Kürdistan tarihine kara bir gün olarak yazılan 15 Şubat uluslararası komplosunun üzerinden 27 yıl geçti. 27 yıl, Kürt halkının ‘Kürt soykırım günü’ olarak gördüğü bu tarihsel komplo ve devamı niteliğindeki saldırılara karşı büyük bir mücadeleyi, şehitler öncülüğünde eşsiz bir direnişi ifade eder. Kürtler bir yüzyılı daha, soykırım ve imha saldırılarına karşı ‘varlık ve özgürlük mücadelesiyle karşıladılar. Çeyrek asrı aşan komploya karşı mücadelenin açığa çıkardığı hakikatleri, komploya dayalı olarak yapılanları değerlendirmeden önce mutlak imhanın planlandığı bu saldırıyı özgürlük iradesi ile boşa çıkaran Önder Apo’yu sevgi, saygı ve özlemle selamlıyoruz.
Dünya gericiliğinin birleşerek gerçekleştirdiği bu saldırı, onların hiç beklemediği gelişmelere yol açtı. Önder Apo’ya üç ay ömür biçmişler, Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin de altı ay içerisinde dağılmasını öngörmüşlerdi. Ancak Önder Apo’nun özgürlük bilinci, öngörüsü ve demokratik toplum mücadelesindeki sarsılmaz kararlılığı ile bu amaç daha ilk andan itibaren boşa çıkarıldı. Kürt halkı da bu komployu kendi varlığına kasteden kapsamlı bir imha saldırısı olarak gördü ve en radikal tepkiyi ortaya koydu. Milyonlarca Kürt alanlara aktı, 7’den 70’e herkes her türlü saldırıyı göze alarak özgürlük kaynağı olarak gördüğü Önder Apo etrafında bir araya geldi. Kürt halkının yiğit evlatları, gençler, kadınlar, analar; eylemiyle demir parmaklıkları anlamsız kılan M. Halit Oral’dan 60 yaşındaki Hatice anaya, Elefteria Fortulaki’ye kadar onlarca kişi “Güneşimizi Karartamazsınız” eylemleriyle komploya karşı öfkenin büyüklüğünü, varlık ve özgürlükteki kararlılıklarını, Önder Apo’ya yönelen tüm saldırıların, imha çizgisinin misli ile karşılanacağını gösterdi. Uluslararası güçlerin o günlerde yaptığı “Bu kadarını beklemiyorduk” açıklamasında olduğu gibi, hiç beklemedikleri kadar güçlü, örgütlü, kararlı bir şekilde komploya yanıt verildi ve tarihin gördüğü bu en karanlık komplo Önder Apo, şehitler ve halkın mücadelesiyle boşa çıkarıldı. Bu vesileyle bir kez daha başta Kürdistan gençliği ve Kürt kadını olmak üzere komplonun bu ilk saldırısını boşa çıkarmak uğruna hiçbir fedakarlıktan çekinmeyen halkımıza minnet ve bağlılığımızı yineliyoruz. ‘Güneşimizi Karartamazsınız’ eylemlerini gerçekleştiren bu büyük insanlık abidelerini saygıyla selamlıyoruz.
‘Geçmiş hep güncele akar’
27 yıldır uluslararası komployu anlamaya çalışıyoruz. 15 Şubat 1999 yılında, Önder Apo’yu Türk soykırım sisteminin pençelerine atan gerçekliği sorguluyoruz. Komplonun nasıl gerçekleştiği belki de en fazla aydınlanan, bilinen kısmıdır. Ama en önemlisi, ‘neden’ böyle bir saldırının gerçekleştiğidir. Tekrar gibi gelse de ısrarla bu soruyu sorma ve aydınlatma gereği var. Zira, “geçmiş hep güncele akar” diyor Önder Apo. Geçmiş yalnızca yaşanıp bitmiş, aşılmış, devamı olmayan bir olgu değildir.
Zaman denilen mefhumu hep canlı düşünmek bizi hakikate yaklaştırır. Yaşadıklarımız arasında bağlantı kurmamızı sağlar; geçmişin günümüzü nasıl belirlediğinin bugün yaşadıklarımızın ve yaptıklarımızın da yarını nasıl şekillendirdiğinin bilincini kazandırır. Ve elbette umutlu olmak, ‘kader’ diye dayatılanların çemberinden çıkmak ancak bu bilinçle mümkün olabilir. Bu nedenle 15 Şubat 1999’da sonuca ulaştırılmak istenen uluslararası komployu yaşanıp aşılan, o döneme özgü bir olay gibi ele almamak gerekir. Çok iyi biliyoruz ki bu imha ve soykırım saldırısı bir kerelik bir şey değil, Kürt varlığına ve özgürlük arayışına sistematik olarak dayatılan politik bir gerçekliktir. 1998-1999’da Önder Apo’nun esaretine varan uluslararası komplo saldırıları 27 yıl boyunca da devam etti. Biçim değiştirdi, yöntem değiştirdi, araç değiştirdi ama sürdü. Gelinen aşamada komplo sisteminin başarıya ulaştığını kimse iddia edemez. Ancak tümden başarısız kılındığını ve bu tarz saldırıların artık olmayacağını da kimse söyleyemez. Uluslararası komplonun ortadan kalktığını söyleyebilmemizin tek şartı, Kürt halkının varlık ve özgürlüğünün yasal-hukuki statüye kavuşmasıdır. Bunun da ölçüsü, Önder Apo’nun statüsüdür. Kürt varlığına ve özgürlüğüne yönelen tüm saldırıların odak noktası Önder Apo olduğuna göre, bu saldırıların ortadan kalkmasının ölçütü de O’nun özgürlüğüdür. Demokratik ulus önderliği olan Önder Apo’nun özgürlüğü, Kürt halkının özgürlüğü, O’nun statüsü Kürt varlığının statüsü olacaktır.
1925’ten 2025’e Kürt soykırım gerçekliğinin aşılması
Uluslararası komplo, nasıl ki dönemsel bir gerçeklik değilse gelişim süreci de aynı niteliktedir. Daha gerilere gitmek gerekir. Ne yazık ki Kürt ve Kürdistan tarihine dönük çalışmalar çok yenidir. Ve aslında bu çalışmaların gelişimi de Kürdistan’daki önderliksel çıkışla yani Önder Apo gerçekliğiyle sıkı ilişki içindedir. Elbette bu değerlendirmeden Kürt ve Kürdistan tarihinin öncesi yoktur anlamı çıkarılamaz. Tam tersine tarihin belki de ilk halkı, ilk toplumsal gerçekliği, tarih boyunca kendisini var etmenin özgün yönlerini yaratmış bir olgudan bahsediyoruz. “Tarihin süpernovası” olarak değerlendirilen Göbeklitepe kazıları ve yazılı tarihin yani olgusal tarihin başlangıcı sayılan Sümer uygarlığı kalıntıları bunu anlatıyor. Tüm bunları anlamlı bir bütünsellik içinde Önder Apo’nun anlatımları sayesinde kavrayabiliyoruz. Hiç şüphesiz günümüzde Kürt toplumu kendisine anlam verebiliyor ve tüm uygarlık güçleri birleşik olarak üzerine gelse de birçok kişinin anlayamadığı bir öz güvenle ayakta durmayı başarabiliyorsa bunu böyle bir tarihi bilince sahip olmaya borçludur.
Fakat bu tarihsel var oluşta bir kırılma noktası var. Binlerce yıl, kendi özgün toplumsallığı içinde varlık sorunu yaşamayan Kürt olgusunu isyana, var oluş savaşına sürükleyen gelişmenin bir kırılma noktası var. Uluslararası komplonun kendisini dayandırdığı kilit nokta da burasıdır.
Uluslararası komplonun dayandığı zemini, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında görüyoruz. Öncesinde, Kürt varlığına yönelik topyekûn imha saldırıları yoktur. Kürdistan coğrafyası, dünya üzerinde bulunan diğer topluluklar kadar çelişki ve baskı görmüş, ancak bunlara karşı yöntem geliştirerek varlığını sürdürmeyi başarmıştır. Başta Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere hiçbir iktidar toptan inkara ve imhaya yönelmemiş, tam tersine çeşitli şekillerde birlikte yaşamayı onore etmeye özen göstermişlerdir. Bu durumun Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu sonrasında değişmesi, Kürt ve Türk tarihi açısından kırılma noktasını oluşturmuştur. Sadece Kürt tarihi değil, Türk tarihi de köklü bir tahrifata uğratılmış, Türk tarihi de inkâr edilmiştir. Dikkat edilirse bu tarihi kırılma, uluslararası güçlerin Ortadoğu’ya müdahalesi ile paralel gelişmiştir. Aslında bu coğrafyada yaşayan halklara yönelik komplonun başlangıç tarihidir bu aynı zamanda.
Burada dikkat edilmesi gereken husus, meselenin Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu olmadığıdır. Artık çok iyi biliyoruz ki cumhuriyetin kuruluşunda asli unsur Kürt halkı olmuş, adına ‘kurtuluş savaşı’ denilen mücadelenin ana aktörü olarak rol oynanmıştır. Ama sonrasında ortak vatan ve halk olmak, ulus olmak “tek vatan-tek ulus”a dönüştürülmüş ve Kürt varlığı cumhuriyetten dışlanmıştır. Bu süreci Kürt varlığına karşı soykırım politikalarının inşa edilmesi dönemi olarak tanımlıyoruz. 1925 yılından itibaren baş gösteren isyanlar bu politikalara karşı direnişi sembolize eder. Ve yine bu tarihten itibaren söz konusu Kürt varlığı olduğunda, kendisini bulduğu tek yer, idam sehpaları olmuştur. Uluslararası komplo demek idam sehpası demektir. Çok açık ki Birinci Dünya Savaşı sonrası, liderliğini İngiltere’nin yaptığı Kürt politikası bunun ifadesidir.
Bu statü artık sürdürülemez
20. yüzyılın başında devreye konulan bu politika, isyan ve direnişlerle karşılanmış, cumhuriyetten dışlanan Kürtler, mücadele etmekten ve varlıklarını ortaya koymaktan geri durmamışlardır. Aralıksız katliamlarla, soykırım saldırılarıyla karşı karşıya olan ancak toprakları dört parçaya bölünen dolayısıyla parçalı, dağınık ve önderlikten yoksun olan Kürt halkının varlık mücadelesi ilk kez Önder Apo öncülüğünde bir örgütlülüğe kavuşmuştur. Bu mücadele, modern bir uluslaşma sürecini yaratmıştır. 1990’lı yıllar bu anlamda Kürt uluslaşması yıllarıdır.
İşte 1999 yılında gerçekleşen uluslararası komplo bu gelişmenin önünü almak için soykırım sistemini kuran güçler tarafından gerçekleştirildi. Siyaset tarihinde eşine az rastlanır bir ilişki ve ittifak ağıyla Kürt varlığına imha dayatıldı. Kürt varlığının mücadelesini dünya siyasetine taşımak amacıyla Ortadoğu’dan çıkan Önder Apo şahsında Kürt halkına karşı kurulan idam sehpası bu güçlerin imalatıydı.
Özetlemeye çalıştığımız bu tarihsel gerçekler bir kez daha gösteriyor ki, uluslararası komplo zinciri koparılacaksa bu ilk halkadan koparılmalı; Türkiye Cumhuriyeti Kürt varlığını kurucu unsur olarak tanımlamalıdır. Bu gerçekleşmeden, anayasa ve yasalarda Kürt varlığı tanınmadan, onun hukuki çerçevesi gelişmeden uluslararası komployu geliştiren zemin ortadan kaldırılamaz. 1925’teki komplo ile ‘yok’ hükmü verilen bir gerçeklik ‘var’ olamaz. İnkâr ve imha siyasetinin önüne geçilemez. Çok açık ki bu statü sürdürülemez. 1999 yılında gerçekleşen ‘Asrın komplosu’ sonrasında yaşananlar bunu çarpıcı şekilde gözler önüne sermiştir.
Yarım asırlık özgürlük mücadelesi, özelde de 1999 uluslararası komploya karşı mücadele Kürt toplumunda uluslaşma sürecini hızlandırmıştır. Günümüzde Kürt toplumu sadece üzerine atılı ölü toprağını atmakla kalmamış, 7’den 70’e varlık bilinciyle bir araya gelme, örgütlenme, eyleme geçme bilinci ve tecrübesini kazanmıştır. Bu, demokratik bir ulus olarak Kürt toplumunun tarih sahnesine çıkışı, yer edinmesidir. İlgili tüm taraflar bunun farkındadır. Artık kimse Kürt halkının varlığı-yokluğu üzerine tartışma yürütmüyor. Varlığı kanıtlanan bu ulusal gelişmenin nasıl değerlendirileceğidir tartışma ve mücadele konusu olan. Önemli olan Kürt halkının kendi geleceğini nasıl tayin edeceğidir. Komplonun boyutu da ona karşı mücadele de bir aşamaya gelip dayanmıştır. Bu nedenle içinde bulunduğumuz süreç hassas, kritik ve tarihseldir. Yapacağımız tercihlerin geleceğin şekillenmesinde belirleyici olacağı tarihsel bir dönüşüm anından bahsediyoruz. Yukarıda özetlediğimiz gibi, demokratik uluslaşma, örgütlenme ve eyleme geçme, demokratik bir ulus olarak tarih sahnesinde, dünya siyasetinde, halklar mücadelesinde yer alma Önder Apo öncülüğünde gerçekleşmişse, o halde bu tarihsel dönüşüm anının da Önder Apo liderliğinde yürümesi gerekir. Başka hiçbir güç ve kişilik, bu kadar karmaşık ve üzerinde oyun kurulan bir olgunun karşı karşıya kaldığı tehlikeleri çözemez ve kendisini dinletemez. Dört parça Kürdistan’daki Kürt dinamiği uyanmıştır ve varlığını garanti altına almak istemektedir. Özgürlüğünü istemektedir.
Uluslararası komplo ve Kürt-Türk ilişkilerinin güncellenmesinin önemi
1999 yılında uluslararası komplo gerçekleştiğinde Önder Apo, bu saldırının sadece Kürt Özgürlük Hareketi’ne ve kendisine dönük olmadığını, bundan daha fazla Türkiye’yi hedeflediğini defaatle söylemişti. Milliyetçiliğin zehri ile sağlıklı düşünme melekelerini yitirmiş olanlar, bu söylemi bir zayıflık olarak değerlendirerek küçümsemişler, hatta kendini kurtarma girişimi olarak yargılamışlardı. Ancak dönemin başbakanı Bülent Ecevit’in bile anlayamadığı kilit konu, Önder Apo’nun uluslararası güçler tarafından neden Türkiye’ye teslim edildiğiydi. Bu konu samimi çabalarla, hakikate bağlılık temelinde aydınlatılabilse, sonuçları Türkiye toplumuna anlatılabilse içinde bulunulan durum açıklığa kavuşurdu.
Hatırlatmak gerekirse 1998 yılı Önder Apo’nun tek taraflı ateşkes ile Kürt sorununun çözümünde siyasi diyalog aradığı bir dönemdi. 1993’te Turgut Özal ile başlayan, Necmettin Erbakan’la devam eden fakat yine uluslararası sermayenin desteği, uluslararası güçlerin onayıyla gerçekleşen saldırılarla kesintiye uğrayan demokratik siyasi çözüm arayışı, 1998 yılına gelindiğinde Avrupa üzerinden geliştirilebilecek yeni bir mücadele dönemi olarak tekrar gündeme gelmişti. Eğer Önder Apo, küçük bir alanda bile Kürt varlığı ve özgürlüğü için siyaset yapma imkanına ulaşsaydı bunu değerlendirecek çözüm arayışlarını daha da yoğunlaştıracaktı. Dolayısıyla Önder Apo böylesi bir çaba içindeyken gelişen komplo, böyle bir çözüm arayışının önüne geçmeyi, Kürt varlığına yönelik soykırım sisteminin sürmesini hedefledi. “Tavşana kaç, tazıya tut” denilen siyaset buydu. Uluslararası sistem Kürt-Türk savaşının devam etmesini istemiş ve dahası bunun Türkiye’yi kasıp kavurmasını beklemiştir. 15 Şubat 1999’daki toplumsal ve siyasi atmosferi hatırlayalım… Eğer bu amaç gerçekleşmemişse bu, Türkiye’deki siyaset aklının ne yapılmak istendiğini görmesinden değil Önder Apo’nun daha ilk andan itibaren gelişen tutumu nedeniyledir.
Elbette Türkiye Cumhuriyeti’nin karakteri haline getirilen ‘darbe mekaniği’ne karşı mücadele, ’99 öncesine dayanmaktadır. Kürt-Türk ilişkilerinin kurgulanmasında ortaya çıkan ve Önder Apo’nun “Tunç kanunu” olarak ifade ettiği yapılanma, her iki halkın birbirini yok etmesi temelindeki çatışma üzerinden şekillendirilmiştir. Açık ki bu gerçeklik uluslararası komplocu güçlerin 1999’da çatışmayı derinleştirmeyi hedeflemesinin temel nedenidir. Önder Apo’nun uluslararası komplonun Kürt-Türk savaşını hedeflediğini tespiti bu arka plana dayanmaktadır. Ancak Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin kuruluşundan günümüze kadar kendisini konumlandırdığı çizginin halkların kardeşliğine dayalı demokratik ulusal gelişme olması, Haki Karer ve Kemal Pir gibi “Türkiye’nin kurtuluşunu ve özgürlüğünü Kürdistan’daki devrimde gören” öncülerle gelişme göstermesi, 1990’lı yıllar sonrası artan Kürt sorununa demokratik siyasal çözüm arayışları Kürt-Türk ilişkilerinde yeni bir sürecin başlangıcına dayanak olmuştur.
Önder Apo sosyolojik yorumu doğru yaparak oyunu bozdu
Türkiye’de siyasi sorunlarla ilgilenenlerin özelde de Kürt gerçekliği konusuna eğilmek isteyenlerin çoğu tarih okur, bilgi-bilinç edinmek ister. Ama bu okumalardaki bakış açısı mevcut veriler temelinde bilgilenme ve ezberi çoğu zaman aşamaz.
Oysa Önder Apo tarihsel sosyolojiyi, diyalektik yorumla birleştirerek zengin bir düşünce gücüne, çözüm alternatiflerine ulaşır. Kürt-Türk ilişkilerini çözümlemede de klasik sömürge tarifinin dışında bir yaklaşım hakimdir. Günümüzde birçok klasik milliyetçinin yakalayamadığı ve belki de konunun püf noktası diyeceğimiz husus da burada kendini göstermektedir.
Dün olduğu gibi günümüzde de Kürtlerin Türk toplumu ile ilişkilerinde savaşı, kopmayı, ayrılığı savunanlar vardır. Fakat Önder Apo tarihsel sosyolojik yorumuyla bunun her iki halkın gelişim diyalektiğine uymadığı sonucuna varır. Bin yılla yakın aynı coğrafyayı paylaşan, birbirinin gelişim ve savunmasına destek veren her iki halkın son yüzyılda uluslararası bir plan çerçevesinde oyuna getirilmesi gerçekliğine karşı çıkışı çok nettir. Belki hemen değil ama çok yakın bir gelecekte Önder Apo’nun Türkiye halkı için temsil ettiği ‘halkların kardeşliği’ çizgisi çok daha iyi anlaşılacaktır. Tekrar vurgulamak gerekirse uluslararası komplonun hedeflediği halklar arası savaş ve Ortadoğu bölgesinde, kapitalist hegemonik güçlerin planları Önder Apo’nun komplo karşısındaki tutumu ile boşa çıkarılmıştır.
Kapitalist modernite ve ulus devlet gerçekliğinin boşa çıkarılması
27 yılını dolduran uluslararası komplonun açığa çıkardığı bir diğer önemli gerçeklik bunun kapitalist sistemle olan ilişkisidir. Bu ilişkiyi bilince çıkarmak sadece Kürt halkı için değil tüm insanlık açısından büyük önem taşıyor. Karşı karşıya olduğumuz güncel problemler bu bilinçlenme ihtiyacını yakıcı bir düzeye taşımış bulunuyor. Önder Apo’yu 1998 yılının sonbaharında Avrupa macerasına sürükleyen en temel gerçeklik, uygarlığın dolayısıyla insanlığın birikimlerinin sınırlı da olsa demokratik temsilini yapma iddiasında olmasıydı. Kürt varlığının karşı karşıya kaldığı sorunlara ve özgürlük arayışına böyle bir mecrada cevap aramak istenmişti. Fakat adı bile silinmek istenen bir halk adına çıkılan bu yolculuğun öğrettiği en temel gerçeklik, devletçi uygarlık sistemi içerisinde Kürt varlığı ve özgürlük talebine yer olmadığı olmuştur. Önder Apo’ya kurulan tuzağın mimarı olan devletçi uygarlık sistemini tüm yönleriyle çözümleme bu gerçeklikle yüzleşmenin sonucu olarak gelişmiştir. Demokratik ekolojik kadın özgürlükçü paradigmanın doğuşu böyle bir sonun başlangıcı olmaktadır.
15 Şubat 1999, Kürt soykırım gününü yaratan kapitalist modernite güçleridir. Buna verilen karşılık sadece kapitalist modernite sistemine karşıtlık değil, kapitalist modernite sistemini yaratan devletçi, iktidarcı, erkek egemenlikli uygarlığın tüm değerler sisteminden kopuş olmuştur. Demokratik modernite sistemine ulaşma, Önderlik şahsında böyle bir hesaplaşma sonucunda gerçekleşmiştir. Çok açık ki bu hesaplaşma insanlık açısından köklü bir paradigmanın doğuşu, kapitalizme karşı toplumların, kadınların, ezilenlerin sisteminin önünü açmıştır.
Özelde kapitalizmin genelde uygarlık sisteminin Kürt halkının varlık ve özgürlüğüne karşıtlığı birçok çevre tarafından anlaşılmayan temel bir konudur. Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin bu konudaki tespitleri abartılı bulunmakta, ‘kolaycı bir izahat’ olarak değerlendirilmektedir. Bu görüş sahiplerine göre Kürtler, doğru mücadele ederse ‘yeni dünya düzeni’ içerisinde, diğer uluslar gibi yer alabilir! Bunun için gerekli olan tek şeyin güçlü milliyetçilik, işbirlikçiliğe dayalı lobicilik ve diplomasi ile ulus devletçiliğe giden kapının aralanması olduğu savunulmaktadır. Bu görüş sahiplerine göre Kürt gerçekliği de diğer halklar gibi yaşayabilir, var olabilir! Dünya sistemi içerisinde adı geçen tüm halklar, ancak ulus devlet ile kendilerine yer edindiklerine göre, Kürt varlığının da buna hem hakkı hem de güçlü gerekçeleri olduğu iddia edilmektedir. Bu görüş sahiplerinin kişilikleri, nerede durdukları, Kürt varlığı ve özgürlüğü için neler yaptıkları ayrı bir analiz konusu… Önemli olan Kürt halkının kendi sosyolojik gerçekliğini doğru tanımlaması ve kendisini diğer halklardan ayıran özellikleri doğru tanımlaması, bilinçlenmesidir. Bu kadar ağır bedellerle kendi olmakta ısrar eden bir halkın, yürüttüğü görkemli varlık mücadelesi sonrası, kazandıklarını bir kesimin ya da bir sınıfın hizmetine koymaması için, kendisi olduğunu düşünürken başkalaşıma uğramaması için bu olmazsa olmazdır. Çünkü kapitalist sistemin çözüm diye sunduğu ulus devlet aracılığıyla özgürleştiği, milliyetçilik ideolojisine dayanarak varlığını tanımladığı yanılsamasını yaşayan tüm halklar kendi özgünlüklerini, farklılıklarını dolayısıyla özgürlüklerini yitirmişlerdir aslında.
‘Çözüm’ diye dayatılan hedef haline getirmektir
Uluslararası komployla bilince çıkarılan bir diğer nokta, Kürt varlığı kadar soykırım saldırıları ve buna karşı mücadelenin benzersizliğidir. Kürt toplumunun ontolojik gerçekliğine bakıldığında kastik katil sistemine karşı komünal bir toplum olarak binlerce yıl direndiği görülecektir. Ona saldıranlar yenilmiş, hatta tarih sahnesinden silinmiş ama Kürt varlığı kendisini günümüze kadar bir halk olarak taşımayı başarmıştır. Elbette bunun için stratejiler geliştirmiş, önderler yetiştirmiş, kahramanlık hikayeleri yaratmıştır. Devletlerle hem iç içe yaşamış ama hem de mesafesini korumayı ve kendi kültürel özelliklerini yaşatmayı bilmiştir. Günümüze kadar bu özelliklerle var olagelen Kürt halkına kapitalist sistem tarafından tek çözüm yolu olarak ulus devlet işaret edilmektedir. Devletleşen Kürdün kendisi olarak kalmayacağını, toplumsal özelliklerini yitireceğini yaşanan deneyimlerden çok iyi biliyoruz. Komünal, toplumcu bir var oluşa açıktan, karşı cepheden savaş yürütülmektedir. Küresel kapitalist sistem de zaten oluşan ulus devletleri Orta Çağ’ın derebeyleri misali kendisine bağlamaya, biat etmeye, sömürü ağına dahil olma ve hizmet etmeye zorlamaktadır. Başka türlü yaşam şansı yoktur. Uluslararası komplocu güçlerin Kürt halkının özgürlük ve varlık mücadelesine, bunun bileşkesi olan Önder Apo’ya bu denli saldırmasının altında yatan neden budur.
Önder Apo, 1998-1999 yıllarında kendisine İsrail tarafından iletilen mesajları, ulus devletçi bir seçeneğe yönelmesi için yapılan müdahaleleri ifşa etmiştir. Küresel kapitalist sistemin bölge politikalarında İsrail’in stratejik yerini biliyoruz. Önder Apo, çözüm diye gündeme getirilen seçeneğin dört egemen devlet arasında parçalanmış bir halde bulunan Kürt varlığını, fiziki soykırım saldırılarına hedef haline getireceğini görmüştür. Kapitalist modernite sisteminin Önder Apo ve özgürlükte kararlı Kürt halkı karşısındaki öfkesini bu tarihsel bakışla yorumlamak hakikate daha çok yaklaştıracaktır.
3.Dünya Savaşı ve ikinci komplo girişimi
Güncel olarak yaşadığımız gelişmelere baktığımızda kapitalist modernitenin böyle kapsamlı bir operasyon yapmasının nedenlerini çok daha iyi anlıyoruz. Bu güçlerin Ortadoğu’ya yönelik hegemonya planları sır değildir. Daha 90’lı yıllarda ‘Büyük Ortadoğu Projesi-BOP’ olarak gündemleşen plan, Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme, enerji yollarına hakimiyet, İsrail’in güvenliğini sağlama ve bölgedeki etkinliğini genişletmeyi hedefleyen yeni bir süreci ifade ediyordu. Halen de bu süreci yaşıyoruz. Halen de Ortadoğu’yu ‘dizayn’ etme bölgeyi kan deryasına çevirme, binlerce yıllık toplumsal değerlerin yıkımı, kadınlara dayatılan dehşetengiz kölelik koşulları, her türlü ekonomik kaynağa sahip olmasına rağmen toplumların yiyecek ekmeğe mahkûm edilmesi gibi en vahşi, en kirli, en insanlık dışı yöntemlerle sürdürülüyor.
Kapitalist sistem içinde bulunduğu küresel krizi, Ortadoğu’da geliştirdiği ve günümüzde hemen herkesin 3. Dünya savaşı olduğunu kabullendiği bir savaş iklimi ile aşmaya çalışıyor. Fakat aynı sistem sahiplerinin dillerinden ulus devlet aracı ile ayakta kalan kapitalist modernite sisteminin artık çöktüğü itiraf ediliyor. Çok yakın bir tarihte Almanya’nın Münih kentinde gerçekleşen güvenlik konferansında buna tanıklık ettik. Geçtiğimiz günlerde gündeme gelen Epstein dosyaları ile bu sistemin nasıl bir çürümüşlük ve ahlaki yıkım sistemi olduğu anlaşıldı. Kapitalist sistem ve onu ayakta tutan temel sac ayağı olan ulus devlet çözümü, insanlıktan düşme ile aynı anlama geliyor. Elbette sistemin tüm bu kirli yanları Kürt halkı ve dostları, özgürlük ve demokrasi savaşçıları için şaşırtıcı değil. Önder Apo, uluslararası komplo sonrasından bugüne dek yaptığı sistem analizlerinde tarihsel kodları, gelişim aşamaları ve sonuçlarıyla bunları tespit ve deşifre etmişti.
Sistem krizi, Ortadoğu’da özellikle de Kürdistan’da yoğunlaşan savaşa baktığımızda 27 yıl sonra bugün bir kez daha komplo gerçeğiyle karşı karşıya bulunduğumuzu görüyoruz. 1999 süreciyle benzerlikler çok fazla. Komploda yer alan aktörler yine harekete geçmiş bulunuyor. Yine hem bölgenin savaşla şekillendirilmek istendiği hem de siyasi çözüm arayışlarının yoğunlaştığı bir dönem olma özelliği taşıyor.
Nasıl ki 15 Şubat Önder Apo’nun Kürt sorununa siyasi çözüm yollarını inşa etmek için çıktığı yolda gerçekleşmiş, iki halkın çatışmasının derinleşmesi hedeflenmiş ancak Önder Apo’nun tutumuyla boşa çıkarılmışsa bugün de durum benzerdir. 27 Şubat ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ böyle bir özellik taşımaktadır. 7 Ekim Hamas’ın İsrail’e saldırısı sonrası, bölgede kapitalist hegemonyanın savaşla şekillendirilmek istendiği bir dönemde bu çağrı gerçekleşmiştir. Yani Önder Apo, ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ hamlesiyle bu güçlerin planlarını stratejik olarak boşa çıkarmıştır.
Darbe habitusu çoklu bir yapıdır
6 Ocak tarihinde Halep’te başlatılan saldırılar komplocu güçlerin Kürtlerin soykırımı üzerinden halklar arası çatışmayı derinleştirme ve bir yüzyıl daha bölgede etkili olma planındaki ısrarlarının sonucudur. Bu saldırılar Kürt varlığını bir çatışma unsuru olarak tutmayı ve bölgedeki egemen ulus devletlerin bu varlıkla sürekli çatışmasını istiyor. Bunun için Önder Apo’nun kurduğu ‘barış masasını’ yıkmayı, geliştirdiği stratejik hamleyi hedefliyor. Nasıl ki 15 Şubat 1999’da Önder Apo ve onun şahsında Kürt halkının varlık ve özgürlük arayışı, halklarla demokratik esaslara dayalı olarak birlikte yaşama tercihi ortadan kaldırılmak istenmişse günümüzde de bu seçeneğin güçlenmemesi için çok yoğun bir mücadele yürütülüyor. Çok açık ki Önderliğimizin “darbe habitusu” dediği olgu çoklu bir yapıya işaret ediyor ve bu yapı en fazla da Türkiye’nin içinde kendisini yaşatıyor. Türkiye’nin Kürt soykırımına endeksli gelişme gösteren siyasi ve zihni dünyası, uluslararası güçlerin bu planlarının hizmetinde hareket etmeyi sürdürüyor.
Halep ve devamında Kuzey-Doğu Suriye’de devam eden saldırılar ile güncellenmek istenen uluslararası komplo Önder Apo’nun çabalarıyla bir kez daha boşa çıkarılmıştır. Kürt halkı 15 Şubat uluslararası komplosu karşısında sergilediği demokratik ulusal tavrı, bu kez daha bilinçli, örgütlü, cesur ve daha güçlü bir şekilde dört parça Kürdistan’da göstermiştir. ‘Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’ ile başlayan yeni varlık ve özgürlük mücadelesi dönemini sahiplendiğini, bu yolda yürüme kararlılığını göstermiştir. Bu çizgiye yönelik saldırıları 60 milyonluk bir halk gerçekliği olarak karşılayacağını ortaya koymuştur. Şimdi ortaya çıkan sonuçtan nemalanmak isteyen birçok çevre olsa da Kürt halkı, uluslaşma sürecini demokratik toplum çerçevesinde geliştirenin Önder Apo olduğunu çok iyi bilmektedir.
Sonuç olarak uluslararası komplonun 28. yılında Kürt halkını ve dostlarını, bölge halklarını, özgürlük arayışında olan kadınları ve gençlik kesimlerini yine uluslararası komplo ile mücadele bekliyor. Bu defa bu mücadele Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu rehberliğinde yürüyecek. Bu, şimdiye kadar yürüttüğümüz mücadelenin yeni ve farklı araçlarla geliştirilmesi anlamına geliyor. Bunun için Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nu özümseyelim, bu çerçevede komünal örgütlenmelerimizi çok yönlü olarak geliştirelim ve öz savunma temelinde değerlerimize yönelen her türlü saldırıya karşı zafer çizgisinde cevap verelim.