I. Dünya Savaşı sonrası oluşan siyasi dengeler ve statüko Kürtlerin diri diri mezara konulması anlamına geliyordu. Kürtler bu mezarı parçalamışlardır ve bir daha da böyle mezara konulamayacaklardır. Newroz’lar Kürt halkının Ortadoğu’da yaşanan siyasi ve askeri durumun derin bilincinde olduklarını ortaya koymuştur. Newroz’larda ortaya konulan tutum Kürtlerin ortak aklıdır.
Kürt halkı Ortadoğu’da yapılmak istenen dizayn ve oluşturulmak istenen siyasi dengelerin Kürtler için neler getirip götürebileceği bilinciyle Newroz alanlarına çıkarak özgürlük iradesini güçlü biçimde ortaya koymuştur. Kürtlerin varlığını ve özgür yaşamını kabul etmeden yeni siyasi dengelerin ve Ortadoğu statükosunun kurulamayacağını dost düşman herkese göstermiştir.
ABD’de Trump’ın başkan olmasıyla birlikte III. Dünya Savaşı’nın askeri ve siyasi durumunda önemli değişiklikler ortaya çıktı. Bunun dünyadaki kapitalist modernitenin kriziyle doğrudan alakası vardır. Trump kişiliğinin yarattığı askeri ve siyasi bir durum değildir. Daha doğrusu kapitalist modernitenin içinde bulunduğu kriz, Trump gibi bir siyasi liderliği gerekli kılmıştır. Kapitalist modernitenin krizi aynı zamanda kapitalist modernitenin başat ülkesi ABD’nin de krizi demektir.
Kapitalist modernist ülkelerde sağ partilerin iktidara gelmesi de yaşanan krizle bağlantılıdır. Kapitalist ülkelerdeki krizi kapitalist sistemin liberal ya da sol partileri ile aşmak mümkün değildir. Bu kriz ancak ülkelerde kaynakların, gelirin daha büyüğünün kapitalist tekellere aktarılmasıyla hafifletilebilir. Yine kapitalist tekellerin uluslararası alanda sömürülerinin artırılmasıyla krizlerine geçici bir çözüm bulabilirler. Daha doğrusu kapitalist modernist sistemlerin yaşadığı krizlerin buldukları çözüm böyle olmaktadır. Bu çözüm modeli aynı zamanda demokratik hakların kısıtlanması, daha otoriter ve baskıcı bir siyaseti gerektirmektedir. Nitekim sağ partilerin iktidara gelişiyle birlikte baskı ve kısıtlamalar artmaktadır. Liberal ve sol partiler topluma gelirde biraz daha fazla pay ayırdıkları gibi burjuva demokratik ölçülerde bazı demokratik politikalar da yürütürler. Aslında kapitalist modernist sitem zorlanmadıkları takdirde tercihleri liberal ve sosyal demokrat iktidarlar olmaktadır. Kapitalist modernist güçler, bu iktidarlar zamanında kendilerini daha fazla güvende hissetmektedirler.
Sağ siyasi güçlerin iktidara gelişi kapitalist modernitenin kriziyle bağlantılı olduğu gibi, bu kriz ortamında kapitalist ülkelerin yürüttükleri rekabetlerle de ilgilidir. Soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte ABD kapitalist sistemin en büyük gücü olarak dünyaya yeni bir düzen vermek istiyordu. ABD öncülüğünde dünyanın yeni siyasi dengeleri kurulacaktı. Saddam’ın liderliğinde Irak’ın Kuveyt’e saldırması sonrası ABD’nin Irak üzerinden Ortadoğu’ya yönelmesi de yeni siyasi dengelere dayalı Ortadoğu ve dünya statükosunu oluşturma amaçlıydı. Ortadoğu dünya tarihinde her zaman göreceli de olsa siyasi dengelerin kurulduğu coğrafya olmuştur. Binlerce yıl dünya siyasi dengelerinin omurilik soğanı olmuştur.
III. Dünya Savaşı 30 yıldan fazladır sürüyor
ABD, 1991 I. ve 2003 II. Körfez Savaşı’yla Ortadoğu’ya önemli bir askeri güç konumlandırmıştır. 2001 11 Eylül’ünde İkiz Kuleler’e El Kaide’nin saldırması sonrası Afganistan’ı da işgal etmişti. Tüm bu savaşlar 3. Dünya Savaşı’nın parçaları olarak gerçekleşmiştir. 3. Dünya Savaşı, I. ve II. dünya savaşlarında olduğu gibi 4-5 yılda bitecek bir savaş olmamıştır. Nitekim III. Dünya Savaşı 30 yıldan fazladır sürmektedir.
Aslında I. ve II. dünya savaşı öncesinde defalarca dünya savaşı karakterinde savaşlar olmuştur. Dünya savaşları her zaman eski siyasi dengelerin yıkıldığı ve bunun üzerine yeni siyasi dengelerin oluşturulması için yürütülen askeri ve siyasi süreci ifade eder. Eskiden dünyanın en etkin güçleri Ortadoğu çevresinde olan ülkelerdir. Roma, Bizans, Sasani, Safevi, Emevi, Abbasi, Osmanlı, Rus ve Avrupa’daki imparatorluklar ve devletlerdir. Bunların aralarında süren savaşlar sonucu yeni siyasi dengeler oluşurdu.
20. yüzyıla gelindiğinde İngiliz, Fransız, Alman ve Japon devletleri dünyanın her yerine yayılmışlardır. Artık yeni sömürgeler edinmek ve işgaller yapabilmek için bu ülkelerin birbirleriyle savaşması gerekmektedir. Kapitalizmin emperyalizm aşamasına gelinmiştir. Bu nedenle 20. yüzyılda yeni siyasi dengelerin kurulması savaşlarına dünya savaşları denmiştir.
I. ve II. dünya savaşlarının temel karakteri kapitalist ülkelerin iki kampa ayrılarak birbirine karşı sert savaş vermeleridir. Bu iki kamp, karşı kampın sömürge alanlarını ele geçirmek ve kendilerini askeri, siyasi ve ekonomik olarak hakim güç yapmayı amaçlamışlardır. I. Dünya Savaşı’nda İngiltere, Fransa ve Rusya’nın başını çektiği ittifak güçleri ile Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluklarının başını çektiği itilaf güçleri savaşın iki kampını oluşturmuşlardır. II. Dünya Savaşı’nda da İngiltere, Fransa, ABD ve Sovyetler’in başını çektiği demokrasi ittifakı ile Almanya, İtalya ve Japonya’nın başını çektiği faşist kamp savaşın taraflarıdır. Her iki savaşta da Almanya’nın başını çektiği kamp ağır yenilgiye uğratılmıştır.
Bu her iki dünya savaşı da 4’er yıl kadar sürmüştür. III. Dünya Savaşı ise 30 yıldır sürmektedir. Çünkü bugünün kapitalist modernist sistemi küreselleşmiştir. I. ve II. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi katı kamplaşma ve bu temelde karşı karşıya gelme durumu yoktur. Tüm ülkeler küresel kapitalist sistemin parçasıdırlar. Eğer benzetilecekse, aynı geminin içinde oldukları söylenebilir. Bu açıdan rekabetleri de savaşları da bu gemi içinde sürmektedir. Tüm imkanlarını kullanarak sert bir savaşa girme pozisyonunda değillerdir. Küresel kapitalizm böyle bir savaş biçimini kaldırmaz. Ancak küresel kapitalizm içindeki savaş sürekli olacaktır. Nitekim 30 yıldır sürekli bir savaş sürmektedir. Ancak bu savaşın tarzı ve yöntemleri farklıdır ve karmaşıktır. Çok yönlü bir savaştır, fakat bu savaş koçbaşı vuruş biçiminde olmamaktadır.
Ukrayna-Rusya savaşı buna örnektir. Bu savaş neredeyse II. Dünya Savaşı zamanı kadar sürmektedir. Çin de Rusya kadar Avrupa ve ABD ile karşı karşıya olduğu halde Rusya’ya çok açık bir şekilde destek vermemektedir. Siyasi ve askeri desteği sınırlı vermektedir. Çünkü kendisi de kapitalist modernist sistem içindedir. Topyekûn bir savaş en fazla da kendisine zarar verecektir. Bu nedenle küresel kapitalizm koşullarına göre bir mücadele tarzı ve yöntemle ABD ve Avrupa’ya karşı bir tutum almaktadır. Eğer kapitalist sistem küresel olmasaydı Çin açık bir biçimde Rusya’dan yana tavır alarak ABD ve Avrupa’nın geriletilmesi için tüm imkanlarını seferber ederdi.
‘III. Dünya Savaşı neden uzun sürmektedir?’ sorusunun cevabı kapitalizmin küresel hale gelmesidir. Kapitalizmin tüketim toplum aşamasında tüm kapitalist ülkelerin küresel kapitalist sistem içinde konumlanmasını gerektirmektedir.
Küresel kapitalizmin krizinin derinleşmesi III. Dünya Savaşı’nın sonlandırılmasını gerektirmektedir. Bu sonlanma da belli bir siyasi dengenin oluşmasıyla mümkündür. Kuşkusuz oluşacak yeni siyasi dengeler de buna dayalı oluşacak statüko da göreceli olacaktır. Öte yandan III. Dünya Savaşı süreci içinde Çin’in ekonomik, askeri ve siyasi güç olması da ABD’ye III. Dünya Savaşı’nı hızlandırarak sonuca götürme ihtiyacını dayatmıştır. III. Dünya Savaşı Ortadoğu’da başlatıldığı gibi Ortadoğu’da sonuca götürülmek istenmektedir.
İsrail’in rolü ve hedefleri
İsrail, II. Dünya Savaşı sonucu devletleşmiştir. III. Dünya Savaşı içinde ise kendisini Ortadoğu’nun hegemonik gücünün önemli bir parçası yapmak istemektedir. Soğuk savaşın sonlanması ve Sovyetler’in Ortadoğu’dan çekilmesi sonrası İsrail kendisinin etkili olması imkanının doğduğunu görmüş, kendini bu yönlü planlamış ve harekete geçmiştir. Yahudiler’in küresel kapitalizm içinde büyük etkisi vardır. Özellikle banka sermayesi ve borsalar üzerinden küresel kapitalizmin en etkili yönlendirme gücüdürler. Bu gücüyle ABD’deki kapitalist güçler üzerinde önemli etkileri vardır. İsrail bu etkisini kullanarak ABD ile birlikte Ortadoğu’nun hegemonik gücü olmak istemektedir. İsrail banka sermayesi üzerindeki etkinliğiyle Arap sermayesini de etkilemektedir. İsrail bölge hegemonyası açısından Araplarla ilişki geliştirmeyi zorunlu görmektedir. Araplarla çok eskiye dayalı çatışmayı bitirmeden varlığını güvenceye alıp Ortadoğu’da etkin olamayacağını bilmektedir. Bu nedenle ABD’nin arabuluculuğu, yönlendirmesi ve teşvik etmesiyle Araplarla İbrahimi anlaşma yapmayı hedeflemiştir. Birinci Tump döneminde bu konuda önemli yol alınmıştı; ikinci Trump döneminde İbrahimi Anlaşma’yı hem derinleştirmeyi hem de genişletmeyi hedeflemiştir. Nitekim bu anlaşmayı Kazakistan’ı katacak kadar genişletme politikası yürütülmektedir.
Türkiye’nin hedefleri ve Ortadoğu’daki yeri
Kapitalist sistemin tüketim toplumu aşamasında kapitalizmin yaşaması için enerjiye çok fazla ihtiyaç duyulmaktadır. Su insanın yaşamı için ne ise; enerji de kapitalizm için bu düzeyde önemli ve vazgeçilmez hale gelmiştir. İsrail, enerji deposu olan Ortadoğu’da enerji yolunun da kendi üzerinde geçmesini sağlamaya çalışmaktadır. Bunun da İbrahimi Anlaşma gibi stratejik bir hamle olduğu açıktır. Türkiye Ortadoğu’daki enerjiyi kendi üzerinden Avrupa’ya geçişini sağlayarak jeopolitik konumunu güçlendirmeyi hedefliyordu. Türkiye 150 yıldan fazladır jeopolitik konumunu kullanarak ayakta kalmaktadır. Cumhuriyet, kuruluşunu hem Ekim Devrimi’ne hem de coğrafyanın siyasi önemine borçludur. Ekim Devrimi, güney cephesini sağlama almak için Kemalist hareketi desteklemiş; İngiltere de Türkiye’yi Sovyet Devrimi etkisinden uzaklaştırmak hem de kendisinin Ortadoğu ve Hindistan politikasında Türkiye’den yararlanmak için yeni kurulan cumhuriyete destek vermiştir. Zaten soğuk savaş döneminde Türkiye, NATO’nun Rusya’yı kuşatan bir gücü olmuştur.
Türk devleti Kürt soykırım politikasını da bu jeopolitik konumuna dayanarak sürdürmüştür. İsrail’in kuruluşuna destek veren Türkiye, 10-15 yıl öncesine kadar İsrail’le kurduğu ilişki üzerinden ABD ve Avrupa’nın desteğini alarak hem Kürt soykırım politikasını yürütmüş hem de demokratik olmayan sistemini ayakta tutmuştur. Türk devletinin demokratikleşmemesinin en temel nedeni ‘Kürtler yararlanır’ diye bu tür adımlar atmaktan kaçınmasıdır. Tük devletinin uluslararası sözleşmelerde koyduğu şerhler Kürtlerle ilgilidir. ‘Kürtler yararlanır’ diyerek Avrupa yerel özerklik şartını kabul etmemesi bunun en açık kanıtıdır. Araştırmacılar bu yönlü kabarık bir liste çıkarabilirler.
Soğuk savaşın bitmesiyle birlikte dünya siyasi dengeleri değiştiği gibi, Ortadoğu’da da siyasi dengeler de alt üst olmuştur. Türkiye’nin siyasi konumu da değişmiştir. Artık Sovyetler’in güneyindeki önemli NATO ülkesi olma konumunu kaybetmiştir. Ortadoğu’da İsrail de önemli askeri güç haline gelmiştir. Özellikle AKP iktidarı döneminde Tayyip Erdoğan Arap sokağına seslenmek ve İslam toplumu üzerindeki etkisini artırmak için İsrail karşıtlığı yapınca yeni bir siyasi durum ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin İsrail’e karşı tutumu ABD ilişkilerini de belli düzeyde olumsuz etkilemiştir. Avrupa ülkeleri de Tayyip Erdoğan iktidarına kuşkuyla bakmışlardır. AKP iktidarının ilk yıllarında Erdoğan politikalarına destek verseler de zamanla çeşitli politikalar konusunda farklılıkları ortaya çıkmıştır. Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’nin konumunu ve imkanlarını şantaj konusu yapmasından dolayı bu iktidara karşı bazı konularda mesafeli yaklaşmışlardır. Halbuki AKP’yi iktidara ABD ve Avrupa getirmişti. AKP iktidarı uzun yıllar ABD ve Avrupa’ya hizmet etmiş olsa da şimdi kimi politikalarda çelişmektedir. Özcesi AKP iktidarından rahatsızlık vardır. Ancak alternatifi olmayınca AKP iktidarına karşı bir tutum almıyorlar.
Soğuk savaşın yarattığı siyasi sonuçlar yanında İsrail’in İbrahimi Anlaşma yaparak Araplarla bir uzlaşma içine girmesi Türkiye’nin jeopolitik konumunu daha da zayıflatmıştır. Jeopolitik konumuna dayanarak politika yürüten Türkiye böylece ‘aşil topuğu’ndan vurulmuş gibi olmuştur. Siyasi, ekonomik ve askeri gücünü esas olarak jeopolitik konumu üzerinden devşiren Türkiye, şu anda bu imkanını kaybetmiştir. Tayyip Erdoğan ve Bahçeli’nin Kürtlerle savaş üzerinden beka sorunundan söz etmesi esas olarak bu nedenle gündeme girmiştir.
Türkiye her konuda pazarladığı ve şantaj konusu yaptığı jeopolitik önemini kaybedince pusulasını kaybetmiş bir gemiye dönmüştür. Dümeni bazen şuraya, bazen başka bir yöne çevrilmektedir. Eski politikalarla bir yere gidemeyeceğini görse de yeni politikalar devreye koyamamaktadır. Özellikle Kürt düşmanlığı ve soykırımına dayalı politikaların yarattığı dogmatiklikle kaskatı olması Türkiye’nin yeni politikalar üretmesinin önünde engel olmaktadır. Böylece beka kaygısını giderecek bir politika ve özgüvene kavuşamamaktadır. Her ne kadar her fırsatta kabadayılık gösterileri yapsalar da bununla durumu kurtaramayacakları açıktır. Hem kapitalist modernist sistem içindeler hem de kapitalist modernist sisteme ne dünya genelinde ne de Ortadoğu genelinde uyum sağlayabilmektedirler. Demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü temelinde kendi yolunu yaratma imkanı varken buna da girememektedir.
Eski Ortadoğu sistemi hegemonik kapitalist sistem tarafından oluşturulmuştu. Bu Ortadoğu sisteminden Türkiye de yararlanmış; Kürtler üzerinde soykırım politikası yürütme imkanı bulmuştu. Eski Ortadoğu düzeni, soğuk savaşın bitmesiyle birlikte ABD’nin başını çektiği hegemonik güçlerin çıkarına hizmet etmemektedir. Bu durum eski Ortadoğu düzeninden çıkar sağlayan güçlerle hegemonik çelişkiler yaşanmasını beraberinde getirmiştir. Bunların başında da Türkiye, Irak, İran ve Suriye gelmektedir. 1991 ve 2003 yılında Irak’a müdahale ederek kendi politikaları önünde engel olmaktan çıkarmışlardır. Eski politikalarda ısrar eden ve İran’la ilişki ve ittifak içinde olan Suriye’deki BAAS iktidarı da hegemonik güçlerin işbirlikçisi ve kuklası haline gelen HTŞ yoluyla yıkılmıştır.
İsrail ve ABD’nin bölgesel hegemonya tuzağı ve İran’ın durumu
İran kendisini ayakta tutmak için vekil güç denen örgütlerle Ortadoğu’da etkinliğini sürdürmek istemiştir. Savaşı her zaman İran uzağında tutup Ortadoğu’nun istikrarsızlığından yararlanarak Ortadoğu’nun bölgesel hegemonik gücü olma politikası yürütmüştür. Aslında TC, İran ile bölgesel rekabet içinde olsa da Hamas gibi bir gücü kullanmada ortaklaşmışlardır. 7 Ekim’de Hamas’ın İsrail’e saldırtılması İbrahimi Anlaşma’yı ve enerji hattını sabote etme olarak görülse de sonuçta İbrahimi Anlaşma’ya ve enerji hattının İsrail denetimine geçmesine hizmet eden bir durum ortaya çıkarmıştır. Bazı analizciler İsrail’in İran ve Türkiye’nin Hamasla ilişkisini görüp Hamas’ın 7 Ekim saldırısını engellemeyerek bunu Hamas’ı ezme, Lübnan’ın güneyini kontrol etme doğrultusunda kullandığını belirtmektedirler. Hamas üzerinden eski bölge statüsünün savunucusu İran ve Türkiye’ye de darbe vurmuşlardır.
7 Ekim Hamas saldırısıyla birlikte ABD ve İsrail Ortadoğu’da hegemonyalarını artırmak için hamle üzerine hamle yapmaktadırlar. Hamas saldırısı sonrası Hamas’a destek olanlar hemen hedef haline getirilmiştir. Böylece İsrail ve ABD’nin bölgesel hegemonya kurma tuzağına düşmüşlerdir. Hizbullah’ın ve Yemen’in Hamas’a destek olmak için İsrail’e saldırmaları bu güçlerin tasfiyesinin başlangıcı olmuştur. İran böylece kendisini tam hedef haline getirmiştir. Hamas, Hizbullah ve Suriye kendilerine göre halledildikten sonra İran’a saldırıya geçmişlerdir. 12 günlük savaşla İran’a büyük darbe vurmuşlardır. Bu darbelerle İran oldukça zayıflamıştır. İran bu durumdayken içerde gelişen halk ayaklanmaları İran İslam rejimini yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya getirmiştir. İran bunu atlatmak için on binden fazla insanı katletmiş, on binlercesini yaralamış, sakat bırakmış, darağaçlarını da ölüm makinesi olarak kullanılmıştır. İran bu politikasıyla toplumdan daha fazla kopmuş; sadece askeri ve bürokratik güce dayalı bir sistem haline gelmiştir. Toplumsal meşruiyeti çok zayıflamıştır. Toplumun en fazla %20’sine dayanan bir iktidar haline gelmiştir.
Toplumdan kopan İran rejimi, ABD ve İsrail’in bölge politikalarına ters tutumuyla daha fazla hedef haline gelmiştir. ABD ve İsrail İran’daki siyasi rejimi değiştirmeyi, işbirlikçi bir iktidar yaratmayı amaçlamaktadır. Bu nedenle 28 Şubat’ta İran’a karşı Hamaney’i ve birçok askeri komutanı öldürerek saldırıya geçmişlerdir. Saldırı başlatıldığında 4 günde sonuç almayı planladıkları basına yansıtıldı. Bu doğru bir bilgi olmasa da İran’ın küçümsenmesinin dışa yansımasıydı. ABD ve İsrail çeşitli kesimlerde böyle bir algı yarattığından böyle şeyler basında konuşulur duruma gelmiştir.
Günler geçtikçe İran’ın yıllardır böyle bir direnme politikası ve planlaması içinde olduğu anlaşılmıştır. İran kendine bir saldırı olacağını düşünmüş; buna göre hazırlık yapmıştır. Siyasi anlayışı ne olursa olsun askeri açıdan kendisine göre doğru bir çatışma içinde olmuştur. Kendine düşman güçleri ve bunların gücünü az çok bilmektedir. Bir savaşla karşılaşacağını hesaplamış, buna göre bir konum almıştır. Askeri olarak belli bir hazırlığı olsa da yöneticilerin ve komutanların bu düzeyde hedef olacağını hesaplamamıştır. Nitekim İran’ı esas olarak zorlayan etkenlerden biri bu olmuştur. Öz güvenini kaybetmiş, kendini koruma telaşı içine giren bir rejim haline gelmiştir. Her ne kadar şöyle şöyle alternatif yönetim modellerini kurgulamış, deseler de verdikleri kayıplar bir yönetim krizi ortaya çıkarmıştır.
ABD ve İsrail’in saldırıları İran’ı her bakımdan çöküntüye uğratmıştır. Belki nükleer silahlar kullanılmıyor, ancak o etkiyi yapacak silahlar kullanılmaktadır. İran en az 20 yıl geriye gitmiştir. Bunun yaratacağı siyasi, toplumsal ve ekonomik sonuçlar olacaktır. Kuşkusuz ABD ve İsrail de uzun menzilli füzeler sonucu darbeler almıştır. ABD ve İsrail üzerinde yaratacağı etki İran üzerinde yapılan etkiden çok çok azdır. Ancak İran körfezi petrol akşına kapatarak ABD ve İsrail’i zayıf yanından vurmuştur. Böylece Arap ülkeleri başta olmak üzere birçok ülkenin baskısı ile karşılaşmışlardır. Küresel kapitalist ekonomiyi olumsuz etkilediğinden ABD ve İsrail üzerinde bu savaşı bitir baskısı oluşmuştur. İran’ın ABD ve İsrail saldırılarını bu yolla frenlemesi kendisi açısından bir başarıdır. Tabi bunun daha sonra İran için faturası olsa da bu savaş ortamında İran açısından bir moral güç olmuştur. Dünyanın en büyük savaş makinelerini bu yönlü durdurma yolunu bulması İran için önemli bir savaş taktiği olmuştur. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması bu savaşı bir var olma savaşı olarak görmesi sonucudur. Bu açıdan bilgisayarın her düğmesine basma gibi savaşın her düğmesine basmıştır. ABD ve İsrail’in hiçbir savaş hukukuna riayet etmemesi gibi İran da bu savaşı bu tarzda sürdürmektedir.
ABD ile İran görüşmelerinden söz edilmektedir. İran çok zorlandığından bazı tavizler vererek savaşın bir süre durdurulmasını kendisi açısından uygun bulabilir. ABD de İran’a karşı savaş politikası ve taktiklerinde bazı değişiklikler için bir süre savaşa ara verebilir. Bu, İran’ın belli bir geri adım atmasıyla olabilir. ABD ve İsrail amaçlarından vazgeçmemişlerdir. İran rejimini ya düşürecekler yada işbirlikçi bir iktidar yaratacaklardır. ABD ve İsrail’in bu politikasından vazgeçmesi düşünülemez. Eğer İran bir anlaşma yapmışsa bu gerçeği de bilerek yapmıştır. İki taraf bir zafer kazanmamış olsalar da İran’ın çok fazla kaybettiğini söylemek gerekir. İran’ın savaşı durduran bazı başarılı taktikleri olsa da İran’ın genel olarak bir başarısından söz edilemez. Esas geri adım atan ve taviz veren İran olur. Eğer bir anlaşma olursa böyle ele almak en doğrudur.
İran’da doğru politika halkların 3. yolu devreye koymasıdır
ABD ve İsrail’in hegemonya politikaları tabi kabul edilemez. Ancak bu gerçeklik İran’ın haklı olduğu gibi bir durum da yaratmaz. On binden fazla sivil protestocuyu katleden, binlercesini idam eden bir rejim ne meşrudur ne de savunulabilir. ‘Ulusal egemenliğim’ denilerek on binlerce insan katledilemez. Böyle bir ulusal egemenlik anlayışı hem geride kalmıştır hem de gerici bir yaklaşımdır. Bu açıdan ABD ve İsrail’in konumu İran’ı haklı kılmaz ve desteklenecek bir argüman yaratmaz. Doğru politika bu savaş karşısında halkların kendi 3. yollarını devreye koymalarını gerektirir. Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren politikalara karşı demokratik ulus ve halkların kardeşliğine dayalı siyasi çözümler bulmak ve demokratik sistem yaratmak esas alınmalıdır. Halkların bu politikaları devreye koymaları acil bir görev haline gelmiştir.
İran kendisine yönelik politikaları görerek, demokratik ulus anlayışıyla demokratik İran ve özerk bölgeler politikası yürüterek, yerel demokrasiyi İran’ın her yerinde yaşamsallaştırarak, özellikle kadın özgürlüğü konusunda adım atarak dış saldırılara karşı kendi konumunu güçlendirebilirdi. Böyle bir İran’a hiçbir güç saldıramazdı. Saldırsa da sonuç alamazdı. Ancak İran demokrasi ve özgürlük talepleri karşısında daha fazla baskı ve zulme başvurmayı tercih etti. Kendisini zayıflatarak saldırılara açık hale getirdi. Halbuki İran halkı defalarca ayaklanarak İran rejimine demokratik bir İran olması fırsatını vermişti. Kürtler de defalarca İran devletinden Kürtlerin temel demokratik halklarını ve özyönetimini tanıyarak Kürt sorununa demokratik siyasi çözüm bulmasını istediler. Ne var ki, İran bu doğru yaklaşıma da olumlu bir cevap vermedi.
Tabi ki Kürtler şimdiye kadar demokratik İran, özerk Kürdistan mücadelesi verdiler. Rojhilat Kürdistan halkı böyle bir mücadeleyi on yıllardır vermektedir. Bu mücadeleden de vazgeçmezler. İran-ABD/İsrail savaşından bağımsız olarak bu amaçlarına ulaşmak için çalışırlar. Hiçbir gücün politikasının parçası olmadan bu amaçlarına ulaşmak için çaba gösterirler. Nitekim bu süreçte Rojhilatlı 6 Kürt örgütü ortak paydalarda bir ittifak kurmuşlardır. Bu savaş içinde Kürtlere yönelik bir saldırı olursa Kürt halkını koruyacaklarını da ilan etmişlerdir. Kürdistan’ın diğer parçalarında özgürlük ve demokrasi mücadelesi verilirken ve özyönetimlerine kavuşmaları söz konusuyken Rojhilat Kürdistan’ın özgürlük mücadelesi vermemesi beklenemez. Rojhilat Kürdistan halkında çok yüksek bir özgürlük istemi vardır. Bu, sadece bir istem değildir. Özgürlüklerini pratikleştirecek bir güçleri de oluşmuş bulunmaktadır. Zaten Rojhilatlı Kürtlerin sürekli gündem yapılması bu istemleri ve duruş içinde olmaları nedeniyledir.
Kürtler İran’daki diğer halklarla birlikte demokratik İran’ı gerçekleştirmeyi esas almaktadırlar. Özellikle PJAK’ın programı ve politikası bu yönlüdür. İran halkı devrimci bir halktır. 1979 İslam Devrimi’ni de bu halk yapmıştır. Ortadoğu’nun özgürlük ve demokrasi potansiyeli çok yüksek olan bir halktır. İran siyasi rejimi kendini değiştirmezse bu halk İran’daki siyasi sistemi değiştirmeye yönelebilir. Belki şimdiye kadar dış güçlerin yanında gözükmemek için harekete geçmemiş olsa da özgürlük ve demokrasi talebinden vazgeçmiş değildir. Kendileri için koşulları uygun gördüklerinde şu bu güç ne der demeden 3. yollarını pratikleştireceklerdir. Kürtlerin diğer halklar, kadınlar başta olmak üzere demokratik güçlerle demokratik İran, özgür ve özerk Kürdistan politikası yürütmeleri en doğru yoldur. Bu politika her geçen gün daha güçlü biçimde yaşam bulacaktır. İran halkı Şah’ın oğlu gibi güçlerin yeniden İran halkının başında olmasını istemez. İran halkları özgür ve demokratik yaşam sağlayacak yönetimleri kendi içlerinden çıkaracak güce ve tecrübeye sahiptir.
ABD ve İsrail’in bu savaştaki en temel yetersizliği müttefiklerini tam yanlarına alamamalarıdır. Küresel kapitalizmin savaş tarzı bu durumları ortaya çıkarabiliyor. Nasıl ki Çin Rusya’ya gereken desteği vermediyse, Avrupa da ABD’ye gereken desteği vermiyor. Bu nedenle Trump Avrupa’yı NATO’dan çıkmakla tehdit etti. En sadık müttefiki olan İngiltere bile ABD ve İsrail’in yanında savaşa girmedi. Halbuki 1. ve 2. Körfez savaşlarında Avrupa’nın tümüne yakını ABD’nin yanında savaşa girdi. Bu defa böyle olmaması ABD ve İsrail’in saldırılarını tartışmalı hale getirdi. Bu durum ABD ve İsrail tarafını olumsuz etkilerken, İran’ı cesaretlendiren bir etken oldu. Dünya kamuoyunda ABD-İsrail savaşının eleştirilmesini sağladı. Bu durumu gören ABD, başta İngiltere olmak üzere Avrupa üzerinde baskısını artırdı. Nitekim İngiltere üslerini ABD uçaklarına açtı.
Bu savaşta Türkiye, ABD ve İsrail saldırılarını durdurmak için büyük çaba gösterdi. Türkiye basını İran’ın müttefikiymiş gibi ABD-İsrail cephesine karşı bir özel savaş yürüttü. Halbuki ABD’nin müttefiki olarak ya ABD yanında olması beklenirdi yada tarafsız. Türkiye tarafsız gibi gözükse de İran’ın tümden kaybetmemesini arzuluyor. Kuşkusuz İran’ın zayıflamasını istemektedir. Ancak mevcut iktidarın tümden yıkılmasını kendi aleyhine görmektedir. Çünkü Ortadoğu’da statükoyu ayakta tutmaya çalışan Türkiye ve İran’dır. Bu konuda aynı cephede yer alıyorlar. Özellikle Kürt sorununda kaygıları benzerdir. Başûr’daki referandum sonrası ortak tutum takındıkları bilinmektedir. İran ve Türkiye’deki statükoculuk son bulduğunda Ortadoğu’da demokratikleşmenin önü açılacaktır. Ne var ki Türkiye de İran da demokratikleşmeden korkuyorlar. Türkiye, İran çözülürse sıranın kendisine geleceğini düşünüyor. Artık tek başına Ortadoğu’daki statükoyu savunamayacağını görüyor. Bu nedenle Türkiye bir taraftan İran’ın direnmesinin kendi bölge politikasına güç katacağını düşünmekte, diğer yandan İran’da rejim çözüldüğünde müdahalede bulunarak Kürtlerin pozisyonunun güçlü olmasını engellemek ve Türkiye’ye sınır olan alanı kontrol etmeye çalışacaktır. Türkiye’nin Batı Azerbaycan olarak ifade edilen bu alanda Azerilerle ilişki içinde olduğu, hatta Kürtlere karşı Azerileri kullanabileceği yönünde değerlendirmeler var. Türkiye-İran sınırı ağırlıklı Kürt olmakla birlikte biraz içeriye doğru kayıldığında Kürtlerle Azeriler iç içe yaşamaktadırlar. Zaten Urmiye’de nüfus yarı yarıyadır. Son yıllarda şehir merkezine Kürtlerin yerleştiği bilinmektedir. Bu alandaki Kürtler Kurmanc’tırlar. Urmiye’nin güneyinden itibaren Mahabad ve Şino ile birlikte tümüne yakını Kürtlerdir. Bunların da tümüne yakını Soran ve Kelhor’dur. Hewreman Kürtleri de bu alandadır. Biraz daha içlerde Şia Kürtler de bulunmaktadır.
Türkiye’nin en büyük kaygısı Rojhilat Kürtlerinin statü kazanmasıyla birlikte mevcut Kürt politikalarını yürütemeyeceklerini görmeleridir. Öte yandan İsrail’in Mısır ve Yunanistan’la kurduğu ilişkiler, Lübnan ve Suriye üzerindeki etkisi Türkiye’yi şimdiden büyük bir kaygıya sevk etmiştir. Zaten daha ABD-İsrail İran’a saldırmadan önce sıranın Kıbrıs üzerinden Türkiye’ye geleceği söylenmekteydi. İran’a yönelik saldırılardan sonra Türkiye’nin durumu daha da kritik bir hal almıştır. Türkiye bu durumdan çıkmak için arayışlara girmiştir. ABD-İsrail’in Ortadoğu’daki hegemonya savaşı döneminde Kürtlerle bir çatışma içinde olmasının Türkiye’nin konumunu zorlayacağını görerek Devlet Bahçeli Rêber Apo’ya çağrı yapmıştır. Bir taraftan PKK ve Kürt Özgürlük Hareketi ile çatışmasızlık ortamında kendisinin istediği bir çözüm bulma arayışı içinde olurken; diğer taraftan ABD-İsrail cephesi ile bir uzlaşma ve anlaşma arayışı içindedir.
Barış ve Demokratik Toplum Süreci bir yılını geride bırakırken
Devlet Bahçeli, çağrısını Erdoğan ve ekibi ile birlikte kararlaştırmıştır. AKP-MHP iktidarı aslında ‘çatışmasızlık yoluyla Özgürlük Hareketi’ni tasfiye edebilir miyiz, yada çok zayıf düşürerek Ortadoğu’da savaşın yoğunlaştığı ortamda bir engel olmaktan çıkarabilir miyiz’, hesabı yapmışlardır. PKK fesih edilsin, silahlar bırakılsın çağrısıyla bu amaçlanmıştır. PKK fesih edilir ve silahlı mücadele bırakılırsa Rêber Apo ve Özgürlük Hareketi’nin zayıf duruma düşeceği, böylece istedikleri sonuçları alabilecekleri hesabı yapmışlardır. Buna karşı da Rêber Apo kendi hesabını yapmıştır; ‘çatışma ve çözümsüzlük sürecini hukuki ve siyasi boyuta taşıma gücüm vardır’, diyerek cevap vermiştir. PKK Rêber Apo’nun çağrısına cevap vererek kongreyi toplamış, PKK’yi fesih etmiş ve Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleyi durdurmuştur. Bu iradeyi göstermek için bir grup silah yakmıştır.
Rêber Apo’nun 27 Şubat’ta çağrısını yaptığı Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin üzerinden bir yıl geçmiştir. Bu bir yıl içinde Türkiye’deki siyasi gündem esas olarak bu olmuştur. AKP-MHP iktidarının hesapladığı tasfiye ve güçsüzleşme gerçekleşmediği gibi, Türkiye’nin üzerinde Kürt sorununu çöz baskısı artmıştır. AKP-MHP iktidarı nasıl yansıtırsa yansıtsın Türkiye’de gündem olan ve tartışılan Kürt sorunu ve demokratikleşmedir. Mecliste kurulan Milli Birlik, Dayanışma ve Demokrasi Komisyonu hedefini ‘terörü sonlandırma’ gibi yansıtsa da Kürt sorununun çözümü tartışmaları ile karşılaşmıştır. Rapor yetersiz ve örtülü biçimde olsa da demokratikleşme ve Kürt sorunu üzerinde durmuştur. Eskiden bu soruna sadece güvenlik eksenli yaklaşıldığı, bunun da sorunları çözmediği ifade edilmiştir. Kürt sorununun demokratikleşme adımları ile çözüleceği kabul edilmiştir. Komisyon raporunda AKP-MHP iktidarının özellikle son 10 yılda izlediği politikaların yanlış olduğu da itiraf edilmiştir.
Raporda yetersiz de olsa bazı şeylerin kabul edilmesi, siyasi ve hukuki çözümün gerekliliğinin belirtmesi aynı zamanda 1993 yılından beri yürütülen siyasal mücadelenin sonucudur. Kuşkusuz Türk devleti onlarca yıldır özgürlük mücadelesini tüm imkanlarını seferber ederek ezmek istemiş, ancak bu amacına ulaşamadığı gibi Türk devleti her bakımdan yıpranmıştır. Öte yandan her şeyini bu politikaya harcadığı için başka politika üretemez hale gelerek kendisini birçok konuda çıkmaz içine sokmuştur. Devlet Bahçeli’nin çağrısı, mecliste bir komisyonun kurulması ve bu komisyonun meclisin yapabileceklerini genel olarak olsa da belirtmesi Kürt halkının askeri ve siyasi alanda yürüttüğü mücadelenin sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
Mücadelesiz hiçbir kazanım elde edilemez
Ulusal yada milliyetçi kategoride ifade edilen faşist kesimler dışında Türkiye toplumunda Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ciddi bir karşıtlık yoktur. AKP-MHP iktidarı açık sahiplenmediği ve doğru bir dil kullanmadığı için Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne açık bir destek görülmüyor. Ancak bu çözümü engelleyecek bir rüzgar da yok. Kürt halkı %90 destekliyor ancak iktidara yönelik kuşkuları var. Bu kuşkuları da haklı kılacak bir iktidar politikası var. Kürt sorununun açık ifade edilmemesi, Kürt halkının temel talepleri konusunda adım atacak bir politik yaklaşım ortaya konulmaması kuşku yaratmaktadır. Kuşkusuz sadece kuşkuyla hareket etmek doğru değildir. Rêber Apo’nun Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’na güç vermek ve devlete adım attırmak için mücadele şarttır. Mücadelesiz hiçbir kazanım elde edilemez. Dolayısıyla bu süreç aynı zamanda bir mücadele sürecidir. Müzakereyi de olumlu sonuçlandıracak bu mücadele olacaktır. Hem de örgütlü mücadele olacaktır. Mücadeleyi sadece askeri mücadele olarak anlamak da yanlıştır. Kuşkusuz özsavunma her zaman olur. Ancak mevcut siyasal mücadeleyi geliştirmek için örgütlü toplum mücadelesi olmazsa olmazdır.
Bu süreçte tecritte kısmi gevşeme oldu. İmralı’ya heyetler gidip geliyor. Avukat görüşmeleri oldu. Aileler de zaman zaman gidiyor. Ancak Kürt sorunu gibi devasa bir sorunda baş müzakerecinin sınırlı görüşmeler yapması yetmez. Bu açıdan Rêber Apo birinci aşama tamamlandığı ikinci aşamaya geçilmesi gerektiğinde ısrarlıdır. Negatif barış sağlandı, şimdi pozitif barışı sağlamak için adımlar atılması gerekmektedir. Rêber Apo bu sürecin temel aktörü ama buna göre bir konum kazanmış değil. Bunun için Rêber Apo’nun fiili süren muhataplık statüsünün resmileşmesi gerekiyor. Eğer Türk devleti ciddiyse bu aşamada bunu gerçekleştirmesi gerekir. Yoksa Rêber Apo’nun bundan sonra yapacağı iş olmaz. Çünkü bu süreçte karşılıklı daha kritik adımların atılması gerekir. Bunu da ancak özgür koşullarda ve resmi muhataplığı ve statüsü ile yapabilir. Meclisteki siyasi partiler ve AKP-MHP iktidarı bunu yapabilirlerse o zaman süreç gerçek anlamda ilerleyebilir. Süreç açısından bu viraj dönülecek mi, dönülmeyecek mi? Bundan sonrasını bu durum belirleyecektir.
AKP-MHP iktidarı siyasi ciddiyet ve sorumluluktan uzak
Şu ana kadarki süreç AKP-MHP iktidarının iç ve dış siyasi konjonktürü takip ederek buna göre politika belirlemeye çalıştığını gösteriyor. Konjonktürü lehinde görürse adım atmaktan kaçınacağı, ancak konjonktürün aleyhinde olacağını gördüğünde bazı adımlar atacağı anlaşılıyor. Bu da AKP-MHP iktidarının siyasi ciddiyet ve sorumluluktan uzak olması anlamına geliyor. AKP’li cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan zaman zaman ‘süreci sonuna kadar götüreceğiz, boşa çıkarılmasına izin vermeyeceğiz’ dese de ayakları yere sağlam basan ve Türkiye için doğru olan politika yerine; zamana yayan ve kumar oynayan bir anlayış içinde oldukları görülüyor. Bu açıdan sürecin geleceği konusunda kesin bir şey söylenemez.
Suriye’de demokratikleşme önemli
6 Ocak’ta ABD, Fransa, Şam hükümetinin yaptığı ve Türkiye’nin de içinde olduğu anlaşmadan sonra Halep’teki Kürt mahallelerine saldırı gerçekleşti. Bu anlaşmanın önemli bir parçası da Suriye güneyinin ve Golan Tepeleri’nin İsrail’e bırakılmasıydı. Halep’teki saldırıdan sonra Fırat’ın batısındaki alanlara ve Arap halkının çoğunlukta olduğu bölgelere HTŞ saldırtıldı. Bu, uzun süredir planlanan ve dayatılan özerk yönetimi bu alanlardan çıkarma politikasının pratiğe geçirilmesi oluyordu. ABD ve İngiltere bu planın parçası olduğu gibi, KDP de sürekli Arap alanlarında ne işiniz var, propagandası ve dayatması yapıyordu. Özerk yönetim Arap, Süryani ve Kürtlerin oluşturduğu demokratik yönetim üzerinden tüm Suriye’yi demokratikleştirme ve bu temelde hem Kürt halkının hem tüm halkların haklarını güvenceye alma politikası yürütüyordu. Demokratik devrimci güç olarak bu politikayı yürütmesi sadece Rojava Kürdistan halkı açısından değil, tüm Kürdistan açısından özgür ve demokratik yaşam için önemli bir imkandı. Çünkü Suriye’de demokratikleşme tüm Ortadoğu’da demokratikleşme için ön açacaktır. Kürt varlığı ve özgürlüğü için tek güvence hem tek tek ülkelerin demokratikleşmesi hem de bu demokratikleşmenin diğer ülkelere yayılmasıdır.
Kürt halkı varlığını ve özgürlüğünü demokratikleşme ve demokratikleştirme mücadelesinde görürken uluslararası hegemonik güçler ve başta Türkiye olmak üzere bölge güçleri demokratikleşmeyi kendileri açısından tehlikeli görmektedirler. Bu açıdan Rojava ve Kuzey-Doğu Suriye demokratik özerk yönetimini budamayı ve Kürtlerin bu devrimci demokratik gücünü geriletmeyi amaçlamışlardır. Bundan dolayı Rêber Apo bu saldırıları ‘İkinci 15 Şubat ve Uluslararası Komplo’ olarak görmüştür. Çünkü 1998’de Rêber Apo ve PKK’nin Ortadoğu’daki etkisinin arttığını, Özgürlük Hareketi’nin politikalarının hegemonik güçlerin bölgedeki işbirlikçi ayaklarını zayıflatacağını görerek Rêber Apo’ya yönelik uluslararası komployu gerçekleştirmişlerdi. Böylece 2. Körfez Savaşı’ndan PKK’nin yararlanmasının da önüne geçmek istemişlerdi. Şimdi de Rojava ve Kuzey-Doğu Suriye özerk yönetimine müdahaleyle de İran’a yönelik kapsamlı saldırılardan önce Özgürlük Hareketi’nin gücünün sınırlanmasını hedeflemişlerdir. Özerk yönetime yönelik saldırıları değerlendirirken bu boyutu gözden uzak tutmamalıyız.
Öte yandan bu saldırı sırasında çıkan yetersizliğin bir boyutu da ABD, İngiltere, Fransa ve Türkiye sürekli özerk yönetimi Arap alanlarından çıkarmak istemelerinin yansımalarıdır. Özerk yönetim ve alandaki bazı kadrolar üzerinden de bu anlayış ve politikalarını yaymak ve kabul ettirmek istemişlerdir. Bu hem Arap alanlarındaki çalışmaların yetersiz kalmasına yansımış hem de bu alanları savunma konusunda bir isteksizlik ve zayıflık ortaya çıkarmıştır. Bu aslında özerk yönetimi güç yapan stratejiyi ve politikayı anlamamanın sonucu yaşanmıştır. Halbuki özerk yönetimin geniş alanda etkin olması konumunu daha güçlü kılıyordu. Bu da kazanım elde etme, güçlü bir statüko kazanma ve Suriye’nin demokratikleşmesinde belirleyici güç olabilme anlamına geliyordu. Çeşitli etkilerin sonucu Arap alanlarından çekilmenin önemli bir güç kaybı yaratacağı görülmemiştir. Halbuki demokratik özerk sistem içinde Kürtlerin daha güçlü bir statüko kazanma imkanları vardı. Nitekim saldırılar başlayıp beklenmedik geri çekilme olunca bu pozisyonda zayıflama yaşandı. Kürtlerin bulunduğu alanlarla sınırlı kalmanın politik etkisi de o düzeyde kaldı. Çünkü Şam, Arap alanlarına hakim olunca kendini güçlü pozisyonda görmüştür.
Demokratik ulus karşıtlığı yapanlar yeminli Apo ve PKK düşmanlarıdır
Bazı kesimler ortaya çıkan sonuç üzerinden demokratik ulus anlayışını sorumlu tutarak bunun üzerinden Önderlik paradigmasına saldırıya geçmişlerdir. DAİŞ’e karşı mücadele demokratik ulus anlayışıyla başarı kazanmıştı. Arap halkı DAİŞ’le bir olup Kürt halkına saldırı içinde yer almamıştır. Aksine QSD içinde yer alarak ve binlerce şehit vererek DAİŞ’in yenilgiye uğratılmasında rol oynamışlardır. Yansıtıldığı gibi son süreçte Arap halkı ve Arap savaşçılar QSD’ye karşı tutum içine girmemişlerdir. Ancak QSD geri çekilme kararı alınca Arap savaşçıların önemli bölümü QSD’den ayrılmışlardır. Bu açıdan Araplar ve Arap savaşçılar ihanet etti, gibi değerlendirmeler gerçek dışıdır. Şunu söylemek gerekmektedir; özerk yönetimin yıllarca bu bölgelerde var olmasının etkisi ilerde görülecektir. HTŞ bu alanları kolay yönetemeyecektir. Zaten şimdiden Dêrazor alanında aşiretlerle HTŞ arasında sorunlar çıkmaya başlamıştır.
Demokratik ulus karşıtlığı yapanlar, milliyetçiliği köpürtenler yeminli Apo ve PKK düşmanlarıdır. Zaten KDP de bu kesimleri teşvik edip kışkırtmaktadırlar. KDP her yerde Rêber Apo’nun paradigması boşa çıkarsa Kürtlerin milliyetçiliğe meyil edeceği ve bu temelde kendinin güçleneceğini hesaplamaktadır. Aslında Kürt düşmanları, soykırımcı sömürgeciler nasıl Rêber Apo ve PKK’ye saldırıyorsa bunlar da saldırmaktadır. Bunların derdi ne Kürtlük ne Kürtlerin kazanım elde etmesidir. Varsa yoksa Apo ve PKK düşmanlığıdır. Rêber Apo ve PKK’nin mücadelesi onların gerçek yüzünü ortaya koymaktadır. Onların Kürtlere fayda değil, zarar verdikleri, Kürtlere bir şey kazandırmadığı gerçeğini açığa çıkardığı için Rêber Apo ve PKK’ye öfkeliler. Kendi gerçek yüzleri görülmesin, siyasi ortam muğlaklaşsın diye bu saldırıları yapmaktadırlar. Zaten bu saldırıları yapanların büyük çoğunluğunun Kürt halkının özgürlük mücadelesine zerre kadar katkılar olmamıştır. Aslında bunlar Özgürlük Hareketinin yarattığı siyasi ortamın imkanlarından yararlanarak saldırı yapmaktadırlar.
Ucuz lafla ve hamasetle gerçekler ters yüz edilemez
Milliyetçiliğin Kürt halkına sadece zararı vardır, zararı olmaktadır da. PKK’nin geliştirdiği yurtseverlik ise direnen bir halk gerçekliği yaratmıştır. Fedai düzeyde bir militanlık ve halk yaratmıştır. Milliyetçilik ise sadece başkalarına düşmanlık yapan, kendine güvenmeyen, hep dışardan bekleyen bir kişilik ve toplumsal ruh hali yaratmaktadır. Kürdistan gibi zorun zoru bir coğrafyada bu milliyetçilik Kürtlere zarardan başka bir şey getirmez; yani hayır getirmez. Eğer PKK’nin yarattığı, ölçüleri yüksek yurtseverlik olmasaydı ve böyle bir toplumsal gerçeklik yaratılmasaydı şu anda kendine milliyetçi diyenlerin varlığı tartışmalık olur, söyleyecek sözleri de olmazdı. Herkes PKK tarih sahnesine çıkmasaydı, Rêber Apo’nun önderlik ettiği bu mücadele olmasaydı neler olmazdı yada neler olurdu, üzerinde iyi düşünmelidirler. Ucuz lafla ve hamasetle gerçekler ters yüz edilemez. Nitekim edilemiyor da.
Rojava’daki süreç hem bir müzakere hem de bir mücadele olarak sürecek
ABD, İngiltere ve TC’nin desteği ile HTŞ’nin saldırıları sonrası hem Kürt halkının her yerde ayağa kalkması hem de QSD’nin belli hatlarda direnmesi sonrası 30 Ocak’ta bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşmanın yapılması konusunda Rêber Apo’nun da bir müdahalesi oldu. Mevcut siyasi ortamda çatışmasızlık ve bir uzlaşma yaratmanın Kürt halkının çıkarına olacağını belirterek böyle bir anlaşmanın gerçekleşmesini sağlamada etkisini kullandı. Kuşkusuz bu anlaşmanın doğru uygulanması açısından halkın örgütlü kılınması, özsavunmanın da güçlü tutulması şarttır. Şimdi anlaşmanın bazı maddeleri uygulamaya geçse de hem askeri hem siyasi hem de ekonomik alanda anlaşmazlıklar devam etmektedir. Şam iktidarının demokratik zihniyette olmaması, Rojava’daki özerk ve demokratik sistemle sorunlar yaşanmasını beraberinde getirmektedir. Oradaki entegrasyon sürecinin de düz ve sorunsuz yürümeyeceği anlaşılmaktadır. Özerk ve demokratik sistemle Şam hükümeti arasında sorunlar yaşanmaya devam edecektir. Rojava’daki süreç de hem bir müzakere ve uzlaşma hem de bir mücadele olarak sürecektir. Zaten hem devletle ilişkili bir yerel demokrasi hem de demokratik toplum örgütlenmesine dayalı özerklik ilişkisi olacaktır. Böylece toplum da kendi demokratik örgütlenme ve sistemini oluşturarak birçok sorununu da bu örgütlü toplum gerçeği ile çözecektir.
Rêber Apo 2015 öncesi demokratik özerklik teorisini ifade ederken bir devletle ilişki biçiminde bir özerklikten söz etmiş; buna dar demokratik özerklik demiş, toplumun kendi demokratik sistemini örgütleyerek kendi kendini yönetme biçimindi de geniş demokratik özerklik olarak tanımlamıştır. Rojava’da siyasal ve toplumsal örgütlenme süreci de bu doğrultuda gelişecektir. Rêber Apo bunu devlet+demokrasi olarak da tanımlamıştır. Burada kilit nokta düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün sağlanması olmaktadır.
Şu açığa çıkmıştır. Kürdistan’ın 4 parçasındaki halkımızın özgürlüğü ancak tüm Kürtlerin mücadelesi ve desteği ile sağlanacaktır. Sadece Kürdistan’ın bir parçasının kendi başına özgür ve demokratik yaşamını sağlayamayacağı en son Rojava’ya sahiplenme eylemlerinde de ortaya çıkmıştır. Bu açıdan Rojava’ya sahiplenme konusunda hep duyarlı olmak gerekir. Yarın Rojhilat’ta bir gelişme olursa tüm Kürtler her yerde bu mücadelenin destekçisi ve parçası haline gelmelidir. Geçmişte Başûr halkına saldırılar yapıldığında Bakurê Kürdistan halkı Başûrê Kürdistan’a sahip çıkmıştır. Kuşkusuz Kürdistan’ın en büyük parçası ve en fazla nüfusa sahip Bakurê Kürdistan halkının mücadelesinin durumu diğer parçalardaki mücadeleyi, siyasi ve askeri durumu yakından etkilemektedir. Bu açıdan tüm Kürdistan parçalarının Bakurê Kürdistan’daki mücadeleye güç vermesi çok önemli olmaktadır.
Şu anda Ortadoğu III. Dünya Savaşı’nın yoğunlaştığı alan durumundadır. Ortadoğu’nun merkezinde de Kürdistan yer almaktadır. Bu savaş doğrudan Kürdistan’ın 4 parçasını etkilemektedir. Bu açıdan III. Dünya Savaşı’nın sürdüğü ve Ortadoğu’da yeni siyasal dengelerin kurulma mücadelesi verildiği bu süreçte Kürtlerin hem toplumsal hem de siyasi düzeyde demokratik birliklerini yaratmaları çok önemlidir. Rêber Apo bunu ‘Demokratik Kürt Birliği’ olarak tanımladı ve bunu dönemin acil bir görevi olarak Özgürlük Hareketi’mizin önüne koydu. Özgürlük Hareketi’miz de bu yönlü çalışmalara başlamış durumdadır. Bundan dolayı Başurê Kürdistan’daki 200 aydın ve siyasi şahsiyetin birlik çağrısına hareketimiz olumlu karşılık vermiştir.
Birliğin tanımının demokratik Kürt birliği olarak tanımlanması önemlidir. Çünkü hem parçalar arası demokratik bir ilişkinin olması hem de her parçanın kendi içinde demokratik olması önemlidir. Demokratik birlik her türlü merkezi, dayatmacı, kendini üstün gören yaklaşımı dışlar. 19. ve 20. yüzyıldaki gibi merkezi birlikler günümüzde sorunları çözemez, daha da ağırlaştırır. Ulusları ve toplumları güçlü kılan; bir merkezi otoritenin her yere ve herkese hakim olması değildir. Toplum içinde, siyasi güçler içinde ne kadar demokrasi varsa o kadar güçlenme sağlanır. Artık güçlü toplumlar, güçlü uluslar kendi içinde demokrasiyi sağlamış olanlardır. Gücü silahta, otoriter yönetimde ve her şeyin merkezileşmesinde gören yaklaşımlar yüzyıllar önceki zihniyeti devam ettirmektir. Bugün demokratik olmayan toplumlar ve ülkeler dışa karşı zayıf olan toplumlar ve ülkelerdir. Bunu her gün somut olarak görüyoruz.
Kürdistan toplumunun doğası zaten çokludur. Kürtçenin birçok farklı yapısı vardır. Yine alanların kültürel ve inançsal farklılıkları vardır. Bunlar Kürt ve Kürdistan gerçeğini zengin kılan özelliklerdir. Ulus devletlerin tarih sahnesine çıktığı dönemde dilleri ve kültürleri tekleştiren ulus devlet anlayışı bir tür kültürel soykırım yapmıştır. Birçok dil ve kültür tekçi ulus anlayışı ile yok edilmiştir. Bu tekçi anlayış bazı inançların hakim kılınması gibi bir anlayış ve pratikler de ortaya çıkarmıştır. Bu açıdan Kürdistan’da her farklı bölgenin özgünlüğünü ve yerel demokrasisini ve öz yönetimlerini tanımak, merkezi otoritenin bir dili, kültürü ve bölgeyi hakim kılma anlayışından uzak durmak gerekir. Çünkü tekçi yaklaşımlar ve merkezi yaklaşımlar Kürtler arasındaki birliği güçlendirmiyor, hatta sorunlar çıkarıyor. Artık güçlü ulus ve güçlü yönetim olmayı merkezileşmekten, merkezi hakimiyet sağlamaktan kaçınarak sağlamak önemlidir. Kürdistan’ın her parçasında, özellikle Bakur, Başûr ve Rojhilat’ta güçlü ulus ve yönetimin böyle sağlanacağını görmek gerekir. Öte yandan genel olarak da toplumsal ve siyasi sistemimiz demokratik olmalıdır. Her bölge de kendi içinde demokratik olmalıdır. Her parça hem genel olarak hem de yerelleri ve özgünlükleri görerek demokratik olmalı. Bu perspektifle Kürt siyasi partileri ve gruplar da kendi aralarındaki ilişkilerde demokrasiyi esas almalıdır. Tüm partiler, örgütler ve gruplar hem tek tek kendi aralarındaki ilişkiyi demokratik kılmalı hem de birçok parti ve örgütün oluşturacağı birlikler demokratik olmalıdır.
2026 Newroz’unun mesajları
Ortadoğu’daki askeri ve siyasi ortamda, yine Bakur, Başûr, Rojhilat ve Rojava’daki önemli askeri ve siyasi durum ortamında 2026 Newroz kutlamaları, Newroz serhildanları gerçekleşti. Bakurê Kürdistan’daki Barış ve Demokratik Toplum Süreci, Rojava’daki savaş ve sonrası ortaya çıkan uzlaşma ve bunu pratikleştirme süreci; Rojhilat’ı yakından etkileyen ABD/İsrail-İran savaşı ve hem bölgedeki savaşın hem de Irak’taki siyasi durumun Başurê Kürdistan’ı ve Şengal’i doğrudan etkilemesi 2026 Newroz’unu çok önemli ve anlamlı hale getirmiştir. Kürt halkı her yerde bu gerçekliği görerek Newroz meydanlarını doldurmuştur. Meydanları sadece doldurmamış, coşku zirveleşmiştir. 8 Mart’ta kadınların özgürlük haykırışı ve Önderliğin özgürlüğünü istemeleri Newroz’da güçlü ve kararlı bir duruş ortaya çıkarmıştır. Zaten bu Newroz’da kadınların katılımı ve duruşu öne çıkmıştır. Kadınlar ve gençler şahsında Kürt halkının özgürlük ve demokratik yaşam iradesi en yüksek düzeyde ortaya konulmuştur.
Kürt halkı Ortadoğu’da yapılmak istenen dizayn ve oluşturulmak istenen siyasi dengelerin Kürtler için neler getirip götürebileceği bilinciyle Newroz alanlarına çıkarak özgürlük iradesini güçlü biçimde ortaya koymuştur. Kürtlerin varlığını ve özgür yaşamını kabul etmeden yeni siyasi dengelerin ve Ortadoğu statükosunun kurulamayacağını dost düşman herkese göstermiştir. Newroz’da Kürt halkının her yerde sokaklara dökülmesi ve meydanları doldurması en başta da Ortadoğu’daki tüm siyasi güçlere verilmiş bir mesaj olmuştur. I. Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi kurulan siyasi dengelerin Kürtlerin mezarı olmasının kabul edilmeyeceği haykırılmıştır. I. Dünya Savaşı sonrası oluşan siyasi dengeler ve statüko Kürtlerin diri diri mezara konulması anlamına geliyordu. Kürtler bu mezarı parçalamışlardır ve bir daha da böyle mezara konulamayacaklardır. Newroz’lar Kürt halkının Ortadoğu’da yaşanan siyasi ve askeri durumun derin bilincinde olduklarını ortaya koymuştur. Newroz’larda ortaya konulan tutum Kürtlerin ortak aklıdır. 2026 Newroz’u göstermiştir ki, Kürt halkı toplumsal düzeyde birliğini tam sağlamıştır. 1973 Newroz’unda Rêber Apo’yla başlayan 53 yıllık mücadele, 53 yıllık Newroz’u diriltme mücadelesi birike birike 2026 Newroz’unda zirveleşmiştir. Kuşkusuz Newroz’larda verilen şehitler bu Newroz mücadelesinin büyümesini ve Kürt halkının Newroz halkı, serhildan halkı haline gelmesini sağlamıştır. Artık Kürtler için Newroz bir mücadele kimliğidir, çok güçlü bir ulus haline gelmesinin en açık ifadesidir. Bu Newroz Kürt halkının varlık sorununu çözdüğünü, güçlü bir ulusal varlık haline geldiğini ortaya koymuştur. Sıra Kürdistan’ın her parçasında özgürlük sorununu çözmeye gelmiştir.
Bu Newroz’un çok güçlü geçmesini sağlayan en güncel etken ise Rêber Apo’nun 27 Şubat 2025’te yaptığı ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’dır. Bu çağrı gerçekleşen ulusal varlığın özgürlük sorununu çözmeyi amaçlamaktadır. Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın her cümlesi dikkatlice okunup anlaşıldığında Kürt halkının özgürlük ve demokrasi sorununu çözmeyi amaçladığı görülür. Kürt halkının dili, kimliği, kültürü ve özyönetimi ile özgür ve demokratik yaşama kavuşmasını sağlamayı esas almıştır. Demokratik entegrasyon Kürt varlığının eşitliğinin ve özgürlüğünün tanındığı ve Kürdün kendi kendini yönettiği bir entegrasyon olarak öngörülmüştür. Rêber Apo İmralı’da yaptığı çözümlemelerde demokratik entegrasyonun tamı tamına bu olduğunu ortaya koymuştur. Devlete de demokratik entegrasyonun ve barışın da ancak bu temelde olabileceğini söylemiştir. Rêber Apo’nun demokratik entegrasyon anlayışı tam olarak Kürdün kendi dili, kültürü ve kimliği ile var olması ve bunun demokratik özyönetimlerle somutlaşmasıdır. Demokratik özerkliğin bu temelde sağlanmasıdır.
Kürt halkı Rêber Apo’nun Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın ve bunun amaçladığı siyasi projenin Kürt halkını özgürleştireceğine, demokratik Türkiye ve demokratik özerkliği gerçekleştireceğine inanarak meydanları doldurmuş ve Rêber Apo’nun özgürlüğünü haykırmıştır. Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni ancak Rêber Apo’nun sonuca götüreceğine inandığından Rêber Apo’nun fiziki olarak özgür kalarak bu süreci yönetmesi ve yürütmesini istemektedir.
Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın yarattığı siyasi ortam ve umut Kürt halkının bu süreci sahiplenmesini sağlamış, onlarca yıl süren mücadelenin sonuca doğru gittiğini anlamış ve bu mücadelenin parçası olmak için de meydanları coşkuyla doldurmuştur.
Rêber Apo’nun özgürlük ve demokrasi programı olan Newroz mesajı bu nedenle büyük bir heyecan ve coşkuyla takip edilmiş, mesaj Kürt halkının büyük haykırışı ve alkışı ile karşılanmıştır. Rêber Apo bu mesajında hem Kürtlerin birliği için çağrı yapmış hem de demokratik ulus ve halkların kardeşliği ile mücadele edilerek demokratik Ortadoğu ve özgür Kürdistan’ı yaratma mücadelesine davet etmiştir. Bu Newroz 2026 yılının başarılı bir mücadele yılı olacağını müjdelemiş, Rêber Apo’nun özgürlüğü temelinde özgür ve demokratik yaşamın çok yakınlaştığını göstermiştir.
Demokratik Komünal Toplum Manifestosu
Rêber Apo PKK’nin feshi ve silahlı mücadelenin durdurulması çağrısı yaptığında bunun bir son değil, yeni bir başlangıç olduğunu vurgulamıştır. Bu yeni başlangıcın ideolojik, teorik, örgütsel ve politik çizgisini Demokratik Toplum Manifestosu ile ortaya koymuştur. Rêber Apo’nun Demokratik Toplum Manifestosu’nda ortaya koydukları redakte edilerek ve Rêber Apo’nun çeşitli görüşmelerde belirttikleri de bir komisyon tarafından eklenerek yeniden yayınlanmıştır. Önderliğin yayınlanan ilk manifestosu İmralı’da yapılan konuşmanın yetersiz redakte ile yazıya geçirilmesiydi. Bu açıdan komisyon, Önderliğin manifestoda ortaya koyduklarını ve çeşitli vesilelerle belirttiklerini ‘Demokratik Komünal Toplum Manifestosu’ olarak yeni bir belge haline getirmiş ve kamuoyuna sunmuştur. Zaten basılan manifestonun başlangıcında bu manifestonun nasıl hazırlandığı belirtilmiştir.
Bu manifesto yeni bir yapılanma ve mücadele başlangıcı açısından önemli bir belgedir. Manifesto, komünal örgütlenmeye önem vermekte ve yeni yapılanmada esas alınmasını öngörmektedir. Bu manifesto okunduğunda özgürlük ve demokrasiyi amaçlayan yapılanma için ne kadar önemli olduğu görülür. Basımı yapılarak halkımızın, halkların okunmasına sunulmuştur. Özgürlük ve demokrasi mücadelesi verecek herkesin okuması ve derinliğine kavraması çok önemli olmaktadır.
Barış ve demokratik toplum mücadelesini güçlü yürütmek ve daha sonrasına güçlü bir örgütsel yapılanmaya kavuşturup mücadeleyi örgütlü demokratik toplum temelinde yükseltip demokratik toplum sosyalizmini yaratmak açısından Demokratik Komünal Toplum Manifestosu’nun anlaşılıp pratikleştirilmesi çok önemlidir. 2026 Newroz’u bu mücadelenin güçlü yürütme imkanı ve potansiyelinin çok güçlü olduğunu ortaya koymuştur. Komünal temelde demokratik komünler birliğini toplumsal alanda güçlü örgütlediğimizde her türlü mücadeleyi başarıya ulaştıracak bir halk gerçekliği yaratılacaktır.