MODERNİTE
Avrupa merkezli sosyal bilimler hakikatin alternatif yollarını iki temel yöntemle âdeta imkânsızlaştırırlar: Bunlardan birincisi, monist evrenselci yaklaşımdır. Hakikat her zaman ‘bir’e indirgenmektedir. İkincisi, sınırsız göreci yöntemdir. Herkesin kendine göre bir hakikatinin var olduğu söylenirken, özünde hakikatin olmadığı ifade edilmeye çalışılmaktadır. Her iki yöntemin de indirgemecilikte birleştikleri açıktır. Gerek evrenselci ‘bircilik’ gerekse göreci ‘tekillik’, hakikati ‘tek’e indirgemektir ve Avrupa merkezli sosyal bilimlerin hakikati araştırma metotlarındaki hegemonik karakterlerini açıkça yansıtmaktadır.
Bu yöntemlerin arka planında, kadına dayalı komünün kastik katil tarafından darbelenmesiyle başlayan ilk egemenlik nüvesinin oluşturduğu uygarlık tekelciliği vardır. Göbeklitepe çevresinde şekillenen bu zihniyet, Sümer rahiplerinin en büyük tanrı olarak ‘En’i inşa ettikleri dönemlere kadar gelir. Sümer tanrısı ‘En’ yüceltilerek, yükselen hiyerarşi ve şehir-sınıf-devlet tekelciliği meşrulaştırılır, toplumsal zihniyete egemen kılınır. Yunan felsefesindeki ilk neden, en büyük icat olarak tanrı hep aynı kaynaktan gelmektedir. Platon ve Aristo’da tanrı anlayışı bu yöndedir. Tek tanrılı dinlerde ‘En’in büründüğü biçim, âlemlerin tanrısı olan ‘Allah’tır. Roma’nın yükselişinde karşımıza ‘Jüpiter’ olarak çıkar. Tanrı-krallık ve imparatorluk rejimleri, inşa edildikleri her toplumun üstünde dinî veya mitolojik kavramlarla meşrulaştırılmaya, ideolojik hegemonya inşa edilmeye çalışılır. Zira bu yönlü bir zihni hegemonya olmadan, bu rejimlerin kalıcı olmaları zordur.
Çağ anlamına gelen modernite kavramını açıklarken, bu yöntem ve hakikat oluşumunu dikkate almak son derece gerekli ve öğreticidir. Kelime moda sözcüğünden gelir. Nasıl ki moda söz konusu olduğunda modaya konu olan olgunun etkisinden kendini kurtarmak zorlaşmaktaysa, zihniyeti hâkim moderniteden azade kılmak da zordur. Etkisi öyle güçlüdür ki, ona göre olunduğunda sistem içinde varoluş hissiyatı tamamlanmış sayılır. Bu, modernitenin yarattığı ideolojik hegemonya ile ilgilidir.
Sümer modernitesinden Roma modernitesine kadar, hatta daha önceleri ve sonralarına ilişkin pek çok modernite örneği bulunmaktadır. Yukarı Mezopotamya modernitesinin zaman ve kapsam bakımından belki de en gösterişli örnekler sunduğunu arkeolojik kayıtlardan öğrenmekteyiz. Nietzsche’nin modernite eleştirisi önemlidir. Dinselliğin modernite eleştirileri ise, ancak kendi moderniteleri açısından anlam taşır. Michel Foucault’nun modernitenin insanın ölümüyle sonuçlandığı ideası önemli olmakla birlikte yetersizdir. Reel-sosyalizm ise, farklı idealarına rağmen, teorik ve pratik olarak hiçbir zaman farklı bir modernite olmayı düşünmemiştir.
Tekli evrensel modernite anlayışına karşı alternatif bir yaklaşım getirmeyi ve farklı olasılıkları, dolayısıyla özgür düşünebilmeyi sağlamayı amaçlamaktayız. Hâkim modernitenin alternatifi daima vardır, tüm bastırma ve örtbas etme çabalarına rağmen varlığını sürdürmüştür, diyalektik ikilemin karşı ucu olarak tüm kapsamı ve biçimleriyle varoluşunu devam ettirmiştir. Hem toplumun tarihsel-toplum niteliği dikkate alındığında, hem de klanlar, aşiretler, kabileler, kavimler, dinsel cemaatler gibi toplulukların tarihi âdeta taşıran hareketleri göz önüne getirildiğinde bu toplulukları ‘barbar’ veya ‘dinsel gericilik’ olarak adlandırmaktan ziyade “Demokratik Uygarlık” olarak adlandırmak en doğrusudur.
Uygarlıksal gelişme insanlık tarihiyle ilgilidir. Uygarlık demek insanlaşma, toplumsallaşma demektir. Devletli uygarlık ise bir sapmadır. Biz bu nedenle uygarlık analizinde demokratik uygarlık ile devletli uygarlık ayrımına gitmekteyiz.
Devletli uygarlık kastik katil sistemle başlayıp Sümerlerle form kazanarak günümüze kadar gelen devlet-iktidar eksenli uygarlıktır. Demokratik uygarlık ise ilk toplumsallaşma formu olan klan-komün kültüründen başlayıp günümüze kadar varlığını sürdüren komünal-toplumsal değerleri ifade eder. Bugün egemen sistem tarafından ezilen cinsiyet, sömürülen kimlikler, kültürler, emekçiler vb. demokratik uygarlığın bileşenleridir.
1- Modernite tüm insanlık değerlerinin Avrupa’daki yükselişidir
Modernite, tarihin Batı Avrupa’da 16. yüzyılla beraber büyüyen kısmıdır, 16. yüzyıldan günümüze kadar Batı Avrupa merkezli gelişen uygarlıktır. Bu uygarlığın üç temel öğesi vardır: Rönesans, Reformasyon, Aydınlanma. Ortadoğu’daki hegemonya bu kavramlar çerçevesinde Batı Avrupa tarafından devralınmıştır. Batı Avrupa İslam çağını sona erdirerek bir yandan Endülüs’teki İslam’ı fiziki olarak tasfiye eder, diğer yandan da Osmanlı’ya karşı Karlofça Anlaşması ile 18. yüzyılın başlarında Osmanlı’yı Viyana kapısından Balkanlara ve Anadolu’ya doğru geriletir. Sonuç, Avrupa merkezli modernitenin kesinleşmesidir. Çağ artık Batı Avrupa veya doğrudan Avrupa çağıdır. Yeniden doğuş anlamındaki Rönesans, dinde Reform, bilim ve felsefi devrim denilen Aydınlanma çağı ile modernite şekillenir.
Avrupa modernitesi şehirleşme, endüstrileşme, teknikleşme, bilim ve aydınlanmanın hepsini içerir, ama asla kapitalizmi içermez. Moderniteyi kapitalizm ve burjuvazi kavramlarıyla aynılaştırmak ciddi bir anlam karmaşasına yol açar. Tüm diğer kavramlar ana kavramlar tarafından saptırılarak karmaşık hale getirildiğinden sosyal bilimler alanı büyük bir keşmekeşe dönüştürülmüştür. Bu karmaşayı ortadan kaldırmak için bu kavramları yeniden tanımlamak gerekir.
Modernite kapitalizm değildir ve burjuvazi ile eşitlenemez. Modernite, insanlık tarihinin bütün birikimlerinin Avrupa’daki bölümüdür. Dikkat edilirse Batı Avrupa’daki modernite tüm insanlık tarihini yeniden yazdı, hem de bilimsel yanı ağır basan felsefeyi kurgulayarak. Hatta tüm felsefeleri özetleyerek, tekniği yeniden özümseyerek, muazzam bir büyümeyle ve bilimi yeniden bir paradigma temeline kavuşturarak büyük bir açılım sağladı.
Kapitalizm ve piyasa ilişkisi çarpıtılarak birbirine indirgenmiştir. Öncelikle belirtmek gerekir ki, kapitalizm pazar-piyasa değildir, sosyalist pazar diye bir gerçeklik vardır. Burjuvaziyi oluşturan tüm unsurlar kastik yapıyı ifade etmez, bundan dolayı da kapitalizm burjuvazi değildir. Küçük burjuvazi dediğimiz zanaatkâr, esnaf, küçük mülk sahipleri, bürokrasi gibi kesimler kapitalizmin kastik unsurları olarak tanımlanamazlar. Burada önemli olan, kastik katillerin nasıl sınıflaştıklarıdır. Kastik unsurun kendini sınıflaştırmasında ve kurumsallaştırmasında büyük bir hile var. Bu küçük oligarşik güruh dünya nüfusunun %1’i olup gelirin %99’unu alan kesimdir. Bu durum her şeyi ifade eder, ancak sosyoloji bunu tanımlamaz. Burada yaptığımız, kastik yapıyı tanıma kavuşturarak sınıf olgusunu doğru çözümlemektir.
Platon da kastik unsurun aristokrasi adı altında vücut bulduğunu veya kastik izlerin aristokraside var olduğunu fark etmiştir. Sorulması gereken soru “Kastik unsur aristokrasiye nasıl dönüşür?” sorusudur. Platon bu soruya ‘Devlet’ kitabıyla yanıt verir. Kastın aristokrasiye dönüştüğünü, kastik yönetim yerine devlet yönetiminin inşa edildiğini ortaya koyar. Bu ayrımlar çok önemlidir. Reel-sosyalizm sınıf ve proletarya kavramlarını çokça kullandı, ama bu kavramlar gerçeğin izahatında zayıf kalmıştır. Frankfurt Okulu sınıfçılık konusunda çeşitli haklı eleştiriler geliştirmiştir. Bu manifesto ile geliştirilen yeni kavram seti hem pratiğe yansıyacak hem de tarihsel olarak yaşanan muğlaklığı ortadan kaldıracaktır. Gramsci ve Negri’nin çözemediği, çağın filozoflarından Zizek’in ve Badiou’nun çözüm aradığı sorunlara yeni kavram setiyle yanıt oluşturulmaya çalışılmaktadır.
Kapitalist kastik burjuvazi toplumu komünaliteden devraldı. Bu nedenle ortaçağdaki komün de eşittir burjuvazi değildir. Hatta ondan sonra Avrupa’da gelişen sivil toplum, eşittir burjuvazi değildir; tam tersine halktır ve giderek bu halktan bir uluslaşma ortaya çıkmıştır. Henüz ortada bir burjuvazi ve kapitalizm yoktur. Zaten reel-sosyalizmin yaptığı en önemli hata, ulusun doğuşunu tamamen burjuvaziye mal edip ulusu kapitalist sistemin bir yaratımı olarak düşünmesidir. Ulus, modernitenin bir kavramıdır, burjuvazinin yarattığı bir kavram değildir.
Burjuvazi gerçek komünal özellikleri parçalar, çarpıtır ve toplumsal eşitsizlikleri gizler. Burjuvazinin ulus anlayışı, sömürü ilişkisini gizleyen ideolojik bir araç temelindedir. “Ortak çıkarlar” söylemiyle toplumu aldatmaya çalışır. Demek ki ulus eşittir burjuvazi değildir, tam tersine burjuvazi ulusu çarpıtır. Kapitalizm bunu faşizme kadar taşır.
Ulus, modern dönemin toplumudur. Modernitenin toplumsal formasyonu ulus toplumu şeklindedir. Ulusun ortaçağ formu milliyettir. Ortadoğu’da milliyetin gelişmesi İslam devrimi ile olmuştur. Kabile toplumundan ümmete, diğer deyişle milliyete geçiş İslamiyet’ledir. Arapça’da “millet” “din” demektir, bir anlamda kastedilen İslam’dır. Ortaçağda Muhammedî çıkış sürecinden 16. yüzyıIa kadar yaklaşık bin yıllık hegemonik çağda dünyanın büyük bir kısmına ümmetçilik hâkim olmuştur. Başta Araplar olmak üzere Türkler, Kürtler, Farslar, Çin ve Avrupa’ya kadar bu toplumsal form damgasını vurmuştur. Özcesi milliyetler çağı başlamıştır.
Milliyetten ulusa geçiş Avrupa uygarlığının eseridir. Avrupa uygarlığı 16. yüzyıIdan itibaren hegemonik karakter kazanan bir toplum biçimidir. Milliyetten ulusa dönüşen yeni toplumsal formun ekonomisi, bilimi, duyguları, edebiyatı ve felsefesi ağırlıklı olarak Avrupa’da gelişmiştir. Örneğin Hegel büyük bir açılım sağlamıştır. Edebiyattaki yansımalarını en iyi haliyle Rus edebiyatında görürüz. Uluslar kendi edebiyatlarını yazmaya başlar. Tıpkı ulus gibi, pazar da eşittir kapitalizm değildir, dolayısıyla edebiyat gibi burjuvazinin eseri değildir. Pazar ekonomisini toplumsal doğanın başlangıcına kadar götürebiliriz. Bu gelişmeler içinde ulus doğmuştur. Dolayısıyla bunu burjuvaziyle, kapitalizmle eşitlemenin büyük bir yanlışlık olduğu ortaya çıkmıştır. Bu kavramsallaştırmayla birlikte kapitalist moderniteye geçilir.
Avrupa modernitesi ile ayrıştırdığımız kapitalist modernitenin doğuşunu uygarlığın doğuşuna dayandırabiliriz. Uygarlığı doğuran alan Toros-Zagros etekleridir, ama beşiklik eden coğrafya Aşağı Mezopotamya’dır. Devletli uygarlığın ilk büyük temsilcisi Sümerlerdir. Uygarlık esas patlamayı Aşağı Mezopotamya’da yapmıştır. En önemlisi devletleşme Aşağı Mezopotamya’da gerçekleşmiştir, ama onu doğuran tüm unsurlar Toros-Zagros eteklerinde hazırlanmıştır.
İlkçağ önemli oranda Sümer etkisi taşır. Sümerlerin de Göbeklitepe kültürünün etkisini taşıdığı açıktır. Bu kültür aynı zamanda devletli uygarlığın başlangıcıdır. Yazıdan tekerleğe, sulamadan kent, sınıf ve devlete kadar ne kadarı Sümer ne kadarı Göbeklitepe kültürünün yaratımıdır, bunlar tartışılmaya değerdir. Göbeklitepe kültürü ortalama M.Ö. 15000-12000 yıllarına dayanır. Uygarlığın Sümer aşaması M.Ö. 5000-4000’lere dayanır ve klasik uygarlık çağının başlangıcı sayılan Med-Pers döneminde sona erer. Bir başka ifadeyle, Göbeklitepe ve Sümerler antik çağ uygarlığı olurken Med-Persler klasik çağ uygarlığına geçişin başlangıcını ifade eder. Antik çağ uygarlığı, Med-Perslerin M.Ö. 612’de Asurları yıkmasıyla sona erer. İki uygarlık arasındaki temel fark, antik çağ uygarlığı büyük oranda kastik yapının damgasını taşıyan tanrı-kral sistemine dayanırken, Med-Pers uygarlığı ise aristokrasinin damga vurduğu uygarlıktır. Med-Pers İmparatorluğu, İskender önderliğindeki Grek uygarlığının Hindistan’a kadar olan alanları işgaliyle sona erer.
Uygarlığın ilkçağ aşaması oldukça önemlidir ve bu aşama da uygarlığın doğuş yeri olan Mezopotamya’dan taşınmıştır. Bunun bir de Mısır, Hindistan, Girit, Hitit, Kelt, İskit ve Çin kolları vardır. İlkçağ uygarlığının en az 3000 yıllık tarihi vardır. İlkçağ uygarlığının kastik özellikleri belirgindir. M.Ö. 3000-2000 yıllarında esasta bir karşı devrim olan “aristokratik sistem” ortaya çıkar. Kastik uygarlığın ve neolitiğin Toros-Zagros eteklerinde doğması gibi aristokratik sistemin de kaynağı Toros-Zagros etekleridir. Bu da Mezopotamya ağırlıklı büyük tarihi başlatan, çıkıştan kopuşu sağlayan devrimdir. Uygarlıktaki çıkışı ve kopuşu yaratan, Grek yarımadasındaki o bildiğimiz felsefi devrimi yapan büyük filozof Aristo’nun bizzat yetiştirdiği Büyük İskender’dir. Granikos Savaşı’ndan Hindistan’daki son savaşına kadar da Büyük İskender’in bu çabası devam eder.
Ardından bir geçiş süreci yaşanır. Bu sürece Helen süreci denir. Doğu-Batı medeniyetlerinin karışmasını ifade eder. İskender yaptığı işin o kadar bilincindedir ki, on bin Helen askerini on bin Pers kadınıyla evlendirir. Kendisi de benzer evlilik yapar. Helen dönemi bir geçiş aşamasıdır ve Doğu-Batı sentezi olarak işlev görür. Helen uygarlığı yaklaşık üç yüzyıl sürer ve Batı yükselişi başlar. Roma bu yükselişi bin yıl devam ettirir.
Roma bugünkü Batı medeniyetinin bütün temel taşlarını döşemiştir. Rönesans, bugünkü İtalya öncülüğünde Batı Avrupa’da gelişir. Buna Cenova, Venedik ve Floransa öncülük eder. Daha sonra Amsterdam’a taşınır; son olarak 1500’Ierde Londra’ya taşınır. Böylece Atlas Okyanusu kıyısında yeşeren bir uygarlık haline gelir. Kısmen Doğu Akdeniz’de, ağırlıklı olarak da Batı Avrupa’da somutlaşır. Daha önce Mısır’da, İndus vadisinde, Mezopotamya’da Dicle-Fırat havzasında ve Basra Körfezi’ndeki uygarlıkların gelişimi gibi Batı Avrupa’da da gelişme şansı bulur, M.S.1500’Ierde de kesinleşir.
Peki, Batı Avrupa uygarlığını besleyen kaynaklar nelerdir?
Unutmamak gerekir ki, Doğu uygarlığının bütün mirası Batı’ya, diğer deyişle Avrupa kıtasına taşınmıştır. Örneğin meşhur seyyah Marco Polo 1270’Ierde Çin’e gitmiş, Çin hanedanına vezirlik yapmış ve oradan aldıklarını da İtalya’ya getirmiştir. Benzer seyyahlar Anadolu ve Mezopotamya’da çokça gezmişler, buradan aldıklarını İtalya’ya taşımışlardır. Haçlı Seferleri de benzer bir rol oynamıştır. Teknikten denizcilik yöntemlerine kadar, bilimden şehirleşmeye, ekonomiden felsefeye hatta dine kadar Ortadoğu’da ne varsa Batı’ya taşımışlardır.
Hristiyanlık bir Ortadoğu dinidir. Musevilerin Roma ile yaygın bir ticari alışverişleri olmuştur. Hatta Müslümanlar 700’lerden itibaren yaklaşık 750 yıl İspanya’nın Endülüs bölgesinde bir uygarlık yaratmışlardır. Avrupa direkt Endülüs’ten yararlanır. Tüm uygarlık değerleri Anadolu Selçuklu ve Osmanlı üzerinden Balkanlara kadar Avrupa’ya taşınmıştır. Cengizhan, Karadeniz üzerinden Polonya’ya, oradan Avrupa’ya taşımıştır. Avrupa’daki birçok uygarlık yaratımı tamamen Doğu’dan taşınmıştır.
Ortadoğu’dan Avrupa’ya taşınan uygarlık sisteminin en güçlü dayanaklarından biri İslam uygarlığıdır. İslam uygarlığı bir medenileşmedir. Medine, Arapçada kent demektir. Bugünkü Medine’nin adı İslamiyet’ten önce Yesrib’tir. Arap yarımadasındaki medenileşmeyi yükselişe çıkardığı için Yesrib’in adı Medine olarak değiştirilmiştir. Bu da Arapları dönemin öncüsü kılar. Bu çağ, ilkçağ ile yeniçağ arasında bir köprü rolü oynar. Adına da ortaçağ denir. Ortaçağ kesin İslam imzalıdır. M.S. 600’den 1.600’lere kadar yaklaşık bin yıl, küresel çapta İslam’ın damgasını taşır. Bu bir aşamadır. Hz. Muhammed’in dini yönünden felsefi yönüne kadar doğru çözümlenmesi önemlidir. İslam dini ilkçağlardan Hristiyanlık ve Museviliğe kadar tüm dönemlerin hepsinin bir sentezidir. Peygamberin kendisinin söylediği “Ben, son peygamberim” sözlerinin anlamı şudur: Din çağı bitiyor. Ve dinin bittiği, dinsel dönemin noktalandığı yerde İslam vardır. Son peygamber de Hz. Muhammed oluyor.
Gerçekte dini düşünce ve dini uygarlık dönemi kapanır. Dini uygarlığın en yüksek aşaması Şam merkezli Muaviye önderliğindeki Emeviler sürecidir. Aynı zamanda İslam’da felsefe çağının da yükselişe geçtiğinden söz edilebilir. İslam, İbrahimî dinlerin son hamlesidir. Muaviye önderliğinde yükselişe geçen İslam 1492’de İspanya’da sona erer. Benzer bir durum Osmanlı için de geçerlidir. İslam Osmanlı ile ömrünü uzatmak istemiştir. Osmanlı’nın Viyana önlerindeki yenilgisi aslında İslam’ın yenilgisidir. Ve bunu sağlayan ise Batı modernitesidir. Nasıl ki ilkçağ, Yunan felsefesi, silah teknolojisi ve bilim ile kapatıldıysa; Batı’daki bilim ve felsefe de İslam’dan esinlenen Hristiyanlığı reformdan geçirerek İslam ortaçağını kapatmıştır. Nietzsche “Tanrı öldü” derken anlatmak istediği tek tanrı düşüncesinin ölümüdür. Ve sonuç İslam’ın yenilgisidir. Bunu sağlayan da felsefi düşünce, bilimsel üstünlük ve tekniktir.
Uygarlığın birinci dönüşümü Ortadoğu’nun, ikinci dönüşümü Atina ve Roma’nın yaptığı dönüşümdür. Üçüncü büyük dönüşüm özellikle İslam üzerinden devraldıkları kültürü yenileyip büyük bir dönüşüme uğratmaları neticesinde Batı uygarlığının doğuşu ile yaşanır. Buna da “modernite” demekteyiz.
2- Kapitalizm ve reel-sosyalizm
Kapitalist modernite Hollanda ve İngiltere’nin öncülük ettiği çete faaliyetidir, soygunculuk ve talancılıktır. Gambot denilen İngiliz korsan gemileriyle, deniz yoluyla İngiltere’ye sermaye taşır, bu da kapitalizm dediğimiz sistemi doğurur. Tarihe baktığımız zaman 16. yüzyıIdan günümüze kadar üstünlüğü elinde tutan sistem olduğunu görürüz. Anglo-Sakson sistemi dediğimiz çeteciliğin talancılığı, günümüzde bile devam etmektedir. Dikkat edilirse bu bir soygun ve talan düzenidir. Fakat kendini meşrulaştırmak için modernite kılıfına bürünmüştür. Modern çağın meşruiyet kılıfı ile kendini kaplamıştır. Doğarken kendisini adeta modernite doğmuş gibi yansıtır. Kapitalist çete, modernitenin maskelerini takınmıştır. Rönesans, reformasyon ve aydınlanma süreçlerini maske olarak kullanmış ve kendini gizlemiştir. Talancı olmadığını, tam tersine rönesansı, reformu ve aydınlanmayı yarattığını iddia etmiştir. Özü öyle olmamasına rağmen maskesini konuşturmuştur.
Kapitalizm önceki bölümlerde ele alınan kastik katil sistemin güncel halidir. Bu da hem çok iddialıdır hem de tartışılması gereken bir tespittir. ‘Kastik unsur M.Ö. 15000’lerde Göbeklitepe’de mi örgüt haline gelerek kendi uygarlığını yarattı?’ sorusu araştırılmaya değer bir konudur. Kastın izleri ortadadır. Hindistan’dan Çin’e, oradan Amerika’ya her tarafta bu kastik katilin izleri vardır.
Sümer, Mısır ve Çin’i, Göbeklitepe sonrası gelişen dönemin bir devamı olarak değerlendirmek lazım. Göbeklitepe ve sonrasında yaşananlar Sümer ve Mısır’da yazıya, sisteme, şehir devletine dönüşmüştür. Bunlara gereğinden fazla bir rol biçilmemelidir. Aristokratik hamlenin son aşaması Greko-Romen aşamasıdır. Çok büyük, önemli ve etkili bir aşamadır. Felsefik düşünce tarzının ve aklın gelişmesiyle birlikte akla dayalı devletin geliştirilmesi olarak ele alınabilir. Kastik zihniyete dayalı devlet anlayışının aşılmasıdır. Dicle-Fırat kıyılarında bu kastik yapı binlerce yıl yaşadı. Nil deltasında en az üç bin yıl yaşadı. Çin’de M.Ö. 1500’lerden M.Ö. 500’Iere kadar yaşadı. Hindistan’da da aynı durum söz konusu ve halen kastik izler varlığını korumaktadır.
İlk uygarlığın doğduğu sistem de Sümer kralları da hanedan da kastiktir. Bu öyle bir yapıdır ki biri öldüğünde, kendisiyle birlikte bütün refakatçileri onunla yer altına gömülür. Ünlü arkeolog Samuel Kramer “Ur” sitesinde kazı yapmış ve bu kazılar neticesinde; kral ölünce maiyetinin de onunla birlikte gömüldüğünü görmüştür. Cariyelerin hepsi canlı canlı kralın yanı başına gömülür. Öyle ki bu mezarda kralın arabası bile vardır. Arkeolog bunları görünce dehşete kapılır, düşünün diri diri gömülen 600, 700 kişilik bir maiyet! İşte, kralın uzantısı olarak görülenler kral öldüğü zaman onunla birlikte diri diri mezara gömülür. Kastik katil dediğimiz yapı budur, böyle bir sistemdir. Maiyetinin canı var mı, yok mu hiç önemli değil, değerli değil. Onlar kralın bir parçası. Hiçbiri de öyle, “canım acıyor” demez, diyemez. Osmanlı saraylarındaki kardeş katilliği de bununla ilgilidir. Padişah oğlunu bile öldürür. Üçüncü Mehmet, oğlu ve çoğu çocuk olan iktidar adayı 18 akrabasını hiç gözünü kırpmadan öldürtür. Kanuni Süleyman, şehzade Mustafa’yı acımasızca öldürür. Tüm bunlar kastik katil uygulamalarıdır.
Toros-Zagros eteklerindeki aristokrasinin doğuşu çok ilginçtir. Biz de bu konuya ilgi duyup araştırdık, gördük ki aristokrasi de neolitiğin doğduğu yerde Toros-Zagros’un iç eteklerinde ya da üstündeki tepelerde doğmuş. Bugün bile bunun izlerini görmekteyiz. Peki, kasttan sınıf türediği zaman ne olur? Bu soruya aristokratik sistemle cevap verilebilir. Evet, aristokrasi tarihsel bir kurumlaşma, bir yenilik, ama çok iyi bilmekteyiz ki bunların ataları da hep kastik katil, tanrı kral. Nereye bakarsak bakalım bunu görürüz.
Neden kastik yapılar aristokrat sınıfı olma ihtiyacı duydular? Birinci neden nüfuslarının çoğalması, ikincisi olanak ve zenginliklerin artmasıdır. Kasta elit de diyebiliriz. Aslında elit kavramıyla bizzat kast anlatılmak istenmiştir. Meşhur “Seçkinler” teorisinin yazarı V. Paretto, elit kavramı üzerinden tarihsel anlatı yapar ve “Tarih elitlerin kendi arasındaki çatışmasıdır” der. Sınıf savaşımı yerine, elit savaşımı kavramını getirir ki bize göre de bu daha doğrudur. Ama tabii bizim gibi böyle kastik katil demez, elit diyerek yüceltir, farkımız budur. Marks nasıl sınıfı yücelttiyse, o da eliti yüceltir.
Elit halen var, kapitalizmde bu çok belirgindir ama temelini biraz eşelersen bir katiller grubunu ancak ortaya çıkartabilirsin. Burada şu soruya da cevap vermek gerekir: Sınıf ile kast arasındaki farkı nasıl anlamalıyız? Tarihsel sosyolojinin yanıt bulması gereken bu sorunun cevabı tartışmaya açıktır. Kast, katı kurallara dayalı, esnek olmayan, tanrısal güce dayanarak kendisini yapılandıran, çıplak zor ve şiddetle ortaya çıkan, kaskatı bir hiyerarşik ilişki biçimine dayanan yapıdır. Kasttan çok sonra ama yine kastik yapıdan doğan sınıf ise daha esnek, geçirgen, norm kazanmış bir yapıdır. Eğer tarih bu sosyolojik gerçeklikten uzak ele alınıp sınıflar savaşımı olarak tanımlanırsa, toplumsal gerçekliğin üstüne perde çekilmiş olunur.
Bu hataya en fazla düşen de Marks olmuştur. Marks tarihte kastik yapıyı yeterince görememiş ve sınıf tanımını da tarihsel gerçekliğe oturtamamıştır. Marksist teoride çokça dillendirilen “Artı değer”, “ücret, rant” gibi kavramlar İngiliz ekonomi-politiğinin icatlarıdır. Burada yapılan gaspı, tecavüzü, sömürüyü bilimsel kavramlarla meşrulaştırmadır. Bizim sorun yaptığımız da budur. Kapitalizm gasp, talan, sömürü, yağma, savaşlarla doğdu. Ulus-devlet başından sonuna kadar savaş demektir. Savaşla doğmayan, savaşla yıkılmayan tek bir ulus-devlet yok gibidir. Ulus-devlet baştan ayağa şiddet ürünüdür ve şiddeti meslek edinen dar kesime de elit adı verilir. Oysa o da bir kastik unsurdur. Söz konusu elitler şiddete başvurmaksızın ayakta dahi kalamayacağından modern kastik katil, sömürü kapasitesini askeri yöntemlerle arttırır. Sosyologların bu tarihsel hakikati doğru görememeleriyse hayret verici bir durumdur. Bu yaklaşım iktidar-bilgi hiyerarşisiyle bağlantılıdır. Bu hiyerarşiye göre ‘bilgi güçtür, bilgi gücün yanında olur, ona hizmet eder.’ Bugün de kapitalist modernite ölçeğinde böyledir. Akademiye kim sahipse, bilginin sahibi de odur.
Aristokrasi ve kast farkını nasıl ortaya koyacağız? Aristokrasi, kasta nazaran daha organize bir kurumlaşma ve yaygın bir tabakalaşmayı temsil eder. Kastik katil grubu gizli, maskeli ve vurucudur. Bir de yamyamlığa daha yakındır. Aristokraside yamyamlık yoktur ama kastik unsurlar yamyamlık yapar. Kastiklerin böyle canavarlıkları da söz konusudur. Bir de elit denir ancak her çağın kendi elitleri vardır. Kast ile elit tamamen özdeş değildir. Entelektüeller de birer elittirler; hanedanlar, sağlıkçılar, eğitimciler de elit olabilir. O açıdan elit kavramı yetersiz kalır. Doğru kavramı geliştirerek adını sermaye değil de kastik katil topluluk veya kastik topluluğu olarak tartışmaya açmaktayız. Bu konunun birçok tartışmaya yol açacağı kesindir. Sosyologların, özelde de Marksistlerin konuya dair tartışmaları önemli olacaktır.
Toplumu toplum olmaktan çıkaran tüm sorunların kaynağı kastik yapıdır. Marks bunu kapitalist sermayeye bağlar. “Çelişkileri açığa vuruyorum” demesine rağmen, bu tarihsel gerçeği örtbas etmiş, hatta politikadan soyutlayarak anlatmıştır. Elbette bunu bilmeden yapmıştır. Anarşistler de bunu söylemiştir ve hiç de haksız değildirler. Bu anlatımın daha da gelişmesi, tarihsel materyalizmin böyle bir anlatıma kavuşması gerekli ve anlamlıdır.
Bir kapitalisti düşünelim, gece gündüz ne yapar? Savaşı büyük oranda onlar planlar ve başlatır. Birinci Dünya Savaşı, kapitalizmin yaşadığı bunalımın ve sermayenin dar boğazının bir sonucudur. 1929 bunalımı ve diğer savaşlarda yaşandığı gibi. Sosyoloji bunu izah etmelidir. Tarihsel sosyoloji yaparak, tarihsel gerçekliğe hakikat kazandırmaktayız. Budha der ki “sırtındaki hançeri çıkartmadan, farklı bir şeyle ilgilenemezsin.” Bizim sosyolojimiz de bunun gibidir. Kastik katilin toplumun sırtına sapladığı hançeri çıkartmadan hiçbir toplumsal sorun çözülemez. Zaten sosyoloji toplumla ilgili her şeyi yazamaz ve buna imkân da yoktur. Mevcut sosyolojiye ilginin geliştirilmeyişi de bununla ilgilidir. Toplumla ilgili çok şey anlatırlar ama özünde hiçbir şey anlatılmaz.
Kastik katil baştan sona her şeyi yapan güçtür. Bu tanım istismara da açıktır, ancak bilinçli olarak bu kavramı sürekli tekrarlıyoruz ve kavramın sınıfla bağını kurmaktayız. Sınıf gerçeği var, ama o da kastın daha da kurumlaşmış, canilikleri çok olan, uygarlaşmış ve kurumsal halidir. Bu nedenle aristokratik ‘devrim’ çok önemlidir. Aristokrasinin oluşması bütün ilk ve ortaçağdaki motorun oluşmasıdır. “Sınıf savaşı” tespiti yanlış değil, ancak izah etmekten uzaktır. Kastik unsur, aristokrasi şahsında biçim değiştirmiş ve kendisini kamufle etmiştir. Aristokrasi kastın tarihsel birikimine dayanarak onu farklı kılıp genişletir. Bu sınıf, kastın daha tehlikeli, daha genel hükmetme biçimi haline gelir. Kastik gruptan bağımsız gelişmez.
Bu aristokratik sistem dünya çapında köklü olarak yayıldı, birçok toplumsal gerçeklik de yarattı. Tek tanrılı din, tunç silahları, iki tekerlekli atlı savaş arabası gibi savaş teknolojisinden günümüze kadarki birçok gelişme aristokratik dönemin eseridir. Kendi kölesi olarak serf de gelişti. Tabii bunların hepsi büyük gelişmelere ve savaşlara yol açtı. Kastik katil bir avcı gibidir, aristokrasi de bunu kurumlaştırmış hem ideolojisini hem de uygulamasını geliştirmiştir.
Aristokrasinin içinde örtülü kastik zihniyet ve irade var. Esas olarak aristokrasi kastik katilin yeni halidir. Kastik katili güncel haliyle tanımlamaya ve nitelendirmeye çalışmaktayız. Kastik katilin güncel olanının da bir katil olma ihtimali yüksektir. İstisnalar olabilir ancak özü tarihin başlangıcından beri böyledir.
Avcı kulübünden beri süregelen, bitmeyen ve tarihin tüm dönemlerine damgasını vurmuş olan bir dehşet var. Başka türlü savaşları izah edemezsiniz, bunca talanı, bu korkunç köleliği, kadınların mevcut halini anlatamazsınız. Bu çaresiz halkı, köylüyü, serfi, proleterleri anlatamazsınız. Tüm bunlar ancak bu kastik katil adlandırmasıyla ve yorumuyla izah edilebilir. Tarih boyunca yaşanan savaşları göz önüne getirin; hiçbir hayvan türünde böyle bir savaş ve talan yoktur.
Marks bunu, tarihin bir ilerlemesi biçiminde anlatır, oysa bu bir ilerleme değildir. Bu, katil grubun toplumu derinden yarması hem de büyük bir cinayet halinde yarmasıdır. Dinde bile Habil-Kabil meselesi ile yer alır. Dinler, bu gerçeği böyle anlatmak ister. Din kastik katil yorumunu daha açık anlatır. Tek tanrılı dinler, bu gerçeğe gözünü kapatmamıştır. Tek tanrılı dinlerde peygamberlik kurumu yüceltilir, bu yolla kastik katil de sınırlandırılmaya çalışılır. Yine de din, kastik katili yeterince sınırlandırmayı başaramaz, sadece reforme eder. Ama insanlar bunu unutmaz. Halen peygamber deyip dururlar. Musa’sı, Yusuf’u, Yakup’u, Hermes’i bunların hepsi Mısır saraylarındaki peygamberlerdir ve yaptıkları en temel şey firavunu sınırlamaktır. Aristokrasinin yüceltilmesinin kastik unsuru sınırlandırma amacı taşıdığının bir göstergesi de budur.
Kapitalist kastik katilin nasıl ortaya çıktığı açıklığa kavuşturulmalıdır. İngiltere adası, önce bir korsanlar adası olduğundan buradan kastik bir grubun kapitalistleştiği, en iyi teknolojiyi kullandığı açıktır. Korsanlar hep ada içinde hareket eder, bir de en gelişkin silah tekniği bunların elindedir ve bunların ikisi de İngiltere’de var. Bu kapitalizm modern sınıf denilen burjuvaziden türer. Nasıl aristokrasi kastik katillerden türemişse, burjuvazi de biraz aristokrasiden, ama asıl olarak örtülü kastik katillerden türemiştir. Burjuvazi de yaratıcı bir sınıf değildir. Bu teknik ve bilimsel başarılar, burjuva işi değildir. Burjuvazi örtülü kastik katillerden türemiştir. Marks’ın burjuva öyküsü, bakış açılarını oldukça ters çevirmiştir, çarpıtmıştır. Genelde kapitalizmi bilimselleştirir; özelde de ‘sınıfı’ ve ‘artı değeri’ bilim olarak adlandırır. Bu yaklaşımın korsanı ve katili örtbas etmek olduğu ve bilimsellik adına İngiliz ekonomi-politiğinin tuzağına düşmek anlamına geldiği açıktır. Önder Abdullah Öcalan’ın dile getirdiği ‘bilimcilik bir hastalıktır’ tespiti bu doğrultuda ele alınmayı gerektirir.
Eleştiriyi buradan yapınca, bu kapitalist güruh biraz daha doğru tanımlanacaktır. Marks’ın yaptığı gibi işte ‘sermaye birikimi’, Lenin’in yaptığı gibi ‘son aşama emperyalizm’ adlandırmaları artık fazla açıklayıcı değildir. Ulus-devleti, bunun için birinci sıraya koyduk. Bu kastik katilin ulus-devlete ihtiyaç duyması çok öğreticidir. Bu defa kastik katil kendini ulus-devlet kılıfıyla sahnelemiştir ve bu sahnelemesi de sonuç almıştır. Beş yüz yıldan beri büyük bir ahtapot gibi gelişmesi, ulus-devlet haliyle mümkün olmuştur.
Ulus-devletle modernite arasında sıkı bir ilişki var. Kapitalist modernite kavramı tam burada yanlış anlaşılmamalı; neredeyse elverişli sıfat haline gelen ‘modern kapitalist sınıf’ veya ‘kapitalist modernite’ adlandırmasını biz de çok kullandık, fakat kapitalistler için en uygun sıfat ‘kastik katil’dir. Modern de olabilirler ancak bu kastik katil sıfatını ortadan kaldırmaz. Katiller normal kıyafet giyerek toplumun içinde dolaşırlar, bunlar da öyledir. Modern kapitalizmin şimdiye kadar böyle anlatılmaması, modernlik örtüsünün bilim insanları üzerinde de ne kadar etkili olduğunu gösterir. Kastik katillerin entelektüelleri kendi saraylarına bağlaması incelemeye değerdir. Dolayısıyla kapitalist modernite kavramını bu yorum temelinde kabul etmeliyiz. Marks’ın düştüğü hataya düşmemek için kapitalist modernite kavramını çerçevesini doğru çizerek kullanmaktayız.
Dicle-Fırat havzasında yaşanan karşı-devrim niteliğindeki aristokratik sistem, kastik yapıda bir kopuş yarattı. Ki, kastik yapının doğduğu alan bu coğrafyadır. Aristokratik sistemle kastik yapı burada dönüşüme zorlanmıştır. Pers İmparatorluğu döneminde kastik yapının kalıntıları halen sürse bile, Greklerdeki felsefi devrimin ardından gelişen devlet teorisinin etkisiyle rasyonel ve aristokratik bir devlet modeli ortaya çıktı. Kapitalizmin ve burjuvazinin ilk izleri burada da vardır. Ancak beşikten dışarıya doğru yeni bir yayılma, kayma durumu söz konusudur. Bu gelişmeler İslam Ortaçağını tamamen etkisine almıştır. Ticaret, bilim, devlet düşüncesi, şehirleşme, denizcilik ve diğer tüm gelişmeler Batı’ya taşınmıştır. Burada bir sentez yapılır ve bu sentez moderniteye yol açar; kapitalizm ise bunun içini oyar.
Tüm bunlar kastik katilin tarihsel seyrinde rol oynamıştır. Roma imparatorları önemli oranda kastik niteliklere sahiptir. Sezar ve İskender’in kendilerine insan mı yoksa tanrı mı denilmesi gerektiği konusunda bir karar verememeleri de kastik ideolojinin uç örneğidir. Sezar tanrılaştırılır, ki zaten muhafazakârlık da öyle bir şeydir. Moğollar büyük oranda kasttır. Rus çarları ve Çin imparatorları da kastiktir. Afrika’da da kastik rejimler az değildir. Amerika kıtasındaki İnkaların kastik oldukları çok nettir. İnsan kurban ederler. Yılda 20 bin insanı kurban ettikleri söylenir, ki bu bir kast uygulamasıdır.
İslam kastik yapıya darbe vurmuştur. İslami çıkış, anti-kastiktir. Yunan ve Roma da kalıntısı olsa bile anti-kastiktir. Kurucularında kastik nitelikler olsa da alt yapı, bilim, siyaset, felsefe gelişkin olduğu için kast ideolojisi olan tanrı-kral kültünü yıkmıştır. Hz. Muhammed zaten bu devrimi yapmıştır. “Kimse tanrı sıfatına ortak olamaz” demiştir. Kastik yapıya en şiddetli darbeyi vurmuştur. Tanrıya şirk koşmak mutlak ölüm demektir. Hz. Muhammed’e göre tartışılamaz tek yasa budur. Bu hem kastın etkisini taşır hem de kastı yok eder. Tanrı tamamen soyuttur, görünmez. Hatta kendisini tanrı-kral ilan edeni derhal tasfiye eder. Tanrı-kral anlayışına öldürücü darbeyi indiren İslamiyet’tir. Bu açıdan kastik zihniyette büyük bir kırılmayı yaratır.
Kastın kalıntıları Batı kapitalistleridir. On beş bin yıllık yamyamlıktan türeme bir kastın son temsilcileri Batı kapitalizmidir. Öyle “yaratıcı kapitalistler” olarak yaftalanması hikâyedir. Marks bu konuda büyük hata yapmıştır ve biz bunu eleştirmekteyiz. Kapitalisti bilimi, sanayiyi, devleti geliştiren bir yaratıcı gibi tarif etmek yerine, kastik katilin son temsilcisi olarak tanımlamak daha doğrudur.
Kastik toplumsal katillerin son örnekleri kapitalistlerdir. Onlar katildir. Kapitalistlerin ilk öncüleri İngilizlerdir. İngiliz kapitalistleri Gambotlarla korsanlık yaparak sermaye biriktirirler. İlk sermayeleri bu şekilde Gambotlarla talancılık yaparak İngiltere adasına taşırlar ve hızla kendini bir sınıfa dönüştürürler. Bu sınıfın adı da resmi burjuvazidir. Aslında her çağda kendini bir sınıfa dönüştürmeyi başarmıştır. Bunlar korsan; yarı-kastik katil yapılardır. Karşılaştıklarını öldürüp servetine el koyarlar.
Diğer yöntemleri de araziyi “çitleme” yöntemiyle köylülerin yaşam alanlarına el koymak şeklindedir. Bu şekilde elde ettikleri toprakları zorla işletirler. Topraktan koparılan köylüler ise onlar için buralarda dokumacılık, çobanlık benzeri işlerde çalışmak zorunda bırakılır. Dokumacılık geleneksel bir yöntem iken, kapitalistler buna el koyup bir sermaye birikimi aracına dönüştürürler. Yoksa dokumacılık tekniği burada icat edilmiş değildir, dokumacılık tekniği çağlar öncesinden beri bilinmektedir.
Bu kapitalistler zor gücüyle uygarlık üretim ve değerlerini gasp etmişlerdir. Bir uygarlıksal gelişme var, ancak moderniteyi ve rönesansı kapitalizm yaratmadı, kapitalizm onları gasp etti. Gerçek budur. Reformasyonu kapitalistler değil, din adamları olan rahipler yaptı. Luther, Münzer, Kalvin gibi öncüler kapitalist değil, rahip ve komünalisttirler. Dinsel açıdan moderniteye yolu açan da bunlardır. Bilimsel-ideolojik icatlar, bilimsel keşifler kapitalizme ait değildir; neredeyse tümü yoksul esnaf ve bilim insanlarının çabasıyla ortaya çıkmıştır.
Devlet ve ulus-devlet yükselir, savaşlarda ateşli silahların kullanımı hızlanır; en önemlisi de yeni bir devlet modeli geliştirilir. Çok yüksek sesle söyleyebiliriz ki, Batı medeniyeti ulus-devletle başlar. Ulus-devlet olmadan kapitalizm başaramazdı. Bizim ulaştığımız sonuç; kapitalizm ulus-devleti doğurmaz, ulus-devlet kapitalizmi doğurur. Ulus-devlet modernitenin etrafında gelişen bir olgudur. Avrupa komünlerinin sivil topluma, sivil toplumun da ulus-devlete dönüşümüyle ortaya çıkmıştır. Kapitalistler bunu da gasp etmiş, tekelleştirmiş ve faşizme kadar götürmüştür. Maalesef Stalin şahsında sosyalizm kasta kurban edilmiştir. Ulus-devlet yeterince anlaşılamamıştır. Oysa ulus-devlet gibi bir güç yoğunlaşması, bir güç tekeli olmadan kapitalizm gibi bir canavarı hiçbir güç yaratamazdı.
Marksizm’e tam da buradan bir eleştiri geliştirmekteyiz. Marks’ın ‘Devlet’ adlı kitabı en başta yazması gerekirken bunun yerine Sermayeyi yazması bir hatadır. Sermaye ilkçağda da Sümerlerde de vardı. Yeni bir keşif değildir. Ama ulus-devlet ilk defa Batı ideolojisinin, ekonomisinin, tekniğinin ortaya çıkardığı bir siyasal modeldir. Ve o model kapitalizmi doğurmuştur.
Rusya’da da, Çin’de de kastik unsur sosyalizmi dıştan değil, maalesef içten gasp edip bitirdi. Yıkılışının temel nedeni budur. Stalin kastik bir unsurdur, çocukluğunda öyle eğitilmiştir, demokrasiyle ilgisi yoktur. Stalin’in ‘güç-zor’ gibi kavramlara sarılması onun kastik özellikleriyle ilgilidir. Bu felsefe sonuçta kast felsefesidir ve bitişe götürmüştür. Bugün bunu Rusya’da bile savunan kimse yoktur. Çin’in kapitalistleşmesi birkaç unsur tarafından sağlanmıştır. Sosyalizm içten ele geçirilmiştir. Bunların hepsi kastiktir, aristokratik dahi değildir. Rus çarları kastiktir ama etraflarında aristokratik unsurlar vardır. Avrupa’da da böyledir.
Sonuç olarak şu ifade edilebilir; nereden bakılırsa bakılsın, modernite yeni uygarlıktır. Sınıf, bilim ve iktidar-devlet temeli var. Fakat kısa sürede eski kastın uzantıları kapitalizm adı altında modernitenin içini boşaltıp kullanırlar. Kârı biriktirip kapitale dönüştürürler. Marks da maalesef bunu “ilerici, büyük gelişme” diye tanımlayarak inceleme konusu yapmıştır. Katile katil demesi gerekirken, kapitalizmin sistematiğini çözümlemeye çalışır ve kapitalizmin ekonomiyi ve tekniği geliştirdiğini söyler. Oysa niye bunları kapitalizme mal edelim? Gerçekte kapitalizm bunları çalmış, gasp etmiştir. Herkesin elindekini almış, toprağına, birikimine el koymuştur. Bunların tümünü de savaşla yapmıştır. Kast cana kastederek varlık bulmuştur. Bu gerçeklik görülmeden sosyalizmin teorisi de sağlıklı yapılamaz.
Marks’ın hatası modernite ile kapitalizmi karıştırması, ikisinin arasında ayrım yapamamasıdır. Kapitalizm bilimi, Rönesans’ı, felsefeyi, sanatı yaratıyormuş gibi ele alır, oysa gerçek böyle değildir. Bu ele alış hem çok tehlikelidir hem de reel-sosyalizmin çöküşünün de nedenlerinden biridir. Modernitenin başlangıcı Rönesanstır, diğer ayağı Reformasyondur. Reformasyon Hristiyanlığın Katolik biçiminin kökten bir değişime uğratılmasıdır. Üçüncü ayağı bilimsel ve felsefi devrimdir. Bu üç gelişmeyle her şey kökten değişir. Bunun sonuçları, “kapitalist ekonomidir.”
Kapitalizm ekonomi gibi, sermaye gibi ortaya çıksa da özünde moderniteyi kendi içinde tüketir. Batı modernitesi şu anda dahi küreseldir. Kapitalizm onun içini boşaltmıştır. Marks bunu da görememiş ve karşı modernite oluşturmayı hedefleyerek bunu bir sisteme kavuşturamamıştır. Bize göre kapitalizm modernitenin içini oymuştur. Özellikle Rönesans’ı kendi çıkarları doğrultusunda değerIendirmiştir. Reformasyon, bilim ve felsefe kapitalizmin hizmetine koşulmuştur. Kapitalist unsurlar birer hırsız, talancı, yok edici canavar gibidir. Kapitalizm moderniteyi yaratmamış; aksine modernitenin içini boşaltmıştır.
Teorideki büyük yanlışlıkların kaynağını burada aramak gerekir. Marks da sonradan bu hatasının farkına varır. Paris Komünü’nden aldığı derslerle dönüşüm sağlamak ister ama başaramaz. Engels çaba gösterir, Lenin “Devlet ve Devrim” eseriyle bir şeyler yapmak ister. Sovyet deneyimi geliştirilir. Bütün eleştirilere rağmen içte ve dışta zafer kazansa da, “ben uçuruma geldim” der. Bunların tümü kastik yapıyı yanlış değerIendirmeyle bağlantılıdır. Reel-sosyalizmin çözülüş nedeni, kapitalizm analizinin sakat olmasıyla bağlantılıdır. Bunu aşmak zordur. Denemesi yapılmış ama başarılamamıştır. Sonuçta 70 yıl sonra yaşanan büyük çöküşle teorilerinin yetersizliği kendini ortaya koymuştur. Çin’de de benzer bir durum yaşandı. Kapitalizm doğru analiz edilemezse, bu sonuç kaçınılmazdır. Üstelik milyonlarca insanın feda olması pahasına bunlar yaşanır.
Kapitalistlerin, kastik katillerin son temsilcileri olduğuna dair en ufak bir şüphe yoktur. Burada moderniteyi biraz daha geliştirmek gerekir. Kapitalist modernitenin üçayaklı olduğunu belirttik. Birinci ayağı, toplumun yok edilmesidir. Kapitalist toplum olamaz. Tarihsel toplum kapitalizm tarafından yok edilmiştir. Yok edilen olgu toplum iken, nasıl kapitalist sıfatı toplum için kullanılabilir? Bu da Marksizm’in çözümsüzlüğünün ve reel-sosyalizmin çöküşünün en önemli nedenidir. Gerek soykırım gerek savaşlar gerek çevre felaketleri gerek kanser uru gibi büyüyen kentler kapitalizmle ilişkilidir. Bunların hepsi toplumun durumunu ve yok edilişini ifade eder. Demek ki “kapitalist toplum” kavramı yerine, ‘kapitalizmin anti-toplumdur’ denebilir. Kapitalistin işi gücü toplumu dağıtmaktır. Klandan tutalım ulus-devlete kadar her şeyi dağıtır. Kapitalist, toplum içine yerleşmiş bir vampirdir. Ulus-devleti bir katil devlet haline getirir ve eğitim, ahlak, kültür, sanat alanları başta olmak üzere toplumun her türlü uğraş sahasının içini boşaltır. Dolayısıyla anti-toplumsaldır, hatta toplum kırımcıdır. Kapitalizm toplum değildir, toplum kırımcıdır, bir toplum jenositçisidir.
Tanımlamaları yaparken çok dikkatli, duyarlı olmak gerekir. “Kapitalist modernite” ifadesini bu tanımlamalar temelinde kayıt düşülerek kullanmak daha doğrudur. Kavram olarak “çağdaşlık” dediğimiz modernitenin üçayağını boşaltır, kendi katil, soykırımcı emellerini ona yükler. Buna modern demek yerine, vampir demek ve modernitenin altını oyarak kendini modernite içine yerleştirmiş bir olgu olarak görmek gerekir. İşin can alıcı kısmı burasıdır. Kapitalist sıfatını veren modernitenin kendisi değil, onun içindeki kurtçuktur. Ağacın içindeki kurt ağacı kemirir ve sonuçta onu çürüterek yok eder. Modernite iyi bir şey, fakat içine giren kapitalist kurtçuk onu kemirerek sonuçta düşürdü. Şu anda modernite can çekişmektedir. “Kapitalist modernite” derken de işte bunu kastetmekteyiz. Her taraftan dökülür. En başta Avrupa’da, kapitalist merkezlerde. Finans kapital bunun son manevrasıydı. 19. yüzyıl endüstri ayağını devreye sokarak büyük bir çıkış yaptıysa da bu da doğa katliamına dönüşerek toplumun altını oydu. Günümüzde de finans kapital modernitenin altını oydu. Şimdi de işte yapay zekâ gibi yeni teknolojiler, değerli madenler, nadir elementler vesaire diyerek en kâr getiren ve toprağın kalanını da yok eden bir sistem geliştirilmektedir. Toprak diye bir şey bırakılmamakta, bir avuç altın için bir dağ yok edilmektedir.
Kapitalist modernitenin ikinci ayağı endüstriyalizmdir. Endüstriyalizm kapitalizmi de onun ulus-devletini de doğuran tekniktir. Dikkat çekmek istediğimiz asıl vahim konu, çok kâr getirdiği için endüstriyalizmin çevreyi yok etmesine göz yumulmasıdır. Çevre felaketi bütün sınıf çelişkilerinin önüne geçti. Böyle devam ederse dünya bir çöplük haline gelecektir. Şu anda en büyük tehlike iklim felaketinden beklenmektedir. Bundan da kastik kapitalist sorumludur. Onu teşvik eden endüstriyi böyle geliştirmektedir. Geliştirilmekte olan yapay zekânın neredeyse insanı gereksiz hale getireceği belirtilmektedir. Yapay zekânın ürettiği insan, doğal insanın canına okuyacak. Bu da endüstriyalizmle bağlantılıdır. Atom, nükleer ve diğer envai çeşit silahları saymıyoruz bile. En önemlisi de bu plastikler meselesidir. Okyanusları dolduran plastikler artık toplumun yediği içtiği her şeyin içine karışmış, bütün deniz canlılarının midesi plastikle dolmuştur. Bu durum artarak devam etmektedir. Her taraf çöplük olmuş. Bir evde günlük olarak çöpe atılan plastiklerin toplamı dahi bir semtin tamamını dolduracak kadar çoktur. Yapılan ekolojik eylemler de bu tehlikeyi durdurmaya yetmemektedir. Endüstriyalizme ilişkin söylenecek şey çoktur. Yeraltını yok etti, yeryüzünü yok etti, havayı karbondioksit ile doldurdu, okyanuslar çöp doldu. Şehirler kanserojen bir etki salgılamaya devam etmektedir. Kastik katilin kâr kanunu karşısında hiç kimse duramamaktadır. Bunun yanında sanat-kültür alanı, sosyal yaşam da tümden tehlike altındadır. Ulus-devlet modernitesi soykırımı yaratmıştır. Endüstriyalizm çevreye karşı, ulus-devlet de insana karşı soykırım suçunu işlemeye devam etmektedir.
Kapitalist modernitenin üçüncü ayağı ulus-devlet, bugünkü Batı modernitesinin belirgin ve belirleyici ayağıdır. Ulus-devlet diğer devlet biçimlerinden ayrılır. Ulus-devletin ilkçağın köle devletinden veya ortaçağın serf devletinden, diğer bir deyişle hanedan devletinden, kişi devleti denebilecek olan tanrı-kral devletinden, aristokratik devletten ayrılan yanları vardır. Aristokratik devletin teorisini Yunanlar yapmıştır. Aristokratik devlet bir devrimle kastik sistem veya kastik otoritenin yerine geçmiştir. Kast tanrı-kraldır, aristokratlar ise tanrının yardımcılarıdır. İçinde bolca kastik unsurlar bulunsa da yeni devlet hanedan devletidir, sınıf devletidir.
Uygarlığın Batı’daki Rönesans, Reformasyon ve bilim temelli dönüşümü bir Batı uygarlığını karşımıza çıkarır. 1500’Ierde bu durum tam anlamıyla somutlaşır. Bunun adı da ulus-devlet olur. Ulus-devletin ortaya çıkışı, tanrı-kral devletinin, hanedan devletinin, din devletinin, hatta mitolojik devletin aşılmasıdır. Hepsi aynı şeyi ifade eder ve filozofu da Hegel’dir.
Hegel bunun bilincini geliştiren ve aynı zamanda peygamberi olan bir filozoftur. Nasıl ki ortaçağ devletinin gerçek peygamberi ve filozofu Hz. Muhammed ise, modern devletin peygamberi de Hegel’dir ve bunun hakkını da vermiştir. Hegel’in devlet felsefesi ulus-devletle birlikte yaşamaktadır. Onun analizi, Grek kent devletinden Napolyon İmparatorluğuna kadar tüm iktidarsal düşünce ve yapıları kapsar. Özellikle Napolyon’u “Yer yüzüne inen tanrı” olarak tanımlaması hayli öğreticidir. Özünde tanrısallaştırdığı ulus-devlettir. Bu, tanrısallığın günümüzde ulus-devlet şahsında yaşadığı doruk aşamasıdır. Bu felsefeyle hesaplaşmak demokratik modernite güçlerinin temel görev ve sorumluluklarındandır. Ulus-devletin aşılması bu felsefeyle doğru hesaplaşmakla mümkündür.
İlkçağ devletinin peygamberi ve ideoloğu Platon’dur. Modern çağda ise Hegel ulus-devletin filozofudur. Nedir bunun temel özelliği? Hanedan devleti yok, din devleti yok, şah-sultan devleti yok, kral devleti yok, çar devleti yoktur. Hepsi gitmiştir. Bunun karşısında yönetimi altına aldığı toplumun bütün bireylerinin mensubu, yurttaşı sayıldığı ulus-devlet vardır. Ulus-devlet tanımı da buradan ileri gelir. Ne kadar vatandaş varsa, hepsi devletin üyesidir. Ulus farklı, devlet farklıdır. Ulus-devlet ise ikisinin birleştirilmesinin adıdır. Ulusun ne kadar mensubu varsa hepsi devletin de üyesidir. Tabii aynı ulustan olmayan çok sayıda kişi de vardır. Bunlar da devletin üyesi sayıldığından devletin adı “ulus-devlet” olur.
Osmanlı devleti ağırlıklı olarak Osmanlı hanedanını ilgilendirirdi. Hanedan üyeleri devletin üyeleriydi. Yeniçeriler devletin hizmetçisi ve kölesiydiler. “Yeniçeri”, yeni kul, yeni köle demekti. Yeni devlet ise farklıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu hatırlayalım. Bütün vatandaşlar bu devletin vatandaşı olarak kabul edildi, ama hepsi “Türk” olarak tanımlandı. “Biz ulus-devlet olduk, diğerleri de bizim gibi olacak” denildi. Kürt sorunu denilen durum da bu anlayış ve yaklaşımdan doğdu.
Bir de ümmet tanımı vardır. Ümmet bütün ırkları ve milliyetleri kapsar. Türk ulus-devletinde böyle bir şey de yoktur. Diğer ırk ve milliyetler inkâr edilince sonuçta ümmet anlayışına dayalı iktidarlar oluşturulması gündeme getirildi. Bugünkü iktidarın böyle bir ideolojik temeli var. Ve bu olduğu gibi Kürt sorununa yansıdı. Bu, ulus-devlet ideolojisinden çıkma arayışıdır. Boşnak, Arnavut, Çerkes olan herkesin “Türk” sayılması, tanımda yetersizlik olduğunu gösterir. Kürtler ise nüfusu fazla ve eski bir uygarlık mensubu olduklarından kendilerine Türk denilmesini kabul etmemişlerdir. Ulus-devletçiler “sen bir Türk’sün ve öyle kabul et” derler. Buna da “Türk Kürdü” ya da “Kürt kökenli Türk” derler. Bilindiği gibi bu yaklaşım da kabul görmedi. Büyük bir uygarlık kültürü nasıl olur da kendini inkâr eder? Kürt insanına Türk demekle Kürt insanının Türkleşmeyeceğini son elli yıllık mücadele açıkça ortaya koymuştur.
Ulus-devlet daha sonra doğacak olan kapitalizm için esastır. Bunun anlaşılmaması hayret uyandırmaktadır. Kapitalizm gelişebilmek için zor aygıtı olarak ulus-devlete ihtiyaç duyar. Kapitalizm gibi vurguncu bir sistemi eski devlet yapılanmalarının yürütmesi zordur. Çok geniş bir zor aygıtı lazımdır. Bir tek kapitalist, bir tek çar, bir tek tanrı-kral yoktur; çok sayıdadırlar. Bin tane devlet olmaz; olsa olsa birkaç tane ulus-devlet olabilir, o da güç tekeline sahip olmayı gerekli kılar.
Çağdaş devlet Alman, İtalyan, Fransız, İngiliz gibi uluslara bölünmüştür. Devlet artık kişilerle değil uluslarla anılmaktadır. Buna ihtiyaç duyulur. Ulusların doğuşu dahi ihtiyaçtan kaynaklanır. Söz konusu edilen kapitalistin-sermayedarın ihtiyacıdır. Vurgunu yapmak isteyenler bunlardır. Vurgun yapmak da güç gerektirir. Osmanlı, hanedan adına denedi. Mustafa Kemal ise çıkıp “ulus adına savaşıyorum” dedi, ulus olarak örgütlendiğinden halifeyi, Osmanlı’yı ve Kürt feodalleri yendi. Avrupa’da da öyle oldu. Lenin de ulus-devlet ideolojisiyle Rus çarını yendi, fakat sosyalist olduğundan darbeyi reel-sosyalizm yedi.
Faşizm ve sosyalizm konusuna biraz değinmek gerekir. Bu amaçla sosyalist devrim, sosyalist ideoloji, sosyalist gerçekleşme, sosyalist realizasyon ve toplamda sosyalizm ile faşizm ilişkisini ele almak gerekir. Sovyetler bunu başlattı. Hatta Paris Komünü o dönemin burjuvazisini çok ürküttü. Kaynağını burada aramalıyız. Faşizmin çıkışının esas nedeni budur. Sosyalizm bir seçenek olarak yaşamda belirdiğinde faşizm devreye girer. Sosyalizm seçeneği doğduğunda kastik katilin kapitalist temsilcileri sistem arayışına girer, ortaya çıkan sistemin adı faşizm olur. Başlangıçta gerek duymazlar çünkü karşılarında bir tehdit görmezler. İngiltere adasında yaşananlar buna örnektir. Korsanlık, faşizmi gerektirmez. Korsanlar ya köylüleri kovarak ya da çitleme yoluyla köylülerin yaşam alanlarına el koyarak zor yoluyla toprakları işletir, köylüleri de işçileştirirler. Karşılarında bir tehdit olmadığından bu da faşizmi gerektirmez. Faşizm, ciddi ve ölümcül olarak sistemi tehdit eden durumlar söz konusu olduğunda veya bunalımlar boy verdiğinde, talan tarzı sömürülerle kastik kapitalist katillerin sistemi sürdürülemez duruma geldiğinde ve esas olarak sosyalizmin gerçekleşme tehlikesi belirdiğinde gündeme gelir.
Faşizmin simgesi bilindiği gibi “balta”dır. Roma çağındaki baltalı askerlerden esinlenildiği açıktır. Faşizm baltayla insan öldürmeyi meşrulaştıran bir sistemdir. Baltayla insanı biçer, dehşet saçar. Kelime oradan gelir. Adı Nazi veya başka bir şey olabilir, fakat özü aynıdır. Neden faşizmin Birinci Dünya Savaşı sonrası devreye girdiği konusu doğru anlaşılması gereken bir konudur. Bilindiği gibi, Birinci Dünya Savaşı sürerken Sovyet sistemi doğdu. Kapitalizmin şefi ve hegemon gücü olan İngiltere Mustafa Kemal ile ittifak yaptı, İran Şahıyla ve Afganistan’la ittifak yaptı, Çin’de Çan Kay Şek ile ittifak yaparak onu destekledi ve Mao’ya karşı savaştırdı. Japonya faşist bir ülke olarak doğdu, en az Alman faşizmi kadar bir Japon faşizmi vardır. Tüm bunlar İngiltere’nin Sovyetler temelinde gelişen sosyalist gelişmeye dayalı ‘tehlike’yi engellemek için desteklediği ve ortaya çıkardığı rejimlerdir. Endonezya’da bir sosyalist kalkışma vardı ve en güçlü Komünist Parti oradaydı, ancak bir gecede beş yüz bin komünist katledildi. Suharto adlı general, bir gecede bu kadar komünist insanı katletti. Endonezya’daki faşizm böyle doğdu. Nereye bakarsak bakalım, Sovyetler tüm umutlarını Alman devrimine bağlamışlardı. Sovyetlerin kalıcı bir sosyalist sistem kurması, Almanya’da dört gözle bekledikleri devrime bağlı olarak ele alınmaktaydı. Bu konu Lenin’in yazılarında ortaya konulmaktadır. Proto-faşizmin 1919’da Rosa Luxemburg başta olmak üzere sosalist devrimcilere neler yaptığı bilinmektedir. Rusya’da devrim olmuş, sosyalist sistem gelişecek, sosyalizm bir seçenek olarak gündeme gelecek ve Almanya’da Rosa öncülüğünde sosyalist devrim gerçekleşecektir. Demek ki faşizm, kastik kapitalist katil için sosyalist sistem tehlikesi büyüyünce devreye konulmuştur.
Aslında Marks, söz konusu kapitalist tehlikeyi görür. Ütopik sosyalistler de bunu görürler. Yine sömürgeleştirilen halklar da bunu görürler. Ama hiçbiri yeterince direnemez. Kastik katil hepsini ayarlar; bilim üzerinden, sanat üzerinden hepsini etkisizleştirir. Aslında Marks çok ciddi bir karşı koyuşu gerçekleştirir. Kapital’e bu gözle bakmak gerekir. Önemli olduğu için iki yüzyıldır bir etkinlik kurmuştur. Ama sonuçta kapitalist modernite onun da içini oydu ve kendine uydurdu. Maalesef iki büyük sosyalist devrim olan Rus ve Çin merkezli devrimler, günümüzde kapitalizme can veren önde gelen ülkeler arasındadırlar. Şu anda kapitalizmi Amerika, İngiltere değil, bunlar ayakta tutmaktadır. Sosyalizmin altı bu kadar oyulmuş ve kapitalizmin hizmetine koşulmuştur.
Bir hususa daha dikkat çekmek gerekir. Marks’ın kendisi bile mahşerin üç atlısından biri olan ulus-devlete dair bir şey söylememiş, endüstriyalizmi göklere çıkarmış, eleştirmemiş, büyük ilerici güç olarak ifade etmiş, “kapitalist toplum” diye bir kavram üretmiş, “ekonomik altyapı”, “ideolojik üstyapı” diye bölümlemiş. Kapitalizmi ilerici bir aşama olarak insanlığın önüne koymuştur. Hatta “sosyalizm Batı Avrupa’da doğacak” denilerek, Marksist sosyalizmin Batı Avrupa’da zafere koşacağı müjdesi verilmiştir. Mao da “bu zafer sömürgelerde de olabilir, geri kalmış ülkelerde de olabilir” diyerek sosyalizmi oralara taşımıştır. Sonuç, Mao’nun da kurduğu sosyalizm olmamış, adeta Çin’e hem kapitalizmi taşımış hem de kastik katilin sosyalizm adı altında Asya kıtasında yayılmasına da öncülük etmiştir. Enteresan bir sonuçtur ki, sosyalizm için bu kadar konuşan bir Çin Komünist Partisi ve Mao, kapitalizmin en büyük sözcüsü durumuna düştü. Ve bunu yapanın da Deng Chiao Ping gibi Mao’nun en yakınındaki çalışma arkadaşı olması büyük bir ironidir. Bugün Çin ve Rus kapitalizmi olmasa Amerika’nın ayakta kalması mümkün değildir. Amerika, onlardan aldığı rantla kapitalizmi yürütmek istemektedir.
1990’Iı yıllarda Önder Abdullah Öcalan’ın yükselttiği “Sosyalizmde ısrar insan olmakta Isrardır” sloganı bu tarihi gerçeği ifade etmektedir. Sosyalizm konusunda dile getirilen “Buralarda sosyalizm olmaz, diğer yerlerde olabilir” sözünün tersi doğrulanmaktadır. Ancak kapitalizmin en gelişmediği, en problemli olduğu yerlerde, bizim gibi kendini tam bulamamış, kapitalizmi hiç tanımamış veya kapitalizmin amatörü olan topraklarda sosyalizmin geliştiği de görülmektedir.
Bu ülkelerde kapitalist modernitenin sacayaklarına hiç değinmeden ve kapitalizmi de yücelterek bir sosyalist devrim teorisi uygulandı. Lenin ve Mao bunu uyguladı. Sonuç felaket oldu. Lenin, zaferi elde etmiş ve iç savaşı kazanmış olsa da “uçurumdayım” dedi. Olan, sosyalizme en büyük darbeyi vurmaydı ve bu sözler, bu gerçeğin ifadesi oldu. Hem de zafer kazanılan yerde, bizzat kendi önderliklerinin ağzıyla. Tuhaftır, uçurumdan kurtulmak için NEP’i(Yeni Ekonomi Politikası) uyguladı, geçici bir kapitalist program icat edip onunla uçurumdan kurtulmayı seçti. Lenin, Sovyetler Birliği’nin ekonomisini çöküşten kurtarmak için NEP adıyla yeni ekonomi politikası ortaya koysa da “Bundan sonra bir sosyalist inşa savaşımı vereceğiz” diyerek hakikate de dikkat çekti. Ancak ömrü yetmeyip hayatını kaybedince, Stalin NEP’i alıp tüm Rusya’ya uyguladı. Mao “kapitalizm kazanmasın, haydi gençler kültür devrimine” dedi. Sonuçta devlet kapitalizmi diye bir sistem icat edildi ve bunun da sosyalizmi getirdiği yer ortadadır. Bundan bir ders çıkarılabilir. Buna reel-sosyalizmin çıkışı ve sonuçları diyelim. Bilinmektedir, Çin’de de, Vietnam’da da sosyalist sistem iç nedenlerle çöktü. Şu anda en büyük milyarderler Vietnam’dan çıkmaktadır. Küba’nın bir adı var ancak kendisinin varlığı belirgin değildir. Temel sakat olduğu için, çelişkilerini nasıl izah edeceğini netleştirmediği için, sonuç felaket olmuştur.
Kapitalizmde kavramlar çok kirletilmiş bir haldedir. Liberalizm de bu kavramlardan biridir ve çok kafa karıştırıcı hale getirilmiştir. Liberalizmin kelime manası bireysel özgürlüktür. Bu kavram kulağa hoş gelse de kolektivitenin bu kadar tahrip ve inkâr edilmesi de liberalizmin sahtekârlığı nedeniyledir. Görünüşte liberalizme karşı çıkılmaması gerekir. Ancak kapitalist kavramlarla ele alındığı için sorunsallaşmaktadır. Aslında kapitalizm eşittir liberalizm değildir. Kapitalist liberalizm, çetenin kamuflajıdır. Liberalizm özünde nötr bir kavramdır. Özgürlükçülük bağlamında sosyalizm liberalizme, liberalizm de sosyalizme daha uygundur. Sosyalizm demokrasiye daha yakındır. Liberal demokrasi, kapitalizm veya burjuva demokrasisi değildir. Bu bağlamda kavramı doğru kullanmak lazım. Liberalizm sistem ayrımı yapmaksızın, her sistemin kullanabileceği bir özgürlükçülük olarak ifade edilebilir. Kapitalizm özünde özgürlük bağlamındaki liberalizme terstir. Kapitalizm vurgunculuktur, sömürüdür, çeteciliktir, modern köleliktir, faşizmdir. Kapitalist kast oligarşiktir, azınlıktır. Silahlar kullanılmadığı halde şiddete ve zora dayanmak faşizmdir. Şiddete başvurmayan, bir hukuk devleti ile yürütülen bir sisteme faşist diyemeyiz. Buna “burjuva demokrasisi”, oligarşi denilebilir ancak radikal demokrasi veya gerçek demokrasi demek de uygun değildir. Kapitalizm demokrasinin antisidir, demokrasi karşıtıdır, komünalitenin demokratik niteliğini alır, özünü boşaltır ve sistemin hâkim gücü olan kastın üzerini örten bir baskı aracı olur. Kapitalizmde demokrasi biçimsel bir niteliğe dönüşür.
Kapitalist modernite, mahşerin üç atlısını sürdürebilmek için liberalizm ideolojisini geliştirmiştir. Liberalizm esasta bir karşı-devrim projesi olarak geliştirilmiş ve devrimleri, toplumu kuşatıp onları radikal toplumcu özden uzaklaştırmayı hedeflemiştir. Demokrasi karşıtı bir tutumla demokrasinin adını sahiplenir, sömürüyü normalleştirip dokunulmaz kılmak amacıyla toplumsal kitlenin desteğiyle kendini ve çıkarlarını korumak için, demokrasiyi liberalizme indirger. Demokrasi demosun yönetimidir ancak liberalizm bunu biçimsel bir şekle sokar, özden boşaltır, şekilsel bir eşitlik dile getirir. Liberal haklar ekonomik eşitsizliği gizler. Ortaya çıkan özgürlükçü, eşitlikçi, komünal ve demokratik alternatifler de katliamla bastırılır. Liberalizm sayesinde kast kendisini ve sistemini ideolojik bir maske ardına gizler.
3- Kapitalist modernite ve mahşerin üç atlısı
Biz kapitalist moderniteyi mahşerin üç atlısı üzerinden tanımlıyoruz: Kapitalizm, endüstriyalizm ve ulus-devlet. 16. yüzyıldan itibaren vücut bulan bu yapı kapitalist moderniteyi oluşturmaktadır. Sosyalizm söz konusu üçlünün alternatifi olarak ortaya çıkmalıydı, fakat sadece kapitalizme karşı sosyalist analiz ve mücadele gündeme alındı, o da geliştirilemedi. Mevcut şekliyle bir bildiriyle, Komünist Manifesto ile sınırlı kaldığından geliştirilemezdi de. Anti kapitalizm üzerinden bir sosyalizm analizi vardır ve bu analiz de eksiklikler barındırmaktadır. Bu sosyalist teorinin, moderniteyi analizde bir başvuru kaynağı olma kapasitesi çok sınırlıdır; hatta bu teori onun bir parçasıdır, modernite sınırlarından çıkamamıştır.
Çağımızın sorunu, kapitalist modernitenin üç mahşer atlısıyla insanlığı mahşere sürüklemesidir. Kapitalist sömürünün şu anda vardığı düzey vahşet sınırlarındadır. Kapitalist sömürü gezegenimizi bir kanser uru gibi kaplamıştır. Ulus-devlet ise onun vurucu gücüdür. Ulus-devlet sisteminde ulus, askeri toplum haline gelir. Bu sistemin temelinde şiddet ve savaş vardır. Ulus-devlet, savaş toplumunun sistemidir. Ve bu savaşlarda her seferinde milyonlarca insan katledilir.
Marks’ta endüstriyalizm çözümlemesi ve eleştirisi yok düzeyindedir. Endüstriyalizm olduğu gibi benimsenmiş, hatta göklere çıkarılmıştır. Bu büyük bir hatadır ve aynı zamanda stratejik bir eksiklik olduğundan kendisinden sonraki tüm dönemleri etkilemiştir. Yine Marks’ın ulus-devlete dair güçlü bir analizi olmadığından bu yönüyle de ciddi bir ideolojik boşluk bırakıldı. Marks sonradan bu eksik analizinin farkına vardı. Kapital’i yazma sürecinde üçüncü kitap devlet üzerine olacaktı, ömrü yetmedi. Marks’ta ulus-devleti çözümleme perspektifi eksik olduğundan yazsa da doğru yazması zordu.
Endüstriyalizm başta çevre olmak üzere yeraltı ve yerüstü yaşam kaynaklarını tüketerek ilerliyor. Bugün insanlık kendi yarattığı canavar tarafından yutulma sınırlarına dayandı. Endüstriyalizm toplumsal dokuyu değiştirdiği gibi, insan-doğa ilişkilerini de dönüşüme uğratmıştır. Endüstriyalizmi sadece barışçıl ekonomik temelli bir olgu olarak görmek de yanılgılıdır. Endüstriyalizm baştan beri savaş teknolojileri ile iç içe gelişmiştir. Ulus-devleti mümkün kılan da budur. Başka bir ifadeyle endüstri, teknoloji ve savaşın birleşmesi endüstriyalizmin temel özelliklerindendir. Gelişmiş ulus-devletin gelişmiş savaş teknolojilerine sahip olması tesadüf değildir.
Endüstriyel gelişmeyi nötr bir alan olarak ele alıp, moderniteye karşı mücadelede bu alanı görmezden gelen bir karşı mücadelenin başarı şansı yoktur, olamaz. Kapitalist Modernite durdurulamazsa ve böyle devam ederse gezegenin elli yıllık bir ömrünün kaldığı belirtilmektedir. Distopik bir olgudan değil gerçek bir mahşeri sondan bahsetmekteyiz. Marks bu tehlikeyi sezdi ve antisini koydu ama geliştiremedi. Marks altı kitap yazacaktı. Birinin ilk cildini yazdı, ancak onu da eksikli yazdı. Alt yapı, üst yapı konusu yanında sınıf temelli bir analizle sınırlı kaldı. Baş-ayak derken Hegel’in gerisine düştü. Engels’in çabası özünde biraz Marks’ı tamamlamayı amaçlamaktaydı. Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Doğanın Diyalektiği, Tarihte Zorun Rolü başlıklı araştırmalar yaptı, ama bunlar da yetmedi. Lenin, politika ve devlet analizi alanlarında tamamlayıcı olmaya çalıştı, O da tam başaramadı. Mao bu teoriyi sömürgelerin kurtuluş mücadelelerine uyarlamaya çalıştı, ancak bütünlüklü bir sistem analizi ve alternatif çözüm geliştirmek yerine sınırlı ve eksik kaldı.
Mahşerin üç atlısı olarak kapitalizmi, ulus-devleti ve endüstriyalizmi tanımlamak kapitalist moderniteyi anlamak ve karşı mücadeleyi geliştirmek için gereklidir, aynı zamanda gerçek sosyal bilimin bir zorunluluğudur.
A- Kapitalizm
Avrupa merkezli sosyal bilimcilerin büyük bir kesimi kapitalizmin tarihte ilk defa Avrupa’da ortaya çıktığı görüşündedir. Avrupa’daki 16. yüzyıl sonrası uygarlığın tekilliğine ilişkin idea edilebilecek en önemli unsur, daha çok gelişkin olan para-sermaye niteliğidir. Para-sermaye tekeli bu yüzyıldan itibaren Avrupa’da hegemonyasını inşa etmeyi başarmıştır. Ancak para-sermayenin anayurdunun Avrupa, tarihinin de bu dönem olduğunu belirtmek açık ki mümkün değildir. Paraya benzer ilk eşyalar bu dönemden çok önce de vardı. İlkçağ konusunda araştırma yapan uzmanlar, obsidyen ve benzeri maddelerin para rolü oynayan ilk maddeler olduğunda hemfikirdir. Söz konusu maden ve eşyalar tarih boyunca hep biriktirilmişlerdir. Venedik, Amsterdam ve Londra’dan binlerce yıl önce, para-sermayeyi kullanmış çok sayıda Doğulu kent vardır.
Avrupa para-sermayesinde tekil olan, yükselişe geçişi ve ilk defa hegemonyasını kurmasıdır. Karl Marks, sermayenin bu tür hegemonyasını ve moderniteye damgasını vurmasını olumlu ve ilerici bir rol olarak değerlendirir. Immanuel Wallerstein bu hegemonyayı kafesten çıkan aslana benzetirken, rolünün olumlu olduğunu önemle belirtme gereğini duymaktadır. Hatta yeni hegemonyanın ortaya çıkış nedenlerini kilisenin ve krallıkların zayıf düşmesine ve Doğu’da gelişen Moğol istilasına bağlarken, büyük soru işaretleriyle karşı karşıya olduğunu âdeta itiraf eder gibidir. Sonuçta tarih için hiç de iyi bir seçenek olmadığı noktasına gelinmiştir. Para-sermayenin beş yüzyıllık egemenliğinin korkunç bilânçosunu ortaya koymaya gerek yoktur. Yalnız savaşların sayısını ve süresini, savaşlarda ölen ve yaralanan insan sayısını, ekonomik bunalımların yıkıcı sonuçlarını, işsizlik ve yoksullaşma oranlarını, en önemlisi de savaşların ekolojik felaketlerdeki payını göz önüne getirdiğimizde, nasıl bir hegemonya ile karşı karşıya olduğumuzu anlamamız zor olmayacaktır.
Modernitenin kapitalizmi doğurması düşünülemez; modernite, toplumsal doğanın kendine özgü çağı olarak yaşanır. Fakat kent-sınıf-devlet olarak baskı ve sömürü tekelleri oluştuktan sonra, dönemin yaşam tarzına damgalarını vurup kendilerine mal etmek isterler. Bu durumda çoğunlukla başarılı olduklarını kabul etmek gerekir. Olagelen, propagandanın başarısıdır. Koskoca bir çağ haramzadelere mal edilmiştir. Kapitalist modernite kavramını kullanırken, bu gerçeği daima göz önünde bulundurmak gerekir. Fakat toplumsal doğa hiçbir zaman tamamen kapitalizm veya başka bir tekelin rengini, varoluş tarzını kendi kimliği olarak benimsemez. Toplumsal doğaların kendilikler olarak bir baskıcı ve sömürücü tekel şebekesine dönüşmeleri teorik olarak da mümkün değildir. Kanıtladığımız üzere saf kapitalizm olmayacağı gibi, saf uygarlığın gerçekleşmesi de mümkün değildir. Sömürülecek ve yönetilecek bir toplum olmadan, şehir-sınıf-devlet sadece kendileri olarak yaşayamazlar, maddi yaşamlarını sürdüremezler. Ancak dönemin toplumsal doğasını istismar edebilir, buna damgalarını vurabilirler. Avrupa merkezli gelişen Rönesans, Reform ve Aydınlanma kapitalizme mal edilemez. Sermayedarlar ve iktidarlar Rönesansın yaratıcıları olmamıştır ama para ve iktidar gücüyle her zaman Rönesansa damgalarını vurmak istemiştir. Bunu başarırlarsa daha çok para ve iktidar sağlayacaklarını iyi bilirler.
Karşıt olarak, para-sermaye ve iktidarların hedefi olan toplum da çağın yaşam tarzına damgasını vurabilir. Bunun da birçok yolu ve örneği vardır. Toplumsal doğanın kendiliği de esas olarak bu yöne eğilimlidir. Sermaye tekelinin sömürü ve tahakkümünü günlük olarak yaşadığından toplum ezici olarak anti-kapitalisttir. Gençler, kadınlar, işsizler, sömürge halklar, birçok dinsel cemaat, emeği ile geçinen her topluluk, tarihsel toplumun ana kütlesi, diğer deyişle demos-halk çağın yaşam tarzına, modernitesine esas rengini veren kesimlerdir. Demokrasi bu kesimlerin kendilerini bizzat yönetmelerinin ifadesidir.
Bir modernitenin rengini belli edecek olan, karşıt kutupların ideaları, yapılanmaları, mücadeleleri ve başarı düzeyleridir. Tümüyle kapitalist veya demokratik olduğunu belirtmek, kabaca ve körce bir indirgemeciliğe düşmektir. Toplum söz konusu olduğunda ‘tüm’ kelimesini çok dikkatli kullanmak gerekir. Toplumsal doğa karmaşıktır ve hiçbir zaman tümüyle tek bir şeye, tek bir renge tekabül etmez. Unutmamak gerekir ki, çelişki farklılık gerektirir. Farklılık ise yaşamın anlamıdır. Çelişki, dolayısıyla farklılaşma durduğu an yaşam bitmiş demektir. Ölüm dahi yaşamın kanıtlanmasından başka bir anlam ifade etmez. Hep benzerlik aramak, karşıtlarını ezme amacı taşır, değilse yaşamı inkâr etmek olur. Faşizmin, kapitalist modernitenin tüm toplumsal farklılıkları tasfiye etme ve tek renge indirgeme çabası, yaşam karşıtlığını gösteren diğer kanıtlayıcı bir örnektir.
Halen genel anlamda kapitalizm bir ekonomi biçimi olarak ele alınmaktadır. Ekonomi toplumun temel var oluş etkinliklerinden biri olarak gelişmiştir. Yaratıcısı da ana kadındır. Bunun en belirgin göstergesi ise, anacıl toplumdur. Ana kadın etrafında gelişen ekonomi, komünal ve kolektiftir. Sömürücü ve talancı değildir. Dolayısıyla kapitalizm ekonomi değildir. Kapitalizm, kastik katilin ortaya çıkarttığı talan ve sömürünün sürdürücüsüdür. Gerçeklik böyle olmasına rağmen, İngiltere merkezli ekonomi-politik kapitalizmi en gelişmiş ekonomi biçimi olarak tanımlayıp meşrulaştırmıştır. Bu bilim adı altında geliştirilmiş en büyük yanıltmadır. Tekelciliğin ve vurgunculuğun en vurucu gücü ekonomi adı altında meşrulaştırılmıştır. Kapitalizm tarihin en azami tekelleşmesidir. Bu tekelleşmenin ideolojik, askeri, hukuki, siyasi ve ulus devletçi-iktidarcı yönleri görülmeden kapitalizm tanımlanamaz. Kapitalizm kimi teşebbüsçü kişilerin kendi yetenekleri ve yaratıcılıklarıyla geliştirilmiş bir özel mülkiyet sistemi değildir. Kurumsal tekelleşme olmadan hiçbir teşebbüsçü kapitalizmi geliştiremez.
Kapitalizmi ekonomi olarak tanımlamaktan ziyade insanlığın başına getirilmiş en büyük dehşet olarak tanımlamak gerekir. Son beş yüz yıllık savaşların tümü dolaylı-dolaysız kapitalizmle bağlantılıdır. Yine kapitalist modernite döneminde geliştirilen bu savaşlarda öldürülen insan sayısı tarih boyunca geliştirilen savaşlarda öldürülen insan sayısını katbekat aşmıştır. Günümüzde sürdürülen Üçüncü Dünya Savaşı da kapitalist sömürüyle ilgilidir. Ayrıca kapitalizm sadece savaşlarla öldürmez, kanserojen bir sistem olarak her şeyiyle tüm canlıları yok eder. Kapitalist moderniteden önceki devletçi uygarlık sistemleri de kanserojen nitelikli olsa da kapitalizm kadar tüm bünyeyi tehdit eden nitelikte değildi. Kapitalizmin hiçbir dokusu, organı kansersiz değildir. Her dokusu ve organı kanserlidir ve kanserojen salgılamaktadır. Geliştirdiği kentler ve yaşam tarzı her an insanı öldürmektedir.
B- Endüstriyalizm
Endüstriyalizm, endüstrinin ideolojik mahiyet kazanmasını ifade eder. Ekolojik felaketler başta olmak üzere, günümüzde yaşanan modernitenin tüm hastalıklarının kökeninde insanın, doğanın, tarım ve köyün aleyhine gelişen, ayrıca geleneksel şehir zanaatçılığını da karşısına alan endüstricilik vardır. Endüstricilik sermaye tekellerinin ideolojisidir. Çağımızın ‘modern’ yaşam tarzı endüstriye misli görülmemiş düzeyde bağımlıdır. 19. yüzyıl başlarında İngiltere önderliğinde büyük endüstri devrimine bir hamle yaptırıldı. Bu durum modernitenin önemli bir farklılığı olmakla birlikte tekilliğini garanti etmez, sadece farkını ortaya koyar.
Kapitalist moderniteye karşı alternatif geliştirirken eleştiriye tabi tutulması ve aşılması gereken olgulardan biri de endüstriyalizmdir. Bunun için de ilkin yapılması gereken endüstri ile endüstriyalizmin birbirinden ayrıştırılmasıdır. Endüstrinin tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. İnsanın kendisinin organik bir parçası olan eli dışında herhangi bir aracı kullanmasıyla tekniğin ve endüstrinin tarihi de başlamıştır. Bilinebildiği kadarıyla ilk endüstri taştır. Daha sonra çanak-çömlek, tarım, dokumacılık, ulaşım vb. endüstri araçları geliştirilmiştir.
Endüstrinin endüstriyalizme dönüştürülme tarihi kastik katil ile başlamıştır. Kastik katilin tekniği anacıl topluma karşı savaş aracı olarak ve mülkiyetine alıp çıkarı temelinde kullanması endüstriyalizm tarihini başlatmıştır. Aristokratik sınıf bu geleneği devralıp adım adım endüstriyalizmi büyütmüştür. Aristokratik sınıf içinden çıkan kapitalist kastik burjuva da endüstriyalizmi günümüz niteliğine kavuşturmuştur.
Avrupa modernitesiyle birlikte endüstride de devrimsel gelişmeler yaşanmış, bir sanayi devrimi gerçekleşmiştir. Bu endüstri devrimini gerçekleştiren komünal toplum gerçekliğidir. Bilindiği gibi kapitalist modernite dönemine kadar toplumsal üretimle uğraşan, komünal toplumdur. Endüstriyel gelişme toplumsal üretim sürecinde kazanılan teknik bilgi-tecrübe sonucu ortaya çıkmıştır. Çıkrık, değirmen, buharlı motor vb. endüstriyel devrimler toplumsal üretimin sağladığı bilgi-tecrübe ile gerçekleşmiştir. Avrupa modernitesinde gerçekleşen endüstri devrimiyle kapitalist kastik burjuvazinin ilgisi yoktur.
Kastik burjuvazinin endüstriye ilgisi, endüstriyi egemenliği altına alma arzusunun sonucudur. Endüstriyalizm, endüstrinin toplumun hizmetinden çıkartılması ve anti-ekolojik kılınmasıdır. Endüstriyalizm, endüstriyel üretime dayalı bir ekonomik, sosyolojik yaşam inşası demektir. Endüstrinin ideolojikleştirilerek toplumsal yaşamın doğrultusunu belirleyen bir yapıya dönüştürülmesidir. Bu anlamıyla kapitalist kastik burjuvazinin ideolojik, siyasi, askeri ve sömürü gücüdür. Endüstriyalizm bu temelde anlaşılmadıkça tüm alternatif yaşam ve sistem arayışları boşa gidecektir. Çünkü kapitalist kastik burjuva endüstriyalizm mahşeri atlısıyla da ideolojik, siyasi ve askeri gücüyle hegemonyasını kalıcılaştırmıştır. Endüstriyalizm olmadan kapitalist kastik burjuvazinin hegemonyası mümkün değildir.
Hem ulus-devlet hem de kapitalizm endüstriyalizmle iç içe örgütlenmiş, yapılanmıştır. Ulus-devletin ve kapitalizmin askeri, siyasi ve sömürü gücü endüstriyalizme dayanmaktadır. Bu gerçeğin görülmesi için bilimciliğin ve teknolojinin kime ve neye hizmet ettiğini araştırmak yeterlidir. Kapitalist modernitede tüm bilimsel ve teknolojik araştırmalar ve üretim ulus-devlet ve kapitalizmi önceleyerek gerçekleşmektedir. Tüm yüksek teknoloji ulus-devletin askeri gücünün elindedir. Buna istihbarat da dahildir, çünkü istihbarat askeri bir alan olarak tanımlanmaktadır. Aynı şey kapitalizm için de geçerlidir. Kapitalist sömürü yüksek teknolojiyle gerçekleşmektedir. Üniversiteler, NASA ve CERN (Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi) gibi bilim-teknik araştırma merkezleri günün yirmi dört saati ulus-devlet ve kapitalizm için çalışmaktadırlar. Her ileri ve yüksek teknoloji öncelikle askeri alanda kullanılmaktadır.
Endüstriyalizmin bir anlamı da kâr amaçlı bilim ve tekniğin üretilmesi ve satılmasıdır. Kapitalist kastik burjuvazi büyük bir ideolojik hegemonik propagandayla bilimi ve tekniği toplumsal hizmet için üretiyormuş gibi sunmaktadır. Oysa gerçeklik tam tersidir. Kâr marjına tabi olmayan hiçbir bilimsel ve teknolojik üretim yoktur. Zaten bu durum günlük yaşamda en çarpıcı haliyle görülmektedir. “Hizmet” adı altında sunulan her bilimsel olgu, teknik ürün büyük meblağlar karşılığında alınmaktadır.
Bağlantılı olarak, endüstriyalizm günümüzde toplum üzerinde büyük bir baskı ve denetim aracı olarak kullanılmaktadır. Ulus-devletin eline verilen korkunç ve dehşetengiz askeri teknik güç tarihin en büyük baskı gücü olarak rol oynamaktadır. Uzay, iletişim ve bilişim teknolojileri toplumun takibi ve denetimi için kullanılmaktadır. Bilgisayardan internete, akıllı telefonlardan navigasyona kadar tüm teknoloji toplumun takibi ve denetimi için ulus-devletin hizmetindedir.
Endüstriyalizm özünde bir yıkım mekaniğidir. Tarihi araştırılırsa temelinde silah teknolojisinin olduğu görülecektir. Çünkü ulus-devlet bir savaş rejimidir, silah teknolojisine ihtiyaç duyar. O nedenle endüstriyalizmin savaş teknolojisini öncelediği göz ardı edilmemelidir. Bugün insanlığı yok oluşla yüz yüze getiren nükleer silah teknolojileri düşünülürse, endüstriyalizmin esas misyonu görülecektir. Endüstriyalizmin bu yıkıcı karakteri göz ardı edilmemelidir, çünkü tam bir toplum-kırım aracıdır.
Endüstriyalizm ile bağlantılı olarak en can alıcı sorunlardan biri de tarımı yok edilme noktasına getirmiş olmasıdır. Tarımın günümüzdeki durumu, toplumu yok olmakla yüz yüze bırakmıştır. Tarımın yok oluşu, toplumun yok oluşudur. Durum bu derece vahimdir. Giderek ekilebilir tarım alanı kalmamaktadır. Toprak artık büyük endüstriyalist şirketlerin elindedir. Söz konusu şirketler günümüzün korsanlarıdırlar. Neredeyse tüm verimli topraklara el koymuşlardır. El koymadıkları da kendi mafyatik sistemlerine bağlıdır. Tarım üzerinde kurulan endüstriyalist tekeller dünya tarımını yönetmektedir.
Bu tekeller kâr için toprağın ve tohumların genlerini değiştirerek toplumun sağlığına büyük darbe vurmaktadır. Neredeyse GDO’suz bir tarım ürünü kalmamıştır. Bu konuda bir çılgınlık başını almış gitmektedir. Havanın, suyun, denizlerin kirlenmesi, her geçen gün toprağın çölleşmesi, doğanın artık insan nüfusunu besleyemeyecek noktaya gelmesi endüstriyalizmle bağlantılıdır. Okyanuslarımız, denizlerimiz çöple doldu, bu durum artarak devam etmektedir. Şehirler ise birer kanserojen yuvası haline getirildi. Tüm belirtiler kutsal kitaplarda anlatılan kıyamete doğru gidildiğini göstermektedir. Böyle giderse büyük bir kıtlığın yaşanması kaçınılmazdır.
Endüstriyalizm, karakteristik olarak ekoloji karşıtlığı temelinde vücut bulmuş bir düşünce ve uygulamalar bütünü, sistemi olarak kavranmalıdır. Bilimsellik kılıfı altında endüstriyel teknik ve düşünce adına geliştirilmiş her şey sorgusuz sualsiz kabul edilmiştir. Aşırı üretim ve bağlantılı olarak tüketim toplumu doğanın dengesini bozmuştur. Yüksek teknoloji doğaya salınan gazlar atmosferin dokusunu bozmuş, küresel ısınmaya, küresel ısınma da kuraklık ve doğal afetlere yol açmıştır. Endüstriyalizmin insanlığı yüz yüze getirdiği nokta ekolojik yıkımdır.
Endüstriyalizm konusunda ciddiyetle ele alınması gereken bir husus da yapay zekâdır. Endüstriyalizm her gün yapay zekânın insan yaşamını ne kadar kolaylaştırdığının propagandasını yapmaktadır. Bu propagandayla yarattığı robotlaştırmayı gizlemektedir. İnsan zekâsı gibi muhteşem zekânın yarattığı yapay zekâ, insan zekâsı yerine ikame edilmektedir. Bilinmektedir ki, yapay zekâ yüklenici bir teknikten ibarettir. Ne yüklenirse ona göre işlev görür ve yüklenmeyen hiçbir şeyi yapmaz. Gerçeklik buyken, işin diğer kısmı kâr ve insanı gereksiz hale getirmektir. Oysa evrenin yarattığı muhteşem insan zekâsı vardır. Yapay zekânın endüstriyalizmin kâr marjını daha da yükseltmekten başka bir işlevi yoktur. Bunu belirtirken, toplumun tekniği kullanmaması gerektiği gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Aksine, toplum tekniği kullanmalıdır ama ekolojik topluma uygun olarak kullanmalıdır.
Endüstriyalizm, çoğunlukla nötr bir olgu olarak değerlendirilir. “Sorun o değil, onu kullanan egemen düşüncedir” denir. Marks bile endüstriyel gelişmeleri selamlamıştır. Fakat endüstriyalizm o kadar masum değildir. Bir yönüyle toplumu şekillendiricidir. Toplumun ekonomik, sosyolojik yapısını hatta düşünce gücünü oluşturur, yönlendirir. Sadece endüstri bağlantılı gelişen kentleşmelerin yarattığı sonuçları düşünmek, endüstriyalizmin yarattığı yıkımlara dair yeterince fikir verir. Endüstriyalizmin bu nedenlerle yeniden ve eleştirel temelde ele alınarak tanımlanması, gerekli tedbirler alınabilmesi için şarttır.
C- Ulus-devlet
Ulus-devlet, kapitalizmin toplumu fethetme ve sömürgeleştirme eyleminin en temel araçsal formudur. Liberalizm kendini amaçlar bütünü-idealar toplamı olarak sunarken, ulus-devlet temel iktidar formu olarak anlam bulur. Toplumun kendi tarihinde rastladığı içte ve dışta en kapsamlı fethi ve sömürgeleştirilmesi, ulus-devlet formu olmadan gerçekleştirilemez. Ulus-devletin tarih içindeki farkı, tüm tekelleri iyi bir biçimde kendi kapsamında birleştirmiş olmasıdır. Ulus-devlet, sermayenin azami bütünlüğüdür ve gücünü de bu konumundan alır. Sermaye birikiminin en etkili aracı olması da bu konumundan gelir. Ulus-devlet örgütlenmesi, sermayenin devlet olarak örgütlenmesinin tipik ve en kestirme halidir. Ulus-devlet ile sosyalizm değil, ancak en has kapitalizm örgütlendirilebilir.
Buna rağmen, ulus-devlet tekilliğini devletin tarihsel formlarından kopararak izah etmek mümkün değildir. Önceki tarihsel devlet formlarından farklılaşması ne denli gelişmiş olursa olsun, belirleyici olan iktidarın tarihsel birikimidir. Binlerce yıl en rafine tekel olarak süzülüp gelmiş olan iktidar birikimleri olmadan genelde devletler, özelde ulus-devletler oluşamaz.
Ulus-devlet sanıldığından daha fazla tanrısal kavramlarla yüklüdür, tarihin hiçbir döneminde görülmediği kadar kutsanma törenlerine tabidir. Dayandığı ve imge seçtiği ‘vatan’, ‘bayrak’, ‘üniterlik’, ‘bağımsızlık’, ‘kutsallık’, ‘ulusal marş, ‘kahramanlık öyküleri’ gibi kavramlar, tanrı-krallıklardakinden daha fazla tanrısal payeye sahiptir. Hiçbir devlet biçimi ulus-devlet kadar ideolojik, hukuki, siyasi, ekonomik ve dinî zırhlara bürünmemiştir. Bunun temel nedeni, çok kalabalıklaşmış bir sivil-askeri bürokrasiye temel geçinme kapısı olmasıdır. Bürokrasi için devlet ölüm kalım meselesidir. Modernite, ulus-devlet, özellikle ‘birlikçilik-üniterlik’ ile tanrının birliği kavramı arasında da yakın bir ilişki vardır. Tarihte nasıl bazı kabileler ve kavimler tasfiye edilip hâkim kabile veya kavim içinde eritilip tekleştirilmişlerse, tanrıları da hâkim kabile ve kavim tanrısının içinde eritilip tekleştirilmiştir. Tanrı birliği kavramına bu sosyolojik gerçeklik içinde baktığımızda, anlamına daha kolay varırız. İçinde sömürgecilik, asimilasyon vardır.
Ulus-devlet üniterliğinin tarihi çok yoğun bir şekilde tanrısaldır. Tâbiiyetindeki toplumun tamamen silahsızlandırılması ve tüm silah tekelinin modern devlete aktarılması üniterliğe yol açarken, özünde gerçekleşen, müthiş bir sömürü ve sömürgecilik tekelciliğidir. Egemenlik teorisyenleri, bilimcilik adına modern devleti tanımlarken, kapitalist tekelciliğe en önemli hizmeti sunmuşlardır. “Toplumun huzuru” adı altında tüm silahların tekçi bir yapıda yoğunlaşması, tarihin hiçbir döneminde görülmediği kadar toplumun politik güçten düşürülmesi, dolayısıyla ekonomik varlığından soyulması anlamına gelir. Devlet ve iktidar son tahlilde bir tekel olarak hareket edeceklerine göre, ellerinde bu kadar yoğunlaşmış silah gücüyle ele geçiremeyecekleri hiçbir toplumsal değer olamaz.
Ulus-devlet, tüm tekellerin ortak paydası olarak, toplumsal maddi kültürün gaspı, fethi ve sömürgeleştirilmesi üzerine kurulur; manevi kültürün asimilasyonunda da belirleyici rol oynar. Ulusal kültür adı altında çoğunlukla hâkim bir etnisite veya dinî cemaatin kültür normlarını resmileştirip, geriye kalan tüm kültürel varlıklara karşı savaş açar. Binlerce yıldan beri varlığını koruyan ne kadar din, etnisite, kavim, ulus, dil ve kültür varsa ya “Ulusal bütünlüğe zararlıdır” deyip zorla ya da maddi teşviklerle hepsinin sonunu hazırlar. Tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar dil, din, mezhep, etnik kabile ve aşiretlerle kavim ve uluslar bu politikanın, daha doğrusu soykırımın kurbanı olmuşlardır. Fiziki imha etme anlamına gelen maddi soykırımlar manevi soykırımların yanında devede kulak bile değildir. Binlerce yıldan beri süzülüp gelen dil ve kültür değerleri, grupları ile birlikte tam bir çılgınlıkla ‘ulusal birlik’ yaratma kutsal eylemi uğrunda kurban edilir.
Ulus-devlet, çoğulcu ve farklı siyasi oluşumlara olabildiğince kapalıdır. Bunun nedeni anlaşılırdır. Çoğulcu ve farklı siyasi oluşumlar, mevcut sınırlar dahilinde, tekelin sömürüsü önünde engel teşkil ederler. Doğası gereği, ahlaki ve politik toplum farklı bir siyasi oluşum, özellikle demokratik siyasi oluşumlarla varoluş kazanırsa, tekelcilerin alanı fena halde daralır. Egemenliğin paylaşılmazlığı, ülke bütünlüğü, üniter yapı gibi kavramlar ülke değerlerini halkla paylaşmamak amacıyla türetilmiştir. Manevi kültürün imhasında bile bu gerekçe temel rol oynar. Siyasal demokratik çoğulculuk hem özgürlük hem de farklılıklar temelinde eşitlik için en uygun rejim olduğu halde, bu doğrultudaki her eylem ‘ülke bütünlüğünü ve rejimini tehlikeye düşüren’ tehlikeli ve kanun dışı eylemmiş gibi yansıtılır.
Ulus-devlet, en çok işlediği millici kimlikle tarihte hegemonik gücün belki de en işbirlikçi temsilcisidir. Millici kisve altında dünya kapitalist sisteminin en sadık işbirlikçisidir. Hiçbir kurum ulus-devlet kadar hegemonik güce, dünya kapitalizminin merkezî gücüne bağımlı ve bu gücün hizmetkârı değildir. İç sömürgen olmaları bu karakterleri nedeniyledir. Bir ulus-devlet ne kadar milliyetçi geçiniyorsa, o kadar dünya sisteminin hegemonik gücüne hizmet ediyor demektir. Hegemonik gücün beş yüzyıldır özenle hazırlayıp biçimlendirdiği ve kendi eliyle sistemleştirdiği ulus-devletçiliği en millici devlet saymak, kapitalist dünya sisteminin müthiş hegemonik güç savaşlarından hiçbir şey anlamamak demektir.
Ulus-devlet topluma sızdırdığı ideolojik hegemonyada dört ideolojik formu iç içe ve eklektik olarak kullanmaktan çekinmez. Bunlar milliyetçilik, bilimcilik, cinsiyetçilik ve dinciliktir. Ulus-devlet, üstlendiği ticari, sanayi, finansal tekel ve iktidar tekelini ve sömürüyü gerçekleştirmek için hem zor’un en korkunç biçimi olan faşizmi kullanır hem de dört eklektik ideolojinin hegemonik kullanımını şart kılar. İdeolojik hegemonya olmadan faşist rejim sürdürülemez.
4- Demokratik Modernite
Biz kapitalist moderniteyi ve ona hizmet eden reel-sosyalizmi aşmak için yeni bir analiz ve alternatif bir sosyalist teori geliştirmeye çalıştık, adına da Demokratik Modernite dedik. Demokratik modernite adlandırması gerçekçidir ve toplumun ihtiyaçlarına yanıt oluşturabilir. Modernitenin sacayakları olan kapitalizm yerine ahlaki ve politik toplumun en temel birimi olan komün-komünalite, endüstriyalizm yerine eko-ekonomi, ulus-devlet yerine demokratik ulus analizlerini geliştirdik. Bu üç alan analizinin ilişkiselliğinden oluşturduğumuz özgürlükçü toplum sistemimizi de Demokratik Modernite olarak tanımladık ve önemli toplumsal bir karşılık bulduğunu gördük.
Bu üç alanın da alt başlıkları var. Komünalitenin önemli bir parçası kadın özgürlüğüdür, ahlak ve politikadır. Bu sistemin bütünlüğünü Demokratik Modernite olarak tanımlamak doyurucudur. Dinlerdeki mahşer günü tanımlamaları sadece öte dünya için değil, bu dünya için de geçerlidir. Kapitalist modernite insanlığa mahşeri yaşatmaktadır. Kutsal kitapların bahsettiği tehlike bu olsa gerek. Bunu önlemesi gereken sosyalizm onu önlemek bir yana adeta onun taşıyıcısı, modernite canavarının yemi haline geldi. Sovyetler ve Çin bunun en açık örnekleridir. Çinli öncüler enteresan insanlardır. Kapitalizmi ve sosyalizmi birlikte uygulamaya çalıştılar. Olabilir, düşünülebilir ancak Çin uygulamada sosyalizmi kapitalizmin hizmetine soktu. Sonuç, kapitalizme hizmet ve onun ömrünü uzatmak oldu. Günümüzde Çin kapitalizmi Amerika ile bir hegemonya mücadelesindedir. ABD buna şiddetle karşılık verebilir ki bu da nükleer savaş demektir. İşte mahşer budur. Einstein’ın ifadesiyle “olası bir Üçüncü dünya savaşı nükleer silahlarla olursa böyle bir savaşın sonucunda eğer birileri hala hayatta kalırsa Dördüncü Dünya savaşı taş ve sopalarla olur.”
Dünya uygarlık sistemi on beş bin yıldır çare diye yüklendiği tüm maddi ve manevi kültür araçlarını tüketmiş gibidir. Savaş aracıyla artık fethedilecek ve yeniden ele geçirilecek bir yer yoktur. Vardır denilse bile, fethedilmesinin zararı kârından katbekat daha fazla olacaktır. Medya tekelleriyle sanal bir dünyada boğuntuya getirilen, köreltilen bir toplum ne kadar tepkisiz kılınırsa kılınsın, iktidar aygıtlarıyla gözeneklerine kadar ne denli denetim ve gözetime alınırsa alınsın, genelde on beş bin yıllık, özelde ise beş yüz yıllık dünya uygarlık ve modernite sistemi, zihniyet ve yapısal bunalımın en dip noktasındadır. Küresel ve hegemonik güç haline gelen finans kapitalizmi bunun en açık kanıtıdır. Çarkları finans kapitalizmi tarafından döndürülen dünya ise, bunalımdan kıvranan bir krizler dünyasıdır.
Nasıl ki kapitalizmin hegemonik çağı olarak kapitalist modernite klasik uygarlığın son beş yüzyılının özgün adlandırılması olarak düşünülüyorsa, demokratik modernite de demokratik uygarlığın son beş yüzyılının özgün adlandırılması olarak düşünülmelidir. Demokratik modernite, kapitalist modernite şebekelerinin olduğu her alanda ve zamanda karşı kutup olarak yaşanmaktadır. Başarılı veya başarısız, özgürlük veya kölelik, benzerlik veya farklılık, eşitlikten uzak veya eşitliğe yakın, ekolojik ve feminist, anlam kazanmış veya kazanmamış, özcesi ahlaki ve politik toplum özelliğine yakın veya uzak olarak, demokratik modernite kapitalist modernitenin bağrında her zaman ve mekânda varoluş halindedir.
Demokratik modernite ikilem halinde resmi uygarlık oluştuğundan beri her yerde ve her zamanda vardır. Yapmaya çalıştığımız, resmi uygarlığın her mekânında ve zamanında var olan bu uygarlık biçimine, resmi olmayan demokratik uygarlığa hak ettiği değeri vermek, ana boyutlarında dikkat çekici açıklamalar geliştirmektir.
Demokratik modernite, değişimin meşru yolunu açık tutan bir sistem olma özelliğine sahiptir. Ahlaki ve politik değerinin yüksek olması, bu sistemik özüyle bağlantılıdır. Değişimin meşru yolu çok önemli olmakla birlikte basittir. Her toplum mensubu, nerede ve ne zaman olursa olsun, bu değişime katkıda bulunabilir. Klan toplumunu yaşayan bir mensubu ile Moskova veya New York’ta yaşayan bir mensubu değişime her an katkı yapma potansiyeline sahiptir. Bunun için büyük kutsal anlatılar gibi kahramanlık eylemleri de şart değildir. Tek şart, toplumsal doğanın temel varoluş hali olarak ahlaki ve politik düşünme ve davranma yeteneğini göstermektir; her bireyde asgari düzeyde de olsa var olduğuna emin olduğumuz bu yeteneği, erdemi ve fazileti işlevsel kılmaktır. Tarihsel toplum boyunca ortaya çıkmış, meşru değişim yolunu aydınlatmak için insanlık hafızasına mal edilen büyük ve kutsal anlatılar önemsiz değildir. Tersine, meşru değişimin yolu ideolojik ve maddi tekellerle kapatıldığından, bu anlatılara büyük rol düşer. Yine benzer biçimde kahramanlık eylemleri özgürlüğe giden yolda vazgeçilmez kutsal değer taşırlar. Mühim olan, demokratik modernitede değişimin tarihsel toplumun bütünsel çabaları olmadan sağlanamayacağını bilmektir. Önemli kişilikler ve örgütlenmelerin rolü inkâr edilemez. Ancak toplumun ahlaki ve politik dokularına mal edilmedikçe ve meşru yoldan geçilmedikçe, bu rol fazla anlam ifade etmeyecektir.
Meşru yollarla gerçekleşmeyen ve ahlaki-politik dokuya mal edilmeyen toplumsal gelişme olarak değişmeyi, toplumsal doğanın bir kendiliği olarak değerlendirmemek gerekir. Toplumlar yaratılmaz, yaşanır. Yaşamdan yaşama fark vardır. Daha özgürce, eşitçe ve demokratikçe yaşam olduğu gibi, dayanılmaz kölelik, eşitsizlik ve diktatörlük altında geçen yaşamlar da vardır, belki de daha çoktur. Demokratik modernite bu koşullar altında uygun yöntemlerle yaşamı daha özgür, eşit ve demokratik kılmanın zihniyet ve yapılanmasını ifade etmektedir. Son beş yüzyılda yaşanan demokratik özgürlük ve eşitlik mücadelelerinden çıkaracağımız dersler ışığında, içinden geçmekte olduğumuz küresel finans kapitalizminin hegemonyasındaki sistemik ve yapısal bunalım döneminde demokratik moderniteyi güçlendirmek ve güçlü yeniden inşalarla yenilemek mümkündür. Dolayısıyla demokratik modernitenin temel boyutları üzerine yoğunlaşmak ve aydınlanmak, bu yönlü çabalarımızı daha başarılı kılacaktır.
A- Demokratik komünal toplum (Ahlaki ve politik toplum)
Demokratik komünal toplum öz itibariyle ahlaki ve politik toplumdur. Ahlaki ve politik toplum bir yandan iyilik, mutluluk, doğruluk ve güzellik, diğer yandan özgürlük, eşitlik ve demokratiklikle olan özsel ilişkidedir. İyilik ve mutluluk ahlâkın özüdür. Doğruluk hakikatle ilgilidir. Hakikati ahlaki ve politik toplumun dışında aramak beyhudedir. Ahlaki ve politik olamayan, hakikati bulamaz. Güzellik ise, estetiğin amacıdır. Ahlaki ve politik toplum dışındaki güzellik, güzellik sayılmaz. Güzellik ahlaki ve politiktir. Hiçbir toplum ahlaki ve politik toplum kadar özgürlüğü, eşitliği ve demokrasiyi üretebilme, sağlayabilme gücünde değildir.
Hiçbir toplumda ahlâk ve politika tümüyle ortadan kaldırılamaz ama işlevleri son derece daraltılabilir. Kapitalist modernitede ulus-devlet tahakkümünde ahlâk ve politika en aza indirgenmiş, hatta yok edilme sınırlarına gelecek kadar daraltılmıştır. Kapitalist modernitede tek tip kültür oluşturmak ve vatandaş yetiştirmek için homojenleştirme adı altında değişim daraltılmış, biz-öteki ikilemine indirgenmiştir. Görünüşte modern toplum sınırsız bir değişimi yaşıyormuş gibi çok renkli bir görüntü sunulur. Bu, tamamen medyatiktir ve propaganda görüntüsü olmayı aşmamaktadır.
Ahlaki ve politik toplumun çağdaş modernite hali olan demokratik toplum, farklılıkları en geniş şekilde yaşayan toplumdur. Demokratik toplumda tek tip kültüre ve vatandaşlığa mahkûm kılınmadan, her toplumsal grup kendi öz kültürü ve kimliği etrafında oluşan farklılıklar temelinde bir arada yaşayabilir. Topluluklar kimlik farklılaşmasından siyasi farklılaşmaya kadar kendi potansiyellerini açığa çıkartıp aktif bir yaşama dönüştürebilir. Hiçbir toplulukta homojenleştirilme endişesi yoktur. Tek renklilik çirkinlik, sıkıcılık ve fakirlik olarak görülür. Çok renklilik ise, bağrında zenginlik, hoşgörü ve güzellik taşır. Bu koşullar altında eşitlik ve özgürlük daha çok sağlanmış olur. Ancak farklılığa dayanan eşitlik ve özgürlük değerlidir. Zaten ulus-devlet eliyle sağlanmış olan özgürlük ve eşitlik, dünyadaki tüm deneyimlerde de kanıtlandığı gibi, ancak tekeller içindir. İktidar ve sermaye tekelleri gerçek özgürlükler ve eşitlikleri vermezler. Özgürlükler ve eşitlikler ancak demokratik toplumun demokratik siyaset tarzıyla kazanılır, öz savunmayla korunur. Her birey ve grubun ödün vermeyeceği tek değer, ahlaki ve politik toplum olarak kalmaktaki ısrardır. Farklılık, eşitlik ve özgürlük için tek ve yeterli koşul, ahlaki ve politik toplumdur. Demokratik toplum bu tarihsel toplumun modern hali olarak kendini gittikçe daha çok kanıtlamaktadır.
Ahlaki toplum kapitalist modernite koşullarında tarihinin en daraltılmış, işlevsiz bırakılmış, kadük halini yaşar. Yine tarihin hiçbir döneminde görülmemiş biçimde ahlaki kurallar yerine hukuk kodları yerleştirilir. Burjuvazi sınıf olarak ahlakı kadükleştirip, kendi sınıf egemenliğini hukuk adı altında en ince ayrıntılarına kadar kodlayarak topluma dayatır. Ahlaki toplum yerine hukuki toplum ikame edilir. Burada çok önemli bir değişiklikle karşı karşıyayız. Tarihte de hukukileştirme çabalarına rastlanır. Ama hukuk hiçbir dönemde burjuva modernitesinde olduğu kadar ayrıntıya boğulmamıştır. Aslında gerçekleştirilen şey hukuk adı altında sınıf tekelciliğidir, hukuk tekelciliğini yaratmak demektir. Toplum gibi son derece karmaşık bir doğayı hukukla yönetmek mümkün değildir. Adil olmak kaydıyla toplumda hukukun yeri vardır; bu anlamıyla hukuk vazgeçilmezdir. Fakat pozitif hukuk adı altında devletçe topluma dayatılan hukuk adil hukuk değil, hukuka içerilmiş hâkim sınıf ve ulus tekelciliğidir, ulus-devlet kuralcılığıdır.
Modernitenin ulus-devletinin gözünde politik toplum kendi varlığına, birliğine ve bütünlüğüne karşı bir tehdittir. Hâlbuki toplumun varoluş hali olan politik unsuru daraltmanın da ötesinde, fiilen kullanılamaz hale getiren ulus-devlet idareciliği ve bürokratizmi, toplum üzerinde sadece Demokles’in kılıcı olarak durmaz, her saat toplumu doğrar. Çağımızın politik felsefesinin en temel sorunu bu gerçeklik olduğu gibi, faşizm olarak da pratikte yaşamın önündeki en büyük engeldir. Şunu belirtelim: Hitler şahsen yenildi ama sistemi zafer kazanmıştır. Ulus-devletçilik, politik toplumun ortadan kaldırılması anlamında Hitler faşizmi ile özdeştir. Hitler bunu katıksız biçimde başaran ilk kişi olmasa da, resmen ilan eden ve sahip çıkan kişidir.
Politik ilkesi olmayan, işletilmeyen veya ortadan kaldırılan toplum bir kadavradır; en iyi hali ise sömürge toplumu olarak ifade edilebilir. Bu nedenle demokratik toplumun politik ilkeye kazandırdığı işlerlik, hayati öneme sahiptir. Sistem olarak üstünlüğünün en temel kanıtıdır.
Uygarlık tarihi bir anlamda politik toplumun daraltılması ve işlevsiz bırakılarak kadükleştirilmesinin tarihidir. Toplumun sınıflaştırılması ancak sert geçen politik mücadelenin devlet lehine bastırılmasıyla mümkün olmuştur. Bu hususa çok dikkat edilmelidir. Sınıf mücadelesi sorunuyla en çok uğraşan Marksistler bile sınıflaşmanın doğasını doğru belirleyememişlerdir. Sınıflaşmayı bir erdem ve uygarlığın ilerleticisi olarak değerlendirmekten kendilerini alıkoyamamışlardır. Tarihin mutlaka kat edilmesi gereken bir aşamasıymış, bir köprüsel ilişkisiymiş gibi sınıflaşmayı tarihsel materyalizmin gereği saymışlardır. Uygarlık çözümlememizde, sınıflaşmayı politik ve ahlaki toplumun daraltılması ve işlevsizleştirilmesi olarak değerlendirdik; sınıflaşma geliştikçe toplumun daha çok iktidar ve devlet hegemonyasına geçtiğini önemle belirttik. Tarih bu anlamda sert bir sınıf mücadelesiyle geçmiştir. Ama sınıflaşmanın gerçekleştirilmesinin kendisi bir ilerleme, gelişme olmak şurada kalsın, tersine toplumsal bir gerileme ve düşüştür. Ahlaki olarak iyi değil, kötü bir gelişmedir. Sınıflaşmanın ilerleme için kaçınılmaz bir durak olduğunun iddia edilmesi, hele bunun Marksist bir ifade olarak belirlenmesi özgürlük mücadelesinde içine düşülen ciddi bir yanlışlıktır.
Politik toplumun en önemli özelliği sınıflaştırmaya karşı sürekli direnmesidir. Kendini en az sınıfsallaştıran toplum en iyi toplumdur. Politik mücadele ancak kendi toplumunu sınıflaştırmayarak, dolayısıyla kendini iktidar ve devlet aygıtlarının tek taraflı zoru altına sokmayarak başarısını kanıtlayabilir. Gırtlağına kadar iktidar ve devlet zorunu yaşayan toplumlarda, başarılı bir politik mücadeleden bahsetmek ciddi bir yanılgıdır. Kendini ya hiç iktidar ve iç-dış devlet zoru altına sokmamak ya da sert geçen bir mücadelenin ardından devlet ve iktidarla karşılıklı rızaya dayanan bir uzlaşmaya varmak, iktidar ve devleti tanımak bu temelde politik toplum için idealdir.
Demokratik modernite, toplum savunulduğu oranda, özgürlüğün de kazanılmasında tek çıkış yoludur. Demokratik siyasetle kendini bireyciliğe, ulus-devlete ve tekellere karşı savunan toplum, politik dokusunu işlevselleştirerek, kendini modern demokratik topluma dönüştürür. Modern demokratik toplum ise, tüm toplumsal işleri üzerinde düşünen, söz söyleyen ve kendini kararlaştırarak eyleme geçiren toplum olarak farklılaşmayı, çok kültürlülüğü, bu temelde eşitliği yaşamsallaştırarak üstünlüğünü kanıtlar. Böylelikle demokratik modernite sadece sınıfsal mücadeleyi doğru temelde vermekle kalmaz; aynı zamanda reel-sosyalizmin tarihsel trajik yanlışına düşüp yeni bir iktidar veya devlet yaratarak kendi toplumunu da boğmaz, bu tarihsel tuzağa düşmez. Ne kadar iktidarlaşır ve devletleşirse, sınıfsallığın da o oranda geliştiğinin, dolayısıyla sınıfsal mücadelenin kaybedildiğinin farkındadır. Bu farkında olma, demokratik modernitenin temel özelliklerinden biri olarak belirlenebilmelidir.
Demokratik komünal toplum, demokratik modernitenin kapitalizme karşı direnişinin temel formudur. Tarihsel-toplumsal varoluş komün temellidir. Kapitalizm için toplum yoktur, birey vardır. Kapitalizmin toplum karşıtı karakterinin sonuçları toplumun yok edilip bireylerle sınırlı bir topluluğun oluşturulmasıdır. Liberalizmin dayandığı felsefenin temeli toplumun inkârıdır.
Toplumu inkâr eden bir bireycilik anlayışı sorunludur. Bireye dayalı yanılsamalı bir özgürlük algısı yaratır. Oysa toplumsallık dışında bir birey olamaz. Birey ancak toplumsallıkla var olabilir. Bu nedenle toplumun inkâr edildiği bir düzlemde bırakalım birey özgürlüğünü, birey kimliğinden dahi bahsedilemez.
Buna karşın komün ise toplumun yapısal karakteridir. Komün, toplumun var oluş tarzıdır; kök hücresidir. Komün özde özgürlüğü, eşitliği içerdiği gibi, aynı zamanda demokratik bir niteliğe de sahiptir. Kapitalizm demokrasiyi yozlaştırıp toplum karşıtı bir araca indirgemeyi esas alır. Buna karşın komün demokrasiyle ayakta kalır. Demokratik toplum, klandan başlayarak günümüze kadar gelen toplumsal ilkelerin ve anacıl toplum özelliklerinin yeniden topluma hâkim hale getirilmesini hedefler. Toplumun kök hücresi komün ise, bugün de toplumsal varlığın yaşaması için yeniden bu kök hücrenin aktif hale getirilmesi gerekir. Demokratik toplum esas olarak özyönetime ve özsavunmaya dayanır. Komünalite, farklılıkları içeren, inanç veya etnik temelli ayrışmaları tercih etmeyen demokratik toplumsal sistemin adıdır.
Demokrasisiz sosyalizm olmaz. Sosyalizmin amaçladığı toplum eşit ve özgür toplumdur. Eşit ve özgür toplum demek, emeği ile geçinen halkın emeği ile kendi kendini yönetmesidir. Komün, ilk kurulurken demokratik olmalıdır. Demokrasi, yönetimi devraldıktan sonra inşa edilmez. Zaten “demo=halk” “krasi=yönetim” demektir. Halkın yönetimi ancak eşit ve özgür koşullarda mümkün olacağına göre, sosyalizm demokrasisiz olmaz. Eğer bir yerde demokrasi yoksa kesinlikle kapitalist oligarşi gelişir. Rusya ve Çin’de olan budur. “Liberal demokrasi” denilen tam bir maskedir. Kapitalist oligarşinin demokrasi ile ilgisi yoktur. Bir yerde komün varsa, orada demokrasi vardır, demokratik yönetim vardır. Bu, komünal demokrasidir. Ulus çapında olduğunda demokratik ulus olur. Bir birim olduğu zaman, komün demokrasisi olur, sosyalizm olur.
Demokratik ulusa sosyalist ulus da denebilir, hiçbir sakıncası yoktur. Halkın ulusal toplum olması, ulusun sosyalist olması, demokratik ulus olarak da ifade edilebilir. Demokrasinin tüm iyilikleri kapitalizme yakıştırılmaktadır. Bu bir safsatadır ve çok tehlikeli bir yaklaşımdır. Lenin “proleterya diktatörlüğü” tuzağına düştü. Burjuvazi zaten sınıf olarak belirsiz, ucu bucağı belli olmayan flu bir sınıftır. Stalin bu teori yüzünden “Kulakları temizliyoruz, sınıfı saflaştırıyoruz” diyerek milyonlarca köylüyü katletmişti. Rusça’da ‘kulak’ adı verilen varlıklı köylü kesimlerin katledilmesini sınıf mücadelesi olarak görmek sosyalizm değildir. Bu sınıf teorisi bize de bulaştı ve “sınıf içi hainler” tanımlaması kullanıldı. Bunlar son derece tehlikeli, muğlak ve sosyalizmin özü ile bağdaşmayan kavramlardır.
Komünü oluşturan unsurlar arasında özgünlükler korunmalıdır, fakat aşırı seviye farkı da olmamalıdır. Komünün tam oluşması için bu seviye farkının giderilmesi gerekir. Eşitsizlik söz konusu olduğunda özgür yaşam olmaz, refah ve huzur olmaz. Komünalist olmak da bu yaklaşımı gerektirir. Komünü oluşturamazsan demokratik yönetimi oluşturamazsın. Komünalite ile toplumsal sorunlara çözüm üretilebilir. Özyönetim olur, yayın grubu olur, mahalle birimi olur; burada önemli olan işlevselliktir. Bütün toplumsal çalışmalara komünle başlamak gerekir. Komünde her şey tartışılmalı, projelendirilmeli ve pratikleştirilmelidir. Mevcut iktidarın dahi komünal örgüt modeli ile örgütlendiği gerçeği görülürse, komün örgütlenmesinin önemi ve hayatiyeti daha iyi anlaşılır.
Kapitalist modernitenin üç mahşeri atlısının karşısında komünal demokratik modernitenin özgürlükçü, toplumcu, demokratik üç atlısını hazırlamak, toplumsal sorunsallığa yanıt oluşturmak için gereklidir. Vahşi kapitalizmin dizginsizliği karşısında toplumu demokratik komünle savunmak varoluşsal bir gereklilik haline gelmiştir.
B- Eko-endüstriyel toplum
Demokratik modernitenin ekonomik ve endüstriyel boyutunun temeli ekolojiktir. ‘Kapitalist ekonomi’ kavramı bir propaganda oyunu ve safsatadır. Kapitalizm bir ekonomi biçimi değildir, ekonominin can düşmanıdır. Genelde uygarlık tekelleri, özelde kapitalist tekeller (tarım, ticaret, finans, iktidar ve ulus-devlet aygıtları) tarih boyunca tüm ekonomik çarpıtmaların, bunalımların, sorunların, açlık ve yoksulluğun, çevre felaketlerinin temel etkenidir. Bu temel etken üzerinde ayrıca her türden sosyal ve siyasal sınıflaşmalar, iktidarlar, aşırı kentleşme ve bundan kaynaklanan tüm hastalıklar, her tür dinsel, metafizik ve bilimci dogmalar içeren ideolojik saptırmalar, başta sanatın çarpıtılması olarak çirkinlikler, ahlaki yoksulluk ve bozulmalar olarak kötülükler yükselir. Kapitalist modernitenin son beş yüzyılı bu saptamalara ilişkin sayısız örnek sunmaktadır.
Demokratik modernitede ekonomi gerçek anlamına kavuşur. Hem zemin katın temel ihtiyaçları olarak kullanım değerlerini, en önemli ihtiyaçları giderme özelliğini, hem de gerçek bir piyasa-pazar ekonomisi olarak değişim değerini, metaların birbiriyle değişim oranları ortaya çıkaran anlamlı sistematik yapıyı ifade eder. Demokratik modernitede ekonomi, üzerinde kâr hesapları yapılan bir alan olmaktan çıkar. Sınıf ayrımına yol açmadan ve ekolojiye zarar vermeden, temel ihtiyaçların nasıl ve hangi yöntemlerle en verimli şekilde karşılanacağı netleşir. Bir toplumsal eylem alanı olarak ekonomi gerçek anlamına kavuşur. Ahlaki ve politik toplumun hem üzerinde gelişeceği hem de geliştireceği temel faaliyet biçimi olarak anlam kazanır.
Demokratik modernitenin ekonomik boyutunda kullanım ve değişim değerlerinin endüstriyel ve ekolojik bütünlüğü esastır. Ekoloji sınırına ve temel ihtiyaçların karşılandığı sınıra dayanan endüstri, bu iki sınırı aşamaz. Bu durumda ortaya çıkacak endüstri eko-endüstridir.
Ekolojik olmayan endüstri, ekonomik olmayan endüstridir. Ekoloji ile bağını yitiren endüstri, sürekli çevreyi yiyerek imha eden makineleşmiş bir canavardır. Temel ihtiyaçlar ekonomisiyle bağını yitiren bir endüstrinin kâr amacından başka bir değeri yoktur. Bu gerçeklerden dolayı eko-endüstri temel ilke durumundadır. Tüm ekonomik faaliyetlerin bağlı olması gereken ana ilkedir bu. Bu durumda ekonomik eylem gerçek anlamını bulur; işsizlik, fazla veya eksik üretim, az veya çok gelişmiş ülkeler ve bölgeler, köy-kent zıtlığı, sınıflar arasındaki uçurum, ekonomik bunalım ve savaşların toplumsal zemini de ortadan kalkmış olur.
İşsizlik tamamen kâr amaçlı ekonomik yapılanmanın çarpıklığının bir sonucudur. Demokratik modernitenin ekonomik boyutunda bu çarpıklığa yer yoktur. Kent ve köyün, tarım, zanaat ve endüstrinin birbirlerini beslemeye dayalı ilişkilerinin, yerini birbirlerini tasfiye eden ilişkilere bırakması, azami kâr kanununun vahim sonuçlarından bir başkasıdır. Köy ve tarım toplumu âdeta tasfiyenin eşiğine getirilirken, kent ve endüstri kanserojen bir büyüme sürecine girmiştir. Sadece ekonomi değil, tarihsel toplumun kendisi tasfiye ile yüz yüze bırakılmıştır. Azami kâr kanununa dayalı ekonominin bu tür çarpıtmalara uğratılması beraberinde sınıflaşmayı ve politik çatışmayı getirmiş; yerel, ulusal ve uluslararası her türlü savaşa yol açmıştır.
Demokratik modernite ekonomiyi bu karşı eğilimlerden kurtarır. Yaşam biçimiyle işsizliği ve yoksulluğu tanımayan, fazla veya eksik üretime yer vermeyen, az veya çok gelişmiş ülke ve bölge farklılıklarını asgariye indiren, köy-kent çelişkisini birbirini besleyen ilişkilere dönüştüren bir sistematiğe sahiptir. Demokratik modernite sistemi, endüstriyalizm ve kentleşmenin sadece köy ve tarımı değil, gerçek ve yaşanabilir boyutlardaki kent ve endüstriyi yutmasına da izin vermez. Bunun mekanizması demokratik modernitenin temel boyutlarında bütünsellik halinde verilidir. Tüm topluluklar ekonomik faaliyetlerinde ahlaki ve politik boyutla bağlantılı olarak, ekolojik ve endüstriyel unsurları bütünlük içinde ele alır.
Eko-ekonomi ve eko-endüstri tüm toplumsal faaliyetlerde göz önünde tutulur. Bu temelde sadece çevreyi yeniden onarmak ve tarımı canlandırmak, köyü en sağlıklı çevreye sahip yaşam alanına çevirmek için hazırlanacak projeler bile, tek başına tüm işsizliği ve yoksulluğu ortadan kaldırma potansiyeline sahiptir. İşsizlik, insanın doğasına aykırıdır. Bu kadar gelişmiş bir zekâya sahip insanoğlunun-kızının işsiz kalması, ancak insanın zorba eli ile mümkündür ve nitekim öyle olmaktadır. Bir karıncasının bile işsiz görünmediği doğa, nasıl en gelişmiş varoluşunu işsiz ve çaresiz bıraksın? İnsan pratiğinin harika ürünü olan teknoloji ve ona dayalı endüstri çağında yoksulluk neden kader olsun?
Ekonomi, tarih boyunca hep hassas bir konu olarak, ahlaki ve politik toplumun baş kaygısını teşkil etmiştir. İşin ucunda kıtlık, açlık, ölüm gibi toplumu topyekûn tehdit eden olgular vardır. Birikim gibi kâr da toplumlarca hiçbir zaman meşru kabul edilmemiş, hep kötülükler ve hırsızlıkların kaynağı olarak görülmüştür. Fırsat doğduğunda, bu birikimler devletçe müsadere edilmiştir. Böyle bir amaca bağlanarak ekonominin inşa edilemeyeceği çok açıktır. Zaten açıklandığı gibi, özü gereği ekonomi karşıtı bir faaliyet için ekonomiden bahsetmek çelişkinin ta kendisidir.
Bu çelişkiden kurtulmanın yegâne yolu, eko-topluluk ekonomisinin işlerlik kazanmasıdır. Binlerce eko-toplum koşullar temelinde kendini bir ekonomik birim olarak örgütleyebilir. Aileler arasında parçalana parçalana birim özelliğini kaybetmiş tarımsal toprakların, eko-endüstri ilkesi de göz önüne alınarak yeniden düzenlenmesi, çözümü çoktan ivedilik kazanmış bir sorundur.
Tarımda eko-toplulukların oluşturulması demokratik modernitenin en esaslı ekonomik ilkelerinden biridir. Bununla bağlantılı olarak, serflik ve kölelikten kalma çiftlik tarzı tarımsal üretim de geçerliliğini yitirmiştir. Ekolojik ölçekte tarım birlikleri oluşturarak gerçekleştirilecek eko-topluluklar, köy modernitesinin de temelidir. Köy veya modern köy, bir eko-topluluk olarak, ekolojik ölçekli ekonomik birimler tarzında varoluşunu yeniden kazanabilir.
Şehirlerde de benzer eko-topluluklar oluşturulabilir. Kent planlamasında ekoloji eksenli ekonomi genel bütünlüğün bir parçası olarak düzenlenir. Kenti yutan bürokrasi olmaması gerektiği gibi, kenti yutan ekonomi de olamaz. Her kentin doğasına uygun ekonomi, kâr amaçlı olmayan, şehirdeki işsizliği ve yoksulluğu ortadan kaldırmayı hedefleyen optimal büyüklükteki birimler olarak örgütlendirilir. Şehrin nüfusu, yapı ve yeteneklerine uygun olarak, bu birimlere dağıtılabilir. Bu model, yerel ahlaki ve politik toplumun karar ve eylemini gerçekleştirdiği bir yapıdır. Ulusal, bölgesel, hatta uluslararası koşulları göz önüne getiren bir koordinasyon her zaman gereklidir. Ama bu durum kararın ve eylemin yerel toplumun inisiyatifinde olmasını ortadan kaldırmaz.
Ekonomi teknik bir altyapı sorunu değildir; toplumların temel varoluş yapısı olarak, toplumun tümünün görüş, tartışma, karar ve örgütsel eylemiyle, çalışmasıyla gerçekleştirilen bir faaliyettir. İnsanın ekonomiden kopartılması, bütün yabancılaştırılmaların temelidir. Bunun önlenmesi şart olduğu gibi, yegâne yolu da ekonomiyi tüm topluluklara mal etmekten geçer. Mutlaka topluluk eksenli, ekolojik ve verimlilik esaslarına bağlı olarak örgütlenmesi gereken ekonomi, toplumun temel varoluş koşuludur. Toplumdan, topluluklardan başka hiç kimse bu varoluş hakkına ne sahip olabilir ne de bu hakkı ortadan kaldırabilir. Birimler ister ticari, ister sınaî, ister tarımsal, hatta sadece aracı rol oynamak kaydıyla ister finansal olsun, bu temel ilkelere uymak durumundadır. Devasa bir fabrikanın da, bir köy-tarım biriminin de temelinde bu ilkeler olmalıdır.
Demokratik modernitenin ikinci boyutu olan eko-endüstri, endüstriyalizme karşı geliştirilmektedir. Artık değer üretmek, tüm doğayı istismara açmak mevcut kapitalizmle bağlantılıdır. Endüstriyalizm, kapitalist vurgunculuğun en kirli yöntemidir. İlkçağlarda obsidyenle yapılırken, sonraki dönemlerde kılıçla yapılmıştır ve günümüzde de endüstriyalizmle yapılmaktadır. Kâr için büyük vurgun yapılır. Toplumun elindekini teknikle, yapay zekâ ve diğer tekniklerle, savaşlarla alır, doğayı tahrip eden tekniklerle kâr sağlar. Böyle bir endüstriyel kapitalist canavara karşı geliştirilmesi gereken ekonomi yöntemi “eko” ekonomidir, komün ekonomisidir. Böyle bir canavar kapitalist endüstrisiyle mi yaşanacak, yoksa ona karşı bir endüstriyle mi? Eko-endüstri genel ama doğru bir kavramdır. Çevreyi kirletmeyecek, ailenin geçimini sağlayacak bir ekonomiden bahsetmekteyiz. Ekonomi aile yasasıdır, mutfağı çalıştırma, idare etme sanatıdır. Ancak kadının elinde evi idare etmenin hiçbir olanağı kalmamıştır. Bunu yapan da kastik katillerdir. On beş bin yıl önce nasıl kadın köleyse bugün de köledir. Hem de reklamlarla pazarlanan bir köledir. Kadının vücudunun her yanı bu çeteyi beslemektedir. Ekonomi kadın işidir ama şimdi kadınla alakası kalmamıştır.
Demokratik modernitedeki ekonomik birimlerde mülkiyet önemini yitirir ve ikinci planda kalır. Mülkiyet ilkelere uygun tasarrufta bulunan topluluklara ait olacaktır. Ne aile ne de devlet mülkiyeti modern ekonomiye yanıt oluşturabilir. Hiyerarşik dönemden kalma devlete ve aileye özgü mülkiyet, kapitalist modernitede bile varlığını sürdüremez durumdadır. Hatta şirketler bile ekonomik gerekçelerin zorlaması nedeniyle gittikçe çalışanların ortak mülkiyetine girmektedir. Fakat yine de mülkiyet normlarını birbirlerinden kalın çizgilerle ayırmamak gerekir. Tıpkı iki uygarlık sistemi iç içe yaşadıkları gibi, mülkiyet sistemleri de uzun süre iç içeliğini koruyacaktır. Topluluk mülkiyetinde aile mülkiyeti varlığını koruduğu gibi, devletin varlığı da etkisini ve payını sürdürecektir. Önemli olan çevreye, üretkenliğe, işsizliğe yanıt olabilecek esnek mülkiyet normlarına açık olmaktır. Bireyin varlığına, özgürlüğüne, iyiliğine ve güzelliğine hizmet edecek her tasarruf, mülkiyet de olsa değerlidir. Fakat topluluksuz bu değerler oluşamayacağına göre, bu sorunları optimal sınırlar dahilinde çözmek yine en doğrusudur. Demokratik modernite, tarih boyunca komünal varlığını hiçbir zaman yitirmemiş topluluk temelli mülkiyeti, modern koşullarda yeniden ahlaki ve politik toplumun temeline yerleştirerek, tarihsel rolünü bu konuda da başarıyla oynayabilecek durumdadır.
C- Demokratik konfederalist toplum (demokratik ulus)
Kapitalist modernitenin temel devlet formu olan ulus-devletin demokratik modernitedeki karşılığını devlet olmayan siyasi yönetim biçimi olarak demokratik konfederalist sistem oluşturur. Devletler idare eder, demokrasiler yönetir. Devletler iktidara, demokrasiler kolektif rızaya dayanır. Devletlerde atama, demokrasilerde seçim esastır. Devletlerde zorunluluk, demokrasilerde gönüllülük esastır. Benzeri farklılıkları çoğaltmak mümkündür.
Demokratik konfederalizm, sanıldığı gibi günümüze özgü herhangi bir yönetim biçimi değildir; tarihte olanca ağırlığıyla yer bulan bir sistemdir. Tarih merkezî devletsel değil, konfederaldir. Devlet formu çok resmileştiği için tanınmıştır, fakat toplumsal yaşam konfederalizme daha yakındır.
Demokratik konfederalizm tekeli değil toplumu esas aldığı için mümkün olduğunca merkeziyetçilikten kaçınır. Homojen değildir, çok sayıda topluluktan, kurum ve farklılıktan oluşur. Aşırı merkeziyetçi bir yönetim, bu çokluklarda sık sık patlamalara yol açar. Tarihte bunun sayısız örnekleri vardır. Her topluluk, kurum ve farklılığın kendini yansıtmasına uygunluğu nedeniyle, demokratik konfederalizm daha çok yaşanır. Çok tanınmış bir sistem olmaması, resmi uygarlığın hegemonik yapısı ve ideolojisinden ötürüdür. Resmi olarak tanımlanmasa da, toplumlar tarihte esas olarak konfederaldir. Tüm aşiret, kabile, kavim yönetimleri, hep gevşek ilişkiler niteliğindeki konfederalizme izin verir. Aksi halde iç özerklikleri zedelenir. Her türlü kabile, aşiret ve kavim yönetimi, dinsel otoriteler, krallıklar, hatta cumhuriyet ve demokrasiler bir imparatorluk bünyesinde birleşebilirler. Bu anlamda en merkezî oldukları sanılan imparatorlukların bile bir nevi konfederalist olduğunu kavramak önemlidir. Merkezî yönetim modeli toplumun değil, tekelin gereksinim duyduğu bir idari modeldir.
Demokratik konfederalizm temel siyasi modeldir, ahlaki ve politik toplumun siyasi çatısıdır. Toplumsal doğanın homojen ve monolitik olmadığı tam kavranmadıkça, demokratik konfederalizmi anlamak güçleşir. Resmi modernitenin son beş yüz yıllık tarihi, çok etnisiteli, çok kültürlü, farklı siyasi oluşumlu ve öz savunmalı toplumun homojen ulus adına genellikle kültürel, zaman zaman fiziki soykırımlara tabi tutulmasının tarihidir. Demokratik konfederalizm, kapitalist modernitenin homojenleştirmesine karşı, öz savunmalı, çok etnisiteli, çok kültürlü ve farklı siyasi oluşumlarda ısrar tarihidir.
Karşıt modernite olarak kendini gittikçe daha görünür kılmak durumunda olan demokratik sistem, bu koşullar altında varoluşunu güçlendirirken, biçim sorunlarını başarıyla çözmekle karşı karşıyadır. Demokratik siyaset, demokratik konfederalizmin inşa tarzıdır. Demokratik siyaset, toplumun her kesimine ve kimliğine kendini ifade etme ve siyasi güç olma olanağını sunarken, politik toplumu da birlikte oluşturmuş olur. Politika devreye girmeden, devlet krizi çözümlenemez. Krizin kendisi politik toplumun yadsınmasından kaynaklanmaktadır. Demokratik siyaset, günümüzde derinleşen devlet krizlerini aşmanın yegâne yoludur. Aksi halde daha da sıkı merkezî devlet arayışları sert kırılmalara uğramaktan kurtulamaz.
Bu etkenler bir kez daha demokratik konfederalizmin güçlü bir seçenek olarak gündemleştiğini göstermektedir. Kapitalist modernitenin kendi öz silahı olan ulus-devlete sarılarak kısa yoldan büyük toplumsal dönüşümleri gerçekleştireceğini sanan kişi ve hareketler, bu silahla kendilerini vurduklarını çok geç kavradılar. Sovyet Rusya deneyiminde başlangıçta revaçta olan konfederalizmin merkezî devlet adına hızla ortadan kaldırılması, reel-sosyalizmin çözülüşünün en temel nedenidir.
Demokratik konfederalizm, ulus-devlet sistematiğinden kaynaklanan olumsuzlukları aşma potansiyeline sahip olduğu gibi, toplumu politikleştirmenin de en uygun aracı konumundadır. Basittir ve uygulanabilir. Her topluluk, etnisite, kültür, dinî cemaat, entelektüel hareket, ekonomik birim birer politik birim olarak kendilerini özerkçe yapılandırıp ifade edebilir. Federe yapı veya özerklik, kendilik denilen kavramı bu çerçeve ve kapsamda değerlendirmek gerekir. Her kendiliğin yerelden küresele kadar konfederasyon oluşturma şansı vardır. Yerelin en temel öğesi, özgür tartışma ve karar hakkıdır. Her kendilik veya federe birim, katılımcı demokrasi olarak da kavramlaştırılan doğrudan demokrasiye uygulama şansı tanıması nedeniyle eşsizdir. Bütün gücünü doğrudan demokrasinin uygulanabilirliğinden alır. Temel bir rolü olmasının gerekçesi de budur. Ulus-devlet doğrudan demokrasinin ne kadar inkârı ise, demokratik konfederalizm de tersine o kadar bu demokrasinin oluşturucu ve işlevselleştirici biçimi konumundadır.
Doğrudan katılımcı demokrasinin ana hücreleri olarak federe birimler, koşullar ve ihtiyaçlar gerekli kıldığı kadar konfedere birliklere dönüşme esnekliği bakımından da eşsiz ve idealdir. Doğrudan katılımcı demokrasiye dayalı birimleri esas almak kaydıyla, geliştirilecek her tür siyasi birlik demokratiktir. En yerelde doğrudan demokrasinin uygulandığı, yaşandığı birimden en küresel oluşuma kadar geliştirilen politik işlevselliğe demokratik siyaset demek mümkündür.
Dikkat edilmesi gereken bir husus da federe ve kendilik birimlerini çok zengin bir kapsamda düşünmektir. Bir köy veya şehrin bir mahallesinde bile konfedere birliklere ihtiyaç olacağını anlamak büyük önem taşır. Her köy veya mahalle rahatlıkla bir konfedere birlik olabilir. Örneğin köyün ekolojik biriminden (diğer deyişle federesinden) özgür kadın, öz savunma, gençlik, eğitim, folklor, sağlık, yardımlaşma ve ekonomi birimlerine kadar çok sayıda doğrudan demokrasi birimi köy çapında birleşmek durumundadır. Bu yeni birimler birimine de rahatlıkla konfedere birim veya birlik (federe birimlerin birimi) denilebilir. Aynı sistemi yerel, bölgesel, ulusal ve küresel seviyelere kadar taşırdığımızda, demokratik konfederalizmin ne kadar kapsayıcı bir sistem olduğunu rahatlıkla anlayabiliriz. Demokratik modernitenin temel boyutlarından üçünün de birbirini tamamlayıcı nitelikte olduğunu, konfederalizm sistematiği ile daha iyi anlamak mümkündür. Her boyut bu sistem içinde kendini tartışma, değerlendirme, kararlaştırma, yeniden yapılandırma ve eylemselleştirme potansiyeline sahip olduğu için, toplumsal doğanın tarihsel toplum gerçekliği ve bütünselliği de en iyi biçimde sağlanmış olur.
Toplumsal öz savunmayı da demokratik konfederal sistemde en iyi biçimde gerçekleştirmek mümkündür. Öz savunma, demokratik siyasetin bir kurumu olarak, konfederal sistem kapsamındadır. Tanım olarak öz savunma, demokratik siyasetin yoğunlaştırılmış ifadesidir.
Demokratik konfederalizm, ulus-devlet kaynaklı militaristleşmeyi ancak öz savunma aracı ile durdurabilir. Öz savunmadan yoksun toplumlar kimliklerini, politik özelliklerini ve demokratikleşmelerini yitirme tehlikesiyle yüz yüze kalırlar. Bu nedenle öz savunma boyutu toplumlar için basit bir askeri savunma olgusu değildir. Kimliklerini koruma, politikleşmelerini sağlama ve demokratikleşmelerini gerçekleştirme olgusuyla iç içedir. Toplum ancak kendini savunabilirse kimliğini koruduğundan, politikleşmesini sağladığından ve demokratik siyaset yapabildiğinden bahsedebilir. Bu gerçekler ışığında demokratik konfederalizm aynı zamanda bir öz savunma sistemi olarak boyutlanmak durumundadır. Tekellerin küresel hegemonik çağında ve bütün toplumu ulus-devlet biçiminde militaristleştirdiği koşullarda, demokratik modernite ancak tüm toplumu kapsayacak tarzda, tüm zaman ve mekân koşullarında öz savunma ve demokratik siyaset temelinde, konfederal ağlardan oluşan öz sistematiğiyle hegemonyaya karşılık verebilir. Ne kadar hegemonik şebeke olan ticari, finansal, sınaî, iktidar, ulus-devlet ve ideolojik tekel varsa, demokratik modernite de o kadar konfederal, öz savunma ve demokratik siyaset ağları geliştirmek durumundadır.
Ulus-devlet sistematiğiyle demokratik konfederalizm sistematiğinin ilkeli ve koşullu barışlarla olduğu kadar, bu koşullar ve ilkelerin çiğnenmesi durumunda öz savunma savaşımlarıyla birlikte yaşanacağını hesaba katan siyaset felsefesi ile stratejik ve taktik yaklaşımlar, tarihsel toplumun özgürlük, eşitlik ve demokratik yürüyüşüne daha uygundur.
Devlet amaçlı ulusla ulus amaçlı devlet mücadeleleri çağın kanlı gerçeğinin ana etkenidir. İktidar ve devletle ulusu buluşturmak modernite çağının sorunlarının ana kaynağıdır. Modernite çağının sorunlarını diktatörlüklerden ve hanedan devletlerinden kaynaklanan sorunlarla karşılaştırdığımızda, modernite çağında sorunların devlet ulusundan kaynaklandığını ve bu durumun ikisi arasındaki en büyük farkı oluşturduğunu görürüz. Sosyal bilimin en karmaşık konularından biri olan ulus-devlet, modernite karşıtı tüm sorunların çözümleyici aracı olan sihirli bir değnekmiş gibi sunulur. Özünde ise toplumsal sorunu bir iken bin yapar. Bunun nedeni de iktidar aygıtını toplumların kılcal damarlarına kadar yaymasıdır. İktidarın kendisi sorun üretir. Sermayenin zor biçiminde örgütlenmiş potansiyel karakterinden ötürü iktidar baskı ve sömürü yoluyla toplumsal sorun üretir. Ulus-devletin amaçladığı homojen ulus toplumu yapay ve şiddet yüklü sahte eşit yurttaşlar inşa eder. Ulus devletteki yurttaş eşitliği, tüm uzuvların testereyle kesilip eşitlenmesiyle oluşturulur. Bu yurttaş, kanun lafzında eşittir ama hayatın her alanında birey ve kolektif varlık olarak azami eşitsizliği yaşar.
Kapitalist modernitenin ulus-devlet olarak örgütlenmesi ekonomik tekel olarak örgütlenmesinden daha baskıcı ve sömürücü rol oynar. Marksizmin ve genel olarak sosyolojinin ulus-devletin baskı ve sömürü ile bağlantısını görememesi veya ulus-devleti çok sıradan bir üstyapı kurumu olarak sunması temel bir eksiklik ve çarpıtmadır. Sınıf ve maddi sermaye tahlili ulus-devletten bağımsız yapıldığında, en bayat ve verimli bir toplumsal sonuç üretmeyecek olan soyut bir genelleme yapılmış olur. Reel-sosyalizmin başarısız olmasında bu soyutlamayla bağlantılı sonuçlar rol oynamıştır.
Kavram olarak ulus, klan, kabile ve akraba aşiretlerin kavim, halk veya milliyet biçimindeki oluşumlarından sonra gelen ve kendini en çok dil ve kültür benzerliğiyle karakterize eden toplum biçimlenişidir. Ulusal toplumlar kabile ve kavim toplumuna göre daha kapsayıcı ve geniş hacimli, bu nedenle de gevşek bağlarla birbirine bağlı insan topluluklarıdır. Ulusal toplum daha çok çağımızın bir olgusudur. Genel bir tanımı yapılırsa, ‘ortak bir zihniyeti paylaşanların topluluğu’ denilebilir. Bu anlamda ulusal toplum zihnen var olan bir olgudur; dolayısıyla soyut ve hayali bir varlıktır. Buna ‘kültür temelinde tanımlanan ulus’ da diyebiliriz, ki sosyolojik anlamda doğru olan da bu tanımdır.
Sınıf, cins, renk, etnisite, hatta farklı ulus kökenliliğine rağmen, en genelde ortak bir zihniyet ve kültür dünyasının oluşması, ulus olmak için yeterlidir. Bu genel tanımlı ulusu daha sofistike kılmak için devlet ulusu, hukuk ulusu, ekonomik ulus, asker-ulus (ordu-millet) türünden üretilen ve genel ulusu tahkim eden ulusçuluklar daha farklı kategorilerdir. Bunlara ‘güç ulusu’ demek de mümkündür. Güçlü ulus olmak kapitalist modernitenin temel bir ülküsüdür. Zira güçlü ulus sermaye ayrıcalığı, geniş pazar-sömürge imkânı ve emperyalizm üretir. Dolayısıyla bu tür tahkim edilmiş ulusları yegâne ulus modeli olarak görmemek, hatta şoven güç uluslarını sermayenin hizmetindeki uluslar olarak değerlendirmek önemlidir. Zaten sorun kaynağı oluşturmaları bu niteliklerinden ötürüdür. Kültür ulusundan üretilebilecek ama sömürü ve baskıyı gemleyen ve dışlayan ulus modeli demokratik ulus modelidir. Demokratik ulus özgürlüğe ve eşitliğe en yakın ulustur. Bu tanım gereği özgürlük ve eşitlik arayışı olan toplumların ideal ulus anlayışıdır.
Kapitalist modernitenin ve esinlendirdiği sosyolojinin demokratik ulus kategorisini işlememesi yapısallığı ve ideolojik hegemonyası gereğidir. Demokratik ulus sadece zihniyet ve kültür ortaklığıyla yetinmeyen, tüm üyelerini demokratik özerk kurumlarda birleştiren ve yöneten ulustur. Belirleyici olan yönü budur. Demokratik, özerk yönetim tarzı demokratik ulus olmanın başta gelen koşuludur. Bu yönüyle ulus-devletin alternatifidir. Devlet yönetimi yerine demokratik yönetim büyük bir özgürlük ve eşitlik imkânıdır. Liberal sosyoloji, ulusu esas olarak ya kurulmuş bir devletle ya da devlet kurmayı amaçlayan bir hareketle özdeşleştirir. Reel-sosyalizmin bile bu yönlü bir arayışta olması liberal ideolojinin gücünü gösterir.
Demokratik ulusun alternatif modernitesi demokratik modernitedir. Tekelcilikten kurtulmuş ekonomi, doğa ve insan dostu olan teknoloji ve çevreyle uyumu ifade eden ekoloji, demokratik modernitenin, dolayısıyla demokratik ulusun kurumsal temelidir.
Ulusal toplumlar için koşul olarak ileri sürülen ortak bir vatan ve pazar olguları, güçlü tahkim araçları olsalar da maddi birer unsur olarak ulusun belirleyici nitelikleri sayılmazlar. Vatan ve pazar devlet-ulusu için çok güçlü tahkim araçlarıdır. Vatan mülk olarak, pazar ise kârın gerçekleştiği alan olarak çok değerlidir. Demokratik ulusun vatan ve pazar anlayışı değişiktir. Ulus zihniyeti ve kültürü için büyük bir imkân olan Demokratik ulus vatanı değerli sayar; anısında yer almadığı bir zihniyet ve kültür düşünülemez. Fakat kapitalist modernitenin fetişleştirdiği ülke-vatan kavramını toplumdan öncelikli kılmasının kâr amaçlı olduğu unutulmamalıdır. Vatanı abartmamak da önemlidir. “Her şey vatan için” anlayışı faşist bir ulus anlayışından kaynaklanır. Anlamlı olan her şeyin özgür bir topluma ve demokratik bir ulusa adanmasıdır. Bunu da tapınç düzeyine getirmemek gerekir. Asıl olan, yaşamın değerli kılınmasıdır. Vatan bir ideal değildir, ulus ve birey yaşamı için sadece bir araçtır.
Devlet ulusu homojen toplum peşinde olduğu halde, demokratik ulus ağırlıklı olarak farklılıkları zenginlik olarak görür ve farklı kolektivitelerden oluşur. Yaşamın kendisi de zaten farklılıkla mümkündür. Robot insan yaratmak ulus-devletin nihai hedefidir. Tornadan çıkmış gibi tek tip vatandaş olmaya zorlayan ulus-devlet, bu yönüyle de yaşama terstir ve hiçliğe koşar. Demokratik ulusun vatandaşı, üyesi farklı olup bu farkını farklı topluluklardan alır. Kabile ve aşiret varlıkları da demokratik ulus için birer zenginliktir.
Dil, ulus olmak için kültür kadar önemli olmakla birlikte zorunlu bir şart değildir. Farklı dillerden olmak aynı ulustan olmaya engel teşkil etmez. Her ulusa bir devlet ne kadar gereksizse, her ulusa tek bir dil veya şive de gereksizdir. Ulusal dil gerekli olmakla birlikte, olmazsa olmaz bir şart değildir. Farklı dil ve lehçeleri de demokratik bir ulus için zenginlik saymak mümkündür. Fakat ulus-devlet katı bir biçimde tek dil dayatmasını esas alır. Çok dilliliğe, hele resmi çok dilliliğe kolay uygulama şansı vermez. Bu yönüyle hâkim ulus olmanın ayrıcalıklarından yararlanmaya çalışır.
Demokratik ulusun gelişemediği, ulus-devletçiliğin ise sorun çözemediği koşullarda bir uzlaşı ve anlayış olarak hukuk ulusundan bahsetmek mümkündür. Anayasal vatandaşlıkla kastedilen çözüm özünde hukuk ulusu temelindeki çözümdür. Anayasal güvenceye bağlanmış hukuki vatandaşlık ırk, etnisite ve milliyet ayrımını esas almaz. Bu tip özellikler hak doğurmaz. Hukuk ulusu bu yönüyle gelişen bir kategoridir. Avrupa ulusları giderek milliyet uluslarından hukuk uluslarına evrilmektedir.
Demokratik uluslarda özerk yönetim, hukuk ulusunda haklar esastır. Ulus-devlette ise iktidar yönetimi belirleyicidir. En tehlikeli ulus tipi ‘ordu-millet’ zihniyeti ve kurumlaşmasıdır. Güçlü ulusu temsil eder gibi gözükse de, özünde içinde yaşanması en güç, hep görev dayatan ve faşizme varan bir zihniyet barındırır. Ekonomik ulus ulus-devlete yakın bir kategoridir. ABD, Japonya hatta Almanya gibi ekonomiye başat rol tanıyan ülkelerdeki bu ulus anlayışı Avrupa’nın geçmişinde daha güçlüydü. Sosyalist ulus kategorisi denenmek istendiyse de, pek başarılı olduğu söylenemez. Bu kısmen Küba’da rastladığımız ulus örneğidir. Fakat bu ulus örneği de ulus-devletin reel sosyalist biçimidir; özel kapitalist ağırlıklı ulus-devlet yerine, devlet kapitalizmi ağırlıklı ulus-devletin ikame edilmiş biçimidir.
Ulus teorisi söz konusu edildiğinde önemle kritiği yapılması gereken husus ulusun kutsallaştırılması ve tanrısallaştırılmasıdır. Kapitalist modernite geleneksel din ve tanrı yerine bizzat ulus-devlet tanrısallığını inşa etmiştir. Bu husus çok önemlidir. Milliyetçilik ideolojisini ulus-devletin dini olarak yorumlarsak, ulus-devletin kendisini de bu dinin tanrısı olarak kavrayabiliriz. Devletin kendisi modernite çağında ortaçağın hatta ilkçağın bütün tanrısallık kavramlarının özünü içerecek biçimde inşa edilmiştir. ‘Laik devlet’ denilen olgu ilk ve ortaçağ tanrısallıklarının tümüyle veya özde devlet olarak inşa edilmesi ve somutlaştırılmasıdır. Bu konuda hiç yanılmamak gerekir. Laik veya modern ulus-devlet cilasını kazıdığımızda, altından ortaçağ ve ilkçağın tanrısal devleti çıkar. Devlet ve tanrısallık arasında çok sıkı bir bağ vardır. Yükselen ilk ve ortaçağ monarkıyla tanrı kavramı arasında da çok sıkı bir ilişki vardır. Monark ortaçağdan sonra şahıs olarak etkinliğini yitirip monarşi kurumsallaşarak ulusal-devlete dönüştüğünde, tanrı-monark da yerini ulus-devlet tanrısına bırakmıştır. Dolayısıyla kutsallaştırılmış “vatan-ulus-pazar” kavramlarıyla birlikte ulus-devlet kurumlarının da benzer biçimde kutsallaştırılmasının temelinde kapitalist modernitenin azami kâr kazanmayı mümkün kılan ideolojik hegemonyası vardır. İdeolojik hegemonya ulusla ilgili bu kavramları dinselleştirdiği oranda azami kâr kanununu meşrulaştırır ve geçerli kılar.
Çağımızda ‘tek bayrak’, ‘tek dil’, ‘tek vatan’, ‘tek devlet, ‘üniter devlet’ biçimindeki ulus-devlet sembolleri ve temel sloganlarının kulakları sağır edercesine haykırılması, farklı renkten bayrakların küçümsenmesi, zihniyet dünyasının monolitik hale getirilip sakatlanması, ulusal şovenizmin her gösteride özellikle spor ve sanat etkinliklerinde şahlandırılması hatta ritüel haline getirilmesi milliyetçilik dininin ibadetleri olarak yorumlanmalıdır. Aslında daha önceki çağların ibadetleri de aynı işlevi görür. Burada asıl hedef iktidar ve sömürü tekellerinin çıkarlarını gizleyerek ya da kutsayıp meşrulaştırarak geçerli kılmaktır. Ulus-devletle ilgili tüm örtbas edici ve abartıcı yaklaşım ve uygulamalar bu temel paradigma altında yorumlandığında, toplumsal gerçekliğin hakikati daha doğru kavranır.
Demokratik ulus tüm bu hastalıkları en az yaşayan ulus modelidir. Kendi yönetimini kutsallaştırmaz. Yönetim sade bir olgu olarak günlük yaşamın hizmetindedir. Gerekleri karşılandığında herkes bir memur olarak yönetici olabilir. Yöneticilik değerlidir ama kutsal değildir. Ulusal kimlik anlayışı açık uçludur; kapalı bir din üyeliği, müminliği gibi değildir. Bir ulusa mensup olmak ne bir ayrıcalık ne de bir kusurdur. Birden fazla ulusa mensup olunabilir. Daha doğrusu, iç içe geçmiş farklı ulusallıklar yaşanabilir. Hukuki ulusla demokratik ulus uzlaşırsa rahatlıkla birlikte yaşanabilir. “Vatan-bayrak-dil” değerli olmakla birlikte kutsal değildir. Ortak vatanı, dilleri ve bayrakları zıtlıklar yerine iç içe dostluklar biçiminde ve paylaşarak yaşamak mümkündür ve aynı zamanda tarihsel toplum yaşamının da bir gereğidir. Bütün bu özellikleriyle demokratik ulus olgusu kapitalist modernitenin çılgınlaştırıcı savaş aleti olan ulus-devletçiliğinin güçlü alternatifi olarak tarihteki yerini yeniden almaktadır.
Çözümleyici bir model olarak demokratik ulus modeli devlet ulusçuluğunun paramparça ettiği toplumsal ilişkileri yeniden demokratikleştirir; farklı kimlikleri uzlaşıcı, barışçı ve hoşgörülü kılar. Devlet ulusunun demokratik ulusa doğru evrilmesi muazzam kazanımları beraberinde getirir. Demokratik ulus modeli öncelikle şiddet yüklü toplumsal algıları doğru bir toplumsal bilinçle yumuşatıp akıllı ve duygulu, empatisi olan insan kılar, daha insancıl kılar. Şiddet içerilmiş sömürü ilişkilerini tümüyle ortadan kaldırmasa bile epeyce azaltarak, daha eşit ve özgür bir toplum olanağını ortaya çıkararak bunu gerçekleştirir. Sadece kendi içinde barışı ve hoşgörüyü geliştirmekle kalmaz, aynı zamanda dışta diğer uluslara karşı da baskı ve sömürü yüklü yaklaşımları aşıp ortak çıkarları sinerjiye dönüştürerek bu misyonunu gerçekleştirir. Ulusal ve uluslararası kurumlar demokratik ulusun temel zihniyet ve kurumsal yapılanmasına göre yeniden inşa edildiğinde, yeni bir modernitenin, bu defa demokratik modernitenin sadece teorik değil uygulamadaki sonuçlarının da Rönesans niteliğinde olduğu, yeni bir doğuş olduğu kavranacaktır. Kapitalist modernitenin alternatifi demokratik modernitedir, demokratik modernitenin temelinde yatan demokratik ulustur; demokratik ulusun içinde ve dışında ördüğü de ekonomik, ekolojik ve barışçıl toplumdur.
Günümüzde içi boş veya boşaltılmış olan ulus-devletin kendisi, onun bölgesel ve küresel birlikleri ve özellikle BM yerine, üstün sorun çözümleyici özelliğiyle yeni demokratik ulusların hızla inşa edilmesi, demokratik ulusun sadece tekil ulus-devletin yerini alması veya dönüşümü olarak görülmemesi, AB gibi bölgesel ve küresel modellerinin de iç içe geliştirilmesi küresel finans kapital krizinden çıkışın en doğru, ahlaki ve politik yoludur.
Avrupa’da İkinci Dünya Savaşında yaşanan faşizm denemesi, moderniteyi homojen toplum projesini gözden geçirmeye zorlamıştır. Avrupa Birliği projesi ile alternatif olarak kültürel çoğulculuğa dönüş yapılmıştır. Post-modernite özünde kültürel çoğulculuğu temel değer olarak paylaşmakla birlikte, kapitalist moderniteye alternatif olmaktan uzaktır. Resmi kültürel kimliğin dışında yaşayan tüm kültürler son tahlilde marjinalleştirilerek ya kendiliğinden ya dolaylı baskı ve kapitalist sömürü yöntemiyle ya da ulus-devletin resmi homojen toplum yaratma politikalarıyla tasfiye edilme ve soykırımla tükenme gerçeğiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Buna karşı durmanın en doğru yolu, kültürel varlığını korumak ve özgür kılmak için açık uçlu bir kültürel kimlik anlayışını benimsemek, bunu diğer kültürlerle sentezleyerek daha üst bir aşamada ortak yaşam projeleri geliştirmektir. Demokratik ulus, anayasal vatandaşlık, demokratik cumhuriyet, çoğulcu bir vatan ve kültür anlayışı bu tür projelerin belli başlı olanlarıdır. Demokratik siyaset, sivil toplum örgütlenmeleri ve demokratik özerklik yöntemleri bu projelerin temel uygulanma araçlarıdır. Hem geleneksel kültürlerin korunup özgürleştirilmesi hem de çağdaş kültürlerle bir sentez halinde yaşamaları için demokratik modernite çözümü hayati ihtiyaçtır.
Demokratik uluslaşmanın özelliklerini kısaca şöyle ortaya koyabiliriz:
a- Farklı ve çok katmanlı siyasi oluşumlara açıktır. Yatay ve dikey farklı siyasi oluşumlar mevcut toplumun karmaşık yapısı nedeniyle zorunludur. Merkezî, yerel ve bölgesel siyasi oluşumları denge içinde bir arada tutar. Her biri somut koşullara cevap verdiğinden, çoğulcu siyasi yapılar, toplumsal problemlerin en doğru çözüm yollarını bulmaya daha yakındır. İster ulus-devlet, ister cumhuriyet, ister burjuva demokrasileri biçiminde olsun, devlet gelenekleriyle demokratik entegrasyon temelinde ilkesel uzlaşmalara açıktır. İlkeli barış temelinde bir arada yaşayabilir.
b- Ahlaki ve politik topluma dayanır. Kapitalist, sosyalist, feodal, endüstriyalist, tüketimci, toplum mühendisliklerine dayalı benzer şablonist projeler içeren toplum biçimlerini kapitalist tekellerin kapsamında görür. Ekonomik, siyasi, ideolojik ve askerî tekeller toplumun bu temel doğasını kemirerek artı-değer, hatta toplumsal haraç peşinde koşan aygıtlardır. Devrim bile yeni toplum yaratamaz. Devrimler ancak toplumun aşındırılan, kadük bırakılan ahlaki ve politik dokusunu asıl işlevine kavuşturmak için başvurulan operasyonlar olarak olumlu rol oynayabilirler. Gerisini ahlaki ve politik toplumun özgür iradesi belirler.
c- Demokratik siyasete dayanır. Ulus-devletin katı merkezli, düz çizgili, bürokratik yönetim ve idare anlayışına karşılık, tüm toplumsal gruplar ve kültürel kimlikler kendilerini ifade eden siyasi oluşumlarla toplumun özyönetimini gerçekleştirirler. Çeşitli düzeylerde atamayla değil, seçimle başa gelen yöneticilerle işler görülür. Asıl olan meclisli, tartışmalı karar alma yeteneğidir. Başına buyruk yönetim geçersizdir. Genel merkezî koordinasyon kurulundan (meclis, komisyon, kongre) yerel kurullara kadar her grup ve kültürün bünyesine uygun, çok yapılı, farklılıklar içinde birlik arayan kurullar demetiyle toplumsal işlerin demokratik yönetimi ve denetimi gerçekleştirilir.
d- Öz savunmaya dayanır. Askeri tekel olarak değil, toplumun iç ve dış güvenlik ihtiyaçlarına göre demokratik organların sıkı kontrolü altında öz savunma birlikleri temel güçtür. Görevleri ahlaki ve politik toplumun özgür ve farklılıklar temelinde eşitlikçi karar yapısı olarak, demokratik siyaset iradesini geçerli kılmaktır. İçten ve dıştan bu iradeyi boşa çıkaran, engelleyen, yok eden güçlerin müdahalesini etkisiz kılmaktır. Birliklerin komuta yapısı hem demokratik siyaset organlarının hem de birlik üyelerinin çifte denetiminde olup, gerek görülürse karşılıklı öneri ve onaylamalarla rahatlıkla değiştirilebilir.
e- Genelde hegemonyacılığa, özelde ideolojik hegemonyacılığa yer yoktur. Demokratik uygarlıklarda ve modernitede hegemonik güçlere ve ideolojilerine hoşgörüyle bakılmaz. Farklı ifade ve demokratik yönetim sınırlarını aşınca, özyönetim ve ifade özgürlüğüyle etkisiz kılınırlar. Toplum işlerinin kolektif yönetiminde karşılıklı anlayış, farklı önerilere saygı ve demokratik karar esaslarına bağlılık şarttır. Farklı görüş ve ideolojiler arasında da çoğulculuk geçerlidir. Milliyetçi, dinci, pozitivist bilimci, cinsiyetçi ideolojilere ihtiyaç duymadığı gibi, hegemonya kurmaya da karşıdır. Toplumun ahlaki ve politik yapısını aşındırmadıkça, hegemonya peşinde koşmadıkça, her görüş, düşünce ve inanç serbestçe ifade edilme hakkına sahiptir.
f- Süper hegemonik gücün denetimi altındaki ulus-devletlerin BM’li birliklerine karşılık, demokratik konfederalizm ulusal toplumların Dünya Demokratik Konfederal Birliği’nden yanadır. Gerek sayısal gerekse niteliksel olarak, çok daha geniş toplulukları demokratik siyaset kriterlerince Dünya Demokratik Konfederasyonu’nda birleştirmek daha güvenlikli, barışçıl, ekolojik, adil ve üretimsel bir dünya için şarttır.
Tekrar da olsa belirtmek yerinde olur. Ulus-devlete karşı demokratik ulusu esas alıyoruz. Bunun anlamı şudur: Bir; ulus olacak ama devlet eliyle olmayacak. İki; devlet otoritesi modern ulusun olmazsa olmazıdır. Tüm ulus-devletler modern çağın uluslaşmasıdır. Ama zorla şiddetle, iktidarla, toplamda devlet eliyle bu uluslar oluşturulur. Ulusun içine iktidar girdiği zaman ulus-devlet olur. Ama içine demokrasi girdi mi demokratik ulus olur. Demokratik modernite çağdaşlık içinde oluşmuştur. Bu çağdaşlıktan bir kapitalist ulus bir de demokratik ulus doğar. Mesela İsviçre demokratik ulusa yakındır, fakat Almanlar tepeden tırnağa ulus devlettir. Özcesi bunların da dereceleri vardır. İskoçya bir demokratik ulustur. İngiltere bir ulus-devlet, ancak hem ulus-devlet var hem demokratik ulus. Bunlar bizim için de hayati olacak. Türkiye’de de böyle bir süreç olacak. Teoride ve pratikte bunun temelleri oluşturuluyor. İngiltere bu konuda hayli önemli bir örnektir.
Bu tespitlerle demokratik ulusun önü fazlasıyla açılmıştır. Hedef, Kürtleri demokratik ulus temelli sosyalizme ve de uluslaşmaya götürmektir. Şimdi dahi kendimize ulus dememiz biraz zordur, ancak pratikte geliştirilerek olabilir. Demokratik ulus “komünler komünü” olarak tanımlanacak ve devlete dayanmayacaktır. Türkiye veya diğer komşu ülkeler de bunu tanıyacaklar. “Zorla seni Türk yaptım, zorla seni Arap yaptım, zorla seni Fars yaptım” demeyecekler. “Kürdistan’da senin de yerin var” diyeceğiz. “Sen de kendini örgütle, ben de kendimi örgütleyeceğim” diyeceğiz. Bazıları “böyle bir şey olabilir mi?” diyorlar; bizce olabilir. “Devlet + demokrasi” formülü ya da demokratik entegrasyon çözümü bunun en özlü ifadesi olmaktadır.
Sonuç olarak, kapitalist modernite ile demokratik modernite arasındaki farklılıklar ve karşıtlıklar sadece bir idea değildir, somutta iki ayrı dünyanın yaşandığını gösterir. Tarih boyunca diyalektik karşıtlıklar halinde bazen birbirleriyle amansızca savaşan, ama aralarında barışları da eksik olmayan bu iki dünya, günümüzde de benzer biçimde ilişki ve çelişkileriyle bazen çatışmakta bazen barışmaktadır. Sonucu entelektüel, politik ve ahlaki (etik) olarak mevcut sistemik yapısal bunalımdan doğru, iyi ve güzel çıkış yapanlar belirleyecektir.