır’ derken, karşı taraf ‘yoktur’ diyordu. Daha da ötesi ve utanılası olan, PKK’den önceki altmış yılda da Kürt entelektüelliği açısından temel meselenin Kürtlerin varlığını kanıtlama uğraşı olmasıydı. Şüphesiz bir birey ve toplum için kendi varlığını tartışmak, çok tehlikeli ve alçakça bir konumu ifade eder ki, bu da yaşam ve ölüm arasındaki ince bir çizgiye işaret eder. Tarihte hiçbir toplumsal varlık, bu tür bir vahşete maruz kalmamıştır. Kürtler kadar hiçbir toplumsal varlık, kendiliklerinden utanır ve inkârı kabul eder hale getirilmemiş veya çok az sayıda toplumsal varlık böyle bir aşağılanmayı yaşamıştır. Kürt olmak demek, öz vatanı olmayan, değersiz, hiç para etmeyen, çoğunlukla işsiz kalan, kendisine verilecek en küçük bir ücrete bile hemen razı olup çalışan, sürekli yaşam kavgası veren, sosyal-kültürel ihtiyaçlarını unutan, maddi ihtiyaçlarının temini için durmadan çalışan ve çabalayan, buğdayın ve ekmeğin yurdunda aç kalan insan demektir.
Bu bakımdan Kürt sorununun ve çözüm yollarının tartışılabilmesi için öncelikle Kürt’ün varlık sorunu hakkında aydınlanmak şarttır. Aydınlanmak, ilgili varlık konusunda hakikatle tanışmaktır. Hakikat ise, ancak uğruna büyük mücadeleler verilerek varılacak bir hedeftir. Hakikat, gerçek olmayıp gerçeğin bilince varmış halidir.
Hakikatsiz gerçek, uyuyan gerçekliktir. Uyuyan gerçekliğin sorunu yoktur. Hakikat, uykudaki gerçekliğin uyandırılmış halidir. Kürtlere ilişkin uyku hali o denli derin ve ölüme yakındı ki, o yüzden hakikati uğruna verilen savaş da çok karmaşık ve zorludur. Nitekim ancak böyle karmaşık ve zorlu geçen bir savaş ve mücadelenin ardından, Kürt gerçeği ve sorununa ilişkin hakikatler ortaya çıkmaya başladı ve bir özgürlük umuduna yol açabildi.
Kürtlük, tarihte hep sabit duran bir gerçeklik değildir. Her toplumsal olgu gibi sürekli dönüşüm geçirerek varoluşunu geliştirir. Günümüzdeki dönüşümü çok daha hızlı ve kapsamlı yaşanır. Kürt olgusu, şu anda çok yönlü bir açıklanma süreci yaşamaktadır.
Gerçeğe yakın bir Kürt ve Kürdistan tarihini yazmaya çalışmaktayız. Neden olgusal Kürt gerçekliği? Bunu tarihsel sosyoloji çerçevesinde ele alma gereği var.
Çünkü sosyoloji ve tarih olmadan ne önümüzü aydınlatabiliriz ne de çözüm diye bir şeyden bahsedebiliriz. Sosyoloji, bütün bêşeri bilimleri ifade eder. Bu da tarih olmadan anlaşılamaz. Dolayısıyla tarihsel sosyoloji perspektifine ihtiyaç doğar. Çünkü tarihsel sosyoloji olmadan Kürt ve Kürdistan olguları kavranamaz. Kavransa bile ne savaşta ne de barışta, eylem için yeterince yol gösterici olur. Bugüne geldiğimizde olgular bize artık bunun derin, kapsamlı kavramsal gelişmesini dayatmaktadır.
Tarihte Kürtler dediğimiz, Kürtlük dediğimiz gerçeklik nasıl ele alınmalı? Belli ki günümüzün egemen tarih anlayışı çerçevesinde Kürt gerçeğini düşünüp kavramaya çalışmak, aşırı zorlamadır. Bu yönlü denemeler zoraki tarih denemeleri olup, olgusal gelişmelerle pek ilgili değildir. Mitoloji ve destanlar kadar bile gerçekleri yansıtmazlar. Kültürel tarih yöntemi, olgusal gerçekliğe daha yakındır. Kültürel tarih, uygarlık ve modernite süreçlerini de kapsamına alır. Fakat uygarlık ve modernite, kültürün evrensel tarihini kapsamına almaz. Uygarlık ve modernite döneminin temel kategorileri olan devlet ve ulus, kültürel tarihin ancak sınırlı bir bölümü olabilir. Kültürel evrenselliği kapsayacak yetenekten yoksundur. Dolayısıyla Kürtlerin uygarlık ve ulus tarihlerinde pek yer bulmaması, tarihsiz oldukları anlamına gelmez. Kültürel tarih bağlamında ele alındığında ise, Kürtlerin binlerce yıllık başat bir tarihe sahip oldukları görülür. Bu kültürün temel niteliği, kabile ve aşiret formlarını güçlü yaşaması, tarım ve hayvancılık ekonomisinde devrimsel bir rol oynamasıdır. Verimli Hilal kültürünün insanlık tarihindeki rolüne denk bir rolü, Kürtler de halkların kültürel tarihinde oynamıştır. Yaklaşık ve tespit edilebildiği kadarıyla, Verimli Hilal merkezli on iki bin yıllık bir kültürel önderlik söz konusudur. İnsanlık tarihinde hiçbir kültürün bu denli uzun ve kapsamlı, güneş gibi aydınlatıcı, ısıtıcı ve besleyici bir rol oynadığına tanık değiliz. Varsa da rolleri sınırlı ve yüzeyseldir. Ontolojiden antropolojiye bir Kürt ontolojisi, bir Kürt antropolojisi gerekir. İkisi de birer disiplindir ve öğreticidir.
Kürt ontolojisi, yani Kürt varlık bilimi kavramı gerçekçidir. Varlık olarak Kürtler, çok kadim bir gerçekliktir. Belki de modern insanın ortaya çıkışının başlangıcıdır. Göbeklitepe olayı, bunun bulgularını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla bir Kürt ontolojisi olarak düşünülebilir. Çünkü varlık kazanmıştır. Varlık; dil, kültür, kabile ve aşiret oluşumlarının hepsidir. Ontolojiden kasıt, varlık bilimidir.
Heidegger’in Almanlar için yazdığı “Varlık ve Zaman”, o koşullarda Alman toplumunun yaşadığı varlık ve yokluk durumuna çıkış yolu açmak içindir. Almanlar o dönemde, bir varlık-yokluk halini yaşamaktaydı. Hegel, ulusal-devlet olmanın yollarını döşer, ulus-devletle Almanların varlık kazanmasını ister. Heidegger de ulus-devlet felsefesini geliştirir.
Kürtler için de böyle bir ontolojik olguya ihtiyaç vardır. Kürtlerde varlık güçlüdür aslında; tarihleri de bir yerde varlık tarihidir. Özgürlük tarihi değil, bir varlık tarihidir. Hatta belki de insanlığın başlangıcında gizlidir. Dili, anacıl toplumu -ki ikisi de iç içedir- ardından halen çok güçlü olan kabile toplumunu yaratırlar.
Bugünkü Kürtlerin kökenini, Hint-Avrupa topluluklarının kök hücresi olarak tanımlamak mümkündür. Kürt dili ve kültürü üzerindeki araştırmalar, bu gerçekliği ortaya çıkarmaktadır. Hem yaşadığı coğrafya hem de tarihi, bu gerçekliği daha da doğrulamaktadır. Göbeklitepe kanıtları, on iki bin yıl öncesine kadar giden en eski kabile ve din merkezliği, mevcut kültürün gücünü kanıtlayan önemli bir örnektir.
Antropoloji disiplini, insan türünü inceler. İnsanın bizzat kendisinden başlamak üzere, klan-kabileden modern insana kadar gelişimi antropolojinin konusudur. Kürt coğrafyasında yoğunca antropolojik inceleme yapılmıştır. Antropoloji üzerinden Kürtlere yaklaşmak, daha kapsamlı sonuçlara ulaştırır. İnsanın nasıl insan olduğu, nasıl dil kazandığı, mitolojik-dini bilince nasıl ulaştığı gibi sorular antropoloji kapsamına girer. Özellikle kabile varlığının nasıl oluştuğu ve geliştiği sorusu, antropolojinin temel sorularından biridir. Bunlar proto-Kürtlerde yoğun yaşanmıştır. Bugünkü Kürt varlığının kabulü PKK tarihiyle ilgilidir. Bundan öncesi inkâr edilmiştir.
Demek ki ontoloji disiplini, kabile ve aşiretin oluşumunu -ki kastik oluşumlar da buna girer- buradan incelemelidir. Kabilenin de kastik oluşumun da doğuş mekânı burasıdır. Göbeklitepe’dir. Yanısıra ona dayalı manevi kültür, mitoloji, din, devletleşme, şehirleşme, bunların hepsinin çıkış yerlerini de ontoloji burada araştırmak durumundadır. Dolayısıyla iyi bir antropolojik ve ontolojik yaklaşımı, bu mekân hak eder. Körlüğe yol açan, burjuva pozitivizmindeki milliyetçilik yaklaşımı ile reel-sosyalizmin yaklaşımıdır. İkisinde de tarih yok. Birinde burjuva tarihi var, diğerinde ütopik bir işçi sınıfı, proletarya tarihi var. İkisi de hem gerçekliği ifade etmez hem de gerçekliğe karşıdır. Kürtler gibi Avrupa dışı toplumlara karşı kördürler. Bizler, aslında bu köreltici etkiyle yaklaşmışız. Gerek PKK’de gerek reel-sosyalizmde ortaya çıkan netice, çözümsüzlük veya iflastır. Çözümsüzlük, tıkanma, ezber, dogmatizm yaşandı. Çünkü bakış açısı yanlıştır. Yöntem ve disiplinde yanlışlıklar var.
Kürt tarihine dair taslak düzeyinde bazı düşünceler şöyle belirtilebilir: Afrika’dan bir kol olarak ayrılan ilk insanlar, Doğu Afrika Rif’ini yol yaparak Filistin’e varırlar. Fakat orada barınma olanakları sınırlıdır, çöle bitişiktir, çok az insanı kaldırabilir. Ama Afrika’dan da sürekli -şimdi Akdeniz üzerinden yaşanan göç akını gibi- göçler gelir. İnsanlar akın eder. Göç eden insanların çok azı orada kalır, diğerleri ise Zagros-Toros zirve ve eteklerine geçer. Burası, ilk göçlerin yoğunlaştığı alandır.
İnsan türü Afrika’da, bir dile bile ulaşamamıştır. İşaret diliyle anlaşan -klan bile diyemeyeceğimiz- maymundan biraz uzaklaşmış, insanımsı topluluklar vardır. Mühim olan, burada uygarlık oluşturamamış olmalarının anlaşılmasıdır. Onun maddi koşulları yoktur. İşaret dilini aşamamışlardır. Düşüncede mimetik sınırları aşamamış, simgesel düşünceye yeterince ulaşamamışlardır. O temelde homo sapiense gelinmiştir. Milyonlarca yıl önce buralara gelirler. Gittikleri kültürel yerlerde homo sapiens dışında da türler var; Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da böyle türler var. Fakat simgesel dili geliştirememişlerdir. Anlaşıldığı kadarıyla, insan topluluğu diyeceğimiz bir düzeye ulaşamamışlardır. Ancak Afrika koşullarından çıktıktan sonra Mezopotamya’da bir birikme, yoğunlaşma oluşur. İşaret dili, sesler birer kelimeye dönüşebilir. Koşulların ve iklimin burada belirleyici önemi var.
Mezopotamya, cennet kavramının tahayyül edildiği yerdir. Cehennem ise, o insanların geldikleri çöllerdir, sahra çölüdür. İşte burayı, o nedenle cennet gibi görürler. Sonuç olarak, 50-60 bin yıl önce -ki bu rakam, kaynaklara göre değişebilir- bu insanlar buraya gelir. Farklı bir insan türünün oluşması için gerekli olan; daha çeşitli bir beslenme koşulu ve kültür denilen olaydır. Böylelikle hayvandan veya maymundan kesin ayrılma süreci imkân dahiline girer. Aslında Neandertal denilen tür, burada daha önceki insandan, insansı türden ayrışır. Bu, daha düşünceli ve daha toplumsal. Bu tür, ilk defa burada oluşur ve buradan da dünyaya yayılır. Homo sapiens 50-60 bin yıl önce buraya ulaşır. Bugünkü modern insanın öncülleri, Afrika’da değil burada, Kürtlerin yaşadığı topraklarda ortaya çıkar.
Tahminen dil, ilk defa burada ve Ana-Kadın etrafında oluşur. Ana-Kadın kültürü, bu bölgede yoğunlaşmış. Bu sesler, burada Ma-Tanrıça etrafında dile dönüşür. Bu süreçte gelişen kelimeler, bugünkü dilimizde de halen mevcuttur. Demek ki, burada oluşmuşlar. Yaşıyoruz, halen kalıntıları var. “Ma” ‘Ana’ anlamına gelir. Karacadağ eteklerinde bir bitki kültürü oluşmuş, tıpkı koyun-keçi kültürü gibi. Bu, muhtemelen otuz binlerde epey gelişmiş. Güney Kürdistan’daki Şanidar mağarasında otuz bin yıllarına dair kalıntılar, tahıl kalıntıları, yün kalıntıları vardır. Bu yoğunlaşma, Ma-Tanrıça etrafında gelişen klan kültürünün yaratımıdır.
Mezopotamya’nın güneyinde Sami dil grubu var. Bu alan Afrika’ya çok yakın bir alandır. Burada bu dil, çok sonra oluşur. Kuzeyde ise Sibirya eteklerinde, Avrasya’da Ural-Altay dil grubu sonradan gelişir. Belli ki Aryen dil grubu veya diğer adıyla Hint-Avrupa dil grubu, bu coğrafyada oluşmuştur. Halen kullandığımız kelimeler, bu kültüre işaret eder. En yoğunlaştığı alan da Zagros-Toroslar’ın çizdiği yay, Dicle-Fırat-Zap vadileridir. Bütün arkeolojik keşifler, burada böyle bir kültürün oluştuğunu gösterir. Bunun kalıntıları günümüze kadar gelmiştir. G. Childe’ın önemi, Neolitik devrimden bahsederken buraya işaret etmesinden kaynaklanır. Biz, buna aristokrasiyi de ekledik. Bu kadar önemli bir yerdir. Aristokratik ‘devrimin’ sonuçları dünyaya yayılmış; hem de Neolitik kültürün izinden yayılmış. Bütün arkeolojik, etimolojik kanıtlar bunu gösterir. Sümerlerle birlikte, yazılı kanıtlar da elimize geçer. Bir de bundan otuz bin yıl önce yaratılan kadın heykelcikleri var; belli ki burada ana-kadın kültürü çok sistematiktir ve gelişmiştir. Dil ve kültür etrafında bir topluluk ve bu topluluk etrafında bir kültürlenme süreci başlar. Arkeolojik kalıntılar, burada ilk defa bir kültür gelişiminin olduğunu gösterir ve bunun “Ana” etrafında olması, işin doğası gereğidir. Erkeğin böyle bir yaratıcılık göstermesi mümkün değildir.
Aryen dil grubu ne Sami dil grubudur ne de Ural-Altay dil grubudur. Dilin kökenleri neredeyse kanıtlanmıştır. Bu doğrudur. Flora ve fauna denilen bitki ve hayvan kültürüne en elverişli koşullar buradadır. İklim uygun, yağmurlar düzenlidir. Yağmur mevsiminde ekersin, yaz geldi mi biçersin. Hayvan türleri yoğun, tahıl ve orman açısından zengindir. Özetle, envai çeşit bitki ve hayvan türünden oluşan cennet gibi bir mekândır. Sonuç toplumsal patlama olur ve bu patlama, neolitik devrime dönüşerek yeni bir kültür yaratır. Dil de sistem kazanan bu neolitik kültür içerisinde patlama yapar. Daha da önemlisi, ilk klandan kabile toplumuna geçiş burada başlar. Ve Kürt tarihi, halen bir kabileler tarihi olarak kendini ifade eder. İşaret dili Afrika’dan beri var. Fakat ses ve kelime uyumu, burada ortaya çıkar. Gerek klansal, gerek dilsel gelişmeyle birlikte “kabile” artık farklı bir oluşumdur. Klanın ömrü, belki de iki milyon yıl iken; kabile yeni bir formdur. Bu yeni form, dili gerekli kılar. Dil olmadan kabile oluşmaz. Bir yerde kabile varsa, orada dil de ortaya çıkmıştır. Bu ikisi çok önemlidir. Bu iki kavram oluşmadan, yazılı tarih olmaz. Demek ki yazılı tarih, boşuna Aşağı Mezopotamya’da oluşmamış. Kabile kültürü gelişir, yüzlerce insan bir araya gelmeye başlar.
Neolitik denen süreç de bu kültürle bağlantılıdır. İnsanlar gönüllü bir şekilde toprağa yerleşmez, tahıl ambarları, bentler inşa etmez. Böyle bir neolitik yoktur. Bunlar, bizim kastik dediğimiz unsurların Anacıl toplumu dağıtmasıyla gelişmiştir. Göçebe toplum hem özgür hem de refah içindedir. Böyle bir bataklığa özgürce sürüklenmez. Bu kültürün gelişmesi, derin bir köleleştirme gerektirir. Kim yaptı bunu? Bilinen avcı erkek gruplar yaptı. Bunlar Afrika’dan beri vardırlar. Zaten Afrika’da en çok avcı erkek grupları gelişir. Mezopotamya’da biraz daha örgütlenirler. Obsidyen silahını geliştirirler. Anacıl toplumu dağıtıp Aşağı Mezopotamya’da, köleliğe dayalı Sümer uygarlığını inşa ederler.
Sümer uygarlığı, yazılı tarihe giriş anlamına da gelir. Kast, maskeli halinden çıkıp kurumsallaşır. Kastik katil hem Afrika’da hem Mezopotamya’da vardır. Fakat sayısal olarak azdır. Sümerlerle beraber sayıları artar. Proto-aristokrasi veya tanrı-krallar dediğimiz unsurlar, kastik sınıflaşmalar gelir. Sonuçta bildiğimiz kentler oluşur. Uruk, ilk sitedir. Bu ilk şehir devletinin koruyucusu, Tanrıça İnanna’dır. Aynı dönemde bir de Eridu (erkek tanrının şehri) var. O da Enki’nin kentidir. Daha sonra bunların çatışması olur. Yazıya dökülmüş, destanlaşmıştır. İnanna’nın Eridu sarayına gidip Enki’nin çaldığı değerleri geri alması ve Uruk’a getirmesi; kadının, dönem itibariyle gücünü koruduğunu gösterir. İnanna, değerlerini “ME” şeklinde ifade eder. “Me” Tanrıça ananın yaratım ve icatları anlamına gelir. Bunları kastik grup temsilcisi Enki çalmıştır. Belli ki burada bir kültür yaratmışlar. Coğrafi elverişlilik, uzun süre burada kalma, anacıl toplumu besleyen kaynaklar, anacıl kültürün kalıntıları bunu kanıtlar.
Peki, Sümer nedir? Bazıları Orta Asya’dan geldiğini iddia eder. Sağduyulu bir yaklaşımın, bunun Yukarı Mezopotamya’dan aşağıya bir transfer olduğunu görmemesi mümkün değildir. Zaten arada bir orta bölge var, Hassuna. Orta Asya’dan gelse, Afrika’dan gelse bir kanıt gösterilmeli. Böyle bir kanıt yoktur. Ama Göbeklitepe’nin etrafı kanıt doludur. Demek ki her şey burada, Mezopotamya’da oluşmuştur. Nil’de, İndus’ta böyle kalıntılar yoktur. Sümer tarihi, en fazla 3000-4000 yıl geriye gider. Ama Göbeklitepe tarihi, şimdi bilinebildiği kadarıyla on iki bin yıl geriye gider. Demek ki burada oluşmuştur. Bu yüzden Göbeklitepe daha fazla önem kazanmaktadır.
Kastik topluluklar anacıl toplumun buluşlarını Aşağı Mezopotamya’ya götürür. Yine tanrı-krallar kadınları, çocukları, köleleri Aşağı Mezopotamya’ya götürürler. Onları zorla çalıştırarak, Sümer uygarlığını gerçekleştirirler. Fakat anacıl kültür de halen güçlüdür, İnanna bunu ifade eder. Babil çağına, M.Ö. 2000’lere geldiğimizde, anacıl toplum tamamen gücünü yitirmiştir. Yerine erkek egemenlikli devlet gelişmiş, kadına hiçbir şey bırakılmamıştır. Bu dönem böyle bir eşiktir. Bu, Babil destanında da rahatlıkla okunabilir ve hemen o tarihlerde yazılan Tevrat da bunu gösterir. Peki bunun Kürt ve Kürdistan tarihiyle ilgisi nedir? Açık ki bu kültür Yukarı Mezopotamya’dan gitmiştir. İlk dil grubu ve ilk kabileler burada teşekkül etmiştir. Bu kabileler grubu, M.Ö. 5000 civarında Hindistan’a ulaşmıştır. Çin’e M.Ö. 4000’de, Avrupa’ya M.Ö. 4000’de, Mısır’a M.Ö. 4000’de, Aşağı Mezopotamya’ya ise M.Ö. 6000’de ulaşmışlardır. Belki de en yakın yer olduğu için Kuzey Mezopotamya’daki neolitik, en hızlı oraya ulaşmıştır. Orada da ilk şehir devletini ya da uygarlığını kurmuştur. Böyle bir anlatım, son derece basit ve anlaşılırdır. Peki, bunun Kürtlerle ne ilişkisi var? Çünkü burada Kürtler var, Dicle-Fırat’ın yukarı kısımları Kürt yerleşimidir.
2- Tarihin merkezinde Kürt ve Kürdistan gerçekliği
‘Ur-Uruk’ tepe anlamına gelir. Üzerine kuruldukları kültürü yansıtırlar. En çarpıcı örneği Göbeklitepe’dir. Kabilelerin kullandığı dil de öyledir. Dağın zirvesindekiler, örneğin Yaresani ve Dimilkî Kürtler ortak kelimeleri kullanırlar. Hurrilerin ve Mitannilerin kullandığı kelime kökenleri aynıdır. Tanrıları da var. Buradaki tanrılarla ilişkileri rahatlıkla kurulabilir. Hindistan’a kadar, Tanrıların isimleri bile ulaşır.
Bu durumda Kürt merkezli bir kavramsal bağlam oluşturmakla suçlanabiliriz. Ama bunlar birer gerçektir. Bunu ilkin biz de bilmiyorduk. Fakat araştırmalarımız, bizi böyle bir zeminle buluşturdu. Buna “Proto-Kürt Tarihi” diyoruz. Yazılı tarihten itibaren Sümer uygar toplumuyla ilişkilerinde Kürtlerin prototipine sıkça rastlamaktayız. Sümerler, dayandıkları ana kaynaklar olmaları itibariyle Kuzey ve Doğu’daki dağlık bölge halkına halen de anlam ifade eden “Kurti”, Batı’daki kabile halklarına ise “Amoritler” genel adlandırmasıyla karşılık verirlerdi. “Kurti” kelimesi ‘dağlı topluluk’ veya ‘dağlı halk’ anlamına gelir. Kürt deyince günümüzde de ‘dağlılık’, temel bir özellik olarak çağrışım yapmaktadır. Aslında Sümer döneminin Kurtileri ile günümüz Kürtleri arasında, belki de ‘u’ harfi üzerindeki iki nokta farkı kadar bir fark vardır. Binlerce yıllık kabile kültürlü Kürtler, halen de ağır basan kabile Kürtleridir. Şehirlisi, ovalısı, sınıf ayrışması yaşayanı, devlet işbirlikçisi, devlet karşıtı olanı bolca vardır. Ama ana gövde Kürtlük, soyunu güçlü yaşayan Kürtlük, geleneksel kabile özellikleri ağır basan Kürtlüktür. Ana Kürtlük, kabilesel Kürtlüktür. Şehirli, egemen sınıflı ve devletli Kürt, çoğunlukla ve geleneksel olarak Kürtlükten kopmuş, asimilasyona yatmış geçiş Kürtlüğünü ifade eder.
Burada dikkat çeken diğer önemli bir husus, Sümer uygarlık kültürüne karşı Kurtilerin hep direniş halinde olduklarıdır. Bunu özellikle Dağ Tanrıçası olan Ninhursag’ın mitolojik anlatılarından izlemek mümkündür. Yine Gılgamış Destanı, özünde Sümer uygarlaşmasına karşı direnen Kurtilerin varlığını koruma ve özgürlüğünü sağlama mücadelesini ifade eder. Destandaki ilk şehirli işbirlikçi Kurti olan Enkidu, belki de tüm şehirli, sınıflı ve iktidar işbirlikçisi Kürti’lerin ilk atasıdır. Destandaki Humbaba, Dağ Kurti’sidir. Enkidu, ihanet ettiği Humbaba’yı öldürmesi için Gılgamış’a adeta yalvarır. Tıpkı günümüzdeki işbirlikçi Kürti’yi akıllara getirir.
Daha komünal ve eşitlikçi kabile kültürü ile sınıflaşmaya başlayan hiyerarşik kültür arasındaki ilişki ve çelişkiler, Hurrilerin oluşumunda önemli bir rol oynar. Hurriler de tıpkı Kurtiler gibi aynı kökenden (Sümercede ‘Kur’ ve ‘Ur’ kelimeleri ‘Dağ’ ve ‘Tepe’ olarak kavranabilir) gelmektedir. Toros-Zagros sistemindeki dağ ve tepeliklerde yoğunlaşan toplum adları, her iki kelimeden türetilen aynı toplulukları ifade etmektedir.
M.Ö. 2000’lerden itibaren Hurrilerin uygarlık yolunda önemli adımlar attıkları ve Gudea Hanedanlığı’yla Sümer kentleri üzerinde (M.Ö. 2150-M.Ö. 2050) hâkimiyet kurdukları tespit edilebilmektedir. M.Ö. 1600’lerden itibaren de İç Anadolu’da Hititler ve Yukarı Mezopotamya’da Mitanniler adıyla, iki komşu ve akraba imparatorluk tesis ettikleri görülür. Hitit ve Mitanni kültürü, Sümer kültürünün etkisindeki Hurrilerin tarihe geçen en önemli ve en güçlü uygarlaşma örneğidir. Her iki gücün özellikle dönemin Sümer kültürü üzerine kurulan Semitik kökenli Babil ve Asur güçlerine karşı birleştikleri, M.Ö. 1596’da Babil kentini işgal ettikleri görülmektedir. M.Ö. 1500-1200’lerde, Ortadoğu’nun en etkili uygarlık güçleri olarak, Mısır uygarlığı üzerinde de etkili olabilmişlerdir. Meşhur Nefertiti kimliği, bu etkinin ne denli güçlü olduğunu kanıtlamaktadır. Asurluların M.Ö. 1200’lerde yükselen gücü karşısında ise, Hurrilerin uygarlık gücü olarak dağıldıkları, döndükleri eski kabile kültürünü uzun süre yaşadıkları anlaşılmaktadır. M.Ö. 1200-850 yıllarında Nairi Konfederasyonu adıyla, gevşek kabile birlikleri halinde yaşadıkları tespit edilebilmektedir. Bu dönemlerde, imparatorluk gibi güç merkezileşmelerinin öncesinde ve sonrasında sıkça gevşek bazı konfederasyonlaşmaların kurulduğuna tanık olunmaktadır.
Sümer uygarlığının ilk iki bin yılında, Proto-Kürtlerin uygarlıkla ilişkileri çok yoğun olmuştur. İki yönlü bir ilişki, tüm gelişmelere damgasını vurmuştur. Birinci yönü, uygarlık kültürünün baskıcı ve sömürücü kent, sınıf ve devlet unsurlarıyla hep çatışmalı gelişmeler yaşamış olmalarıdır. Bazen Babil’in fethi, Ninova’nın yıkılışı gibi sömürü ve baskının merkezlerini istila etmeye kadar varan hamleler yaparken, güçleri yetmediğinde ise çoğu zaman dağların fethedilmez doruklarına çekilerek varlıklarını korumaya, bağımsız ve özgür yaşamdan vazgeçmemeye özen göstermişlerdir. Zagrosların güney eteklerinden Dersim’e kadar benzer lehçeleri konuşan kültür bu gelişmelerle yakından bağlantılıdır. Bu kültürün izleri bugün bile oldukça etkilidir. Dağ Kürt’ü denilen kesim, esas olarak bu hat üzerinde yaklaşık beş bin yıl boyunca yaşayan Hurri kökenli kabilelerdir. Hurrice bazı kelimelerin kökeniyle Dimilkînin birçok kelimesinin çakışması, bu gerçekliği yeterince izah eder.
İkinci yönü ise, uygarlık kültürüyle geliştirilen ilişkileri olumlu değerlendirip benimseme ve özümseme temelinde olmuştur. Kürt kültüründe uygarlığın bu yansımaları kentli, sınıflı ve devletli zihniyet ve kurumların oluşması biçiminde gelişmiştir. Birçok örnekte karşılaştığımız “Yenemiyorsan benzeş ve öyle yen” kuralı, burada bir kez daha karşımıza çıkar. Guti, Mitanni, Hitit, Urartu, Med, Pers ve Sasani örnekleri, kendilerine saldıran uygarlık güçlerine karşı kendilerini bizzat uygarlık olarak inşa edip benzeşerek yenmeyi ve ayakta kalmayı ifade eder.
Proto-Kürtler açısından İslamiyet’e kadar gelen iki bin yıllık uygarlık aşaması, kendi kentlerini inşa ettikleri, egemen sınıflarının oluştuğu ve devletlerini kurdukları dönemdir. Daha çok dağ eteklerinde ve ovalık alanlarda oluşan bu kültürün karma bir özelliği vardır. Benzeşmeye çalıştıkları uygarlıkların dil ve kültürlerini yaşayan yönetici aristokrasi ile alt sınıfları oluşturan ve kendi öz dil ve kültürlerini yaşayan kesimler vardır. Kürt coğrafyasının ağır etkisi altında oluşan bu kültürün ikili karakteri, çok az değişerek günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. Gerek dağ ve ova kültürü biçimindeki ikili ayrışma, gerekse ova-kent kültüründeki sınıfsal ikili ayrışma temel karakteristik özelliklerdir. Üst tabaka yabancı, işgalci ve fetihçi sömürgenlere karşı hep muazzam bir uyum gücü gösterip kendi öz kabile-halk kültürünü işe yaramaz saymış, ikinci plana atıp iç ilişkilerinde çok sınırlı ölçüde kullanmakla yetinmiş, içinde rol oynadığı veya bizzat kurduğu uygarlıklara kendi dil ve kültürünü egemen kılmak için çaba göstermemiş veya çok az göstermiştir. Gutilerden Eyyubilere kadar, bu hep böyledir. Kentli ve devletli bu egemen zümre, belki de hiçbir toplumda olmadığı kadar geleneksel Kürt kültürel varlığına karşı olumsuz bir rol oynar. Yabancı dil ve kültürler içinde erimenin doğurduğu yüksek sınıfsal ve ailesel çıkarlar, şüphesiz bu olumsuzlukta belirleyicidir. Kendi içine kapanan Dağ Kürti’nin ve alt tabakanın çoğunlukla değişmeyen kabile ve aile kültürü ise binlerce yıllık varlığını ancak içine kapanarak erimekten kurtarabilmiş ve günümüze kadar taşıyabilmiştir. Bu iki kültürel kesimin arasında dağlar kadar bir uçurumun oluşması, gerçek Kürtlük-sahte Kürtlük biçiminde köklü bir ayrışmaya yol açmıştır. Kapitalist modernite döneminde güçlü bir milliyetçi Kürt burjuvazisinin oluşmamasının altında bu tarihsel gerçeklik yatar.
Hristiyan cemaati ve İslami ümmet, kabileler ve kabilelerden kopmuş avare insanlarla işsiz köleler ve kaçak askerlerin ortak inanç temelinde oluşturdukları yeni bilinç toplumlarıdır. Burada kabileyi aşan, sınıf temeli gelişmiş bulunan yeni bir toplum ve onun yeni inançları söz konusudur. Fakat bu yeni toplum koşullarında da kabile çok az değişikliğe tabi kıldığı varlığını güçlü bir biçimde sürdürmektedir. Söz konusu olan, krize girmiş kabile toplumunun yeni bir ideolojik ve toplumsal yapılanma temelinde dönüşümüdür; kabilenin kendi öz birimi içinde bulamadığı çözümü, dışarıda kabile demokrasisinin inkârı temelinde vücut bulan şehir, sınıf ve devlet kültürünün gelişimi içinde bulmaya çalışmasıdır.
Sayıları artan ve hacimleri büyüyen kabilelerin krize girmeleri söz konusudur. Kriz döneminde iki anlayış belirir: Birincisi, yoksul kabile tabanı bölünerek ve özgürlüğünde ısrar ederek yaşamak isterken, kabile hiyerarşisi hâkim hanedan olarak kabilenin yoksullaştırılmış tabanından kopup, genellikle uygarlık dini dediğimiz ideolojik çıkışlarla kendini yeni devlet toplumu olarak örgütler. Burada eski kabile kültürü uygarlık kültürüne yenik düşmüştür. Bu dönüşümle iç içe olan gelişme kentleşme, sınıflaşma ve devletleşmedir. Uygarlığın kabile kültür krizine bulduğu temel çözüm budur. Tarihte çokça tartışılan ve Marksistlerin çokça paylaştığı düşünce, bu dönüşümün ileriye doğru atılan dev bir adım olduğudur. Uygarlaşma, hep ilerleme ve üstün yaşam biçimi sayılmıştır. Marks ve Engels bu dönüşüme tarihsel materyalizm perspektifiyle bir zorunluluk atfetmişler, tarihin ileriye yönelik dev bir adımı olarak değerlendirmişlerdir.
Oysa bu, kabile toplumunda yaşanan krizin zorunlu bir aşaması olarak değerlendirilemez. Yaşanan şey, hiyerarşik unsurların sınıfsal tercihidir. Kabile demokrasisi, özgürlüğü ve eşitliğinin geriletilmesi pahasına sağlanan bir değişim olduğu için, göreli olarak muazzam bir gerileme, insanlık için bir düşüş adımıdır. Tarih hep egemen zümrelerin ideolojik bakışlarıyla kodlaştırıldığından, bu değişime zorunlu, ilerletici, hatta devrimci gelişme denilir. Doğrusu, bunun zorunlu olmayan ya da zorunluluğu bulunmayan gerici, düşürücü ve devrim karşıtı bir adım olduğudur. Tarihin anlatılmayan diğer bir yüzü olan, kendi hiyerarşik hanedancı elitlerinin ihanetine karşı hep mücadele eden, kabilenin demokratik, özgür ve eşitlikçi yapısında ve bilincinde ısrar eden kültür ilerleme ve gelişmeyi temsil eden asıl güçtür. Tarihin bu kültür tarafından bilimsel olarak sistematik biçimde ifade edilmemesi, bir eksiklik olabilir. Ama bu gerçeklik, böyle bir tarihin mevcut olmadığını göstermez; tersine yazılmadığını, yazılsa bile bastırıldığını ve propagandasının güçlü yapılmadığını gösterir. İdeolojik sömürü tekellerinin geliştirdikleri uygarlık, krize çözüm olmamış; kendini hep toplumun sırtında kanser uru gibi büyüten kentleşme, sınıflaşma ve iktidarlaşmayla günümüze doğru en büyük kriz kaynağına dönüştürmüştür. İnsanlık eğer yaşayacaksa, tarihsel kriz toplumuna karşı kabile çağındaki demokratik, özgür ve eşitlikçi kültürü uygarlık boyunca kazanılan zihinsel ve kurumsal gelişmeler temelinde yeniden yaşamsal kılarak bunu başaracaktır.
Kabile kültürü, Botan’da ve Zagros’ta çok az değişiklik olsa da halen yaşanır. Demek ki, günümüze de gelmişler. İşgal edilmek istenmiş, işgal etmek isteyenlerin kendileri burada erimiştir. Başka bir dil egemen olamamıştır. Demek ki Kürtlük, köklü bir kültürdür. Kürt kültürü ve Kürdistan ortaçağa özgü kavramlardır. Yukarıda da vurguladığımız gibi, Sümerler bunlara Hurriler, Urlular der. Dağlılar anlamına gelir. Hurri, bir Sümer dönemi kavramlaşmasıdır. Babil ve Asurlular, bu kavramlaşmaya zenginlik katmıştır. ‘Nairi’ kelimesi Asurcadır, nehir anlamına gelir. Mada kelimesi, Asurca bir kelimedir. Güney Urmiye’de Madalarla savaşları var. Sargon’un bir Asur adlandırması var. Egemen bir güç olarak, Asurlar kavramsallaştırma yapmıştır. Sümerler kavramsallaştırmıştır. Buna Akatları da eklemek gerekir. Halen Babillerden kalma kavramlar var. Fakat esas itibariyle kendi yarattıkları dil olan Aryen dili, net bir dil grubudur. Sümer dilinin kaynakları araştırılmakta ve “halen bulunamadı” denilmektedir. Oysa gerçeğe en yakın kaynak burasıdır. Adlandırmalar da bunu gösterir. Proto-Kürt tarihi denilebilir buna. İsmini böyle koymuşlar ki, yanlış da değildir. Ne zamana kadar gelir bu tarih? Medler ve Persler dönemine kadar gelir. Belli ki çok güçlü bir kültürdür. Gerek şu anki Kuzey Amed dediğimiz bölüme gerekse Zagros bölümüne baktığımızda birçok kalıntı da vardır. Hepsi M.Ö. 10.000’e dayanır. Çok güçlü kanıtlardır. Araştırmalar bu yönlü derinleşirse, böyle bir proto-Kürt tarihinin gerçek olduğu kesinleşir.
Pers ve Medler’in ilişkisi zaten tarihe geçmiştir. Burada konuştukları dili bugün bile anlayabiliriz. Aryen dili konuşurlar. Asurlar’la savaşları çok açıktır. Yine Asur yenilgisi çok önemlidir. Dehak mitolojisi bununla ilgilidir. Med-Pers ilişkileri tarihe geçmiştir. Herodot bunu çok çarpıcı anlatır.
Grek kültürü, İskender üzerinden buraya hamle yapıp bu kültürü dağıtınca, Kürt tarihine ilişkin yeni bir adlandırma çıkar karşımıza. Ksenofon’un Onbinlerin Dönüşü adlı kitabında “Karduklar” diye geçer. Bugünkü “Kürt” kelimesinin köküdür. Ülkeye de “Kurdiyan” derler. Kurdiyan, Kardukların yaşadığı yer veya Kürtlerin memleketi anlamına gelir. Bu kavramsallaştırma da Grek kültürü tarafından yapılır. Onbinlerin Dönüşü zaten Kürdistan ile ilgilidir. Asurların “Nairi halkı” söylemi kaynaklarda vardır. Herodot da yazmıştır. Daha da ötesi, Kürtler burada yaşamıştır. Burada birileri var ki çatışmışlar. Birileri var ki “Bize kayalardan taş attılar, çatıştık” diyebilirler. Kimdir bunlar? Gılgamış destanı ciddi bir kaynaktır. “Dağlık alana geldik, Humbaba ile karşılaştık, onu öldürdük” der. Hikâye, çok açık biçimde burayı ifade eder. Bu da ciddi bir tarihsel kaynaktır. Gılgamış destanı, Asur anlatımları, Yunan anlatımları, daha sonra kendi tarihlerindeki anlatımları, Zerdüştlük adı altında öz inançları, öz düşünceleri yavaş yavaş yazıya geçer. Zaten Pers dönemi, tamamen yazıya geçer.
Dolayısıyla tarih biraz daha şekillenir ve bu tarih giderek Kürt kavramıyla da birlikte ele alınır. Med-Pers ilişkilerinin hikâyesi uzundur. Tarihçiler hep söyler; birinci sırada Persler, ikinci sırada Medler vardır. Esas askeri güç Medler. Esas büyük aileler, büyük soylar Med kökenlidir.
Önemli olan, komünaliteyi iyi temellendirmektir. En dikkat çekici komünleştirme, M.Ö. 500’lerdeki Eksen Çağı denilen komünleştirme çıkışıdır. Bunun beş büyük kolu vardır, merkezinde de Toros-Zagros sistemindeki kültür vardır. Buradan komünal bir ideolojiye ulaşmak mümkün müdür? Evet, bu gelişmiştir. Ne zaman? M.Ö. 500’lerde Zerdüşt bir peygamber olarak anlam kazanır. Aslında bu, bir tarihsel kültürdür. İslam’da olduğu gibi Zerdüşt de kendi ideolojisini, bir yarı-dine, yarı-felsefeye dönüştürür. Pers saraylarında bu ideoloji resmi bir dine dönüştürülür. Bu, komün özelliği taşıyan bir dindir. Nitekim Maglar, Pers kralına darbe yaparlar. Zaten Med tarihi, özü itibariyle bir komün tarihidir. “Aşiret konfederasyonu” derler ki, bu doğrudur. Aşiret formu, kendi içinde komünü yaşar. Denilebilir ki, Med Konfederasyonu, bir komünaliteler federasyonudur. Bu durum, yüzlerce yıl sürmüştür. En son M.Ö. 580’lerde Persler tarafından yenilgiye uğratılır. Perslerle birlikte bir krallık, yani devletleşme dönemi başlar. Medlere karşı mutlak üstünlük sağlamalarını da buna borçludurlar. Nairi Konfederasyonu, Asurlara karşı direnir.
M.Ö. 500’lere gelindiğinde, çok daha zayıflamış kabilelere dönüşüldüğünü görmekteyiz. Federasyon niteliğini yitirmişler. Nairiler de Zap’taki Subarular ve Medler de öyledirler. Medler, 300 yıl boyunca Asurlara karşı direnmişler. Öncesinde Hurriler vardır; Bingöl, Bitlis, Amed bölgelerinde geniş bir kültür oluşturup yaşamışlar. Kalıntıları günümüzde de halen güçlüdür.
3- Eksen Çağı’nda Kürtler
M.Ö. 500’lerdeki Eksen Çağı üzerinde daha derinlikli durmak gerekir. Burada bir ideolojik gelişme vardır. Artık klan-kabile varlığından, ideolojik temelli komünlere geçiş yapılır. Klan bağı yerine ideoloji geçer. Yani aşiret-kabile eksenli komünlerden, ideolojik temelli komünlere geçiş başlar. Maglar önderliğindeki bu süreç, yüzlerce yıl sürer. Pers kralı Mag rahiplerini kendine kalkan yaparak Zerdüştlüğü resmi bir ideoloji haline getirirken, Mag komünlerinin direnişleri de devam eder. Bu dönemde birçok “Ocak” vardır. Bunlar hep incelenmeye değer hususlardır. Bu durum Greklere de olduğu gibi yansır. Herodot tarihinde bunların izlerine yoğunca rastlanabilir. Mezopotamya’daki kavram ve inançlardan oldukça etkilenmişler. Belli bir değişikliğe de uğratmışlar. Bu değişiklikleri yapanlar da Yedi Bilgeler ve Sokrates’tir. Bilgeler daha çok doğa ile ilgilenirken, Sokrates ise toplumla yani ikinci doğa ile ilgilenir. Her iki tarafın da kavram ve kategorileri, ağırlıklı olarak Medya alanlarında üretilenlerin uyarlanmasıdır.
“Medea” tragedyası, direkt olarak Medlerle ilgilidir. Kökeni burasıdır. Apollo, bir Anadolu tanrısıdır. Hatta kavramın kendisi de Hititlerden alınmadır. Zeus, bildiğimiz “dev” kelimesinden gelir. O da Zerdüştlük zamanındaki Kürtçe’de kullanılan “daeva”, “div” gibi karanlığa ait varlıkları işaret eden bir kelimenin uyarlanmasıyla oluşmuştur. “D” ile “Z” harflerinin dönüşümü, Ari dillerinin bir özelliğidir. Nitekim Zeus adının “Deus” şeklinde yazılışı halen de görülmektedir. Zeus, bir tanrı panteonunun başıdır. Bu sistem ve tragedyalar, üçüncü versiyon olarak anlaşılmalıdır.
Sokrates’in yaptığı yenilik, bu ideolojiyi felsefi olarak derinleştirmektir. Dikkat edilirse, baştan sona ‘soru sorma ve cevap arama’ üzerine kurulu bir yöntemi uygular. Bu, bildiğimiz “Sokratik yöntem”in özüdür. Bu, aynı zamanda bir kırılmadır da. Fakat kaynağı komün ideolojisidir. Platon ise bunu aristokratik yönetime uyarlar. Sokrates’i öldürenler de Atina aristokrasisidir. Bunlar demokrasiyi savunan ama özünde aristokratik yaşayan bir yapıdır. Öldürme gerekçelerini de “gençlerimizi zehirliyorsun” diye ifade ederler. Sokrates’in kadın danışmanı Aspasia, bir bakıma anacıl toplumu temsil eder. Sokrates’in tamamen bağlı olduğu bu kadın, bir nevi ‘bilge kadın’ durumundadır. Onunla yürüttüğü yoğun tartışmalar, felsefesine de yansır. Kâhinler dönemi anacıl toplumun komün halini ifade ediyorken, Aspasia da onun bilgesidir. Kâhinler, kadın bilgelerdir. Sokrates’in ölümü, bu kesime de büyük bir darbe vurmuş oldu. Sokrates’te, komünalitenin din ve felsefe kimlikli niteliksel bir dönüşümünü izlemek mümkündür.
Platon ise komün ideolojisini, aristokratik bir devlet modeli geliştirmek için değerlendirir. Sokrates devletçi değildir. Platon ise, kasttan aristokratik devlete dönüşün formülünü oluşturur; bunun felsefi ve ideolojik alt yapısını geliştirir. Platon devriminin özü budur. Sokrates, Platon ve Aristo’dan birçok felsefi ekol türemiştir. Marks’ın ilham aldığı Demokritos da o ekollerden birisini temsil eder. Demokritos, ezilenlerin felsefesini kurgular. Köken olarak Sokrates ekolüne dayanır.
İkinci ayak, Hint koludur. Hint kolunun merkezinde Budha vardır. Budizm, tipik bir komünal ideolojidir. Çok çarpıcıdır ve üzerinde durmayı gerektirir. Aryen aristokrasisinin Hindistan’da yaptıklarını çarpıcı olarak yansıtır. Komünal bir hareket olarak son derece ilkeseldir. Budizm, hızla Çin’e ulaşır ve bir süre sonra Çin hanedanlarının resmi inancı haline getirilir. Burada da aristokrasi tarafından devletçi ideolojinin bir versiyonu olacak şekilde dönüştürülür. Bazı Türk boylarında, Asya’da ve Güney Asya ülkelerinde oldukça yayılır. Muaviye’nin İslam’ı, Platon’un Sokratik felsefeyi aristokrasinin hizmetine sunması gibi, Hindistan’daki Aşuka kralı da Budizmi aristokrasinin hizmetine sunar. Çin’de Tang Hanedanı da benzer bir rol oynamıştır. Neden? Çünkü bu ideolojik yapılanmalar, kan bağına dayalı bir sosyaliteyi aşmış durumdadır. Mesela Hz. Muhammed, kan bağına dayalı bir ideolojiyi aşamazsa, o kabileleri birleştirmesi zor olacaktır. Arapları birleştirmek için kan bağına dayalı ideolojileri aşmak zorundadır. İslam, tüm kabileleri bağlayan ideolojik bir bağdır. Budizm de Çin’de, Hindistan’da böyle bir rol oynar.
Bu sürecin başlangıcı olan M.Ö. 500’ler, Medya’da Zerdüştlüğün geliştiği çağdır. Kürt varlığının gerçekleşmesinde Zerdüşt geleneği önemli bir rol oynar. Bu gelenek, tek tanrılı İbrahimi dinlerle totemik dinler arasında tarihsel geçiş halkasıdır. Kabile kültürlerinde egemen din anlayışı olan totemik yapıları ilk defa tabusal olmaktan çıkarıp ahlaki-kavramsal bir temele dönüştüren Zerdüştlük, ilk büyük dinsel-ahlaki devrimdir. Arap kabilelerine dayalı İslami çıkışa benzeyip onu önceler. Proto-Kürt Med kabilelerinden inanç ve ahlak temelli daha üst bir birlik ortaya çıkarmayı hedefler. Kabile toplum krizine, demokratik yanı ağır basan bir çözüm geliştirir. M.Ö. 1000’lerde varlığını görünür kılan bu inanç sistemi, Zerdüşt ile etkili bir toplum sistemi geliştirir. Zerdüşt devriminde önemli olan, dar kabile ve hanedan birliklerini ilk defa aşıp, tüm Med kabileleri arasında ortak bir üst kimlik inşa etmesidir. ‘Magi’ denilen rahipler (bilge insanlar) yeni toplumun çok etkin güçleridir. Zerdüştlük muazzam bir toplumsal enerjiye yol açar. Bir araya gelmeleri çok zor olan kabileleri ortak dini-ahlaki inanç temelinde bir araya getirmeyi başarması, tarihin üzerinde yeterince durmadığı büyük bir devrimdir. İslamiyet ve Hristiyanlıktan daha az etkili değildir. Hatta İbrani kabile geleneğinin oluşumunda da temel kaynak rolündedir. Med Konfederasyonu’nu mümkün kılan temel harçtır. Pers Akhamenit Hanedanlığı, özünde daha demokratik muhtevalı olan Med Konfederasyonu’nu entrikalarla ele geçirmiştir. Bunun sonucunda Perslerin tarihin en büyük imparatorluğunu kurması da Zerdüşti toplumsal gelenekle yakından bağlantılıdır. Geleneğin saptırılıp demokratik özünden boşaltılması, İran merkezli uygarlık geleneğiyle sonuçlanmıştır.
Aryen imparatorluk geleneği, tarihte demokratik muhtevalı kabile kültürünü kendi yönetim çarklarında en çok kullanma ustalığına sahiptir. Demokratik muhtevayı uygarlık sisteminde eriterek tarihin en güçlü monarklarını yaratmakla övünür. Batı’da Atina demokrasisine karşıt bir Doğu despotizm geleneği olarak, günümüze kadar kendini pekiştirip sürekli kılabilmiştir. Atina demokrasisinin yol açtığı felsefi bilinç Batı uygarlığının oluşumunda temel kaynak rolünü oynarken, Pers saraylarındaki despotizmin içini boşalttığı Zerdüşt geleneği sadece İskender’in ordularına yenilmekle kalmamış, Doğu toplumlarının kültürel birikimlerini de heba olmaktan kurtaramamıştır. Tıpkı Osmanlı despotizminin geriye kalan İslami kültürel birikimleri kapitalist Batı uygarlığına karşı koruyamaması gibi. Êzidi Kürtlerinde neredeyse kurumaya yüz tutmuş bu tarihsel demokratik gelenek araştırılmaya değer önemli bir konudur. Êzidi Kürtlerle Alevi Kürtler yakından gözlemlendiğinde, özellikle kadınlarında temsilini bulan Zerdüşti kültürün demokratik, özgür ve eşitçi özellikleri rahatlıkla fark edilebilir. Tüm bastırılmışlıklarına rağmen, doğayla bütünleşmiş, açık sözlü ve cesur yanları dikkate değerdir.
Persler Zerdüştlüğü aristokrasinin hizmetine sunarlar. Ama güçlü bir molla geleneği de devam etmektedir. Mani, bunu biraz daha geliştirir. Mani bir Kürt’tür. Savunduğu da komünal ideolojidir. İslam’a kadar da Maniciliğin etkisi, bir klan-kabile ideolojisi olarak devam eder. Ancak Mani de aristokrasinin etkisine girmekten kurtulamaz. Aristokratlar, inancın içine girerler, inancı böler ve posasını tarikat, mezhep diye dağıtırlar. Êzidi, Alevi-Kızılbaş inançlarının Zerdüştlükten arta kalanlarla kendilerini ifade etmeleri gibi. Tabi bir deformasyona uğrayarak günümüze ulaşırlar.
Ermeniler, köken olarak bugünkü Yunanistan’ın kuzeyinden gelirler. Yunanistan’ın kuzeyinden bir Dor kolu Doğu’ya doğru gelip Ege adalarına, İyonya’ya giderken, Mezopotamya’ya da Ermeniler gelir. Urartu uygarlığı bunlardan etkilenmiş olabilir. Çünkü demircilik sanatında ve kent mimari sanatında Ermeniler ustalaşmıştır. Ermeniler, bu bölgede birçok kale yapmışlar. Maden ustalığı halen Ermenilerin elindedir. Burada önemli olan, bunun bir aristokratik kültür olmasıdır. Kürtler ne kadar kabilesel kültürse, Ermeniler de o kadar aristokratik bir kültürdür. Zaten Ermeniler, aristokratik karşı-devrimin bir koludur. Helenler, Hint-Avrupa dil grubunu kullanırlar. Bir aristokratik tabakadırlar. Frigler, Lidyalılar ve Dorlar da aristokratik savaş gruplarıdır. Tıpkı eski kastik gruplar gibi, bu gruplar da hem Anadolu’ya hem de Kürdistan’a hükmederler. Bunlar, aristokratik savaşçı gruplardır.
Hititler yıkıldıktan sonra M.Ö. 1000’lerden itibaren, bu aristokratik gruplar Anadolu’yu çepeçevre sararlar. Persler, Ermenilerin yaşadıkları bölgeleri bir eyalet yaparlar. “Armenya” kelimesini Persler de kullanır. Ama bunları çepeçevre Kürt kabileleri kuşatmıştır. Kürtler, bir kabile topluluğudur, bir türlü şehirleşemezler. Ovalarda madencilik, zanaat, ticaret üzerinden bir kentleşme gelişir. Ama Kürtler, kabile toplumundan vazgeçmezler.
Ermenilerin Kürtlerle yakın ilişki içerisinde olması gerekir. Çünkü Urartu’da yönetim Ermenilerin elindeyken; dağ, kabile, hayvancılık ve çobanlık Kürtlerin elindedir. Son zamana kadar da bu durum devam eder. Aristokratik kültür Ermenilerin gerilemelerini hızlandırdı, ama Kürt kabileciliği Kürtlerin hala burada yaşamasını mümkün kılmaktadır. Bu, önemli bir tespittir. Bu tarihsel gerçekler göz önüne alındığında Ermeni tarihinin aynı zamanda bir Kürt tarihi olarak da incelenmesi gerektiği anlaşılacaktır. Ermenilerin Anadolu ve Kürdistan’a ilk yerleşmelerinden başlayarak günümüze kadar yaşadıkları tüm süreçlerde Kürtler hep yanı başlarında olmuştur. Gerek paylaşım-ortaklaşma gerekse çatışma-gerginlik biçiminde hep ilişki içinde olmuşlardır. Dolayısıyla Ermeni tarihinde Kürt tarihinin derin izlerini bulmak hiç de zor değildir. Ermeni-Kürt ortaklaşması kültürde, dilde, folklorik öğelerde, destanlarda, giyim tarzında ve günlük alışkanlıklarda kolayca görülebilir. Gerçeklik böyleyken Ermeni tarihi ile Kürt tarihini birbirinden ayırmak tarihin eksik bir anlatımı olacaktır.
4- Arap tarihinde örtük olan Kürt tarihi
Arap kabilelerinden doğan bir din olarak İslam, bu kabileleri bir komün ideolojisiyle tanıştırır.
Hz. Muhammed, peygamberlik geleneğinin son büyük komüncüsüdür. Ona “primitif sosyalist” denebilir. “Primitif” kavramını “gerici” anlamında kullanmıyoruz, ilklerden olması itibariyle böyle ifade ediyoruz. Ortadoğu’da halen bu kadar güçlü olması, kan bağına dayalı kabile ideolojisine ölümcül darbeyi vurmasındandır. Müthiş bir ideolojik hareket yaratmıştır. Güçlü bir komünal ideoloji olması nedeniyle de mevcut bütün krallıkları yerle bir edebilmiştir.
İslamiyet’in geleneksel kabile kültürü ve uygarlık sistemi üzerindeki etkisi devrimsel önemdedir. Belki de kabile kültüründe yüzyıllarca yaşanan krize verilen en etkili devrimsel yanıttır. Öncesinde Arabistan Yarımadası’ndaki Arap kabileleri, yüzlerce hatta binlerce yıl kendi aralarında bitmez tükenmez bir çatışma ortamına girmişlerdir. Kabile kültüründe büyük bir yozlaşma yaşanmaktadır. Kadın düşürülmüş, kız çocukları diri diri gömülecek kadar değersiz addedilmiştir. Bu kültür, çözüm olarak klasik toplumu besleyecek koşullardan yoksundur. Kısacası ne geleneksel kabile federasyonları ne de geleneksel köleci iktidar yapılanmalarıyla krizin önüne geçilememektedir. Hz. Muhammed’in oldukça pratik, ideolojik ve politik önerileri bu ortamda adeta ilaç gibi etkili olur.
Kabilelerdeki enerjiyi İslam ile birleştirerek müthiş bir patlama yapar. Her yere ulaşabilir. Ortaçağın başlangıcı olan M.S.600’lerde başlayan İslam, M.S.1600’lere kadar hegemonik bir ideoloji olmayı başarır. Bu Muhammedî devrimin temel özelliği, kabile toplumunun üstünde yeni bir topluma evrilmeden ve yanı başındaki Bizans ve Sasani İmparatorluklarının buyruğuna girmeden, ikisini de aşan yeni politik bir sisteme cesaret etmesi, kendini buna ehil ve yetkili kılmasıdır. Allah kavramını o kadar yüceltmesinin temelinde, İslam ümmet toplumculuğu ve politik kültürünün doğması yatar. “Allah” kavramının sosyolojik ve tarihsel çözümlemesi bilimsel bir temelde yapıldığında, bu iki olgunun önemiyle bağı daha net ortaya çıkacaktır. “Allah” kelimesinin taşıdığı doksan dokuz farklı anlam, aslında siyasal, sosyal ve hatta ekonomik manifestoyu dile getirmektedir. Zaten kendisini ‘elçi’, ‘beyan edici’ olarak tanımlaması, arkasındaki tarihsel ve toplumsal sentezin yeni kimliğini gayet iyi ve güçlü biçimde açıklamaktadır.
Uygarlık tarihinde her devrimin başına gelen ikilem, İslam devriminde de güçlü biçimde yaşanır. Gerçekleşmesinden kısa bir süre sonra, devrimin demokratik doğrultuda mı, yoksa iktidar-devlet doğrultusunda mı yaşanacağı temel sorun haline gelir. İslamiyet’in doğuşundan itibaren her iki eğilim de kendisini güçlü bir biçimde hissettirir. Kabile üst tabakası ve iktidar heveslileri, devrimi hızla İslamî saltanat haline getirmeye çalışırken; kabile alt kesimi ve köle unsurlar, demokratik doğrultuda geliştirmeye büyük çaba gösterirler. Hâkim kabile olan Kureyş’in üst tabakası, Muaviye önderliğinde, İmam Ali’nin daha çok orta yolcu nitelikteki demokratik çıkışını önlemeye çalışır. Muhammed’in ölümünden sonra ilk üç halife olan Ebubekir, Ömer ve Osman, İmam Ali ile aralarındaki çelişkiden ötürü geçiş aşamasında (M.S. 632-656) halifeliği sırasıyla üstlenmek durumunda kalırlar. Bu dönemde demokratik (şabiye) gelenekle iktidarcı gelenek (sulta) arasında yoğun bir çatışma yaşanır.
İslam’da yaşanan kırılmanın başlangıcı Muaviye’dir. Buna karşı-İslam denilebilir ve özü de aristokrasinin İslam’ı fethetmesidir. Somut uygulaması da Kerbela olayıdır. Bin yıldan fazla bir süredir, halen İslam’da bir Kerbela vakası yaşanmaktadır. İslam’ı doğuran Ehlibeyt’in tüm fertleri, Kerbela’da katledilir. Bundan sonra İsmaililer, Zeydiler, Fatımiler, Karmatiler gibi pek çok mezhep ve tarikat bu olayın üzerinden ayrışırlar. Aristokrasi kendi gücünü korurken, toplum birkaç gruba ayrılır. Bir kısmı çöl kabilelerinden aristokrasiye dönüşürken, bir kısmı da mezheplere, tarikatlara bölünerek muhalif kalırlar. Abbasilerde aristokrasiye hizmet etme devam eder.
Kürt kültürel varlığı da yanı başındaki İslami çıkıştan şiddetle etkilenir. Daha çok da Saltanat İslamı’nın yıkıcılığıyla karşılaşır. Emevi hanedanlık ve sultanlık rejimi, İskender’in fetih ve tahrip tarzına çok benzer bir biçimde giriştiği kanlı fetih savaşlarıyla Kürt topraklarını kısa sürede sultası altına alır. Özellikle Zalim Haccac gibi komutanlar, eli kılıç tutan tüm Kürtleri katledip, kadınlarına ve çocuklarına toptan el koyarlar. Kürtlerin karşılaştığı bu tip istilaların tarihte bilebildiğimiz ilk örneği, Gılgamış’ın destana konu olan bugünkü Irak’ın kuzeyinde ve doğusundaki ormanlık ve dağlık sahaya dönük, işbirlikçisi Enkidu’yla birlikte gerçekleştirdiği ve kan döktüğü seferdir. Kürtlerin saltanat İslamı’na karşı tavrı, derinden bir ikileme yol açan tarzda olmuştur. Geleneksel aşiret hiyerarşisi, bağlı olduğu İran-Sasani İmparatorluğu’nun yenilip çözülüşüyle birlikte, yeni efendilerine sadakat göstermekte gecikmedi. İktidar denince, hep işgalci efendiye uşaklığı aklına getiren Kürt işbirlikçi zümresi, süreç içinde Emevi Hanedanlığı’yla önce bütünleşti, daha sonra giderek Araplaştı.
İktidar işbirlikçisi Kürt elitinin Araplaşma öyküsü hayli ilginçtir. Binlerce yıl iş birliği ettiği ve etnik açıdan akraba olduğu İran imparatorluk kültürü içinde dil ve kültür varlıklarını önemli oranda koruyan bu kesimin hızla Araplaşmayı seçmesi, sınıfsal oluşumuyla yakından bağlantılıdır. Araplaşma öncesi Kürt hiyerarşik önderleri, kabile kültürüyle hala yakın bağ içindeydiler, aynı kabile ve aşiretin mensuplarıydılar. Dolayısıyla sınıflaşma zayıftı. Çıkarları, sınıflaşmaktan ziyade, kabile ve aşiret içerisinde hiyerarşinin üst tabakası olarak kalmalarını daha yararlı ve gerekli kılmaktaydı. Aşiret kültürel bağlarını yitirip, yalnız birey veya aile olarak yabancı hâkim hanedanlık kültürü içinde erimeleri, çıkarlarına uygun değildi. Böyle bir durumda her şeylerini yitirebilirlerdi. Önlerinde bunu kanıtlayan çok sayıda tarihsel örnek vardı. Kürt kabile ve aşiret gerçekliği, kendi kültürüne çok katı bir biçimde bağlı olup dış güçlerle bütünleşmeyi ve asimilasyonu olanaksız veya istisnai kılmaktaydı. Bunun yanı sıra, tarihsel olarak sınıflaşma koşullarının maddi açıdan fazla gelişmemiş olması (kent ve devlet kültürüyle az karşılaşmış olmaları) ve en önemlisi de dıştan kaynaklı işgalci, fetihçi ve sömürgen istilalara karşı sürekli mücadele içinde olmaları bunda önemli rol oynamıştır.
Arap Emevi Hanedanlığı’ndan kaynaklanan işgal döneminde hem tarihsel hem de toplumsal bakımdan bir farklılaşma yaşanmaktaydı. İslami sultayla birlikte Arap kabile üst tabakası, kendi kabilesinin alt tabakasından koparak hızla yeni bir egemen sınıf haline geliyordu. Derin bir sınıflaşma söz konusuydu. Emeviler döneminde çok güçlü bir İslam-Arap aristokrasisi oluşmuştu. Ortadoğu kültüründe ilk defa geleneksel köle-efendi ilişkisini aşan ve Avrupa’da daha sonra gelişecek olan serf-senyör ilişkisine benzer, yeni türden bir bey-maraba ilişkisi oluştu. Klasik köleliğe nazaran daha katlanılabilir sınıfsal ilişkilerin oluşumu, İslami sultanın en önemli çıktısıdır. İslami iktidarın yeni sınıf düzeni söz konusudur. Bunun önderliğini yapan güç, Emevi Hanedanlığı’dır. Emevi hanedanları kendilerine hizmet etmeleri için kısa süre içinde saraylarını Bizans ve Sasani saltanat artığı bürokratlar ve sınıfsal işbirlikçilerle doldurdular. Fethettikleri tüm kültürlerin üst tabakaları, bu tarihsel toplumsal yeni sınıflaşmayı kendi çıkarlarına son derece uygun bularak, işbirlikçi temelde de olsa hızla aristokratlaştılar. Bunlar hâkim hanedan aristokrasisi ile çok sayıda evlilik bağı kurdular. Çocuklarını resmi Arap dil ve kültürüyle eğittiler. Kendi kabile dil ve kültürlerinden hızla uzaklaştılar. Eskiden çıkarlarına aykırı olan bu durum, yeni İslami aristokrasi koşullarında son derece uygun düşmekteydi. Kaldı ki, tarihte de benzer örnekler çokça yaşanmıştı.
Resmi Akadca, Aramice ve Süryanice, Arapçadan binlerce yıl önce, klasik köleci imparatorlukların ortak dil ve kültürleri konumundaydılar. Batı’da Grekçe ve Latincenin oynadığı rolü, çoktan oynamaktaydılar. Arapça ilk defa İslamiyet’le birlikte Ortadoğu kültürünün yaygın ortak dili konumuna yükselmekteydi. Hanedanlık kültürü de Arapça ile ifade edilip tüm Ortadoğu İslam aristokrasisinin ortak yaşam kültürü olmaktaydı. Kökenini Arap hanedanlıklarına bağlamayan Ortadoğulu aristokratik aile yok gibiydi. Her işbirlikçi aristokratik aile, kökenini bir Arap hanedana, özellikle Ehlibeyt’e bağlamaya büyük özen göstermekteydi. Bu kervana yeni ulema ve asker sınıfını da eklemek gerekir. Hepsi eski kökenlerini inkâr etmeyi ve yeni sülale unvanları taşımayı alışkanlık haline getirdiler. Binlerce yıllık Fars kültürü bile Arap dili ve kültürü içinde yoğun bir asimilasyonu yaşamaktan kurtulamadı. Daha zayıf dil ve kültürler, kolayca yutuldu. Eski Akadca önemini tamamen yitirirken; Aramice ve Süryanice, gücünden çok şey kaybetti.
Kürt kabile ve aşiret üst tabakası da bu hızlı bütünleşme ve asimilasyondan payını aldı. Eski Zerdüşti geleneği sürdürmek, kendileri için yarardan çok zarar getirmekteydi. Bu kültürde ısrar, varlıklarını yitirmek anlamına gelmekteydi. Kısa bir darp döneminden sonra, tarihte egemen sınıfların yatkın oldukları çıkar temelli yabancı dil ve kültür içinde erimeyi hızla benimsemeleri, varlıklarını sürdürmelerinin bir gereğiydi. M.S. 7. ve 10. yüzyıllar arasında, Arap aristokratik dil ve kültürü içinde eriyip bütünleşen çok güçlü bir işbirlikçi Kürt üst tabakası oluştu. Bu kesimler şeklen Kürt sayılsalar da, dil ve kültürce resmi Arapçanın birer bendesi durumundaydılar. Bu yeni dil ve kültürle yaşamayı, seçkinlik işareti sayıp gurur duymaktaydılar. Kendi dil ve kültürlerini en erken terk edenler, bu kesimlerdi. Kürdistan’da halen bunlardan kalma güçlü kalıntılar var.
İslam’da birkaç muhalif Şia mezhebi doğdu. Bunun Kürtlere yansıması ise Ebul-Vefa el Kurdî çizgisi oldu. Bu, İslam’da önemli bir kırılma yarattı ve komünleşmeye yol açtı. Kürt komünleşmesi, Ebul-Vefa’nın ortaçağda geliştirdiği “Vefailik”te ifadesini buldu. Ebul-Vefa, bunu bir komün ideolojisine dönüştürdü. Bu komün ideolojisinin, bildiğimiz bugünkü Alevilere kadar dönüşüm yaptığını söyleyebiliriz. Ancak kökeni İslam’dır. Muhaliftir, dağlık alanlarda taraftar bulur. Ehl-i Haq denilen ve Yaresani inancında halen devam eden muhalif inanca da farklı bir versiyon olarak yansır. Êzidiler, bambaşka bir gruptur. Kadiriler ve Nakşiler de değişik versiyonları olarak doğarlar. Nakşilik, daha çok modernite tarikatı olarak gelişir ve sultanlara, şahlara dayanır. Şialığın temeli komünal olmasına rağmen, Safevilere dayanarak bir hanedanlık ideolojisine dönüşür.
Bunların neredeyse hepsinin başını çekenlerin Kürt olması da ilginç bir durumu ifade eder. Safiyüddin bir Kürt’tür. Abdulkadir Geylani hakeza Kürt’tür, Kürdistanlıdır. Nakşibendi tarikatının 19. yüzyıldaki temsilcisi, Caf Aşireti’nden Mevlâna Xalit Süleymaniyeli bir Kürt’tür. Bunların hepsi de ideolojilerini sultanların, şahların hizmetine sunarlar. Talabani Kadiri tarikatından iken, Barzani Nakşi tarikatındandır. Bunlar, bu tarikatların etkisini kullanarak modernleşir. Modern ideoloji denilen, milliyetçiliktir. Muhalif kesim ise sosyalizme kadar gelir.
5- Tarihte Kürt-Türk ilişkileri
Öncelikle şu noktanın altını kalın çizgilerle çizmeliyiz: Türklerin Ortadoğu serüveni Kürtlersiz olmaz. Bunu çok derinden anlamak gerekir. Türkler ne inşa ettilerse, Kürtler üzerinden inşa ettiler. Bunu, komuta ilişkisi temelinde yapmışlar. Maalesef Harpagos’tan beri Kürtler, hep başka komutanların askeri olmuştur. Çok geleneksel bir Kürt özelliğidir. Komutan, hep başkasıdır. Tarihi Med Konfederasyonu, Harpagos tarafından ihanete uğrayıp sona erdirildiğinden bugüne kadar Kürtlerin en nitelikli askerleri, hep başka komutanların askerleri olmuştur.
Türkleri biraz daha açıklayacak olursak; Türkler bu coğrafyaya İslam’ın askeri olarak gelmişlerdir. O dönem Abbasi halifesi, bir Kürt hanedanlığı olan Büweyhilerin kuşatması altındadır ve işlevi de bir dini görevlinin yetkileriyle sınırlandırılmıştır. Fatımiler Dicle-Fırat sınırlarına dayandıklarından, neredeyse halifeliğin sonu gelmek üzeredir. Böyle bir ortamda Abbasi halifesi, Tuğrul Bey’i yardıma çağırır ve ona sultanlık verir. Temel şartı da Büweyhilerin etkisinin kırılmasıdır. Tuğrul Bey, askeri ihtiyacını karşılamak için, Şia Büweyhilere rakip olan sünni Kürtlerle ittifak yaparak, Kürt-Türk ilişkilerinin de temelini atmış olur. Nitekim sünni Kürtlerin desteğini alan Tuğrul Bey, Büweyhileri yenilgiye uğratır ve böylece halifeliği de yok olmaktan kurtarır. Tuğrul Bey, Şeddadi miri Manuçehr ile ittifak kurarak iki gücü birleştirir ve Ermeni krallığına karşı saldırı başlatır. Ani’den Kars’a tüm alanlarda hâkimiyet sağlayan Tuğrul Bey, Manuçehr ile kurduğu ittifakın gereği Ani kentini Manuçehr’e verir, Kars bölgesini ise kendisi yönetir.
Tuğrul Bey ile Manuçehr ittifakı Ermeni krallığını yenilgiye uğratırken, Tuğrul Bey güçlenir ve 1055’te Abbasi halifesinden “sultanlık” payesini alır. O dönemde Kürt mirlikleri, bölgede hayli etkin durumdadır. Bugünkü Azerbaycan merkezli Kürt Şeddadi Mirliği, alanın hâkim gücüdür. Farqin merkezli Mervaniler, Van’dan Urfa’ya uzanan hat üzerinde hâkim güç konumundadır. Eğil merkezli Mirdasiler, Adıyaman ve Malatya’ya kadar bir bölgeyi kontrol etmektedirler. Coğrafyanın bazı bölümleri, Hesenweyhi Mirliğinin denetimi altındadır. Bunlar gibi irili-ufaklı mirliklerin statüsü, Selçuklu içindeki bağımsız birlikler biçimindedir.
Kürt-Türk ilişkisi, tarihteki Med-Pers ilişkisine benzer. Medler olmadan Persler, Persler olmadan da Medler ayakta kalamamıştır. Pers İmparatorluğunun etkili askerleri büyük oranda Kürtlerden oluşurken, komutasında Persler vardır. Güncel dile çevirirsek, Kürtsüz İran olmaz. Nitekim bugün de bu yarı-stratejik, yarı-taktik ilişki devam etmektedir. Türklerin Ortadoğu serüveninde de komutanın Türklerden, önde gelen askerlerin ise Kürtlerden olduğunu görürüz. Tıpkı Med-Perslerde olduğu gibi. Günümüzün kavranması açısından bu önemli bir tespittir. Bunu, bütün detaylarıyla anlamak gerekir. Başka türlü kaybetmekten kimse kurtulamaz.
Tuğrul Bey, halifeden sultanlık ünvanını aldıkları sonra merkezini tarihsel olarak Medlerin başkenti olan Hemedan’da kurar. Bu merkezde zamanla Büyük Selçuklu Devleti’nin de temelleri atılır. Selçuklu ileri gelenleri bütün ailelerini Hemedan’a getirir ve burayı kendilerine mesken seçerler. Kürtler ve Selçuklular Sünni olduklarından birlikte hareket etme zeminini bulurlar. Bir Kürt alim olan Abdulkadir Geylani’nin bu dönemde devletin hukuksal temelinin teorik alt yapısını oluşturmak için fıkıh çalışmasına başladığı da belirtilmelidir. Devlete akıl hocalığı yapan Kürt uleması geleneği Nizamülmülk, İdrisi Bitlisi gibi isimlerle yüzlerce yıl devam edecektir. Kürtlerle Türkler arasındaki ittifak, sadece askeri alanda değil, devlet aklının oluşumunu teşkil eden diğer alanlarda da gerçekleşmiştir.
1100’lerden sonra Kürt mirlikleri adım adım Selçuklu sultanlarına tabi olmaya başlar. 1000’lerden 1100’lere kadar Kürt mirliklerinin bağımsız statüleri, Selçuklularla kurdukları eşit ilişki ve ittifaka dayanır. Selahaddin Eyyubi’de görüldüğü gibi bazen Kürt komutan önderlik eder, bazen de Türk komutan. O koşullarda Kürt-Türk ittifakı her iki halkın varlıklarını korumaları için olmazsa olmaz kabilindedir. 1100’lerden sonra bu denge adım adım değişirken, komuta Türklere geçer. İdeolojik alan büyük oranda Kürt molla kısmında kalır. Kürtler ise sosyal ve kültürel alanda ağırlıklarını sürdürürler.
Selçuklu aile geleneği, Ortadoğu’da devlet yöneticisi konumunda sultan, prens olarak varlığını sürdürür. Devlet yöneticiliği ve beylik dışında bir konumu kabul etmeyen Selçuklular, Ortadoğu’nun yeni hâkim gücüdürler artık. Hanedanlığa, beyliğe kabul edilmeyenler ise Türkmenleşirler. Türkmenler, aslında hanedanlıktan atılmış kişilerdir. Türkmenler, baskılara karşı isyan ederken Irak’taki ve Suriye’deki çöllere sürülmüş; diğer yandan Anadolu’nun, Karadeniz’in, Torosların doruklarına sığınmış kabilelerdir. Bugünkü Yörükler, Çepniler, Tahtacılar bunlardır. Ki bunlar “Etrak-ı bi-idrak” yani “İdraksiz Türkler” diye geçmektedir. Hanedanlık kesimi ise kendilerini bunlardan saymazlar. Gerek Osmanlı gerek Selçuklu beyleri hem din değiştirmişler hem törelerine yabancılaşmışlar. Bir yönetici kliktirler. Onlar için kan bağı hiç önemli değildir. Bunlar tamamen devlet ve iktidar kesilmiş bir kesimdir. Bunların esas kültürel, ideolojik zeminini ise Kürtler oluşturur. Kürtler de Perslerden beri, iyi asker olmaya ve dağlarda yaşamaya alışmışlar. Yardımcılıkta da üstündürler.
Osmanlı hanedanları Sünni Müslüman olurken, Türkmenler büyük oranda muhalif mezhep, tarikat ve inançlara sahip olmuşlar. Osmanlı beyleri için kan bağlarının hiçbir anlamı yoktur. Tamamen iktidara ve devlete odaklanmış aristokratik bir gücü temsil ederler.
Kürt-Türk ilişkisi, Türk-Yunan ilişkisi gibi değildir. Bin yıldan bu yana birbirini var etmiş bu ilişki diyalektiği, şimdiye kadar Kürt tarih yazıcıları tarafından “Türklerin Kürtleri kullanması” biçiminde yorumlanmıştır. Gerçekte bu ilişkiden Kürtlerin de kazandığı değerler vardır. Kürtler tek başına yapamadıklarını, Türklerle birlikte yaparlar. Bunun en somut örneği Malazgirt Savaşı’dır. Hemedan’daki Sünni Kürtler, Selçuklularla ilişki kurmazlarsa emirliklerinin elden gideceğini gördüklerinden, her ikisinin menfaatine olan bir ilişki geliştirmek zorunda olduklarını anlarlar.
Zagroslarda var olmak, ittifak kurmakla mümkündür. Bu gerçeği yakından deneyimleyen Kürtler ve Türkler, arada bir birbirleriyle çatışmış olsalar da genel olarak hep ittifaktan yana karar kılmışlardır. 1070’lerde Bizans kralı bugünkü Gürpınar’a kadar gelir. Hakkari’yi bile alabilecek durumdadır. Mervani Mirliği de tehdit altındadır. Daha kuzeyde Ermeniler, Bizans ile iş birliği yaptığından, Şeddadileri de denetim altına alma tehlikesi kapıdadır. Bu nedenle Kürt mirleriyle Sultan Alparslan ittifak yapma gereği duyarlar. Kürt mirleri Türklerle ittifak kurmazsa, süreç içinde Gürcü prenslikleri Ermeni Krallığıyla ittifak yapabileceklerdir.
Neticede bu tehlikeleri gören Kürtler ve Türkler ittifak gerçekleştirip Bizans’ı Malazgirt’te ağır bir yenilgiye uğratırlar. Malazgirt dahil Kars, Muş, Silvan hepsi Bizans’tan kurtarılır. Bu ittifak hem Kürtlere hem de Türklere kazandırdığı içindir ki, sonraki bin yıl boyunca, içinde gelgitleri barındıran ama mutlak surette birbirine dayanan bir ilişkinin zemini atılır. Türk-Rum, Türk-Yunan ilişkisi gibi olsaydı ve birbirleriyle savaşsalardı, Türkler Anadolu’yu Kürtler Mezopotamya’yı kaybederdi. Ne Türk kalırdı ne de Kürt. Bu 1000’li yıllarda böyleydi, 1500’lerde de böyleydi, şimdi 2025’te de halen geçerlidir.
Kardeşlik dediğimiz olgunun böyle objektif bir temeli olsa da sübjektif yönü eksik kalmıştır. Miras kavramına başvurarak da anlatabiliriz. Öncülerimiz bize bir tarih bırakarak tarihe mal oldular. Zagroslardan Kafkaslara kadar Kürt mirlikleri hâkimdi. Kültürel zeminleri de son derece güçlüydü. Kürtler yerleşiktir ve bütün ilişkileri eşittir. Savaşçı topluluklar olan Selçuklular, Kürt coğrafyasına geldiklerinde pek çok Selçuklu prensi, Kürtçeyle ortak bir dil olan Farsça’yı kullanmaya başlar. Giderek kabileler de Farsça ve Kürtçe dilini tercih ederler. Selçuklu saraylarında Türkçe değil Farsça kullanılır. Mevlana’nın yanındakiler Kürt’tür. Bu düzeyde iç içe geçen bir ilişkinin sonucunda Bizans yenilgiye uğratılır ve Malazgirt, Silvan, Urfa ve diğer yerler Bizans’tan alınır.
Başlangıçta eşitliğe yakın bir ilişki vardır. Böyle yakın bir ilişki kuran Kürtler ve Türkler, yüzyıllarca bu ilişkiyi sürdürmeyi başarırlar. Çaldıran savaşı döneminde Yavuz Sultan Selim Kürt beylerine “kendi aranızda birleşip bir beylerbeyi seçin, ben onu muhatap alayım” der. Mustafa Kemal de Kürtlere, zorla “benim askerim olacaksınız” demez. Onları ikna etmek için konjonktürel durumu açıklar. Kürtler de işbirlikçi elit kesimin peşinden gitmez, Mustafa Kemal’le ittifak kurarlar. İlişki gönüllü temeldedir. Bu eğilimle kurulan ittifak, ulusal kurtuluş savaşını kazandırır. Ulusal kurtuluş savaşı, gerçekten kardeşliğin savaşıdır. Zaten onun anayasası olan Teşkilat-ı Esasiye’de, Kürtlere yer verilmiştir. Bu konuda Mustafa Kemal’in demeçleri de vardır. 16-17 Ocak 1923 İzmit basın toplantısında yaptığı konuşmada bunlar mevcuttur. Kürtlere muhtariyet verilmesi gerektiğini söyler. Daha sonra tehlikeyi görüp geri dönüş yapar.
O günden bugüne geriye ne kaldı? Kemalistler pozitivisttirler, burjuvadırlar. Kendi iktidarlarına karşı tehlike teşkil edecek her şeyi ortadan kaldırırlar. Talat Paşa çizgisi ise soykırımcı bir çizgidir. “Ermenileri yok ettim” der. “Zozoları yok ettik, sıra Lololarda” der. 1915’te bunları söyler. Savaşı kaybetmese, asıl soykırımı o zaman yapacaktı. Kürtleri boğacaktı. Mustafa Kemal, biraz gerçekçi olduğu için bu kadar radikal hareket etmez. Çünkü Kürtlerin, kendisi için hayati önemde olduğunu anlar. Talat Paşa politikasını yürütmez.
Bin yıllık Türklerle Kürtler arasındaki tarihe bakıldığında kültürel geçişkenliğin oldukça yoğun olduğu görülür. Germiyanoğulları Anadolu’da bir Kürt beyliğidir. Artukoğulları Kürdistan’da bir Türk beyliğidir ama tebaası Kürt’tür. Kendisi de Kürtleşmiştir. Sadece Kürt ve Türkler değil, Mezopotamya ve Anadolu topraklarında kimlikler, kültürler, inançlar büyük oranda ittifak halinde yaşarlar. Tek başına Türk yoktur, tek başına Kürt de yoktur; tek başına Arap ya da Fars da yoktur. İç içe geçmiş bir tarih ve kültür vardır.
Ermeniler bir etnisitedir. Büweyhiler bir hanedanlıktır. Türkmenler bir milliyettir, Kürt aşiretlerinden farklıdırlar. Yahudiler bir milliyettir, farklı bir dine mensupturlar. Süryaniler ayrı bir milliyettir, ayrı bir dine mensupturlar. Onlar da Kürdistanî bir topluluktur. Demokratik bir Kürdistan’da, tüm bunların demokratik birer topluluk olarak inşa edilmeleri gerekecek.
Daha önce “Aşiretçilik geridir, hemen ortadan kaldıralım” diyorduk. Oysa binlerce yıllık bir kültürdür. Pozitif yönleri de vardır. Onu demokratikleştirmek, çağdaşlaştırmak gerekir. Demokratik Ulus kavramı da bunlarla ilgilidir. Bütün bu etnisiteleri, tarikatları, mezhepleri, hatta dinleri kapsayacak bir derinlik ve genişliktedir. Kürdistan hem Yahudiliğin hem Hristiyanlığın doğduğu coğrafyadır. Müslümanlığın başarıldığı yerdir. Bunları inkâr etmek yerine, demokrasi ve barış içinde kendilerini ifade etmelerine ve birleşmelerine imkân açmak gerekir. Bunlar birleşince, muazzam bir demokratik ulus enerjisi açığa çıkar. Demokratik ulusun büyük gücü, buradan gelir. İçinde her türlü mezhep, din, kültür ve etnisite vardır. Bir nevi konfederal biçimde yaşarlar. Demokratik konfederalizm dediğimiz budur.
Türklerde boy ve kabilelerden oluşan Türkmen kitlesinin oluşması, tarihsel açıdan sınıfsal bir yarılmayı ifade eder. Aynı şekilde Kürtlerde de kabile ve aşiret dışı kalmış kesimler, Kurmanc kesimini oluşturur. Bu sosyolojik ayrışma, ortaçağın sonlarında karşımıza çıkar. Başka bir ifadeyle Türkmenleşme ve Kurmanclaşma, bir halklaşma sürecini ifade eder. Türkmenler Türk beylikleri karşısında, Kurmanclar da Kürt beylikleri karşısında yeni bir sosyal kimlik olarak var olurlar. Tarihsel sosyoloji bağlamında bu gelişmeyi değerlendirme ve yorumlamaya ihtiyaç vardır. Bu sosyolojinin bizdeki ifadesi, Önder Abdullah Öcalan’ın “Tarih günümüzde gizli, biz tarihin başlangıcında gizliyiz” biçimindeki tespitidir.
Kurmanclaşma öncesi Kürt egemen kesimleri aristokratik bir yapının içindeyken, halkın büyük bir bölümü ise kabile kültürü altında yaşamaktadırlar. Kurmanclaşma, tıpkı Türkmenleşme gibi İslami dönemin sosyolojik ürünü olarak ortaya çıkar. Kurmanc’ın ana özelliği, artık kabile ve aşiret bağları düşmüş, kentleşme sürecine girmiş insanlardan oluşmasıdır.
Mirlikler ise kaldıkları bölgede hâkim olan kimlik hangisiyse, onunla benzeşerek varlıklarını sürdürürler. İran’da Pers, Arap yarımadasında Arap, Anadolu’da Türk kimliğine bürünürler. Askeri sahada da benzer bir yaklaşım görülür. Harpagos, Pers imparatorluğunu Ege kıyılarına kadar genişleten Kürt komutandır. Osmanlı’da Bayezid Paşa, Abbasilerde Ebu Müslim Kürt’tür. Benzeşme yaşayanlar, başka kimlikleri kendi halk kimliğine tercih ederler. Benzeşmeye çalışmak, mirliklerin bir tercihi olarak bugün de devam etmektedir.
Kurmanc, ilk defa kabile-aşiret dışı sosyo-kültürel bir varlık olarak gelişirken hem bu başkalaşma döngüsünü kırar hem de milliyetin ve halklaşmanın temelini oluşturur. Milliyet, ulustan önceki kategori veya aşamadır. Ulus olmak, siyasal yönetimle ilgili bir durumdur. Kürtleri bir ulus durumuna gelmiş olarak tanımlamak abartı olacaktır. Ama Kurmanclaşma söz konusudur. Kurmanclık sürekli gelişmesine ve büyümesine rağmen, kendi içinde bir öz siyasi yönetim oluşturamadığı için siyasal olarak varlığını gösterememiştir.
Bir başka deyişle, Kürt kabile ve aşiret kültüründen çıkışla gerçekleşen halklaşma olgusuna Kurmanc denilmektedir. ‘Kürt insanı’ anlamına gelmektedir. Türklerde Türkmen, Araplarda Bedevi, İran’da Acem aynı anlamı içermektedir. Kurmanc aşiret ve kabile bağlarından tümüyle sıyrılmasa da, günümüze doğru hız kazanan kentleşmeyle birlikte gittikçe gelişen bir kategoridir. Tüm aşiretler ve kabilelerden çeşitli nedenlerle kopan ailelerin kalabalık köy ve kentlerde bağımsızlaşarak güçlenmesi, Kürt halklaşmasının temel gücünü teşkil etmiştir. Bu tarzda Kürtler halk olarak gelişir ve yeni demokratik uluslaşmaya doğru yol alırken, aşiret üst tabakasının zayıf milliyetten millete, ulusa geçiş yapması aynı yoğunlukta ve hızda gerçekleşmemiştir. Bu tabakanın devlet ulusu haline gelmede yaşadığı başarısızlık, demokratik uluslaşmanın Kürtlerin şansı haline gelmesine yol açmıştır. Demokratik uluslaşmayla devlet uluslaşması arasında köklü farklar vardır.
Ulusçuluğun tarihi son iki yüzyılın inşasıdır, ama Türk ile Kürt’ün kardeşliği bin yılı aşar. Nitekim Batı ulusçuluğunun gelişmesinde Hristiyanlık büyük rol oynamıştır. Kürtlerde ise İslamiyet ve din, uluslaşmanın önünde bir engel konumuna gelir. Şah İsmail, buna açık bir örnektir. Bir Kürt olmasına rağmen hem Farslaşır hem Türkmenleşir. Fars milliyetçiliğinin temeli de Şah İsmail’e dayandırılır. Şah İsmail’de, Kürtlüğe dair değerler yitip gitmiştir. Osmanlı ulemasının içinde kendine yer bulan Kürtler de Kürtlüklerinden uzaklaşmışlardır. Ahmedê Xanê’nin daha 1700’lerde ifade ettiği “Bizim de bir krallığımız olsaydı, ulusal birliğimizi sağlasaydı ne Acem’in, ne Rum’un, ne Arap’ın kölesi olurduk” tarzındaki özlemi, buradan kaynaklanır.
6- Kürt gerçeği
Kürdistan ve Kürt tarihinin gerçeğe yakın bir biçimde incelenmesi için tarihi, tarihsel sosyoloji çerçevesinde ele alma gereği vardır. Varlık problemi doğru bir özgürlük mücadelesi açısından sorunsallaştırılmak zorundadır. Çünkü bir sorunu yok saymak, inkâr etmek, görmezden gelmek veya faşizmin yaptığı gibi mutlaklaştırmak çözüm üretmez. Kürtleri ayrı bir topluluk yapan temel özellikleri nelerdir sorusu hem Kürt toplumunun bugününü anlamak ve yarınını kurmak bakımından hem de toplumsal tüm alanlara cevap verecek düzeyde irdelemek açısından önemlidir. Kürtlerin bir toplum olarak kendilerini yeniden güçlü biçimde tanımlamaları, olay ve olgulara kendi toplumsal farkını yaratan öz kültürleriyle yaklaşıp öyle görmeyi başarmaları, bu sorulara verilecek cevapların doğruluğu ve derinliğiyle yakından bağlantılıdır.
Kürt gerçeğini anlamak için, Kürt tarihinde şöyle bir sınıflandırma yapabiliriz: Önce M.Ö. 30000 – M.Ö. 580 arasında uzun süreli bir “Proto-Kürt Tarihi” yaşanmıştır. M.Ö. 30000’lerde anacıl toplum ile başlayan proto-Kürt tarihinin ana yurdu Toros-Zagros havzasıdır. Klandan kabileye, kabileden aşirete kadar uzanan bu sosyo-kültürel yapı, M.Ö. 670’lerde Hemedan merkezli Med Konfederasyonu ile zirveye ulaşmıştır. M.Ö. 580’lerde Med ordu komutanı Harpagos’un iç ihaneti sonucu Med Konfederasyonu Pers İmparatorluğuna dönüşmüştür. Bu darbeyle birlikte proto-Kürt tarihi sona ermiş ve “Örtük Kürt Tarihi” başlamıştır. M.Ö. 580’lerde başlayıp M.S. 1800’lere kadar devam eden bu süreç Kürt tarihinin Arap, Pers ve Türk örtüleriyle örtüldüğü bir tarihtir. Anlatılan tarihin içinde Kürtler bir gölge gibi, üzeri kalın örtülerle örtülmüş hayali bir varlık gibi görünmektedir. Her gelişme Türk, Fars veya Arap tarihi olarak anlatılırken, Kürtlerin varlığı adım adım yok edilmek istenmiştir. Oysa Kürtler sadece halk olarak değil, aynı zamanda sultanlar, komutanlar, ulemalar, vezirler olarak da bu tarihin içinde rol oynarken, yazılı tarihte ikincil derecede bile bir yer alamamışlardır. Kürt tarihçiliğinin en büyük görev ve sorumluluğu bu örtünün kaldırılması çalışmasını yapmak olmalıdır. Son iki yüz yıllık süreci ise örtük Kürt tarihinden “İnkâr Tarihine” geçiş olarak tanımlayabiliriz. Bu süreçte, artık “Kürt yoktur” tarihiyle karşı karşıyayız. Buna “yokluk tarihi”, “asimilasyon tarihi”, “soykırım tarihi” de diyebiliriz. Moderniteyle birlikte, böyle bir süreç başlar. Tarihsel sosyolojiye göre Kürt tarihi böyle tanımlanabilir. Belli ki Proto-Kürt tarihi çok problemlidir. Adına ‘Örtük Tarih’ dediğimiz orta dönemde ise problem daha da derinleşir, Kürt gerçeği hasta ve yaralı hale gelir. Son iki yüz yıllık modernite döneminde ise hasta artık ölmek üzeredir. Kürt gerçeği dediğimiz budur.
Kürt varlığı ve yaşamı esas olarak komünaldir. Bunun üzerinden tarih anlatılırsa, söylenecek çok fazla söz olur. Ama komün anlatımını eksik bırakırsak, bir şey anlatmış olmayız. “Sınıf” dersek, bu bize bir şey anlatmaz. “Komün, Kabile, Kabileler konfederasyonu” dersek, Kürdistan tarihinde çok şey görürüz, çok şey buluruz. Doğru yöntem budur ve buna tarihsel sosyoloji diyoruz. Bu yöntem uygulandığında bambaşka bir Kürt tarihi karşımıza çıkar. Doğru tarih budur.
Bir toplum tarih ve coğrafyanın ne kadar uzun süreli ve derinliğine etkisi altında kalmışsa, o toplumun yerelliği de o denli güçlü ve kalıcı olur. Bu güçlü ve kalıcı etkiler, toplumun daha sonraki tarihini de tutucu kılar. Kürtlerin otantik, yerel olma özellikleri halen gözlemlenebiliyorsa, bu gerçekliğin temelinde hep güçlü ve kalıcı etkilenmelerin yattığını görmek gerekir. Burada kabile toplumunun doğuşuna tanık oluyoruz. Klan toplumuna göre kabile toplumu büyük bir devrimsel gelişmedir. Kabile toplumunda dil-kültür farklılaşması, göçerlik-yerleşiklik ilişkileri gelişmeye başlamıştır.
Dinin ve kabilenin halen etkili olan gücü değerlendirilirken, arkasındaki tarih ve coğrafyanın belirleyici konumda olduğu açıktır. Göbeklitepe, kendi döneminde binlerce yıl göçerlik ve yerleşikliği iç içe yaşayan kabilelerin ortak dini merkezi durumundadır. Özelde Urfa’da, genelde Kürtlerde din duygusunun halen güçlü olmasında, bu gerçekliğin payı küçümsenemez. Sümer şehir uygarlığından binlerce yıl önce oluşmuş ve binlerce yıl sürmüş güçlü bir kültürün varlığı söz konusudur. Dikilitaşlarda ilk harf ve hiyeroglif öncesi yazı örnekleri vardır. On iki bin yıl öncesinde o taşları yontmak ve simgesel dili hiyeroglif benzeri bir yazıya dönüştürmek, tarihsel değeri büyük bir aşamadır.
Sümer ve Mısır şehir toplumu kendiliğinden doğmamıştır. Bu örneklerin de kanıtladığı gibi, kaynağını Yukarı Mezopotamya’daki kültürden almaktadır. Böyle bir tarihsel arka plana dayanmaktadır. İbrahim Peygamberin Mısır seferi, Verimli Hilal’deki tarihsel diyalektiğin nasıl geliştiğine dair çok önemli bir diğer kanıttır. Mısır ve Sümer uygarlığını doğuran kültür, Toros-Zagros dağ sistemindeki bu kültürdür. En önemlisi de toplumsal tarihte etkileri hala sürmekte olan çok büyük bir kültür aşamasının varlığıdır. Bu kültürel merkezin izleri halen yoğun biçimde yaşanıyorsa ve bu halk, halen bu coğrafyanın en eski yerleşik halkı olarak varlığını sürdürüyorsa, bu durumda Kürt gerçekliğinin oluşumunu bu kültüre dayandırmak kaçınılmazdır. Yaklaşık on dört bin yıl önce kabile toplumu, Toros-Zagros coğrafyasında belirginleşmeye başlamıştır. İlk davul ve zurnasıyla, ilk kavalıyla, ilk evrensel sanat ve müzik yaratıcılığıyla varlığını haykırır gibidir.
Kürt gerçekliği hem bu büyük tarihsel aşamanın bir ürünüdür ama hem de bu kültürde çakılı kalmanın güçlü belirtilerini taşır. Bir kültürel kabileler halkı olarak kalmadaki ısrarı, salt uygarlık güçlerine karşı savunma durumunda kalmasıyla izah edilemez. Kültürün kendisi, çok derin köklere sahip olmazsa ya kendisi bizzat uygarlaşır ya da oluşumuna yataklık ettiği uygarlıklar içinde erir. Bu biçimde eriyen binlerce kabile toplumuna tanıklık etmekteyiz. Kürtler bu yönüyle örneği olmayan bir halk topluluğudur. Bütün tarihsel veriler, sadece üç yüz bin yıllık Homo Sapiens devriminin değil, yaklaşık on dört bin yıllık tarım devriminin de yerleşik Kürt kültüründe kalıcı etkiler oluşturduğunu göstermektedir. Genetik haritalar hem Homo Sapiens türünün hem de tarım devriminin bu kültür merkezinden çevresine ve dünyaya yayıldığını kanıtlamaktadır.
Kürtlerin kendi varlıklarını güncel olarak halen kültürel karakterleriyle korumaları, dayandıkları tarihsel kültürün gücünden ileri gelir. Kültürel yaşamı uygarlık yaşamına tercih etmeleri, basit bir gericilik veya ilkellikle izah edilemez. Yaşadıkları kültür, bir kent, sınıf ve devlet kültürü değildir. Kendi içinde otoriterleşmeye, sınıflaşmaya yer vermeyen ve kabile demokrasisinde ısrar eden bir kültürdür. Kürtlerin kolay zapturapt altına alınamamaları, bu kültürel demokrasileriyle ilgilidir.
Kürtlere ilişkin tüm ayrıksı ve marjinal düşüncelerin, sübjektif önyargıya dayandığını özenle belirtmek gerekir. Günümüzde ne kadar evrensel tarih ve toplumun dışında bırakılmış olurlarsa olsunlar, Kürtler klan toplumunun aşılmasından itibaren başlayan ve kentli, sınıflı, devletli uygar toplumun gelişmesine kadar süren evrensel tarihin ve toplumun tüm evrelerinde başat rol oynayan kabile toplumunun temsilcisidirler. Kabile tarzı bir toplumsal örgütlenme ve yaşam kültürünün hem inşa edilmesinde hem de sürdürülmesinde başat unsurdur. Kabile kültürünün kurucu öznesidir.
Kürdistan gerçeği, öz olarak dağlık coğrafyadır, bir savunma alanı ve kültürüdür. Bu da sorunlardan ibarettir. Dolayısıyla özgün bir Kürt tarihi olamadı. Tanrı-kralları pek yoktur. Çünkü tanrı-krallara karşı hep bir savaş yürütmüşler. Komünü doğurmuş, kabileyi doğurmuş ve hep bir savaş halini yaşamışlar. Ortaçağda tanrının gölgesi olan sultanlarla, şahlarla karşı karşıya gelmişler. Toros-Zagros silsilesinde, boydan boya bir savaş durumu yaşamışlar. Sürekli varlık-yokluk savaşı içinde geçen bir tarihin sahibi olmuşlar.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Kürt tarihinin önemli ve uzun bir kesiti örtük tarihtir. Kürt tarihi üzerindeki bu örtü artık kaldırılmalıdır. Tarihte Pers-Kürt ilişkilerini Proto-Kürt Tarihinden Örtük Kürt Tarihine geçiş olarak tanımlamaktayız. Örtülü Kürt tarihi derken; M.Ö. 500’lerden itibaren yaşanan ideolojik bir dönüşümden söz etmekteyiz. Yani kan bağı temelli oluşumdan, ideolojik temelli bir oluşuma geçiştir. Önce proto-Kürt olarak Medler vardır. Persler, bu dönemin sonunu getirdiğinde hem komünalitede bir dönüşüm var -ideolojik temelli komünler gelişiyor- hem de Persler hep önde, Medler ise hep arkadadır. Dolayısıyla Kürt-Pers tarihi, aslında bir Kürt tarihi olmaktadır. Örtülü dediğimiz budur. Kürtler hep ikincil iken, Persler hep birincildir. 2500 yıldan beri İran sahasında olup biteni bu gerçeklik ifade etmektedir. Kürt tarihi burada Pers tarihi içinde vardır. Hatta İran’da Partların, Sasanilerin olması, Kürtlerin sayesindedir. Nasıl ki günümüzde Türk tarihi Kürtlersiz yazılamıyorsa, aynı durum İran için daha fazla geçerlidir. Dolayısıyla Pers tarihi eşittir Kürt tarihidir. Kürt tarihinin izlerini Pers tarihinde bulabiliriz.
Ortaçağda Arap İslamı ortaya çıkar. Kürtler, Emevilerle başlayıp Abbasilerle devam eden Arap İslamının ve sultanlığının örtüsü altında, yaklaşık beş yüz yıl boyunca varlığını devam ettirir. Saraylara doldurulmuşlar, Araplaşmışlar ama özünde Kürt’türler. Ulema dediğimiz kesimin ezici çoğunluğu Kürt’tür ve bu durum günümüze kadar devam eder.
En önemlisi de Türk sultan ve egemenleri dediğimiz kesim, Ortadoğu’ya ve Anadolu’ya ilk geçişlerinde Kürt ittifakına dayanırlar. Birisi binlerce yıllık kendi yurdunda yoğunlaşmış, diğeri Anadolu’da Hristiyanların yerini almıştır. Ancak Kürt desteği olmadan bunu yapamazdı.
Alparslan, bir Kürt emiri veya Kürt sultanı olarak tanınır. En azından, bu tarihin eşit değerde bir tarih olduğunu söyleyebiliriz. Bu tarihin üstü örtülmüştür. Alparslan, Anadolu’nun kapılarını açmak için Kürdistan’da müttefik bulma peşindeydi. 1071’de Malazgirt Savaşı’na hazırlanırken, dönemin güçlü Kürt beylikleri ve aşiretleriyle ilişkiler geliştiriyordu. Bunun sonucunda Meyafarqin (Silvan) merkezli Mervani Sultanlığı’nda aradığı müttefikleri buldu. Yörenin birçok aşiretinden de kendi kabile güçlerine denk bir kuvvet derledi. Sanıldığının aksine, Bizans İmparatorluğu’na karşı verilen Malazgirt Savaşı, sadece Türk boylarından derlenen güçlerle değil, en az onlar kadar Kürt aşiret ve beylik güçleriyle verilen ve kazanılan bir savaştır. Malazgirt Savaşını doğru çözümlediğimizde, Kürt-Türk ilişkilerindeki temel stratejik mantık da anlaşılacaktır. Durum özce şöyledir: Kürtler batıdan ve kuzeyden gelen saldırılara karşı varlıklarını korumak ve geliştirmek için güçlü müttefiklere ihtiyaç duymaktaydı. Arap-İslam güçlerinde bu imkânı gördüler. Türk boylarının bölgeye gelişine kadar, Arap güçleriyle geliştirdikleri ilişkiler temelinde hızla İslamlaşmalarının temel nedenlerinden biri, bu güvenlik ihtiyacıydı. Türk boylarının yeni yurt ihtiyacı, onları ya Kürtlerle savaştırıp işgalci güç konumuna düşürecekti ya da bu mümkün olmazsa ittifak kurup Bizans İmparatorluğu’nu daha da batıya sürerek kendilerine yerleşkeler kuracaklardı. Her iki taraf da Malazgirt Savaşı’na bu stratejik mantıkla girdi. Bu savaş, kesinlikle Bizans İmparatorluğu’na karşı Kürtlerle Türklerin ortak savaşıydı.
Bu savaşın sonuçları açıktır: Türk boyları için Anadolu’nun kapıları açılmış, tarihi bir dönem başlamıştır. Kürtler ise kendilerini yüzyıllardan beri sürekli baskılayan ve geriye iten engelleyici bir güçten kurtulmuştur. İslam, bu ilişkide harç görevi görmüştür. İslami örtü altında verilen ortak savaş, aslında kabile ve aşiret özellikleri ağır basan iki halkın, varlığını koruma ve geliştirme amaçlıydı. Başarısızlık, daha o zaman her iki halk için varlıklarını yitirme ve gerileme anlamına gelecekti. Resmi tarih, Malazgirt Savaşı’nı hep Türk Sultanının büyüklüğüne bağlayıp esas özünü gizler. Malazgirt Savaşı, en az Türkler kadar Kürtlerin de savaşıdır. Resmi tarihte yazılmış olmaması, bu gerçeği ortadan kaldıramaz.
Zaman zaman çatışmalarla bozulsa da Kürt-Türk ilişkilerindeki bu mantık, günümüze kadar geçerliliğini sürdürecektir. Türklerin Anadolu içlerine yerleşmeleriyle birlikte, bu yeni strateji geçerliliğini hep koruyacaktır. Tarihin kritik anlarında, her iki güç ancak birlikte davrandıklarında başarılı olabileceklerini hatırlayacaklardır. Kürt Eyyubi Hanedanlığı’nda, birçok Anadolu Beyliğinde ve Osmanlılar döneminde bu mantık hep işleyecektir. Tarihin derinliklerine uzandığımızda Hitit-Mitanni ilişkilerinden beri, Anadolu ve Mezopotamya’daki güçler arasında benzer bir stratejinin işlediğini görmekteyiz. Hem halk ve sivil güçler olarak hem de iktidar güçleri olarak, bu iç içelik yaşanacaktır. Sadece batıdan değil, doğudan ve güneyden gelen tehditlere karşı da bu ortak savunma stratejisi işleyecektir. Osmanlı Sultanı Birinci Selim, İran Safevi Hanedan İmparatorluğu’nun yayılmasını, yine benzer bir ittifak anlayışıyla durdurmuştur. Aynı tarihlerde güneyden gelen Mısır merkezli Memlûk Sultanlığı da İdris-i Bitlisi öncülüğünde kurulan ittifakla durdurulmuş, daha sonra yıkılmıştır.
İran Safevi Hanedan İmparatorluğu’nun yayılmasına karşı verilen Çaldıran Savaşı’nda, Yavuz Selim’in ordusunda yeniçerilerden daha fazla Kürt beylik ve aşiret kuvvetleri vardır. Savaş askeri bakımdan Osmanlı-Kürt ittifakıyla (Amasya’da 28 Kürt Beyi ile Yavuz Selim arasındaki protokol) kazanılmıştır.
Memlüklerin Urfa ve Mardin’deki hâkimiyetini göz önüne getirdiğimizde, Mercidabık (Kuzey Suriye’de Halep’e yakın bir yer) Savaşı’nın da benzer karakterde olduğunu görürüz. Her iki savaşın da stratejik olarak Kürtlerin varoluş ve bağımsızlığında önemli bir rol oynadığını belirlemek, son derece gerçekçi ve gereklidir.
Haçlılara karşı direnişin kaynağındaki Eyyubi Devleti de bir Kürt-Türk ittifakının sonucudur. Arapların direnecek gücü yoktur. Sembolik hale gelmiş bir halifelikten başka bir güçleri yoktur. Dolayısıyla Selçuklu, Eyyubi ve Osmanlı Hanedanlık dönemlerinde, Kürdistan coğrafyasında verilen savaşları, ağırlıklı olarak Kürtlerin işgalci güçlere karşı verdikleri savaşlar olarak değerlendirmek en doğrusudur.
Kürtlerin Türk kavimleri, beylik, sultanlık ve boylarıyla kurduğu ilişkilerin mahiyeti doğru kavranmadan, her iki toplumun varoluş tarihleri doğru yazılamayacaktır. Kürtlerin, Türklerle stratejik bir ilişki ve ittifakı benimsemelerinin, varlıkları askeri zorla veya asimilasyonla tehdit altına alınsın diye değil, tersine her iki varlığın da daha güçlü korunması ve geliştirilmesi temelinde olduğunu çok iyi anlamak gerekir. Çünkü Kürtsüz Türk, Türksüz Kürt Ortadoğu’da yaşayamaz. İkisini ayırmak demek, varlıklarını imhaya ve yok etme amaçlı saldırılara açık hale getirmek demektir. Kürtsüz bir Türk tarihi, uydurma, yalan ve tarihsel gerçekliğe aykırı bir çarpıtmadır. Kürtsüz bir Türk varlığından söz edilemez. Bizim mücadelemiz, bir varlık problemini çözmek içindir ama bu mücadeleyi yürütürken, Türk-Kürt ilişkilerini reddetmeden, inkâra veya milliyetçiliğe düşmeden, tarihsel gerçekliği gözeterek yürütüyoruz. Zayıf Kürt, zayıf Türk’tür. Kürtlerle doğru bir ittifak kurmadan, bölgede etkin güç olunamaz.
Ziya Gökalp bu tarihsel gerçekliği anladığı için Kürt-Türk ilişkisine özel vurgu yapar. Kürt-Türk ittifakı hem Bizans’ın yayılmacılığını durdurur hem Haçlı Seferleri’ni önler hem de Türkmenlerin Anadolu’ya yerleşmesini, devletleşmesini, imparatorluk halini almasını sağlar. Bu güçlü tarihsel arka plan gerçeğini bilerek, Kürt-Türk ilişkisini yeniden ve demokratik temelde düzenleyip, bunun hukukunu geliştirmek gerekir.
Türklerin tarihsel derinliği olan zihniyetlerinde de aynı stratejik mantık geçerlidir. Objektif olarak Batı ajanlığı anlamına gelen ‘Beyaz Türk faşizmi’nin son yüz yıldan beri, bu stratejik mantığı ve tarihsel işleyişi inkâr eden tavrının temelinde ise her iki toplumsal kültüre karşı, komplocu niyet ve uygulamaları vardır. İnşa edildiği ilk dönemlerden beri özü itibariyle bu temelde olan ilişkilere inkâr, imha, asimilasyon ve soykırımı dayatmak, her iki toplumsal kültüre en büyük ihanet olup birlikte kaybetmelerine neden olacaktır.
Mustafa Kemal rasyonel bir insandı. Anadolu ve Kürdistan’ın milliyetçiliğine sarıldı. Hatta bu nedenle İttihatçılarla bazı çatışmalar da yaşadı. Cumhuriyeti de bu temelde kurdu. Bunun daha rasyonel ve gerçekçi olduğu ortaya çıktı. İttihatçılar, yapay ve sahte bir Turancılık söylemiyle bir imparatorluğu çökerttiler.
Mustafa Kemal, İngiliz liberalizmini, İngilizlerin kapitalizm anlayışını, Fransız pozitivizmini ve sosyolojisini, Alman devletçiliği ve militarizmini birleştirip kendi siyasetini geliştirdi. İngiliz kapitalizmi, Fransız Jakobenizmi, Alman idealizmini harmanladı. Cumhuriyet, bu karışımın ürünüdür ve devlet kapitalizmini geliştirmiştir.
1925’te İngilizlerin Kürt politikası ile Stalin’in Kürt politikası örtüşmekteydi. Her ikisi de Kürtleri bir araç olarak görür ve kırım uygulamalarına, Kürt olgusunu yok etme politikasına ilgisiz kalmaktaydı. Birbirine düşman olan bu iki gücün üzerinde anlaştıkları ender konulardan biri budur.
Türkiye’de kurulan rejimin adı cumhuriyettir ama özü itibariyle cumhuriyet sistemi veya devlet sistemi değildir. Devletin bağlı olduğu kurallar, kurumlar ve bir aklı olur. Onu bağlayan ve sınırlayan bir hukuku olur. Ancak Türk devlet sistemi, Kürt kırımı üzerine kurulmuş bir savaş rejimidir. Kuruluş ilkesinin başında Kürt kırımı gelir. 1925’te Şêx Said’i idam ettikten sonra, Hasan Hayri ve benzer düşüncede olanlara yöneldi. Oysa bunları hedef haline getiren şey, radikallikleri değildir. Bunlar, Kürtler arasında birliği hedefliyorlardı. Hedeflenmeleri, bu düşünceyi taşımalarındandı. Seyit Rıza asılmadan önce, Mustafa Kemal ile görüşür. Bu görüşmenin amacı ‘pişman olduğunu söyletmek ve ardından asmak’tır. Pişmanlığı itiraf ettirip öyle idam ettirmek ister. Seyit Rıza’nın son sözleri bilinir. Gizlice Elazığ’a götürülüp tren garında görüştürülür. O’na şu dayatılır: “Kürtlükten asla söz etme, Dersim’in Türk yurdu olduğunu kabul et, seni affedelim” denilir. Kendi öz varlığına ihanet edip inkara sığınırsa, affedileceğini söylerler. Seyit Rıza bunu kabul etmez ve öz varlığından geri adım atmaz. O nedenle idam edilir. Aslında aynı yaklaşım Hasan Hayri ve Şêx Said’de de söz konusu olur. O yüzden Şêx Said ve Seyit Rıza’yı mezhepçiliğe hapsetmek, onların onurlu tavrına ihanet etmek demektir. Onlar ‘Nakşi’, ‘Alevi’ gibi kimliklerle sınırlandırılıp çarpıtılamaz.
Kürtlerin son iki yüz yıllık felaket, katliam ve kırımlarında İngilizlerin rolü başattır. Mustafa Kemal’in önünün açılmasında da İngilizler rol oynar. İngilizler, Şêx Mahmut Berzenci heyeti ile Ankara hükümetinin görüşerek Kürt-Türk ortaklığı ve ittifakı temelinde bir birlikteliği yakalayabileceklerini ve bu durumun kendi bölgesel çıkarlarını tehlikeye atabileceğini görünce, 1922’de Kemalistlerle görüşüp yeni cumhuriyet rejiminin önünü açtı. Musul-Kerkük, hatta Hindistan yolu gibi çıkarları için, Sevr planından vazgeçti. İngilizler o zamana kadar Sevr planına bağlı kaldığı halde, Kürt-Türk yeni bir ilişkinin yol açacağı sonuçların kendi çıkarlarını riske sokma ihtimalini görünce, o anlaşmayı rafa kaldırdı ve hemen Yunan desteğini çekti. Zaten desteği çekince Yunanlılar yenildi ve geri çekildi. Tabi o zamana kadar Şerif Paşa’nın Avrupa’da girişimleri vardı. İstanbul başkonsolosu, Kürt Teali Cemiyeti’nden Seyit Abdulkadir ile görüşür; özerklik, federasyon veya küçük bölgesel Kürt devleti tartışmaları yürütür. Mustafa Kemal, tüm bu durumları görür ve buna karşılık Berzenci ile görüşmeler yürütür. Kürtlerle çeşitli düzeylerde, kendi amaçlarına göre ilişkiler geliştirir. Yine Sovyetler’le anlaşmalar yapar, ilişkiler geliştirir. Fransızlarla da anlaşma imzalar. İngilizler bu durumu görünce hemen Kürt, Yunan, Ermeni ilişkisini sonlandırır ve Mustafa Kemal’le anlaşır. Böylece Kürt kırımına tümüyle göz yumar. Bunun karşısında, kapitalizme sonuna kadar açılmış bir cumhuriyete, padişahlık ve hilafetin tasfiyesi de dahil olmak üzere, onay verilir. Böylelikle Musul ve Kerkük’ü de garantiye almış olur.
Günümüz mevcut iktidarının, Kürtlere yaklaşımında hiçbir felsefi-rasyonel yön yoktur. Kürtleri kendi iktidarı için bir oy potansiyeli, bir araç olarak görmektedir. Yüzeysel, pragmatik, günübirlikçi, hesapçı bir yaklaşımı var. Aslında bu olguyu ne yapacağını ne yapması gerektiğini kendisi de bilmemektedir. “Kürt ne bilir bayramı, hor hor içer ayranı”, “çingene çalar, Kürt oynar” söylemleri aslında bir doktrin, bir bakıştır. İçeriği olmayan kof, bitmiş bir şey olarak tanımlar. Kürde yaklaşımları budur. Oysa Kemalizm’in bir mantığı, bir rasyonalitesi ve kendi içinde bir politikası vardı. Elbette eleştirilecek yönleri olmakla birlikte, Batı modernitesine dayalı bir mantığı vardı. Kemalizm, bugün aşılmaktadır. Neo-Kemalist arayışlar var, ama bir çözüm üretebilirler mi belli değildir.
Kürtlerde burjuva milliyetçiliğini doğuracak bir sosyo-ekonomik veya sınıfsal zemin gelişmedi. İngilizler bu zemini gördü ve Kürtlerden hem desteğini hem umudunu kesti. Araplarda, Türklerde ve hatta Afrika’da bunu başarmalarına rağmen, Kürtlerin içinde bunun gelişemeyeceğini görüp anladılar. Kürtlerin bir ticaret grubu, bir orta sınıfı gelişmedi, yoktu. O nedenle isyanlar sürecinde bir milliyetçilik de gelişmedi. Daha çok aile, aşiret çıkarları riske girince ayaklanan bir gerçeklik söz konusuydu. Ayrıca egemen kesim, kendini Kürt olarak görmez, daha doğrusu kendini inkâr temelinde varlıklarını korurdu. Kendilerini Fars, Arap ve Türklüğe bağlarlar. Önce çıkarları riske girince isyan ederler, ardından isyan ettiklerine çok çabuk yaklaşıp onların iş birliğine yatarlar. O yüzden de bir Kürt sosyal sınıfı, ticaret sınıfı, bir aydın sınıfı oluşmadı. Ciddi bir önderlik sorunu vardı.
Kürt olgusu etrafında bugün büyük gelişmeler yaşanır ve bu sorunun çözülmesi gerektiğini artık herkes bilmektedir. Çözüm modeli olarak dört yaklaşımdan bahsedilir: ‘Ulusların kendi kaderini tayin hakkı (UKKTH)’, ‘bireysel özerklik’, ‘bölgesel özerklik’ ve ‘kültürel özerklik’. Bunlardan bir çözüm projesinin, bir sentezin çıkması gerekir. Felsefe, tam da bunun için vardır. Tarih ve sosyoloji, bu amaçla vardır. Kürt olgusunun ne durumda olduğunu en iyi İngilizler anlarlar. Ayrıca bu sorunun mahiyetini ve kapsamını en iyi onlar bilir, bunun farkındalar. Bugün kırılan ‘İngiliz çemberi’ -ki yüz yıllık çember ve kapandır- yeniden güncellenmek istenir. Kürtlere karşı yürütülen savaşın asıl unsuru İngilizlerdir. Bu sayede perde arkasında kalır ve son 15-20 yılda sadece faiz olarak Türkiye’den 500 milyar dolar parayı Londra’ya çektikleri de bilinir. Geçen yüzyılda yaralı kalan Kürtlerin, bu yüzyılda da yaralı bırakılacağı bir modeli geliştirmek istemektedirler. Türkiye’deki iktidarı savaşa sürerek, Suriye’deki İhvan planları gibi projelerle bunu başarmak isterler. Bir Erbil emirliği bu amaçla öne çıkarılır.
İhanetçi-işbirlikçi Kürtlük bir truva atıdır. Kendileri dışında tüm Kürdistani hareketlerin hem varlığını hem çalışmasını ortadan kaldırmaya çalışır. Kürtlerdeki önderlik boşluğunu bu sahte öncülüklerle doldurmak istediler. Geleneksel işbirlikçi, ilkel milliyetçi, feodal egemen sınıfı dayatırlar. Bunlar, faşist devlet denetiminde, cebini dolduracağı bir ulus-devlet ister. Bunların varlık, özgürlük sorununa çözümleri yoktur.
Malbati, kendi kendini tüketme ve kırıma uğratma kurumudur. Judenrat’ın bizdeki karşılığıdır. Biyolojik sınırlarda seyreden bir kurumdur. Kendi kendini tüketen, yok eden bir yapıdır. Malbati kültürü, Kürdistan’da ekonomiyi ve diğer her şeyi yutmuş. Malbati, büyük ailedir. Normal aileyi de içerir ama ona indirgenemez. Malbati tüm gücü, sömürüyü elinde tutar. Sınıflaşmanın gelişmesini engeller, aile kurumuna dayanır. Ulusallaşmayı engeller. Malbatilik, bir ideolojidir; tutucu-gerici bir ideoloji ve zihniyettir. Her malbati, kendi iktidarını kurar. Yunanlılar da gittikleri yerde, site/polis devletini kurar. Fakat malbatilikte büyük siyasi organizasyona gidilmez. Daha çok dar aile çıkarları her şeyin üstünde tutulur. Bu ailecilikle bir şeyin kurtarılamayacağı açıktır. Bazıları ailecilikte çakılıp kalmışlar. Çakılan bir kimlikten, yaratıcılık çıkmaz.
Gelinen aşamada Kürt halk ve ulus gerçekliği, tarihte ilk defa en gelişkin bilinç aşamasını yakalamış durumdadır. Burada söz konusu olan, yeterli veya yetersiz gerçekliğin, bir elit grup veya parti bilinci dahilinde olmayı aşmasıdır. Gerçekliğin ana kütlesi, halk ve ulus olarak kendi gerçekliğinin bilincine varmıştır. Artık kendi bilincine varan bir ulus veya halk var. Ulusun kendisi, kavram olarak bir zihniyet durumunu ifade eder. Kürtler açısından bu zihniyet durumu gerçekleşmiştir. Fakat aynı hususu bedenleşme için söyleyemeyiz. Salt zihinle yaşanmayacağına göre, bedenleşme de önemli bir gerçekleşmedir; dolayısıyla bir hakikat durumunu ifade eder. Sonuç itibariyle ortaya çıkan ve kendi farkına varan bu gerçekliğin, kendisini demokratik ulus temelinde inşa etmesi; bunun için gerekli olan demokratik siyaset mücadelesini, bütünlüklü bir hukuk zemini üzerinde ve öz savunma temelinde yürütmesine ihtiyaç doğmuştur. Yürütülmekte olan güncel pratik çabaların temel amacı budur.
7- Kürt dirilişi
1970’lerden günümüze kadar devam eden son elli yıllık mücadele ile ortaya çıkarılan gerçeklik, Kürdistan tarihinin yeni bir safhasıdır. Bu tarihsel sürece “Çağdaş Kürt Tarihi” de denilebilir. PKK ile başlayan bu tarihsel süreci kendinden öncekilerinden ayıran temel özellik; inkâr, imha ve asimilasyon politikaları ile var olma savaşımının iç içe geçmesidir. PKK, yok edilme sürecine devrimci radikal bir müdahalede bulunarak bu süreci tersine çevirmiştir.
1970’lerde Kürtlerin yaşadığı gerçeklik kendine, kimliğine, kültürüne, tarihine sahip çıkmaktan kaçan bir hale gelmiş olmasıdır. Son iki yüz yıldaki tüm isyanların ağır katliamlarla, sürgünlerle, baskılar ve cezalandırmalarla sonuçlandırılması, ardından Kürdistan coğrafyasında ekonomik çökertme politikasının devreye sokularak Kürtlerin açlığa mahkum edilmesi Kürdistan’daki toplumsal dokuyu parçalamış, insanların kendi ailelerini geçindirmekten başka bir şey düşünemez hale gelmelerine neden olmuştur. Kürt halkını bu tablodan kurtarmak, tekrar kendi varlığına, diline, kültürüne sahip çıkmasını sağlamak zorlu bir mücadeleyi gerektirmekteydi. Bugünkü duruma ulaşmak zindandaki direnişlerle, gerillanın kahramanca mücadelesiyle, toplum sathına yayılmış serhildan direnişiyle sağlanabildi.
Kürt Özgürlük Hareketi Önderliğinin 52 yıllık mücadelesiyle Kürtlerde gelişen kendi varlığından kaçış pratiği tersine çevrildi ve yeni bir tarihsel süreç başlatıldı. Kürtlerin kendi varlıklarını sahiplenmelerinin yanında, bunu tüm dünyaya kabul ettirmeleri de yine bu mücadele sayesinde oldu. Bu mücadele süreci, Kürtlerin ulusal bir topluluk olarak yeniden aynı ortak değerlerde buluşmalarını sağladı; Kürt toplumunun bundan sonraki mücadelesini sürdürmesine zemin teşkil edecek tarihsel bir miras oluşturdu. PKK Kürt varlığının kabulünü sağlarken, bununla birlikte demokratik siyasetin de yolunu açtı ve bütüncül bir demokratik mücadele için önemli bir toplumsal birikim sağladı.
Dikkat çekilmesi gereken en önemli husus şudur: PKK Önderliği bu mücadeleyle tarihte ilk defa bir ‘Kürt Aklı’nı yarattı. Kürt toplumunda neredeyse tamamen dağıtılan ve ortak hafızadan silinen toplumsal akıl, PKK Önderliğinin yürüttüğü mücadeleyle ortak Kürt aklı olarak yeniden şekillendi. Kültürel geleneği yeniden yorumlamak, toplumsal sorunu doğru tespit etmek, toplumun yeniden ayağa kalkmasına ve bir toplum olarak birleşmesine yol açacak ortak değerleri tespit etmek ve çağdaş dünyada toplumun ihtiyacı olan politik-toplumsal strateji, taktik ve amaçları oluşturup topluma kabul ettirmek gibi zorlu görevler başarılmadan Kürt aklının oluşturulması imkânsızdı. PKK Önderliği çok yönlü çabayla, derin ve kapsamlı çözümlemelerle hem ideolojik bir çizgi hem de ortak Kürt aklını yaratmayı başardı.
Tarihsel birikimin zenginliği, komünal anlayış, kültür ve değerler Kürt varlığında yaşamaya devam eden zenginliklerdir. Kabile ve aşiret formu tarih boyunca hep komünal bir şekilde varlığını devam ettirmiştir. Kabile formunda sosyal dayanışmacılık, eşitlikçilik ve öz savunmacılık temel davranış biçimleri olarak varlığını korumuştur. Kabile-aşiret formunda dağlara sığınma, Kürt toplumunu kapitalist modernitenin etkilerinden en az etkilenen halklardan biri haline getirmiştir. Med Konfederasyonunun dağılmasından bugüne Kürtlerin siyasal birliğini sağlayacak bir öncülüğün çıkmamasına rağmen, kabile-aşiret formunda kendilerine özgü bir öz savunma biçimi oluşturarak varlıklarını büyük oranda korumayı başarmaları, Özgürlük Mücadelesi için en önemli miras olmuştur.
PKK’nin mücadelesiyle varlık kazanan Kürtler, şimdi o varlığın özgürlüğünü sağlama yükümlülüğüyle karşı karşıyadırlar. Varlığın özgürlüğü ulus-devlet haline gelerek sağlanamaz. Ulus-devlet Kürt özgürlük mücadelesinin demokratik komünal ve demokratik ulus çizgisine aykırı olduğu gibi, Kürt toplumunun tarihsel kültürü ve karakteriyle de uyumsuzdur. Kürtler tarih boyunca devletçi zihniyet ve yaşam tarzından hep uzak durmuşlardır. Kabile-aşiret formu büyük oranda komünal yaşamı bünyesinde barındırdığı için Kürt toplumunda binlerce yıldır varlığını sürdürmektedir. Dolayısıyla toplumun yeniden birleşmesi ve kendi varlığına ulaşmasında da komünalite yine başat rolünü oynayacaktır.
Kürt tarihi bugünden sonra demokratik komünalite ile demokratik ulusun inşasının tarihi olacaktır. Bu, hem Ortadoğu’nun tarihine, kültürüne ve sosyal dokusuna hem de Kürt halkının toplumsal karakterine en uygun olan yoldur.