ORTADOĞU SORUNSALLIĞI VE DEMOKRATİK MODERNİTE ÇÖZÜMÜ
1- Evrensel tarih ve Ortadoğu
Tarihi birey, olay, hanedan, ulus, devlet, sınıf ve ekonomi unsurları başta olmak üzere tekil unsurlarla indirgemeci bir tarzda çözümlemek, anlatı haline getirmek gerçeğin parçalanarak katledilmesine götürür. Kapitalist tekellerin ideolojik hegemonyası altında geliştirilen bu mitik anlatımlar ezici yönleriyle propaganda rolünü oynar. Şüphesiz tikel anlatımlar gerekli ve önemlidir. Bu konuda dar ekonomist sınıf yaklaşımını esas alanlardan hukuk ve ulusal devlet eksenli, üretim sistemli yaklaşım içinde olanlarına kadar çeşitli yöntemler tarihin bütünlüğünü vermekten uzaktır. Özellikle gittikçe yaygınlaşan pozitivist mikro tarih yöntemleri tam bir anlam katliamı rolüne bürünmüş gibidir. Tarih anlatı ve yöntemleri evrensel tarih akışıyla bütünleşmeden gerçeğin bütünlüklü kavranışına hizmet etmez. Bu kapsamda evrensel tarih içinde Ortadoğu bölümü, ancak evrensel anlatım içinde ifadesini bulabilir. Kendisi zaten evrenselin ana damarıdır.
Son Buzul Çağı’nın sona ermesi, toplumsal tarihin gelişiminde önemli bir kilometre taşıdır. Ortadoğu tarihinde özellikle Toros-Zagros dağ sisteminin etekleriyle o dönem çöl olmayan komşu bölgeleri insan türü için olağanüstü bir besin bolluğu, güvenlik ve üreme kolaylığı sunmaktadır. Bu üç etken insan türü için olağanüstü bir yaşam şansı sayılmaktadır. Doğu Afrika çıkışlı ve milyonlarca yıllık evrim süreci olan insan türünün Doğu Afrika’yı boydan boya geçen, Kızıldeniz’den, Doğu Akdeniz’in dağ eteklerinden Toroslara kadar varan Rif doğal bir yayılma hattı çizmektedir. Tespit edilebildiği kadarıyla en az bir milyon yıllık süreden beri bu yoldan Asya ve Avrupa’ya insan akışı olmuştur. Toros-Zagros kavisi bu yolculukta hep temel istasyon rolü oynamıştır.
Bu istasyonlarda kalıcılığı mümkün kılan koşullara erişilmesi insan türünün tarihinde patlamaya yol açmıştır ki bugün bu coğrafyaya Ortadoğu diyoruz. Bölge jeolojik, biyolojik ve toplumsal önemini bu tarihsel gerçeklikten almaktadır. Bu anlamıyla Ortadoğu herhangi bir coğrafya parçası değil, sahnesinde evrensel tarihin oynanacağı mekânı teşkil etmektedir.
Son buzul dönemi sonrasına kadar insan türünün 20-30 kişiden oluşan, birbirine benzeyen homojen küçük gruplar olan klan tipi örgütlenmeyi aşamadığı ortak bilimsel kanı olarak paylaşılmaktadır. Toplumun oluşumunda klan ana hücre rolündedir. Tıpkı canlıların oluşumunda ana hücrenin milyar yılı aşan çabası ile bitkisel ve hayvansal tiplerin oluşumuna geçilmesi gibi, klan toplumunun milyonlarca yıllık yaşam serüveni de heterojen topluma geçişi mümkün kılmıştır. Yarı-göçebe yaşayan, yerleşim alanlarında yarı konumlanan, aralarında hediyelik benzeri değiş tokuşlar bulunan, ortak bir tapınak ve ölülerini gömme mekânları yaratan, ortak dil kökenine dayanan kabile sistemleri evrensel tarihin en temel aşamalarından biridir.
Evrensel tarih açısından tarihsel topluma asıl büyük mesafeyi aldırtan ise ‘simgesel dil’in ‘işaret dili’ yerine ikame edilmesidir. İnsanın simgesel dili, beden ve gırtlak yapısı nedeniyle büyük bir gelişim potansiyeline sahiptir. Düşünce devrimini mümkün kılacak olan bu simgesel dil olanağıdır. Büyük simgesel dil devriminin Toros-Zagros dağ sistemindeki jeo-biyolojik yapıya dayalı geliştiği ve Hint-Avrupa grubu olarak da adlandırılan Aryenik kabile sistemindeki gruplarca oluşturulduğu tarihsel gözlemler, etnik ve antropolojik çalışmalarla kanıtlanmış bulunmaktadır. Yine Semitik toplulukların yaklaşık altı bin yıl öncesine kadar zengin bir bitki yapısına sahip, Büyük Sahra Çölü’nden Arabistan ve İran çöllerine kadar olan alanlarda Sami dil kökeni etrafında geniş bir ‘kabileler sistemi’ oluşturduklarına dair tarihsel gözlemler, etnik ve antropolojik bilgiler de mevcuttur.
Evrensel tarih bakımından temel aşamalardan biri Göbeklitepe ile başlayan ve sembolize edilen kastik sistemdir. Bu sistem tapınak ve köy oluşumlarında gelişmeler sağlayarak henüz açığa çıkarılmayı bekleyen geniş bir alana yayılır. M.Ö. 10000-7000 döneminde ‘çanak çömleksiz neolitik’ olarak değerlendirilen aşama da yine burada gerçekleşecektir. Bu dönemin de başta Ortadoğu coğrafyası olmak üzere evrensel yayılma karakterinde gelişme sağladığını belirtmek gerekir. M.Ö. 7000’ler sonrasında gelişen ‘çanak çömlekli neolitik’ ise bir üst aşama olarak kent eşiğine kadar gelir. Aynı merkezi alandan hızlanan bir yayılmanın başta Mısır, Sümer, bugünkü Hindistan-Pakistan sınırlarındaki Pencab ile Türkistan’ın Amuderya ve Siriderya vadilerinde olmak üzere geniş bir jeo-biyolojik alanda proto-kent eşiğine kadar bir gelişmeye yol açtığı belirtilebilir.
Döneme göre bir nevi merkez-çevre sistemi ilk defa gözlemlenebilir bir küresel sistem oluşturmaktadır. Çin’den Avrupa’ya kadar, yani iki okyanus arasında bu kültürün başat rol oynadığı ikinci kuşak bir yayılmanın M.Ö. 4000-2000 döneminde yaygınlık kazandığını belirlemek evrensel tarih açısından büyük önem taşımaktadır. Bu yönüyle küreselleşme sadece günümüzde yaşanan bir fenomen değildir. Sömürülü ve sömürüsüz şekillerde küreselleşme tarih boyu görülen temel gerçeklerdendir. Evrensel tarihten anlaşılması gereken husus bu olmalıdır. Hem maddi hem de manevi ortak bir kültürel oluşum ve küresel yayılım anlamlı bir tarih anlatımı için temeldir. Evrensel tarihten anlaşılması gereken, tüm toplumların düşündükleri ve pratikleştirdikleri benzer özne-nesne halkalarıdır. Başta ulus tarihleri olmak üzere tüm mikro tarih anlatımları eğer bu evrensel tarih içine oturtulmazlarsa, ancak öykü değerinde anlam ifade ederler.
Evrensel tarihi kavramadan parçalı toplum tarihlerini kavramak sadece eksik olmakla kalmayacak, mukayese olmadığından ötürü anlamsız da olacaktır. Klan gibi kabile de sistemik bir yapı olup evrensel özellikler taşır. Evrensel tarih anlatımına klan ve kabile sistemini eklemeden yorum yapmak sadece yanlışlıklarla dolu olmayacak, oldukça eksik de kalacaktır. Günümüzde ulusal tarih olmaksızın nasıl evrensel tarih anlatılamazsa, klansız ve kabilesiz evrensel ve tekil tarihler de anlatılamaz. Tarihi yazıyla başlatmaksa tamamen mitolojik bir tercihtir. Pozitivist-mitolojik dersek daha doğru olur.
Belirtilenler evrensel tarihin omurgasını Mezopotamya’nın oluşturduğunu göstermektedir. Mezopotamya ana kaynaklı ve en az on beş bin yılı aşkın süredir kesintisiz akıp gelen kastik sistemin temel tarih birimi olarak incelenmesi metodolojik öneme sahiptir. Kastik katilin kadın ve onun etrafında şekillenen topluma saldırısı ilk büyük diyalektik çelişki olacaktır. Tarih boyu görülen köle-efendi çelişkisi de bu temel çelişkiden kaynaklanacaktır. Evrensel tarihin akıp gelen kastik aşaması, hep bu çelişkiden kaynaklanan savaşlar ve bu savaşlarla birlikte kurulan devlet biçimlenişleriyle dolacak, tarih bir anlamda insan mezbahasına dönüşecektir.
Tekraren belirtmek gerekir ki, ilk anacıl toplumun çıktığı bu coğrafya, aynı zamanda ilk toplumsal sorunların da çıkış mekânıdır. İlk toplumsal sorunsallık kastik katilin kadını köleleştirmesi ile başlamıştır. Kadının köleleştirilmesi ise kadın öncülüklü anacıl toplumun köleleştirilmesidir. Kadının köleleştirilmesinin tüm toplumsal sorunların temeli olması kaynağını bu gerçeklikten almaktadır. Nitekim Ortadoğu’da çıkıp zamanla evrensel karakter kazanan kabile-etnisite-kavim sorunları, din-mezhep sorunları, kent ve çevre sorunu; sınıf, hiyerarşi, aile, iktidar ve devlet sorunu; toplumun ahlak-politika ve demokrasi sorunu, toplumun ekonomi ve ideoloji sorunu gibi insan toplumunun tümünü uğraştıran sorunlar kastik katilin kadına ve onun şahsında komünal yaşama saldırısından kaynaklanmıştır.
2- Evrensel tarih ve klan-kabile direnişleri
Toros-Zagros eteklerine dayalı toplumsal kültür hiçbir dönemde orijinalliğini tamamen kaybetmemiştir. Kendi içinden çıkan askeri ve siyasi, hatta rahipler gibi dinî hegemonlara da teslim olmamıştır. Toplumsal tarih olarak kalmaya devam etmiştir. Tarih boyunca dört taraftan uğradığı tüm istila dalgalarına karşı toplumsal varlığını sürdürebilmiştir. Bu kültürde âdeta iki âlem vardır. Birincisi toprağa ve tarihe derinliğine gömülü kabileler ve halkların toplumsal dünyası, ikincisi sayısız istilacı, sömürgeci, sömürücü ve imhacı güçlerin hegemonik iktidar kavgaları, savaşları ve devletleri dünyasıdır. Anlatmaya çalıştığımız husus evrensel tarih açısından günümüze kadar devam eden diyalektiksel gelişmenin iki dünya arasındaki kırmızı çizgisidir.
Sistemin ideolojik hegemonyası temelinde binlerce yıl incelte incelte, tekrarlaya tekrarlaya, en üsttekinden en alttaki kula kadar tüm toplumu sindirme çabalarına rağmen zulüm, zorbalık ve talan düzeni kendini tamamıyla örtbas etmeyi ve kabul ettirmeyi başaramamıştır. Sistem dışında kalmış ve sürekli sistemin talan ve köleleştirilme ‘sefer’leriyle yüz yüze gelen kabile sisteminde yaşayan aşiretler ve kavimler isyan etmiş, bu isyan hareketleri süreç içinde tıpkı uygarlık sistemi gibi süreklilik kazanmıştır. Sistem bu hareketleri ‘barbarlık’ olarak damgalayıp mahkûm etmeye çalışmaktadır. Ancak bunun tersi doğrudur; uygarlık düzeni bir ‘barbarlık makinesi’dir. İnsancıl yaşamdan kopmak istemeyen ise kabile-komün düzenidir.
Tarihsel olarak kendini görünür kılmayı başaran halklar olduğu kadar, halkların ezici çoğunluğunun bunu başaramadığını da özellikle belirtmek gerekir.
Tarih gerçekte egemenlerin yazdığı gibi değildir. Gerçek tarih kendini gösteremeyenler ve yazdıramayanların tarihidir. Toplumun ezici çoğunluğunun emeği, direnişi, yaratışı, keşfi hep görünmez kılınmıştır. Bu bilinçli yapılan bir şeydir. Toplumsal kazanımlara el konulmuştur. Bu kazanımların gerçek sahipleri bilinmez kılınmış, yazılmamış ve yazdırılmamıştır. Özellikle kadının tarihi yazılmadığı gibi, yaratım ve icatlarına yer verilmemiştir. Kadının İnanna şahsında tek tek saydığı Me’lerine egemen erkek Enki tarafından el konmasını işleyen destan gerçek tarihin son destanı sayılabilir.
Etnisite, kabile, aşiret temelli direnişlerin yanı sıra gelişen ikinci eğilim, dinsel niteliği ağır basan ideolojik kökenli direnişlerdir. Bunlar aşiret temelinde olmayan, aşiret üstü hareketlerdir. Özellikle Mitracılık, Hristiyanlık, Yahudilik ve Manicilik etkili olmak isteyen akımlardır. Yine Êzidilik ayrı bir kol niteliğindedir. Bu hareketler de daha çok yoksulların saflarında etkili olan direniş kapsamındadır.
Bölge kültürü öznelik bakımından çevre olmayı hiç kabul etmemiş, bunu aklına bile getirmek istememiş, merkez kalmakta hep ısrarlı olmuştur. Mikro tarihimize bu evrensel bakış açısından baktığımızda hem onurun hem alçaklığın hem acının hem coşkunun hem komedinin hem trajedinin bin bir örneğini görmekte ve anlamakta zorluk çekmeyeceğiz. Kendi toplumsal doğamızı, onunla ayrılmaz bir bütün olan fizik, kimya ve biyolojik doğayı daha çok kavrayacak ve olumsuzlukları geriletmenin irade ve eylemine daha çok koşacağız.
3- Devletçi uygarlık sisteminde dinsel direniş
İnsan bireyi ve toplumu, zihniyet ve inanç bireyi ve toplumudur. Zihniyetsiz ve inançsız insan toplumu hiç olmamıştır. O halde zihniyet ve inanç öncelikli konulardır. Bu yönde başarılı olmadan toplum çalıştırılamaz. İdeolojik yaratımla bu öncelikli görev başarılır. Milyonlarca yıl süren klan döneminin ana tanrıça çağından, Göbeklitepe-Karahantepe ile ifadeye kavuşan fallokrasiye, yerdeki totemden gökteki tanrıya, her kabilenin tanrısından kent tanrısına, kentlerin birliğini temsilen yerin ve göğün genel tanrılarına doğru gerçekleşen dönüşüm, ideolojik yaratımla ilgilidir. Dönem düşünüş tarzı inançsal ve tanrısaldır. Tanrı kavramına biçilen anlam iki alandan beslenir: Birinci Doğa dediğimiz insan ve toplum dışındaki her şeyden doğan imgeler ile Toplumsal Doğaya ilişkin düşünce ve inançlar. Eski manevi kültür öğeleri buna öncülük eder. Yeni meşruiyet araçları yani mitoloji ve din unsurları bu kaynaklardan beslenerek, yeni toplumsal inşanın gereklerini ortaya koyar. Başarılı oluncaya kadar ideolojik faaliyet devam eder. Kabul görünce kurumlaştırılır, törenleştirilir, görevliler belirlenir, kurbanlar sunulur, tapınaklar inşa edilir. Bu işlerin tümü yeni verimli ve kârlı toplumu sürdürmek içindir. En, Enlil, Enki, Ninhursag, İnanna, İştar, Marduk ve devam edip giden panteondaki tanrılar ve tanrıçalar. Yapılan iş, toplumsal meşruiyeti sağlama amaçlıdır. Burada önemli olan ise eski ideolojik yapılanmanın yerine geçen yenisinin neyi temsil ettiği ve yansıttığıdır.
Aristokratik dönemin çok tanrılı anlayışından tek tanrıcılığa geçiş açık ki ideolojik kimlik hegemonyası geliştirme amaçlıdır. Tek tanrıcılığın gelişimi İbranilere mal edilse de tek tanrılı din Mısır’da zaten öncesinden ilan edilmişti. Sümerlerde, Babillerde, Asurlarda sırasıyla ‘En’, ‘Marduk’ ve ‘Asur’ en büyük tanrı unvanını çok önceleri almıştı. Bunlar etkisi ve otoritesi artan kralları ve krallık kurumunu yansıtan, simgeleştiren kavramlardır. Putlaştırma ve adına kült geliştirme, meşrulaştırma çabasının bir parçasıdır. Tüm uygarlıklarda benzer bir ideolojik hegemonya çabası vardır. Çok güçlü bir meşrulaştırma aracı oldukları için, her uygarlık bu yöntemi veya dini daha da görkemlileştirmeye çalışır. İbrani kabilesi veya kavminin de bu tarihsel gelenekten etkilenerek kendi küçük kavim krallığını meşrulaştırma çabası içinde olması, beklenen ve anlaşılır bir husustur. Söz konusu geleneğin İbranilerin payına düşen kısmıdır.
Mısır ve Sümer kralları kendilerini binlerce yıl tanrı-krallar olarak meşrulaştırmışlardı. Buna sistemli biçimde karşı çıkan İbrahimî gelenektir. İnsan-tanrı benzetmesine Grek kültüründe felsefeyle, Ortadoğu’da Zerdüşt geleneği ve İbrahimi dinlerle karşı çıkılmaktadır. Şüphesiz bu yaklaşımın arkasında büyük ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmeler vardır.
A- Zerdüştî gelenek
Uygarlık sistemine karşıt ideolojiler arasında Zerdüştlüğün özel bir yeri ve anlamı vardır. Zerdüştî gelenek, Zagros dağ sisteminden, uygarlık sisteminin sinsi ideolojik hegemonyasına ahlaki toplumun direnişiyle yanıt vermek istedi. Çıkışı M.Ö. 3000’li yıllara dayandırılan Zerdüştî Hareket, bir orijinal hareket olmaktan çok, reform niteliğindedir. Aryen kabilelerin ortak tanrılarından en eski olanlarından olan Ahura Mazda geleneğinde reform yaptığı söylenebilir.
Ancak Aryenik kimliğin temel kültürü olmasına rağmen, Hristiyanlık ve İslamiyet karşısında kendini yenileyememiştir. Büyük isyan ve direnişler gösteren Mazdek, Hürrem ve Babek gibi ünlü komünalistler, alan ve karakter unsurları nedeniyle Zerdüştlüğün son temsillerinden sayılabilirler. Her üçü de hem çürümüş İran-Sasani monarşizmine hem de sefahat içindeki Abbasi sultanlarına karşı direnişleriyle kahramanlık simgesi olmuşlardır. Yine Manicilik üzerinde de önemli etkisi vardır. Demokratik komünal değerler adına Ortadoğu kültüründe sahip çıkılması ve beslenilmesi gereken ana damarlarından biri Zerdüşt geleneğidir.
B- İbrahimi dinin çıkışı
Zerdüştî gelenek gibi, İbrahimî dinler de uygarlığa karşı direnişte önemli bir yer tutar. İbrahimi çıkışın merkezinde Yahudi kabile ve kavimciliğinin tanrı ve din inşası vardır. İbrahimi dinlerce yapılan tarihsel çıkışın rolü, anti-uygarlıkçı kabile ve kavim direnişlerinin oynadıkları rol kadar önemlidir. Kabile çıkışlı olmalarına rağmen, özde sınıf hareketleri kapsamındadır. Devletçi uygarlık güçleri tarafından ‘barbar’ olarak değerlendirilen kabile ve kavimlerin direnişleri ve saldırıları daha çok dış kaynaklı, demokratik yanları ağır basan güçler ve direnişleri olarak yorumlanabilir. Buna karşılık genelde dinler, özelde İbrahimi dinler tarafından yapılan çıkışlar kabile ve kavim özellikleri taşımakla birlikte, sınıfsal yanları ağır basan iç kaynaklı hareketlerdir. Her iki hareket kapitalist moderniteye karşı dıştan ulusal hareketlerle içten sınıfsal hareketleri çağrıştırır.
Evrensel tarihin en önemli süreci olarak değerlendirilmesi gereken merkezî uygarlık sistemine karşı sürekli direnen ve fırsat buldukça karşı saldırıya geçen İbrahimi dinlerin sınıfsal kapsamı karmaşıktır. En yoksul proleterden aristokrasiye kadar uzanan geniş bir yelpaze içinde hareket etmektedir. Sümer ve Mısır orijinleri itibariyle merkezî uygarlık sisteminin kendisini ‘tanrısal çıkış’ olarak sunması, itirazlarının en temel konusudur. İbrahimi ideolojik sistem olarak inşa edilen dinler, bu tanrı-krallar sisteminin tanrısallığını hep şüpheyle karşılamışlar ve bunların tanrı veya tanrısal olamayacaklarını çıkışlarının temel ‘ideası’ haline getirmişlerdir. Bu çıkışların en yalın ifadesi, ‘insanların tanrı-tanrısal olamayacakları’ biçimindedir. İnsanlar en iyisinden ancak tanrı elçileri (peygamberler) ve kulları olabilirler. Bundan fazlasını idea etmeleri en büyük günah konusudur. Bu temelde binlerce yıl bir ideolojik çalışma ve hegemonya savaşı yaşanmıştır. Bütün tarih yazım ve okumaları bu idea, çekişme ve savaşın izlerini taşımaktadır.
C- Hristiyanlık
Tarihte etnik temeli olmayan ilk ciddi sosyal hareketlerden en başta geleni olması itibariyle Hristiyanlığın çıkışı önem taşır. Çıkışında yeni bir uygarlık kurma değil, özgürleşme ve eşitlik çok daha ağır basar. Ortadoğu’da binlerce yıllık devletçi uygarlık sisteminde oluşan alt sınıf ve tabakalaşma sürecinin Roma İmparatorluğu’nda doruk noktasına varmasına bir tepki olarak gelişir. İbrahim ve Musa döneminde dinsel hareket sınıf özelliklerinden çok kabile, kavim özelliğini taşımaktaydı. İsevilik hem kabile ve kavim özelliklerinin üstünde hem de sistem dışına itilen tüm yoksullar ve işsizlerin yanı sıra tutsak edilmiş kabileler ve tarikatlar ile askerden ve köle çiftliklerinden kaçanların saflarına koştukları yeni bir sosyalleşme dinidir. Bir kabile veya devlet oluşturulmaz. Her kavim ve devletin bünyesinde komünal sosyal bir cemaat oluşturulur. Bu açıdan dikkate değerdir. Demokratik komünal yönü güçlü olmasına rağmen bu yöndeki gelişimi sınırlı kalmıştır. Başlangıçta güçlü olan bu yönü uygarlığa geçiş sürecinde ikinci plana düşmüştür. Ayrıca çıkıştan farklı olarak zamanla kavim milliyetçiliği doğrultusunda da evrim göstermiştir. Sınıf kapsamı, genişliği ve ideolojik içeriğiyle direnişe geçen Hristiyanlık, devletçi uygarlık sisteminin dönüşümünde büyük rol oynamıştır. Bölgenin iki büyük hegemon gücü olan Roma ve Sasanilerin ideolojik olarak içlerinin boşalmasında ve çöküşün eşiğine gelmelerinde önemli pay sahibidir. Zamanla uygarlık güçlerinin hizmetine girmesi, kendisi açısından olumlu olmamıştır. Onlara benzemeye çalışması, özünden uzaklaşmasına yol açmıştır. Kapitalizmin gelişmesindeki sorumluluğu ise küçümsenemez. Kendisini benimsemiş halkları İslamiyet’e karşı koruyamaması nedeniyle Ortadoğu tarihinin en olumsuz sayfalarının yazılmasındaki sorumluluğu da büyüktür.
D- İslamiyet
İslamiyet bir orta sınıf dini olarak şekillenir. Geleneksel katı paganist üst aristokrasi ile yeni orta sınıf tüccar arasında aynı katılıkta ideolojik ve giderek eylemsel bir çatışma yaşanmakta, kavga veya savaş verilmektedir. Muhammed’in Mekke döneminde daha çok ideolojik kavga verilir. Medine dönemi bu çıkışın gerektirdiği sosyal ve siyasal sözleşmenin düzenlendiği dönemdir. Yeni sözleşme yeni bir devlet taslağıdır.
Muhammed’in büyük ustalığı Sasani, Bizans ve Habeşistan uygarlıklarının Arabistan’daki Arap kabilelerini binlerce yıldan beri dört yandan nasıl sıkıştırdıklarını görebilmesi, sezebilmesi ve anlayabilmesidir. Ustalığının daha da önemli bir yanı, bu maddi gerçekliği muhteşem bir dinsel söylem ile manevi bir gerçekliğe, İslam’a dönüştürmesi ve bu ad altında kabile topluluklarını aynı ustalıkla eyleme geçirmesi yani savaştırmasıdır. İslami savaş, kendilerine sunulmuş tekelin manevi kokusuyla sarhoş olup coşmuş kabilelerin enerjilerini tarihsel sahneye dökmeleri, merkezî uygarlık alanlarına akıtmalarıdır. Nara, kılıç, kan, iman ve ganimetle!
Kabile yoksulları kutsal bir savaş yürüttüklerine dair müthiş inançlıdırlar. Allah uğruna savaştıklarından zerrece şüpheleri yoktur. Fakat tüm kabile aristokrasisi ve komuta kademesi için aynı şey söylenemez. Bunların büyük kesimi daha Hz. Muhammed hayattayken işin tekel kokusunu almış olup, Allah kısmının işin propagandası olduğunu bilmektedir. Zaten bunlar yeni devleti çok kısa bir süre içinde Emevi Hanedanlığı olarak ele geçireceklerdir.
Sümer panteonundaki tanrılar yeni devletin üst düzey sorumlularını açıkça yansıtıyordu. Düzenleme basit ve etkiliydi. O dönemdeki manevi kültür düzeyi için bu tür düzenleme yeterince inandırıcı ve meşruiyet sağlayıcıdır. Fakat Muhammed dönemindeki manevi kültür ve toplumsal zihniyet için, bu tür meşruiyetler için kaba tanrılar düzenlemesi yeterli olmaz. Nitekim Muhammed bu düzenlemeyi andıran Kâbe’deki putları İbrahim gibi sadece kırmakla kalmamış, toptan tasfiye etmiş ve onlara tapınmayı en büyük günah saymıştır. Cezası bu dünyada ölüm, öte dünyada ebedi cehennemlik olmaktır. Yeni tanrı yani Allah, Sümer ve Mısırlılardan beri süren panteonu tümden yasaklar. Bununla toplumun ne kazandığı ne kaybettiği hususu, üzerinde durmaya ve tartışmaya değerdir. Çok tanrılı toplum ve demokrasi ilişkisi ile tek tanrılı toplum ve monarşik diktatörlük ilişkisi karşılaştırılsa önemli sonuçlar ortaya çıkabilir.
Hz. Muhammed açısından da Allah kelimesi, kesin olarak toplumsal kimliğin topyekûn ifadesini karşılamaktadır. Buradan şuraya geliyoruz, Allah adına eylem boşuna bir kavram veya propaganda değildir, anlamı gerçekten kapsamlı olan bir pratiğin ifadesidir. Özellikle toplumsal doğa söz konusu olduğunda, Allah adına eylem kesinlikle ‘toplumsal mücadele’ demektir. İslamiyet’teki toplumsal mücadele tipik bir orta sınıf sosyal demokratlığıdır veya demokratik toplumu da kapsayan demokratik cumhuriyet mücadelesi gibidir.
Medine’nin ilk camisinde tamamen toplumsal sorunlar tartışılmaktadır. Cemaatteki herkes tüm temel toplumsal konularda görüş beyan etmekte ve hesap sormaktadır. Toplantıların bileşimi ve işleyişi demokratiktir. Kadınlar ve kölelerden, her kavim ve etnik gruptan insanlar toplantıya katılabilmekte, söz hakkı alabilmektedir. Örneğin, Bilal-i Habeşî Afrikalı siyahî bir köledir. Selman-i Farisî Fars kökenli bir sahabedir. Kadınlar erkeklerle ortak namaz kılmaktadır. Çıkışta cinsiyet ve kavim şovenizminin olmadığı açıktır. Yine sınıf ve kabile ayrımcılığı söz konusu değildir. İslam’ın başlangıçtaki demokratik katılımcılığı tartışma götürmez bir gerçekliktir. Ayrıca ilk cami toplantılarında olası yöneticiler, komutanlar belirlenmektedir. Adaletsizliklerin giderilmesi için çok sayıda karar alınmaktadır.
Zaten bu demokratik katılımcılık olmasa, o kadar kabilenin, yoksulun ve orta sınıf unsurunun hemen harekete geçmesi mümkün olmazdı. Hz. Muhammed’in örgütlenmesi zor temelinde değil, Allah aşkı adına geliştirilen bir örgütlenmedir. Savaşı da hakeza öyledir. Kapsamlı bir ideolojik, sosyal, ekonomik ve siyasal devrimin yürütüldüğü açıktır. Devrimin ideolojik örgüsünü sağlam kurma ve bunu toplumun her düzeyine aynı sağlamlıkla yayma, aşk derecesinde inanç ve bilinçle yürütme, ‘Muhammed gerçekliği’nin öz tanımı olabilir.
Çok acı ve esef verici olan şey ise Muhammed gibi tarihsel bir şahsiyetin ardından, en alçak ihanetçilerden tutalım her türden münafık ve müraiye kadar sefil ve sefih kişiliklerin büyük sahtekârlıklarını ‘İslamcılık’ adı altında günümüze kadar sürdürebilme becerisini göstermiş olmalarıdır. Trajik olan ve mutlaka muamması çözülmesi gereken hadise budur.
a) Karşı-İslam’ın gelişimi
Dört halife dönemi Kuran’ın ve hadislerin derlenmesi ve fetih hareketlerinin büyük hızla sürdürülmesiyle kendini hissettirir. Bu dönemde İslam’daki çatlak yeni başlamaktadır. Mekke’nin eski aristokrasisi henüz karşı-devrim hamlesi yapacak güçte değildir. İmam Ali’nin neden öncelikle halife olmadığı tartışılmaktadır. Bu tartışma giderek gelişecektir. Henüz saltanat emaresi yoktur. Cumhuriyete ve demokrasiye yakın bir dönem yaşanmaktadır.
Kureyş aristokrasisi Muaviye şahsında sadece demokratik İslam’dan intikam almakla yetinmez, Şam merkezli yeni saltanat rejimini, Emevileri hızla inşa eder. Artık İslam görüntüde ve ad olarak korunmakta, fakat özde büyük bir ihanete uğramış bulunmaktadır. 681’de Muhammed ailesinin geri kalan üyeleri İmam Hüseyin şahsında Kerbela’da yok edilecek, çocuk-kadın demeden imha edilerek acı bir intikam hareketi tamamlanmış olacaktır. Geriye kalan İslam değil, ‘Karşı-İslam’dır.
Karşı-İslam konusu açık yorumlanmadıkça, tarih boyunca İslam adına yürütülen, yaşatılan hiçbir toplumsal hareketi doğru ve anlamlı yorumlamak mümkün olmayacaktır. İslam adına birçok gelenek ve tarikat ortaya çıkarılmıştır. Hatta Ehlibeyt adına ‘Alevilik’ ve ‘Şialık’ düzenlenmiştir. Ama tüm bunlar hâkim olan Karşı-İslam’ı yerinden edemeyecektir.
Karşı-İslam esas olarak Ortadoğu’da geleneksel devletçi uygarlık sistemine eklemlenme hareketidir; demokratik, tam devlet olmayan, bir nevi sosyal cumhuriyet olan İslam’ı bu temel değerlerine ihanet temelinde, yeni bir moment olarak binlerce yıllık geleneksel uygarlık fenomenlerinden biri haline getirmektir.
Abbasiler de Karşı-İslam’ın önemli duraklarından biri olarak rol oynayacaklardır. Karşı-İslam’ı Ortadoğu’nun en büyük hegemonik gücü haline getireceklerdir. Bu dönemde başlayan ama tam sonuca vardırılamayan bir felsefe ve İslami teoloji hareketi vardır. Özgür akıl tartışması yapılmıştır. El Kindi, Farabi, İbn-i Razi, Cabir, İbn-i Sina ve İbn-i Rüşt isimleri önemlidir. Felsefe tartışmalarında kendi dönemlerinde (yaklaşık 800-1200) Avrupa’nın çok önündedirler. Bilimsel gelişmelerde de öndedirler.
Karşı-İslam olarak Arap İslam’ı Arapları dağınık kabile topluluğundan çıkarıp bir kavim (Kavm-i Necip = Soylu Kavim) haline getirmeyi başarmıştır. Hegemonik ve şoven bir kabileciliği de hep beraberinde taşımıştır. İslamcılığın bir nevi proto-faşizm biçimidir bu. Bu İslam’ın diğer adı da ‘Sünni İslam’dır. Günümüzde sağ İslamcılığın yani modern Selefi İslam’ın radikal güçleri bu faşist gerçeği doğrulamaktadır. İslam’ın uygarlıkla bütünleşmesi, Hristiyanlığın doğuşundan üç yüz yıl sonra Doğu Roma’nın resmî ideolojisi olarak kabul edilmesini çağrıştırır. İslam’daki fark bu sürecin hızla gerçekleştirilmesidir. Üç yüz yıl değil, otuz yıl gibi bir süredir bu.
b) Ehlibeyt ve Hariciler
Uygarlıkla bütünleşme, doğal olarak İslam’da radikal bir bölünme olmaksızın gerçekleştirilemez. Hristiyanlıkta olduğu gibi, İslam’da da bu süreç yaygın yaşanmıştır. İktidar gücü olan kabile aristokrasisine karşı kabile yoksulları giderek ihanete uğradıklarını görerek çok köklü bir iç savaşa yöneleceklerdir. İlk örnek ‘Hariciler’ hareketidir. Muaviye-Ali çelişkisine tepki duyarak eyleme geçen ilk büyük fraksiyondur. Fraksiyonu oluşturanların tümü Bedevi’dir. Haricilerin hareketi anti-uygarlıksal yönüyle çok dikkat çekicidir. İslam’ın çıkışındaki ilkel demokrasinin, katılımcılığın elden gitmesine, iktidarlaşma ve devletleşme yönünde bir gelişmenin hâkim hale gelmesine tepki duyarak, eylem yapmışlardır. İslam bünyesinde demokrasi-iktidar çekişmesinin en kayda değer göstergesi olması bakımından tarihî önemi büyüktür.
Ehlibeyt yani Muhammed ailesi Kerbela’daki katliamdan sonra bir daha belini doğrultamaz. On İki İmam Hareketi, İsmailî ve Fatimî Hareketleri, Ehlibeyt adına yola çıkmakla birlikte, Sünni İslam’ı iktidardan etmeyi başaramazlar. Daha çok İran’da, Anadolu ve Kuzey Afrika’da güçlenmeye çalışan bu eğilim, kısa süreli bazı devletler oluştursa da devrimci İslam’ı temsil edemez. İran kolları 16. yüzyıl başlarında ‘Şia’ adı altında resmi uygarlık gücü haline gelmeyi başarır. Fatımî Devleti (Kuzey Afrika’da) gibi bu devlet İslam’ı da Ehlibeyt içinde bir sağ sapmadır. Yoksullar Aleviliği benimser ve benzer diğer güçler olan Karmatiler, Murabitonlar ve Hasan Sabbahçılar daha radikal direnişçiler olarak iktidarlara karşı dikilmeyi sürdürürler.
c) İslam dünyasında hegemonyanın Türk ve Fars elitlerine geçmesi
Ortadoğu açısından 12. yüzyılın sonu kritik bir dönemeçtir. Ortadoğu ve İslam’ın kaderi bu dönemeci başarıyla aşıp aşmamasına bağlıdır. İslam tarihinde bu dönemece kadar olan süreyi Arap İslam’ı olarak değerlendirmek mümkündür.
12. yüzyıldan sonraki İslam uygarlığı ve demokratik muhalefeti Arap kavmiyeti temelinden çıkarak çok kavimli bir görünüm kazanır. Daha çok Türk kabile aristokratlarının başat rol oynadığı bir döneme geçilir. Günümüze kadar etkisi devam eden bu önemli süreç içinde sınıfsal ve etnik altüst oluşlar yaşanır.
Sırasıyla hegemonik gücü elinde bulunduran Arap ve Türk sultan ve emirlikleri döneminde, tarih Ermeniler, Asuriler ve Helenlerin aleyhinde çark etmeye başlar. Tarih kısmen Kürtler ve Farsların da aleyhine olur. Günümüze kadar Hristiyan halklar ve kültürleri, pek çok yöntemle Ortadoğu’da neredeyse tamamen tasfiye edilir. İlk ve ortaçağların maddi ve manevi kültür bakımından bu en gelişkin kültürlerinin tasfiyesi, Ortadoğu uygarlığının halklara en büyük ihaneti olmuştur. Ortadoğu’nun kültürel çölleşmesinde ve günümüzde krize girmesinde ve intihara sürüklenmesinde, bu tarihsel ve lanetli trajedinin belirleyici bir rolü vardır. Kürtler, Hristiyan halklar kadar fiziki tasfiyeye uğramazlar ama kültürel olarak onlardan daha kötü bir ihaneti yaşamak zorunda kalırlar. Kürtler halen bu ihaneti gırtlaklarına kadar yaşayan bir halktır.
Arap ve Türk İslam’ından sonra üçüncü önemli aristokratik iktidar elitini İran-Fars kökenliler oluşturur. Arap ve Türk Sünni İslam geleneğine karşı Ehlibeyt ve On İki İmam geleneğine bağlılık idea ve inancıyla oluşan İranî-Farisî muhalefet, Emevilerden beri hep hamle içinde olmuştur. Bürokrasisinde etkili olduğu Emevî ve Abbasî saltanatına karşı sık sık içten ve dıştan isyan etmekten geri durmamıştır. Birçok bölgesel iktidar deneyiminden sonra, 1501’de Şia resmen mezhep kabul edilerek, eski İran imparatorluk düzeni yenilenmeye çalışılmıştır. Türkmen kökenli Azeriler ve Şii Farisilerin önderliğinde gerçekleşen bu imparatorluk, özellikle Osmanlı Türk sultanlarıyla sık sık çatışmaya girişecektir. Bu çatışmalar her iki gücü de yıpratıp Avrupa hegemonyasının (16. – 19. yüzyıl) güçlenmesine yol açmıştır. Şia iktidarları kendilerini Sünni iktidarlara karşı konumlandırsa da bunları Karşı-İslam’ın diğer bir biçimi olarak tanımlamak daha doğru olacaktır. Aralarındaki tek fark, Şia iktidarların Ehlibeyt’i, Alevi geleneğini daha çok istismar etmeleridir. Oysa Alevilik anti-iktidarcı, anti-uygarlıkçı ve demokratik uygarlık olarak temsil edilmedikçe, adına geliştirilen her türlü iktidar yapılanması Karşı-İslam’ın diğer bir biçimi olmaktan başkaca anlam ifade edemez.
Saltanat İslam’ı döneminde dördüncü bir halk gücü olarak Kürtlerin rolü pek görünür değildir. Fakat İslam uleması içinde önemli bir yerleri vardır. Yine saraylarda etkili oldukları bilinmektedir. Emevî, Abbasî, Selçuklu, Osmanlı ve İranî saraylarda çok sayıda Kürt mirlik ve beyliğinin temsilinin yapıldığı bilinmektedir. Hem kişi olarak rol oynanmış hem de beylikler kurulmuştur. Eyyubiler, Selahaddin’le birlikte 1171-1260 döneminde Şam merkezli bir devlet tesis etmiştir. Kürt kökenli olmakla birlikte, Türk hanedanları gibi, asil Araplar gibi rol oynamaktan kendini alıkoyamamıştır. Mervani Hanedanı, Meyafarqîn merkezli bir hükümdarlık tesis etmiştir (990-1090). Bu oluşum daha sonra Türk hanedanlıkları tarafından tasfiye edilmiştir. Benzer birçok Kürt Beyliği daha oluşmuştur. Bitlis kökenli Şerefhanlar 1560’lara kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir. Kürt beylikleri daha çok Sünni geleneğe bağlı olduklarından, İran Safevi Şia saltanatına karşı İdris-i Bitlisî öncülüğünde Osmanlı sultanlarıyla ittifak etmişlerdir. Osmanlı saltanat sistemi içinde en geniş otonomiye mazhar olan Kürt Beyliklerinin durumu 19. yüzyıla gelindiğinde bozulmuştur. Bedirhan Bey İsyanıyla son kozlarını oynamışlar ve kaybetmişlerdir (1835-1860).
Kürt kabile yoksullaşmasının ürünü olarak oluşan Kürtlere Kurmanc denilmektedir. Kurmanc, kabile ilişkisi dağılmış, köy ve göçer hane halkına dönüşmüş Kürt’ü ifade eder. Alt tabakadır. Nesnel olarak Kürt kalabilmiştir. Üst tabaka işbirlikçi Kürt kesimi çoğunlukla yerel ulusun iktidar elitleriyle kısmen de ABD ve Avrupa hegemonik güçleriyle ilişki içinde, emekçi Kürt’ü dışlama temelinde kendini yaşatmaya çalışmaktadır. Bu gerçeklik Kürt olgusundaki sınıfsal ve ulusal mücadeleye damgasını vurmaktadır.
Bir bütün olarak 12. yüzyıldan 19. yüzyıl başlarına kadar İslam uygarlığının yaşadığı, başta ticari ve kültürel alanlar olmak üzere tüm olumlu değerlerini Avrupa’ya kaptırarak, içi boşalmış bir kabuk uygarlığına dönüşme halidir. Binlerce yıllık birikimler Avrupa’ya beş yüzyıl içinde taşındı. Hegemonik merkezî uygarlığın bu yer ve güç değişimi, tarihin en büyük dönüşümlerindendir. Dünya halen bu büyük dönüşümün artçı depremlerini yaşamaktadır.
4- Kapitalist Modernite ve Ortadoğu
Ortadoğu toplumu 19. ve 20. yüzyıl ile birlikte kapitalist modernite tarafından fethedilmiştir. Bu iki yüzyılda Ortadoğu’ya dış kaynaklı ulus-devlet taşınmıştır. Ulus-devletçilik, çokça sanıldığı gibi millici, ulusçu güçlerin bir yaratımı değildir. Tersine, İngiltere hegemonyacılığının dünya çapında uyguladığı ‘böl-yönet’ politikasının icat edilmiş etkili aracıdır. İngiltere imparatorluk olarak genişlerken rakip imparatorlukları ulus-devletçiklerle bölerek güçten düşürmüş ve parçalamıştır. Kapitalist modernitenin iktidar stratejisi de esas olarak bu tip devletleri gerektirmiştir. İngiltere bir taraftan Osmanlı İmparatorluğu ve İran Şahlığı’nın resmi elitleriyle bağını sürdürürken, öte yandan bu imparatorluklarla çelişkileri olan çeşitli azınlıklar, aşiretler ve mezheplerden küçük ulus-devletçi hareketlerle ideolojik ve pratik olarak ilişkilenmiş, onları desteklemiş ve gerektiğinde onların inşa edilmelerinde belirleyici güç olarak hareket etmiştir.
Son iki yüzyılda Ortadoğu iktidar açısından sadece hegemonik bağımlılık konusunda değil, bölgenin ulus-devletçiklerle parçalanmasında da derinliğine bir krizi yaşamıştır. Bu krizde Osmanlı İmparatorluğu çökertilmiş, yerine çok sayıda ulus-devletçik inşa edilmiştir.
Bu temelde Arap ulus-devletçiliği İngiltere İmparatorluğu’nun Hindistan yolunu denetim altında tutma, petrol kaynaklarına sahip olma ve Osmanlı İmparatorluğu’nu kontrol etme hesaplarına dayalı olarak geliştirilmiştir. Araplar yirmi iki devletçiğe bölünürken, yüzlerce kabile ve mezheple parçalanma hep gündemde tutulmuştur. Söz konusu ulus-devletçikler dünya kapitalist hegemonyacılığının temel ajan kurumları halindeyken, bu devletlerin millici geçinmeleri, kapitalist modernitenin iktidar tekniği gereğidir. Büyük Arap ulusunu ve kültürünü tüketen, İsrail’den çok, yirmi iki ulus-devletçiğin iktidar hesaplarıdır; bunların çılgın ve akıl almaz masraflarıdır. Halkları yerlerde sürünürken, bu iktidarlar Nemrutlar ve Firavunları gölgede bırakan her türlü ihtişamı sergilemekten çekinmemektedir. Onlara bu gücü veren ise, yeni seküler tanrı olan ulus-devletçikleridir. Eski tanrılarına bağlılıkları sahte ve sözdedir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun hâkim eliti olan Türkler Anadolu’da küçük bir ulus-devletle oyalanırken, Balkanlarda, Kafkaslarda ve Ortadoğu’da Türk ve Türkmen azınlığı kendi kaderine terk edilmiştir. Diğer Türki ulus-devletler ise AB-ABD himayesine ilaveten, Rusya’nın hegemonyası içinde varlık kazanmışlardır. Çekişme konusudurlar. Çok millici geçinmelerine rağmen, hegemonyasız ayakta durmaları zordur. Bölgesel krizden fazlasıyla pay alıp, kaotik potansiyele sahiptirler.
Ermeniler, Anadolu Rumları, Süryaniler, Pontuslular etnik temizlikle yerlerinden edilirken, binlerce yıllık mekân ve zaman kültürlerini yitirmekle karşı karşıya gelmişlerdir.
Yahudilerin hem halk hem de din olarak konumları, âdeta tarihlerini yeniden yaşatırcasına, bölgenin diğer çok önemli bir iktidar kaos dinamiği olarak rol oynamaktadır. Kapitalist modernitenin önde gelen bir inşa gücü olarak, bölgeye son iki yüz yıllık dönüşleri kaotik durumu derinleştirmiştir.
Bölgenin en eski halkı olan Kürtler hep kültürel soykırımın eşiğinde bırakılmıştır. Kürt halkı ‘çıbanbaşı’ konumunda ve böl-yönet politikasının sağlam kozu olarak hep elde tutulmuştur.
İran kendi içinde hep gergin hale getirilip yönetilmeye çalışılmıştır. Bu yetmiyormuş gibi, son tahlilde her ikisi de güdümlü işbirlikçi olan laik ve dinci yaşam tarzlarıyla İran’daki siyasi kaos daha da derinleştirilmiştir. İran modernistleri kapitalizm imalatı ulus-devlet putunu büyük ruhçuluk olarak ‘İslam Cumhuriyeti’ adıyla sunmaktan utanmayacak denli pişkindir. Güncel somutluğuyla kurumsal faşizm olan, krizin pençesinde debelenen ve küresel kapitalist sistemin zayıf karnını teşkil eden İran’ın daha kaotik ve varlık sorunu yaşadığı bir sürece girdiği görülmektedir.
Bölgenin inşa edilmiş irili ufaklı tüm devletlerinin ister millicilik ister dincilik adıyla olsun kapitalist modernitenin bayat ajanları, figüranları rolünden öteye rol oynamadıkları açıktır. Kısa tarihlerine bakıldığında, millici ve İslamcı devletlerin son iki yüzyılın emperyalizm imalatı olduklarını anlamakta güçlük çekilmeyecektir.
Ortadoğu’daki iktidar ve devlet krizleri hem tarihi hem de günceldir. Tarihi boyutu kastik sistemle, güncel boyutu ise zaten kastik katil sistemin son aşaması olan kapitalist moderniteyle bağını ortaya koyar. Kapitalist modernitenin son iki yüzyıllık cilası nedeniyle sorunları tarihsel bağlamından kopuk ele almak ne kadar yanlış ise, sorunların tarihsel karakteri nedeniyle kapitalist modernitenin yaptığı eklemeleri görmemek de yanlıştır.
Kapitalizmin kendisi bölge toplumunun yapısında bilinmeyen ve tanınmayan bir olgu değildir. Kapitalizm binlerce yıldan beri kendini tüccar-tefeci kesim olarak göstermiştir. Bu kesim, iktidar ve tarım tekelleriyle sıkı ilişkisini hep korumuştur. Krizleri en çok istismar eden de bu kesimdir. Bütün kutsal dinler tarafından lanetlendiği gibi, komünal toplum düzenlerinin ahlaksız olarak yargılayıp kendilerinden uzak tuttukları yine bu kesimdir.
Kapitalist moderniteyle gelişen, bu kesimin gün yüzüne çıkmasıdır. Bu kesimlerin Avrupa’da kazandıkları sınıfsal meşruiyeti Ortadoğu’da da kazanmaları sosyal dengeleri zorlamıştır. Burjuva sınıf temsilciliği olarak İngiltere, bölgeye gelip işbirlikçilerini oluşturduğunda, hegemonik iktidar için çok önemli bir kesimi inşa etmiş olmaktadır. Batı modernitesini Ortadoğu’ya taşıyan, bürokrasiyle birlikte bu komprador kesim olmuştur. Kapitalist modernite sistemi, esas olarak bu iki işbirlikçi kesimle bölgeye yerleşmeye çalışmıştır. Ortadoğu toplumunda yabancılaşmayı en çok yaşayan bu kesimler, bunalımın sosyal boyutunu temsil etmektedir. Bunların bölge kültürüne taşıdıkları yabancılaştırıcı değerler sosyal bunalımı, kaosu geliştirmekten öte bir rol oynamaz.
Son iki yüz yılda ulus-devlet fideliğinde yetişen burjuvazi, bölgenin tarihsel toplum yapılanmasına yabancı bir aşı olmuştur. Ama vurulan aşı tutmamaktadır. Bundan ötürü de elindeki devlet aygıtını ve ekonomi üzerindeki tekellerini faşizan temelde kullanmaktan çekinmemekte; daha doğrusu, iktidarla süzülen bir sermaye tekeli olarak faşizme sığınmaktan başka çaresi kalmamaktadır. Dünyanın benzer diğer bölgelerinde ve Ortadoğu’da sermayenin bu niteliği ile ulus-devletin inşasındaki zorbalık, faşizmin esas özünü teşkil etmektedir. Faşizm, sermayenin ulus-devletle iç içe oluşumunun iktidar biçimi, iktidardan damlayan sermayenin ebesi olarak anlam kazanmaktadır.
Kısaca Batı modernitesinin Ortadoğu’ya kapitalizm, sermaye ve burjuvazi ihracı geleneksel toplumsal krizi ve kaotik durumu daha da derinleştirmiştir. Şüphesiz bir sosyal yaşam vardır. Fakat bu yaşam biraz da başı vurulmuş veya bazı organları koparılmış hayvanların debelenmesine benzemektedir.
Kapitalist modernitenin saldırısında ideolojik hegemonyanın rolünü görmemek büyük eksiklik olacaktır. 19. yüzyıl başlarına gelindiğinde Avrupa kapitalist modernitesi, hakikat algısı üzerinde ideolojik hegemonyasını çoktan kurmuştur. Ortadoğu’ya da hakikat algısındaki üstünlükle giriş yapmıştır. Önce misyonerler üzerinden bölgeyi yeniden keşfetmiştir. Ardından gezginler ve ‘bilimsel araştırmacıların’ bölge hakkındaki algılamaları ‘oryantalizm’ olarak bir düşünce ekolüne dönüştürülmüştür. Oryantalizm Batı Avrupa uygarlığının zihniyet hegemonyasıdır. 19. yüzyıldan itibaren Doğu zihniyeti bağımsızlığını giderek yitirir. Oryantalist düşünceler egemen kılınır. Doğulu aydınlar ve elitler de oryantalist düşüncenin egemenliğine girer. Milliyetçilik başta olmak üzere liberalizmin tüm düşünce versiyonları Doğu zihniyetini istila eder. Yeni İslamcı ve diğer dinî düşünce hareketleri bile oryantalist kalıplar temelinde gelişir.
20. yüzyılla birlikte gelişen ulus-devletçi hareketler özünde oryantalist düşüncenin ajan kurumları niteliğindedir. Ulus-devlet kurucuları, çokça iddia ettikleri gibi bağımsızlıkçı düşünce sahibi değildirler. Sol düşünce de dahil 20. yüzyılın bütün düşünce formları Ortadoğu’da oryantalizmin damgasını taşımaktadır. Sosyal bilim adına bölgeye uyarlanan düşüncelere her ne kadar evrensel bilim hakikatleri dense de özünde hepsi oryantalisttir. Kuşkusuz oryantalizm bu gücünü eski zihniyet kalıplarına göre hakikate çok daha yakın olmasından almaktadır.
Ne var ki, 20. yüzyılın sonlarında sistemin genel yapılanmasındaki bunalım ve çözülmelere uygun olarak, yaklaşık iki yüzyıl süren bu egemenliğin kendisinde de bunalım ve çözülmeler yaşandı. Felsefe uygulamalı bilimsel teknikler karşısında eski önemini yitirirken, bilim sayısı bilinmeyen araştırma tekniklerine dönüştü. Sanat ise klasik çağdan sonra ekol değerini yitirerek yığın endüstrisi halinde kaba bir metaya indirgendi. Sonuçta her üçü birlikte kapitalizmin, ulus-devletçiliğin ve endüstriyalizmin basit çıkar araçları haline geldi. Böylece felsefe, bilim ve sanat esas işlevleri olan hakikati araştırma ve ifade etme yeteneklerini kaybetti.
Batı’da bilim, felsefe ve sanatta yaşanan bu bunalım, Ortadoğu’da oryantalizmin gözden düşmesiyle anlam bulmuştur.
Bu temel perspektif ışığında baktığımızda, güncele ilişkin söylenebilecek ilk husus, genelde toplumsal soruna, özelde kriz ve kaostan çıkışa ilişkin hem geleneksel hem de modern hâkim güçlerin sunabilecekleri bir çözümlerinin olmadığıdır. İster dincilik ister milliyetçilik adına olsun, geleneksel tarihe sığınmak çözüm getirmez, çünkü bu güçlerin tarihi de çözümsüzlük tarihidir. Öte yandan modern güçlerin de sunabilecekleri bir çözümleri yoktur. Kendileri en sorunlu ve sık krizli bir sistemin inşacıları iken, nasıl çözüm olabilirler ki? Kastik sistemin son aşaması olan küresel kapitalist sistem özsel ve yapısal kriz yaşarken ve bir çıkış yolu bulamazken, Ortadoğu’nun temelleri kastik sistemin başına kadar uzanan ve modernitenin daha da içinden çıkılamaz hale getirdiği sorunları ve krizlerine hangi çözümü sunabilecektir? Güncelde yaşananlar ne denli büyük bir krizin ve çözümsüzlüğün yaşandığının ispatı olmaktadır.
5- Çözüm bekleyen bazı tarihi-güncel çelişkiler
İdeolojik iktidar ve devlet tekelciliğinin güncellenmesini ve somut görünümlerini ifade eden bazı temel çelişkileri şöyle belirtebiliriz:
1- Cinsiyetçilik Ortadoğu’da aşılması en zor sorun ve en büyük özgürlük engelidir. Ortadoğu’daki sömürü ve sorunsallıkların çekirdeği, kök olgusu cinsiyetçiliktir. Özgür toplumsallaşma kültürünü bozan ilk sorunsallık alanıdır. Ortadoğu’da denilebilir ki, Sümerlerden bu yana her din, inanç, devlet ideolojisi cinsiyetçiliği hem felsefi-ahlaki olarak beslemiş hem de kurumsallaştırmıştır.
Cinsiyetçilik, Ortadoğu insanı için artık tartışmaya kapalı, doğal bir kabul halini almıştır. Sorunun aşılmasının önündeki en büyük engel budur. Çünkü aşılabilmesi için önce sorunun sorun olarak kabul edilmesi gerekir.
Ortadoğu insanı bugün içinde bulunduğu ekonomik, politik, toplumsal buhranların gerisinde cinsiyetçilik sorunu olduğu düşüncesinden çok uzaktır. Bu yönlü bir aydınlanma olmazsa olmaz bir ihtiyaçtır.
Cinsiyetçilik sorununun çözülmesi konusunda Ortadoğu toplumunun zorlukları çok fazladır. Çünkü sorun çok yönlü ve çok köklüdür. Buna karşı aydınlanma düzeyi zayıftır. Ama çok iyi bir avantajı da var.
Kürtler Ortadoğu’nun en eski halklarından biridir. Ağırlıkta Sünni İslam inancına mensup bir toplumdur. Bu doku üzerinden Kürt Özgürlük Hareketi kadın-erkek eşitliği, özgürlüğü temelinde geliştirdiği örgütlenmeyle bu sorunun aşılabileceğini gösterdi. Aşılmasına dair bir yol açtı. Ayrıca kadın özgürleştikçe nasıl güçlü bir toplumsal özgürlük deneyiminin açığa çıktığı Rojava devrimi deneyiminde görüldü.
2- Ortadoğu, kabilenin hanedanlaşması yoluyla iktidarların geliştiği bir alandır. Kabile kültüründe çatışmalardan başarılı çıkmış, yani yenen kabile kutsallık düzeyini derinleştirir. Ne kadar yengi, o kadar derinleşen kutsallık.
Hanedanların daha da büyük iktidarlara dönüştüğü zamanlarda din tarafından kutsanma devam etmiştir. Koca ülke toprakları hanedanın malı-mülkü olarak görülmüştür. O günden bugüne kabile, aşiret, hanedan siyaset alanındadır. Hanedana dayalı rejimler yıkıldıktan sonra bile geniş aileler etkinliğini sürdürür.
Dinler aileyi, aile şahsında devleti kutsadı. Modern kapitalist sistem görece komünaliteye yakın geniş aileyi ortadan kaldırıp, “çekirdek aile” kültürünü kurumsallaştırdı. Dikkat edilirse, iktidarın ilk şekillenmesinden bu yana aile farklı isimler altında hep vardır ve iktidarın merkezindedir. Tüm iktidar sistemlerinin devlet inşasını aile inşasıyla iç içe örmüş olması bundandır. Bugün bile ailenin dağılması devletin dağılmasıyla eş görülür.
Ortadoğu, aile kültürünün en köklü olduğu bölgedir. Çünkü hem ilk iktidar modelinin temelidir hem din tarafından kutsanmıştır hem de her tür iktidar gücü tarafından savunulmuştur.
Ailenin sadece erkek egemenliği veya kadın sömürüsü üzerinden değerlendirilmesi dar bakışın ürünüdür. Aile, esas olarak ailenin tüm üyelerini iktidar rejimine göre şekillendirme kurumudur. Biraz derinliğine bakılırsa görülecektir ki, aile erkeği de en az kadın kadar sömürmenin aracı kurumudur. Louis Althusser’in aileyi, “devletin ideolojik aygıtlarından biri” olarak tanımlamış olması, çok doğru ve değerlidir. Aile, genellikle toplumsal bir yapı, hatta toplumsallığın temeli sayılır. Fakat aile toplumdan çok bir devlet-iktidar kurumudur. Kuşkusuz aile tümüyle ortadan kaldırılamaz. Bir ilişki formu olarak belli düzeylerde varlığını sürdürmesi gerekebilir. Fakat aile kurumuna dair bir bilinçsel aydınlanma ve ailenin adım adım demokratikleştirilerek komünal bir toplumsal yapıya dönüştürülmesi şarttır.
Ortadoğu’da aile demokratikleşmeden toplumun özgürlükçü demokratik kültüre kavuşması mümkün değildir. Aileye dair bilinç ve onu dönüştürme mücadelesi bir özgürleşme mücadelesi olarak ele alınmalıdır.
3- Tarihi olduğu kadar güncel bir sorun olmayı sürdüren Arap-Yahudi çelişkisi, tarihte uygarlık sistemi, güncel ve yakın tarihte ise kapitalist modernite tarafından üretildiği için iktidar ve hegemonik yaklaşımlarla çözülemez. İktidar ve devlet bağlamından kurtulmadıkça İslam ve Yahudilik asla barıştırılamaz. İktidar ve devlet gücü olmakta ısrar ettikleri müddetçe her iki güç tarihte olduğu gibi günümüzde de varlıklarını ancak birbirlerini yok etmede bulacaktır. Çünkü iktidar tarihleri öyle inşa edilir. Kapitalist modernite bu süreci daha da yoğunlaştırarak ve katılaştırarak sürdürdü. Kapitalist moderniteye göre çözüm, karşıtlardan birinin ezilmesidir. Kapitalist modernitenin beş yüzyıllık tarihi bu tarz çözümlerin sayısız örnekleriyle doludur. Yaklaşık yüz yıldır bölgeyi en çok olumsuz etkileyen, çok büyük acılara ve kayıplara yol açan bu sorunun, mevcut hâkim yaklaşımlarla daha da çürütücü etkilerde bulunarak sürmesi kaçınılmazdır.
Hiçbir örnek iktidarcı-devletçi uygarlık çözümlerinin gerçek kanlı yüzünü Arap-Yahudi sorunu kadar sergileyemez. 7 Ekim 2023 tarihinden itibaren Gazze’de olup bitenler bunu tüm açıklığıyla ortaya koymuştur. Daha da feci olanı ise, Yahudilerin bizzat inşasında büyük rol oynadıkları kapitalist modernite güçleri tarafından soykırıma uğratılmış olmalarıdır.
4- Türk egemen elitinin Kürt-Ermeni-Asuri-Rum-Yahudi çelişkisi de esas olarak kapitalist modernite kaynaklıdır. Kökleri eski uygarlıklara kadar uzansa da kapitalist modernitenin üç mahşeri atlısının -kapitalizm, ulus-devlet, endüstriyalizm- bölgeye yayılmasıyla birlikte, Anadolu ve Mezopotamya tarihinde o güne değin tanık olunmayan sayısız etnisite ve millet kırımı yaşanmıştır. Bu halklar ve kültürler kapitalist modernitenin son iki yüzyıllık tarihinde birbirlerine aşırı düşmanlık besler hale getirilip karşılıklı kırımlara uğratılmıştır. Böylelikle binlerce yıllık kültürel birikimler tasfiye edilirken, bazı halklar da bölgeden sürülmüş, imha edilmiştir. Kalanlar ise çöl ya da dağ kabilelerine dönüştürülmüştür. Çelişki gerçekte Türkler ve diğer halklar veya halkların kendi arasında değildir. Çelişkileri inşa edenler kapitalist modernitenin hegemonik ulusal güçleridir. Bu güçler, bölgedeki konjonktürel çıkarları uğruna, bölgenin bu en eski halklarını birbirine kırdırtmaktan çekinmemiştir. Görünüşte birbirleriyle savaşan tüm bu halklar, özünde tekelci kapitalizmin iktidar ve sömürüsünün kurbanıdır. Ne acıdır ki, bu halklar birbirlerini imha ederken neye, kime hizmet ettiklerinin derinliğine farkında değildir. Bu çelişki kapsamında gerçekleşen kırımlar bile, tek başına kapitalist modernitenin tarihteki tüm uygarlık sistemlerinin en kanlısı olduğunu ispatlamaya yeterlidir. Ortadoğu genelinde uzun zaman ‘halklar bahçesi’ olan yerler, bugün sessiz bir ‘halklar mezarlığına’ dönüşmüştür.
5- Dincilik-mezhepçilik Ortadoğu’da mutlaka çözülmesi gereken sorunlardandır. Gerek İslamiyet-Musevilik, gerekse İslamiyet-Hristiyanlık, hatta Hristiyanlık-Yahudilik çelişki ve çatışmaları da proto-modernite bağlamında çözümlenebilir. Dinlerin kapitalist modernite öncesi çatışma nedenleri ve formları, olduğu gibi kapitalist moderniteye de yansımıştır. Özellikle Ortadoğu kökenli tek tanrılı üç dini ön-milliyetçilik olarak değerlendirmek gerekir. Bu dinlerin modernite milliyetçiliklerinden farkları, teolojik maske takmış olmalarıdır. Sonuçta hem iktidar ve devlet dini hem de kapitalist modernitenin ulus-devlet söylemi haline gelmiş anlatılar, aynı tekelci çıkarlara hizmet etmektedir. Tarihte olduğu gibi günümüzde de Avrupa ve Ortadoğu’daki mezhep savaşları devletçi uygarlık ve kapitalist modernite kaynaklı olup, hızından hiçbir şey kaybetmeden aynı çıkarlar temelinde devam ettirilmektedir. İslam uygarlığında iktidar ve devlet güçleriyle toplumsal halk güçleri arasındaki çelişki ve çatışmalar daha Hz. Muhammed döneminde başlar. Hz. Muhammed’in vefatından sonra bu çatışmalar nedeniyle dört halifeden üçü öldürülür. Sonuçta İslam dünyası için aristokratik üst sınıfı temsil eden Muaviye, Muhammed’in ailesini temsil eden Ehlibeyt ve yoksul kabilelerin radikal kesimini temsil eden Hariciler şeklinde ilk toplum, sınıf ve devlet bölünmesi gerçekleşir. İktidar İslam’ı kendini sayısız küçük devletler ve imparatorluklar halinde pekiştirir, Sünni mezhep şeklinde normlaştırır ve meşrulaştırırken, iktidar karşıtı İslamî mezhepler kendilerini Hariciler ve Ehlibeytçiler olarak var kılmaya çalışır. İran’da şekillenen İslam ise dönüşen İslam’dır. Genel hatlarıyla Şia olarak adlandırılsa da özünde orta sınıfın Ehlibeyt İslam’ıdır. Kökeni iktidarcı İslam’ın daha ilk çıkışına dek uzansa da Şia-Sünni çelişki ve çatışmasının günümüzde aldığı biçim kapitalist modernite ile bağlantılıdır. Yakın dönemde yaşanan İran-Irak çatışması ulus-devlet formunda ve emperyalizmle bağlantısı içinde ele alınırsa doğru anlaşılmış olur. İmparatorluk tarzındaki gelişimi ve zengin kültürü nedeniyle İran’ın İslam’ı Arap toplum ve iktidar geleneğinden farklı olarak şekillendirmesi doğası gereğidir. Bunda Sünni İslam’ın İran’ı fethederken kullandığı sert yöntemler de etkili olmuştur. İran’da üst kesim imparatorluktan miras kalan iktidar alışkanlıkları nedeniyle İslam’ı hızla devletleşmeye taşıyarak yaşamak isterken; alt kesim tarih boyunca hep iktidar sahiplerinden neler çektiğinin bilincinde olarak İslam’ı bir sivil toplum biçiminde ve iktidar karşıtı yönüyle yaşamaya çalışmıştır. Bu yönüyle her zaman üst kesimlerle orta ve alt kesimlerin yaklaşımı farklı olmuştur. İslamî İran tarihinde de görülen budur.
6- Ortadoğu’daki demokrasi yoksunluğu, despotik iktidar ve devlet gerçekliği, bitmeyen savaşlar, bölgenin hegemon güçler ve onların işbirlikçileri tarafından sömürülmesi, artan yoksulluk, işsizlik vb. daha pek çok nedenden ötürü bölge çok yoğun bir iç ve dış göç yaşamaktadır. Her yıl Avrupa ve Amerika’ya doğru göç yollarında binlerce insan yaşamını yitirmektedir. Gelinen aşamada göç sorunu kürenin tümünü etkileyen en temel sorunlardan biri haline gelmiştir. Öyle ki başlangıçta ucuz işgücü bulabilmek için küresel kapitalist sistem tarafından teşvik edilen göç, günümüzde aynı güçler tarafından engellenmeye, önleyici tedbirler alınmaya çalışılmaktadır. Göç, bölge halkları için kendi ana yurtlarından, öz kültürlerinden kopma, başka diyarlarda en iyisinden ucuz iş gücü haline gelme anlamına gelirken; göçe maruz kalan Batı ülkelerinde ise sosyal yapıyı değiştirmektedir. Artan yoğun göç Batı merkezlerinde giderek göçmen karşıtlığının gelişmesini getirmekte, faşist partilerin daha etkili olmasına neden olmaktadır. Sorunun küresel kapitalizmden ve bölgesel despotizmden kaynaklandığı, çözümün ise ancak bölgede demokrasinin gelişmesi ve kurumlaşmasıyla mümkün olabileceği her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır.
7- Endüstriyalizm hegemonik metropoller için azami kâr sağlayabilir. Fakat bunun karşılığı kırsal alanların çölleşmesi, köylerin boşaltılmasıdır. Dolayısıyla sosyal ve ekonomik bunalımın derinleştirilmesidir. Ortadoğu coğrafyasında ve ekonomik yaşamında endüstriyalizm, belki de iktidar-devlet savaşlarından daha tehlikeli sonuçlar doğuran bir ideolojik-politik saldırı tekniğidir. Soykırımlar kadar tehlikelidir. İklim değişikliğinin, göller, sulak alanlar ve nehirlerin kurumasının esas sorumlu gücü olup, tahribatları bu hızda devam ederse yaşanacak bir dünya bırakmayacaktır. Endüstriyalizm sanıldığının aksine, ekonomiye ve topluma saldıran en temel araçtır. Gerçek sanayinin de yıkım gücüdür. Kapitalizmin azami kâr hırsıyla yürütülen endüstriyel kalkınmacılık ülkeleri refaha ve zenginliğe değil, yıkıma ve yoksulluğa götürür; krize sürüklemekten de öteye harabeye çevirir. Sadece Afganistan için yürütülen haşhaş endüstrisiyle Irak için yürütülen petrol endüstrilerinin bu alanları içine düşürdüğü harabe hal, gerçeği apaçık kılmaktadır. Harap olan sadece ülkeler değildir; aynı zamanda tarihsel toplumdur, kültürdür. Avrupa’nın kendisi için bile alarm zillerinin çalması anlamına gelen kapitalizm ve endüstriyalizm ancak reformlarla sürdürülebilirken, Ortadoğu toplumunda yaşanan tarihsel sorunları sınır tanımayan çatışma ve savaşlara taşırması kaçınılmazdır. Ortadoğu toplumunda kapitalizmi ve endüstriyalizmi derinleştirmek, toplumun kendisine ve çevresine karşı savaşı yoğunlaştırmak anlamına gelir. Hangi kılıflar altında sunulursa sunulsun, hep üçlü sacayağı biçiminde stratejik bir savaş aracı olan kapitalist modernitenin güncel somut hali bu yargıyı doğrulamaktadır.
Oryantalist paradigmayı parçaladığımızda göreceğiz ki, ‘soğuk savaşın’ sonu, Ortadoğu için ‘sıcak savaşın’ üst evreye sıçraması demektir. 1991’deki Körfez Savaşı’nın soğuk savaşın bitiminden hemen sonrasına denk gelmesi bu görüşü doğrulamaktadır. Ortadoğu için kapitalist modernite savaşı, Napolyon’un 1800’lerin başından itibaren Mısır’a adım atmasıyla başlamış; ulus-devletçikler yaratma, kapitalist acenteler oluşturma ve petrol başta olmak üzere tüm kaynakların endüstriyalizm tarafından talanıyla zirveye çıkarılmıştır. Kapitalist modernitenin bölgemiz açısından kalın çizgisel anlatımı budur. Gerisi ayrıntı ve bol döngülü kısa hikâyelerdir.
6- Bölgenin yeniden dizayn çabaları ve Üçüncü Dünya Savaşı
Kapitalist modernite koşullarında Ortadoğu’nun yaşadığı kriz ve kaostan ziyade gerçek bir savaş halidir. Şüphesiz günümüz savaşları ne ilk ve ortaçağların savaşlarına ne de kapitalist modernitenin ilk iki dünya savaşına kadar yaşattığı savaş biçimlerine benzer. Özellikle Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ile birlikte savaşlar kitleselleşmiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise toplumsallaşmıştır. Üç ayaklı kapitalist modernite canavarının yürüyüşünde yaşanan savaşların iç ve dış ayrımlarıyla toplum dışında verilmesi döneminin sona erdiğini, kapitalist modernitenin yeni döneminin ise iç ve dış savaşların toplum içinde birleşik olarak yürütülmesi anlamına geldiğini kavramak kapitalist modernitenin yeni özünün gereğidir.
Açık ki yeni ve farklı bir tarihsel aşamaya girilmiştir. Bu da ‘Üçüncü Dünya Savaşı’ olarak adlandırdığımız ve Birinci Körfez Savaşı ile başlayan süreçtir. Yürütülüşü, süresi bakımından ilk iki dünya savaşından farklı ve ideolojik-kültürel karakteri önde olan bu savaş, dünyanın değişik alanlarında yürütülmekle birlikte esas olarak Ortadoğu ve Kürdistan merkezlidir. Savaşın yürütücüleri olan küresel sermaye güçleri ve hegemonik güçler, daha fazla ekonomik çıkar elde etmek, ideolojik-siyasi-askeri hâkimiyet sağlamak için kendileriyle iş birliğine yanaşmayan, kapılarını küresel sermayeye ve kapitalist kültüre sonuna kadar açmayan tüm örgüt, yapı ve rejimleri düşürmeye, işbirlikçi iktidarları hâkim kılmaya çalışmaktadırlar. Bu kapsamda Kürt Özgürlük Hareketi ve Önderliğine dayatılan ise, bağımsız Kürt kimliği ve özgürlük çizgisinden vazgeçmek olmuştur. Bunun kabul edilmediği ve özgürlük çizgisinin Kürdistan’ın genelinde etkili olduğu görülünce, PKK ve Önderliğine yönelik 1990 sonrası NATO’nun Gladio savaşları yoğunlaştırılmıştır. İsrail Devletinin temel güvenlik aracı olarak Proto-İsrail Kürt ulus-devletinin Başur’da inşa edilmeye başlanması bu temelde gerçekleşmiştir. Hegemonik güçlerin bağımsız Kürt kimliği ve özgürlük çizgisini temsil eden Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik tasfiye amaçlı 9 Ekim 1998 Uluslararası Komplo saldırısı Üçüncü Dünya Savaşı’nın yeni bir aşaması olmuştur.
Bu evreyi daha da derinleştiren ise, 11 Eylül 2001’de New York’taki İkiz Kulelere düzenlenen komplo olasılığı yüksek saldırıdır. NATO dolayısıyla dünya hegemonik sistemi tarafından Sovyet Rusya’nın 1990’lardaki çözülüşünden sonra yeni düşman olarak ilan edilen radikal İslam gerçekte ideolojik maske olarak kullanılmıştır. Özünde ise amaç, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Ortadoğu’daki Müslüman kültürlü ülkelerde yarım kalan kapitalist hegemonyanın tam tesisini sağlamaktır. Özelde ‘asi-eşkıya devletler’ denilen İran, Irak, Suriye, Libya vb. devletleri sisteme tam entegre etmek, genelde de ABD’nin dünya hegemonyasını pekiştirmek temel amaçtı. Böylelikle Sovyet sisteminin çöküşünden sonra doğan hegemonik boşluk, ABD hegemonyasıyla doldurulmuş olacaktı. Ayrıca yeni rakip olan Çin’in yükselişinin de önüne geçilecekti. 11 Eylül 2001 sonrası Afganistan’a yönelik ilk hamlenin amacı, Orta Asya’da doğan hegemonik boşluğu Rusya ve Çin’in doldurmaması için acil davranıp inisiyatif almaktı. El Kaide ve Taliban bu amaçla kullanılan paravan araçlar oldu. Yapılan hazırlıklar doğrultusunda savaşın ilk hamlesi başarıyla geçti. Irak hamlesi teknolojik üstünlükle aynı hızla amacına ulaştı. Amaç Saddam Hüseyin rejimini düşürmekti. Bu amaç gerçekleşti ama asıl zorluk siyasi alanda baş gösterdi. Irak gibi asi bir rejim devrildikten sonra, uygarlık tarihi boyunca biriktirilen tüm kötülükler Pandora’nın Kutusu açılmışçasına bir bir dökülmeye başladı.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Üçüncü Dünya Savaşı kapsamındaki bu gelişmelere ve uluslararası komploya verdiği cevap devletçi paradigmadan vazgeçiş; demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü toplum paradigmasıyla demokratik özerkliklere dayalı demokratik konfederalizm sistemini Kürdistan’da, Ortadoğu’da ve dünyada geliştirmek oldu. Demokratik Modernite Kuramı olarak ifade ettiğimiz bu zihniyet çerçevesi, Arap Baharı ortamında, 19 Temmuz 2012’de Rojava Özgürlük Devrimi’ni doğurdu. Kadın özgürlükçü ve öncülüklü bu devrim, Kürdistan ve Ortadoğu’nun olduğu kadar Dünya’nın devrimi haline gelerek, kapitalist moderniteye alternatifin yolunu gösterdi.
Toplumun eşitlikçi ve özgürlükçü doğasına dayanan ve farklılıkların eşitçe birliği anlamına gelen demokratik ulus zihniyeti ve onun bedenleşmesi olarak demokratik konfederal sistem, Rojava Devrimi ile küresel düzeyde etkisini arttırdıkça, küresel sermaye güçleri bu gelişmeyi kendileri açısından tehlike olarak gördü. Kapitalist modernitenin hegemon güçleri bir taraftan ürünleri olan DAİŞ’e karşı mücadele gerekçesiyle uluslararası koalisyon adıyla devrimin içine sızarak onu öz güce dayanan çizgisinden saptırmaya çalışırken, diğer yandan TC’yi özelde Rojava Devrimi’ne genelde Kürt Özgürlük Hareketi’ne saldırttı. Küresel kapitalizmin kendisi açısından tehlike gördüğü bu devrimi kaynağında tasfiye ve yozlaştırma amacı ile tek amacı Kürt soykırımı olan TC’nin amaçları çakışınca, soykırımcı TC küresel kapitalizmin verdiği desteği çok büyük bir fırsata dönüştürerek ‘Çöktürme Planı’ adını verdiği soykırım planını seferberlik halinde devreye koyarak 24 Temmuz 2015 tarihinden itibaren saldırıya geçti.
Kürt Özgürlük Hareketi’ne yönelik soykırım saldırılarının sürdüğü bir dönemde, 7 Ekim 2023 tarihli İsrail’e yönelik Hamas görünümlü saldırı, Üçüncü Dünya Savaşı’nda bir başka evreyi oluşturmuştur. Bu tarihten sonra İsrail ulus devleti hegemonik güç olarak devreye girmiştir. Bu da Ortadoğu’daki güç dengelerini sarsmış ve yeni bir durum ortaya çıkarmıştır. Gazze’nin yerle bir edilerek Hamas’ın etkisizleştirilmesi, Lübnan Hizbullahı’nın güçsüzleştirilmesi, Suriye’de BAAS rejiminin tasfiyesi, Yemen’de Husilere vurulan darbeler ve İran’a yönelik sarsıcı askerî harekât siyasal dengelerde önemli değişiklikler yaratmıştır. Böylelikle Araplarla ilişkilerini yumuşatmayı amaçlayan İbrahimi Anlaşma ile İsrail’in askeri-siyasi etki gücü artmıştır. Hindistan’dan Akdeniz’e açılmaya çalışılan enerji yolunun önündeki engeller kaldırılarak yol güvenceye alınmıştır. İsrail-Kıbrıs-Yunanistan ittifakı temelinde Doğu Akdeniz’de TC’nin aleyhine bir güç yoğunlaşması yaşanmış, stratejik konumundaki zayıflama nedeniyle TC’nin bölgedeki etki gücü azalmıştır.
Tüm bu gelişmeler İngiltere’nin böl-yönet politikasıyla Ortadoğu’yu ulus-devletler şeklinde dizayn etme projesi olan Sykes-Picot düzenini çözmüştür. Mevcut durumda küresel kapitalist sistem Sykes-Picot yerine yeni bir düzen kurmaya çalışmaktadır.
Böyle bir ortamda hegemonik sistemin çekirdek gücü olarak İsrail ulus-devleti, bu durumdan yararlanarak sınırlarını genişletme çabasındadır. Ancak pek çok açıdan ciddi bir zorlanma yaşadığı, kriz halini aşamadığı da görülmektedir.
Suriye’de Baas rejimi tarihe gömülürken, yerine El Kaide kökenli, selefi HTŞ iktidar yapılmıştır. Diğer Ortadoğu ülkelerinde “Müslüman Kardeşler Örgütü” önderliğindeki iktidarlar çökmüş; siyasi İslam’a dayalı Yeşil Kuşak Projesi kimi yerlerde başarılı olsa da kısa sürede tümü derin kriz ve çöküş sürecine girmiştir.
Diğer Arap devletleri varlıklarını petrole borçlu olarak sürdürürken, petrolün olmadığı koşullarda varlıklarını tek bir gün bile sürdürmeleri oldukça zorlu hale gelmiştir.
İran İslam Cumhuriyeti, Rusya ve Çin ile ilişkilerine dayanarak varlığını sürdürmeye çalışsa da yeterli desteği alamamakta ve var olma tehlikesi yaşamaktadır. 7 Ekim 2023 tarihinden günümüze ülke dışındaki cephelerin tümünde büyük bir yenilgi almış olup artık ülke içinde savaşmak zorunda olan bir güç haline gelmiştir. Gerçekleşen halk serhildanları İran İslam Cumhuriyeti’nin halk desteğini çok büyük ölçüde kaybettiğini, meşruiyet sorunu yaşadığını, artık zorun gücüyle ayakta kalmaya çalışan bir devlet olduğunu tüm açıklığıyla göstermiştir. Küresel kapitalizmin saldırısı ve halk serhildanlarının bileşik etkisiyle rejimin daha ne kadar ayakta kalabileceği merak konusudur.
Tüm çabasına rağmen PKK’yi tasfiye edemediğini gören TC, 7 Ekim 2023 sonrası gelişmelerin kendisi açısından varlık sorunu yarattığını düşünerek Kürt sorununda yeni bir dönemin kapısını açma niyetini beyan etmiştir. Önder Abdullah Öcalan’ın buna cevabı, silahlı mücadele stratejisi yerine öz savunmaya ve bütüncül hukuka dayalı demokratik siyaset stratejisi ile ulus-devletçi sosyalizm yerine demokratik toplum sosyalizmini esas alan tarihi 27 Şubat 2025 Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı olmuştur. Kürt sorununun Kürdistan’ı sömürge halinde tutan devletlerle demokratik entegrasyon temelinde çözümünü içeren çağrı, başta TC olmak üzere ilgili devletler tarafından şimdiye kadar yeterli ve gerekli karşılığı bulmamıştır.
Katı bir ulus-devlet olarak kurulmuş ve böyle kalmayı var oluşunun şartı haline dönüştürmüş olan Türkiye Cumhuriyeti ulus-devlet çizgisindeki ısrarı nedeniyle derin krizler yaşamaktan kurtulamayacaktır. TC ya başta Kürt halkı olmak üzere tüm farklılıkların haklarını tanıyacak şekilde demokratikleşecek ya da benzer ulus-devlet yapılanmaları gibi derin kriz ve kaos halinde debelenmeye devam edecektir. Eğer demokratikleşme olmazsa küresel güçlerle ilişkilerinde de ya İsrail hegemonyasını kabul ederek küresel kapitalist sistemle uyumlu hale gelecek ya da benzer ulus-devletler gibi üzerinde farklı operasyonların gerçekleştirilmesine maruz kalacaktır. Zira Üçüncü Dünya Savaşı yeni bir enerji yolu oluşturma ve İsrail hegemonyasında Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme amacını gütmektedir ki, bu iki hedef de Türkiye’nin stratejik konumunu tehdit etmektedir. Baştan beri enerji yolu projesinin dışında tutulduğu gibi, bölgesel düzeyde İsrail hegemonyasına boyun eğmek zorunda kalmaktadır. Çok açık ki yeni bölgesel yapılanma mevcut Türkiye’ye değişimi dayatmaya devam edecektir.
Görüldüğü gibi, Ortadoğu’ya ister laik ister İslami versiyonlarla olsun dıştan yapılan müdahaleler sonuç vermemekte, laik olanından İslamcısına kadar ulus-devlet modeli rejimler bir bütün halinde can çekişmekte, Ortadoğu tarihin en kaotik durumunu yaşamaktadır.
Öte yandan halklar ve demokratik güçler nezdinde kapitalist hegemonyanın bölge üzerindeki son iki yüzyıllık deneyimine karşı içten ve dıştan pek çok eleştiri ve direniş geliştirilmiştir. Arcak başarısızlık, bu direnişlerin ortak yanıdır. Radikal İslamcısından ılımlısına, komünistinden milliyetçisine, liberalinden muhafazakârına kadar çeşitli güçlerin bölgenin tarihini ve güncel durumunu çözümlemeleri ve sistem inşa etmeleri başarılı olmaktan uzaktır. Halklar açısından ulus-devletçi çözüm arayışlarının nasıl yıkıcı bir sonuç doğurduğu ise Gazze somutunda yeterince anlaşılmıştır. Nasıl ki ulus-devlet sosyalizmi 1990’larda Moskova’da bittiyse, ulus devletçi İslami ütopya da Gazze’de bitmiştir. Dolayısıyla Avrupa uygarlığından aktarılma oryantalist çalışmalarla tarihten her kesimin, her topluluğun çıkar ve meşrebine göre yaptığı aktarımlar ne felsefi bir sentez ne de başarılı bir özgür siyasi gelişme ve kuram sağlayabilmiştir.
Halbuki Ortadoğu, küresel sorunların çözümünde ve yeni uygarlık sentezlerinde Avrupa’dan daha zengin bir kültürel birikime sahiptir. Tarihsel merkezî uygarlık rolünü oynamış olan bölgenin sistemle kolay bütünleşmesi beklenemez. Sistemden tam kopuş da olası değildir. O halde çözüm yerel ve evrensel ilişkisini doğru kurmak kadar toplumsal doğaya uygun olmak durumundadır.
Ortadoğu’da liberalizmin hem merkez hem de sağ ve sol mezheplerinin etkisinden kurtulmuş ve oryantalizmi aşmış zihniyet devrimi büyük önem taşır. Unutmamak gerekir ki, zihniyet devrimi yaşanmadan hiçbir kalıcı toplumsal devrim yaşanamaz.
7- Demokratik Modernite çözümü
Kapitalist modernite çözümleri iflas ederken ve halklar için savaş, kargaşa ve yıkımdan başka bir şey getirmezken; tarihsel toplum deneyimlerine dayanan, özgürlük potansiyeli ve değeri yüksek demokratik modernite kuramı yeni, kalıcı ve köklü bir çözüm ufku sunar.
Demokratik modernite, ulus-devlete karşı demokratik ulus modelini geliştirir. Ulus-devletin tekçi karakteri, Ortadoğu’nun çoklu tarihsel toplumsal gerçekliğiyle çelişki arz eder ki, bu da demokratik ulusun gelişmesine zemin sunmaktadır. Ulus-devletin milliyetçi, dinci, pozitivist ve cinsiyetçi zihniyetini reddeden demokratik ulus zihniyeti, toplumu tüm farklılıklarıyla birlikte yaşatma modelidir, bütünlüklüdür. Tekleştirici, homojenleştirici her türlü ideolojiyi reddetmektedir. Ortadoğu gibi çok kültürlü, çok kimlikli bir coğrafyada başka bir çözüm seçeneği yoktur ve olamaz.
Demokratik modernite çözümünde komünalizme dayalı eko-ekonomi, endüstriyalizmin alternatifi olarak geliştirilmektedir. Bu ekonomi biçimi, Ortadoğu toplumsallığının komünal ekonomik geleneğine de uygundur. Geliştirilecek komünlerle hem yeraltı ve yerüstü kaynaklar topluma ait kılınacak hem de komünal paylaşıma dayalı üretim gerçekleştirilecektir. Böylece endüstriyalizmin toplumda ve ekolojik alanda yarattığı tahribatlar giderilecektir.
Demokratik modernite çözümü demokratik komünaliteye dayanmaktadır. Kapitalizm için toplum değil birey ‘esas’tır. Kapitalizmin ideolojisi olan liberalizm toplumun inkarına dayanır. Sonuç, toplumun yok edilip bireylerle sınırlı bir topluluk oluşumudur. Halbuki tarihsel toplumun var oluş hali komündür. Komün toplumun yapısal karakteri, var oluş tarzı ve kök hücresidir. Komün özde özgürlüğü, eşitliği içerdiği gibi demokratik karakterdedir. Kapitalizm demokrasiyi yozlaştırıp toplum karşıtı bir araca indirgerken, komün demokrasiyle ayakta kalır. Demokratik toplum, klandan başlayarak günümüze kadar gelen toplumsal ilkelerin ve anacıl toplum özelliklerinin yeniden inşa edilmesidir. Komünalite, farklılıkları içeren, inanç veya etnik temelli ayrışmaları tercih etmeyen, öz yönetim ve öz savunmaya dayanan demokratik toplumsal sistemin adıdır. Kapitalizm Ortadoğu’nun tarihsel sosyolojik gerçekliğine karşıt iken, demokratik komünalite Ortadoğu tarihinin gerçekçi, en net ifadesi ve özgürlükçü çözüm perspektifi olarak sorun çözücüdür.
Günümüz küresel kapitalizminin dünya çapında ve daha derin olarak da Ortadoğu’da yaşadığı çöküş ve bunalıma karşı demokratik modernite temelli çıkış, reel sosyalizmin aşılması olarak da doğru ve olmazsa olmaz bir alternatiftir. Demokratik modernitenin sacayakları hem reel sosyalizmin aşılmasında hem de kapitalist modernitenin yarattığı krizlerden çıkışta çözümün pratik imkânlarını sağlamaktadır. Bu yönüyle demokratik modernite sadece bir teori ve program değil, günlük ekmek-su kadar pratik ihtiyaç haline gelmiştir.
Dönem tam da Demokratik Modernite’nin esaslarını uygulamanın zamanıdır. Tarihsel Filistin-İsrail sorununa çözüm adına uygulanacak tek seçenektir. Filistin, Kıbrıs, Libya ve tüm bölgede ulus-devletçi çözümler yerine farklı şekilde de olsa demokratik modernitenin sacayaklarına dayanan çözüm modellerinin devreye gireceği görülmektedir. Gelişmeler bu yönlüdür. Uluslararası bir komployla tasfiye edilmeye çalışılsa da demokratik ulus çözümü olarak Rojava Devrimi ideal bir çözüm seçeneği olduğunu ortaya koymuştur.
Çözüm, kaotik Ortadoğu ortamında, kapitalist moderniteye karşı demokratik modernite perspektifi temelinde, demokratik toplum içerikli bir siyasi program ve onun barış politikasını geliştirmektir.
Demokratik Modernite çözümünün Ortadoğu bölgesine somut yansıması ise “Ortadoğu Demokratik Uluslar Birliği” veya “Ortadoğu Demokratik Konfederalizmi” şeklinde formüle edilebilir. Bu projenin gerçekliğini belirleyen ise tarihsel arka plan ve kültürel temeldir. Komün ve devlet şeklindeki ana akışın istikametine bakıldığında böyle bir tarih ve ortak kültürel temelin oluştuğu görülecektir. Ortadoğu’nun birbirine çok yakın, adeta bir federasyon hükmünde olan tarihi de böyle bir modele imkân vermektedir.
Günümüzün kapitalist modernitesine kadar geçen sürenin bastırılan tüm kültürel birikimlerini temel alan demokratik modernite çözümü, milliyetçi olmayan bir ulusallık, dinci olmayan bir dinsellik, cinsiyetçi olmayan bir toplumsallık ve pozitivist olmayan bir bilimsellik zihniyetiyle yorumlanmak ve inşa edilmek durumundadır.
Bölgenin Arap, Türk, Kürt ve Fars ulusal toplumunu milliyetçilik hastalığından uzak tutup ulus-devlet kapanından kurtarmaya çalışarak, özgünlükleri kadar evrensellikleri olan büyük bir uluslar ulusu olarak inşa etmek temel tarihsel ve toplumsal bir görevdir. İslam’ı ve ümmetini demokratik modernitenin kapsamında gerçek bir reformdan geçirerek kanlı, fetihçi ve iktidarcı olan saltanat İslam’ın istismarından kurtarıp ulus-devlet ötesi demokratik, eşit ve özgür bir ümmet olarak yenilemek çok önemli diğer bir görevdir. Ermeniler, Asuriler ve Kafkas kökenli diğer halklar açısından da çıkış, demokratikleşme temelinde çalışmaları ve katılmalarıdır.
Kürtler ise Ortadoğu’yu demokratikleştiren ve barışa çeken temel halk gücü olma rolündedir. Ortadoğu’nun merkezinde olan bir halk olarak Kürtlerin soykırım saldırılarına karşı varlığını korumuş olması, Kürdistan’ı egemenliği altında tutan ulus-devletlere demokrasiyi dayatması ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin demokratik modernite temelinde kendini yenilemesi Kürtleri ve Kürt Özgürlük Hareketi’ni Ortadoğu halklarının özgürlük umudu haline getirmiştir.
Kürt Özgürlük Hareketi yeni dönemde demokratik toplum sosyalizmi temelinde gerekli dönüşümü yaşayacak, demokratik modernite temelinde Kürt demokratik toplumunu inşa edecek, Ortadoğu’nun yeniden inşasının öncülüğünü yapacaktır.
Demokratik modernite çözüm projesi kadın bakış açısını, özgür iradesini, öncülüğünü ve yaratıcılığını gerektiren demokratik toplum projesidir. Demokratik modernite kadın devrimi çağıdır ve kadın öncülüklüdür. İnsan toplumsallığının, dolayısıyla özgürlüğünün aldığı ilk darbe erkeğin kadına-anaya yaptığı saldırıdır. Kadın ve erkek arasındaki egemen-köle çelişkisi toplumsal tarihin en eski ve ilk çelişkisi, mücadelesidir. Tanrıça çağından bu yana geçen uzun yıllar, kadının elinden alınanları geri alamamak kadar köleliğin derinleştirildiği, kiminde ise gizlenerek örtük hale getirildiği yıllardır. Toplumun ve toplumu toplum yapan komün gerçeğinin parçalanması tarihidir. Bu tarihi yeniden komün ruhuyla birleştirmek, kadın ve erkek arasındaki derin yarılmanın, çatallaşmanın ortadan kaldırılmasıyla mümkündür. Bu da ilk kastik katilden bugüne kadar getirilen erkek egemenlikçi kültürün zayıflatılması, giderek yok edilmesi ve yerine komün kültürünün yükseltilmesiyle olur. Bunun için özgürlüğün kaybedilmediği çağlara gidecek kadar bilinçli, güçlü ve iddialı olmak gerekir. Kadının özgür olması, erkeğin kadınla yaşama ilkelerini demokratik toplumcu sosyalizm temelinde yeniden kurması gerekir. Kadın, Tanrıça İnanna’nın elinden alınan değerleri yeniden kazanmak için komün inşasını her anlamıyla derinlikli gerçekleştirmek durumundadır. Erkek özgür ve anlamlı yaşamak için kadınla yaşamın ilkelerini bilmek, kişiliğini baştan aşağı sosyalistleştirmek, bunun için de doğaya, canlıya, emeğe, toprağa, dünyaya, ülkeye bakışını özgürleştirmek durumundadır. Bu yeni bir inşa demektir ve gerçekleşmesi de komün ile mümkündür. Evrensel tarihin ana damarı halindeki Ortadoğu’da tüm sorunların kaynağı olan egemenlik ve kölelik insan eliyle inşa edilmiş gerçeklerdir. İnsan eliyle inşa edilen, insan eliyle değiştirilebilir, yıkılıp yerine yenisi de kurulabilir. Gelecek olanı inşa edebilmek, hayal edebilmek, değişenin yerine neyin konacağını bilebilmek özgür toplum bireyi olabilmenin gereğidir.
Büyük özgür yaşam ütopyası olanlar açısından, Ortadoğu’da yoğunca görüldüğü gibi, hakikat savaşçısı olarak yaşamak esastır. Demokratik komünalist birey, kapitalist modernitenin üç mahşeri atlısına karşı demokratik modernitenin fikir-zikir-eylem birlikteliğiyle cevap olmak durumundadır. Demokratik modernite çağının hakikat savaşçısı bu kimliği kişiliğine kazıyan, yaşam mirasını özgürce yaşayan ve yaşatandır.