DİRİLİŞ DEVRİMİ’NİN TARİHSEL ÖNEMİ VE GÜNÜMÜZE ETKİLERİ

Murat Karayılan

ekleyen Komînal

Hareket ve halk olarak büyük fedakarlıklar sergilendi, eziyetler çekildi ve ağır bedeller ödendi. Varlık ve özgürlük mücadelesi destansı direnişlerle geçti ve ancak böylesine tarihi bir direnişle halk olarak kendimizi var etme ile kabul ettirme aşamasına gelmiş olduk. Sayısı 30 bini aşan kahraman şehitlerle buraya geldik. 1976’dan bu yana yaşanan savaşta verdiğimiz şehitlerin dönemlere göre bilançosuna bakıldığında, bu varlık savaşının anlamı çok daha açık bir biçimde görülecektir.

Bir düşünce devrimi gelişti. Bu, beraberinde bir sosyal dönüşüm ve devrimsel süreci geliştirdi. Özellikle Berivanların, Saadetlerin, Havvaların, Sultanların bu mücadelede şehit düşmesi, toplumun bunu gözlemlemesi, Kürt kadınının bundan cesaret alması ile birlikte bir kadın devrimi yaşandı… Bütün o feodal erkek egemenlikli yaklaşımın tümden yıkıldığını belirtemezsek de büyük bir darbe aldı. Bu temelde toplumun kendini yeniden yaratması ve ulusallaşma süreci yaşandı.

22 bin 660 şehidimiz resmi olarak kayıtlarımıza geçmiştir. Bu şehadetler, sadece Kuzey Kürdistan’da yürütülen mücadelede verilen şehitlerdir. HPG’ninŞengal ve Kobanê direniş sürecine müdahalesi gibi diğer parçalarda verilen şehadetler dahil değildir. Bu her iki yerde toplam şehitlerimiz ise 3262’dir. Bu biçimde toplam şehit sayımız 25 bin 922’dir. Ayrıca 1984-2000 yılları arasında çeşitli nedenlerle kayıt edilemeyen binin üzerinde şehidimizin daha olduğu düşünülmektedir. Böylece toplam şehidimizin 27 bin civarında olduğu belirtilebilinir. Türk devlet güçleri tarafından şehit edilmiş 5 binin üzerinde sivil yurtsever şehidimizin olduğu tahmin edilmektedir. Toplam şehidimizin 32 bin civarı olduğunu belirtebiliriz.

10 Ağustos 2026 günü TBMM’nin karar altına aldığı çerçeve yasanın büyük bir oy çokluğuyla kabul edilmiş olması kuşkusuz önemli bir sonuçtur. Bu konuyla ilgili Önder Apo’nun çarpıcı değerlendirmeleri vardır. İşte “idam sehpasından diyalog masasına geldik. Bin kilometrelik yol bir adımla başlar. Bu, sorunun çözümü için kapının aralanmasıdır” gibi değerlendirmeleri önemlidir. Biz buna çok büyük bir değer vermek durumundayız. Önder Apo’nun emeği ve kahraman şehitlerimizin büyük tarihi direnişi olmasaydı böyle bir yasaya hiç gerek duyulmazdı.

Sıkça, toplumun hassasiyetleri olduğunu söylüyorlar. Güzel ama siz topluma yanlışları aktarıyorsunuz. Bu tür üsluplar, psikolojik savaş döneminin üslubuydu. Şimdi biz bir buçuk yıldan beri ateşkes halindeyiz. Kalıcı, stratejik bir barış sürecini geliştirmek istiyoruz ama başta iktidar basını ve kendini muhalif sayan bir kesim de dahil olmak üzere sürdürülen üslup hala psikolojik savaş üslubudur, gerçeklerin ters yüz edilmesidir.

YAZIYI KÜRTÇE OKU

Kuzey Kürdistan’da direnişlerin bastırılması ve askeri işgalin tamamlanması ardından 1970’lere kadar asimilasyon tarzında çok kapsamlı bir soykırım politikası uygulandı. Kürdistan’ın her tarafında geliştirilen Türkleştirme kurumlarıyla Kürtlüğün eritilmesi, asimile edilmesi faaliyeti çok yoğun ve derinlikli bir biçimde sürdürüldü. Ancak 1960’lardan sonra Avrupa merkezli gelişen gençlik hareketlerinin yanı sıra, Vietnam, vb. ulusal kurtuluş hareketlerinin de yükseliş göstermesinin, Türkiye’de 1968 Gençlik Hareketi’nin çıkışına yol açması ile birlikte Türkiye’de devrimci bir dalganın gelişmesi söz konusu oldu. Bu gelişmelerin de etkisiyle Kürdistan’da da çeşitli sol eksenli Kürt grupları örgütlenmeye ve gelişmeye başladılar. Tam da bu dönemde Önder Apo’nun tarihsel çıkışı gerçekleşti. Bu temelde ‘70’lerde yaşanan yurtseverlik faaliyeti ve devrimci gelişmeler, Kürdistan’da yoğun bir şekilde geliştirilen asimilasyon karşısında Kürt toplumunun nefes almasına yol açtı. Toplum kendine gelmeye, bir şekilde bu gidişatın ne olduğunu anlamaya çalıştı. Bu temelde bir mücadelenin gelişmesinin toplum üzerinde de belli düzeyde bir etkisi oldu. Apocu Hareket bu çalışmalar atmosferinde hızlı bir kitleselleşmeyi yaşayarak partileşme sürecine yükseldi.

Bütün bunlar karşısında 12 Eylül 1980’de uluslararası hegemon güçlerin bir planı çerçevesinde faşist-askeri cuntanın iş başına getirilmesi yeni bir dönemeç oldu. 12 Eylül Askeri-Faşist Cuntası, Türkiye devrimci hareketini ve Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’ni bastırmak üzere iş başına getirilmiş bir projenin uygulanmasıydı. Ve bunun Kürdistan’a yansıması büyük bir zulüm, işkence, tutuklama furyasıyla beraber, Şark Islahat Planı’nın yeniden canlandırılması ve uygulanması hamlesi şeklinde oldu. O zamana kadar geliştirilen asimilasyonla yetinmeyen cuntacı generaller Kürdistan’ı adeta yeniden işgal etti. Kürtçe yasaklandı; Kürdistan’ın bütün şehirlerinde ve köylerinde, gündüz çocuklara gece de kadın-erkek her yaştan herkese Türkçe öğrenme zorunluluğu getirildi. Öyle oldu ki insanlar kendi evi içinde bile Kürtçe konuşmaktan korkar hale geldi. Kürdistan’da topluma dönük yoğun bir baskı, şiddet, ajanlaştırma ve sindirme faaliyeti ile birlikte derinleştirilmiş bir asimilasyon ve beyaz soykırım siyaseti dayatıldı. Hilvan’ın köylerinde kadın-erkek demeden insanlar köy meydanında çırılçıplak sıraya dizildi. Sadece cezaevlerinde değil, Cizre’nin köylerinde de olduğu gibi insanlara dışkı yedirildi. Bu şekilde aşağılama, Kürt toplumunun haysiyetiyle oynama, derinleştirilmiş bir yöntem halini aldı. Hareketimizin hemen hemen bütün kadrolarının toplatıldığı Amed Zindanı, asimilasyonda sonuç almanın bir laboratuvarı haline getirilmek istendi. Başına Esat Oktay adında bir işkenceci getirildi ve burada yapılan çeşitli uygulamalarla herkesin teslim alınması hedeflendi. Öncelikle sırayla herkese “ben Türk’üm” dedirterek orada da Kürt varlığının inkarı dayatıldı. Buna karşı direnenleri bayılana kadar döverek her gün bu uygulamanın tekrar edilmesinin bir anlamı vardı. Kürtlüğü bitirmek, Türkleştirmeyi zorla geliştirmekti. “Türkçe konuş, çok konuş” sözünün slogan gibi cezaevlerinin duvarına yazılmış olması boşuna değildir.

 

12 Eylül vahşetine karşı ortak direniş arayışları

Bu vahşete karşı ilk isyan, Amed Zindanı’nda Mazlum Doğan yoldaş öncülüğünde gelişti. Bilindiği gibi peşi sıra Ferhat Kurtay, Mahmut Zengin, Eşref Aynık ve Necmi Önerlerin tarihi kendini yakma eylemi, ardından da 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Eylemi’nin Hayri Durmuş, Kemal Pir, Akif Yılmaz ve Ali Çiçeklerin öncülüğünde gelişmesi yaşandı. Kuşkusuz, zindanlarda ve tüm ülkede uygulanan bu vahşet tablosu karşısında sessiz kalmak, insanlıktan çıkmakla eş anlamdaydı. ‘Ben insanım’ diyen herkesin mutlaka bu vahşete karşı bir şeyler yapması gerekiyordu. Hele hele sorumlu devrimcilerin buna karşı sessiz kalması mümkün olamazdı.

Önder Apo da o zaman bu temelde, Lübnan sahasında, bir taraftan ülke dışına çekilmiş olan kadroların eğitimiyle ve I. Konferans’ın gerçekleştirilmesi temelinde hareketin toparlanması ile uğraşırken, diğer taraftan ise hem Türkiye sol hareketleri hem de Kürt grupları içerisinde yoğun bir birlik tartışmasını geliştirdi. Önder Apo, “mutlaka dönmemiz gerekir ve dönüş birlikte olmalı” yaklaşımı ekseninde bir çalışma yürüttü ve nihayetinde Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi toplam altı örgütle birlikte oluşturuldu. Bu daha çok Türkiye sol hareketi ile yapılan bir birlikti. Kürt gruplarıylaysa 1983’e kadar sürdürüldü. Devre-i toplantılar sürekli Şam’da olmaktaydı. Ne var ki, sonuçta görüldü ki aslında kimsenin dönmeye niyeti yoktu. Bu arada şunu belirtelim: Filistin-Lübnan sahasına ve Suriye’ye sadece biz PKK hareketi olarak çekilmemiştik; sanırım Dev-Sol dışında Türkiye sol gruplarının büyük çoğunluğu ve yine Kürt gruplarının hepsi buralara çekilmişti. Hatta bazılarının sayıları bizimkinden fazlaydı. Ve hepsi de Filistin örgütlerinin yanında eğitim görüyordu. Dolayısıyla herkes geri döneceğini iddia ediyordu. 1-2 yıl geçti; gerekli eğitimler görüldü ve artık geri dönmek gerekiyordu. “Koşullar olgunlaştı, dönmemiz lazım” denildiği noktada ise bu yapıların hemen hepsi zikzaklar çizmeye başladı.

 

Sol, sosyalizm edebiyatını en çok yapanlar iş pratiğe gelince meydanda görülmedi

Belirttiğim gibi Kürt grupları birliğe gelmedi ve çeşitli bahanelerle bunu sabote ettiler. Zaten hepsi Avrupa’ya doğru gidiş halindeydi. Türkiyeli sol gruplar ile oluşturulan cephede ise, biz ülkeye birlikte döneceğimizi beklerken böyle olmadı. Özellikle bu cephe birliği içerisinde bulunan en büyük grup Dev-Yol’du. Sonradan anlaşıldı ki Dev-Yol’un bu birliğe girmesinin amacı, ülkeye geri dönüş yapmak değil, geri dönmemeyi meşrulaştırmak, geri dönmek isteyen PKK’yi de engellemekmiş. Esas bunun için böyle bir birlikte yer almışlar. Sonuç olarak ‘83’ün sonlarına geldiğimizde iyice netleşti ki aslında ülkeye dönmeye, faşist cuntaya karşı mücadele geliştirmeye kimsenin niyeti olmadığı gibi, bunun zorluklarını göğüsleme kudretleri de yoktu. Devrimcilik, sol, sosyalizm, yurtseverlik edebiyatını en çok yapanlar iş pratiğe gelince meydanda görülmedi. Belki bazılarının gücü yoktu ama bazılarının da dürüst yaklaşmayıp demagojiyle geçiştirmeye çalıştıklarını iyi biliyoruz. Bu yüzden pratikleştirecek bir ciddiyetten uzak oldukları açığa çıktı.

Bu arada şunu belirtelim: Kürt gruplarından bazıları günümüzde bile, “o zaman Kürt grupları güçlüydü, PKK bunları vurdu ve tasfiye etti” diyebilmektedir. Bu büyük bir yalandır. Gerçekte ise onlar sözlerine sahip çıkmadılar. Yani söylediklerini uygulamadılar, ona göre davranmadılar. Ne cezaevinde gereken direnişi gösterdiler ne de ülke dışına çıkanlar tekrar geri dönerek mücadeleyi yürüttü. Ama PKK bunları yaptı. Hem cezaevinde hem de ülke içerisine dönerek faşist cuntaya karşı mücadelenin zorluklarını göğüsleyip bu mücadeleyi yükseltti. Bunun için öbürleri söndü, tasfiye oldu; PKK ise yükselişi yaşadı ve Kürdistan’da tek örgüt haline geldi. Bu grupların içindeki yurtsever kişi ve kadrolar ise, çeşitli düzeylerde gerilla mücadelesine destek sundu ve devrim hareketine katılmış oldu. Gerçek budur ama hala marjinal kalmış bazıları bunu hazmedemiyor ve demagojilerle bunun üstünü örtmeye çalışıyor. Böylece kendileri açısından yaşanmış oportünizmi ve yenilgiyi gizlemeye çalışıyorlar. Bunu da Başkan Apo’ya ve Apocu Hareket’e düşmanlık ederek, kendi gerçekliklerini gizleme kurnazlığıyla yapıyorlar. Gerçek belirttiğimiz gibiydi; yani PKK’nin söylediğiyle yaptığının bir olmasıyla birlikte PKK, Kuzey Kürdistan’da tek örgüt haline geldi.

 

15 Ağustos Atılımı ve Kürdistan toplumuna etkileri

Bu dönemde Önder Apo ve hareketimiz çok yoğun bir biçimde söze sahip çıkma, cezaevindeki yoldaşların direnişini karşılıksız bırakmama, Kürt halkını bu yok edilme sürecine terk etmeme, mutlaka bir çıkışı gerçekleştirme ve faşist cunta sistemine karşı devrimci mücadeleyi yükseltme çabası içerisindeydi. Bu temelde yürütülen hazırlık çalışmaları, İkinci Kongre’nin ülkeye dönüş kararıyla birlikte güçlerimizin ülkeye dönüşü ve ülke içerisinde hazırlıkların başlatılma süreci geliştirildi. Aslında 1983’te geliştirilmesi gereken atılım biraz da gecikerek, sonuçta 15 Ağustos 1984’te Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla bu faşist zulüm rejimine karşı direniş başlatılmış oldu. Başkan Apo bunu ‘insanlığa sahip çıkma atılımı’ olarak değerlendirdi.

Faşizme karşı büyük zorluklarla yürütülen hazırlık temelinde geliştirilen Şanlı 15 Ağustos Atılımı her ne kadar silahlı bir hamle olsa da anlamı ve önemi, yine yarattığı sonuçlar bakımından, bir silahlı başkaldırının başlatılmasından çok, toplumsal sessizliğe karşı bir müdahale olarak gerçekleşmiştir. Pratikte de böyle yankısını bulmuştur. Nitekim, sonuçları açısından bakıldığında, askeri yanından çok toplumsal gelişmelere yön veren özelliklerini görürüz. Bu açıdan sadece bir silahlı başkaldırı olarak değerlendirmek yetersiz olur. 15 Ağustos Hamlesi, halkımızın baş aşağı gidişatına çok ciddi bir müdahaleydi. Ölümsüz komutan Egîd (Mahsum Korkmaz) yoldaşın öncülüğünde, yine Erdallar, Bedranlar, Gözlüklü Aliler, Emin Taştanlar ve Sarı Ömerlerin (Mustafa Ömürcan) büyük emeğiyle gelişen bu tarihi hamle, Kürdistan’da çok büyük bir devinime yol açtı. Kürt toplumunun geçmişteki, isyanlardan ziyade direniş biçiminde gelişen bütün hareketlerin kısa sürede bastırılmasından dolayı gözü korkmuştu. Yine diğer örgütler, “Şêx Saîd döneminde iki asker vuruldu, Kürdistan’ın yarısı gitti. Şimdi PKK karakolları vurursa kalan Kürdistan da tasfiye olur” diyerek anti propaganda yapıyorlardı. Bütün bunların toplum üzerinde etkisi vardı.

Ancak 15 Ağustos Atılımı halk tarafından büyük bir sevinçle karşılandı. Özellikle Botan, vb. Kürtlüğün diri olarak yaşandığı yerlerde çok coşkuyla karşılandı ama onunla birlikte kaygı da söz konusuydu. Yani bu atılımla birlikte gelişen mücadelenin ne kadar dayanabileceği ve ne kadar süreceğine dönük kaygılar, toplumda derin bir biçimde vardı. Ne zaman ki bu mücadele yönteminin eski isyan veya eski direnişlere benzemediği, yeni bir tarz olduğu, gerilla tarzı olduğu, bu tarzı yürüten insanların çok ciddi insanlar olduğu, kararlı oldukları, cesur oldukları, birkaç kişilik bir grubun büyük bir cesaretle bir orduya karşı savaşıp başarılı olduklarını gözleriyle gördü; o zaman inandı. Yani geliştirilen gerilla yönteminin ordu güçleri karşısında ezilmediğini, tersine, giderek büyümeyi yaşadığını görünce, bunun bir kurtuluş ve özgürlük aracı olabileceğine inandı ve sahiplendi. Bu temelde yer yer gençliğin katılımı oldu, yine halktan sahiplenme gelişti. Giderek mücadele ile bütünleşme süreci başladı.

 

Diriliş Devrimi’ne giden yol

Özellikle ‘84-‘90 süreci döneminde böyle bir gelişme ortamında giderek kitledeki kaygılı durum aşılarak, kaygı yerini gerillaya olan tam inanca bıraktı. Gerillanın bir kurtuluş yöntemi olduğu, bu direnişin diğer direnişlere benzemediği, bu harekette umut olduğu inancının gelişmesi temelinde toplumda köklü bir dönüşüm yaşandı. Bir düşünce devrimi gelişti. Bu, beraberinde bir sosyal dönüşüm ve devrimsel süreci geliştirdi. Özellikle Berivanların, Saadetlerin, Havvaların, Sultanların bu mücadelede şehit düşmesi, toplumun bunu gözlemlemesi, Kürt kadınının bundan cesaret alması ile birlikte bir kadın devrimi yaşandı. Eskiden Kürt toplumunda böyle bir şey yoktu. Kadınlar dağda çok bilinçli birer savaşçı olarak rol oynuyor; şehre iniyor, Berivanlarda olduğu gibi şehri örgütlüyor, buna öncülük yapıyordu. Bu, toplumda çok köklü bir değişimi getirdi. Bütün o feodal erkek egemenlikli yaklaşımın tümden yıkıldığını belirtemezsek de büyük bir darbe aldı. Dolayısıyla toplumda bir demokratikleşme düşünce süreci gelişti. Bu temelde toplumun kendini yeniden yaratması ve ulusallaşma süreci yaşandı. İşte Diriliş Devrimi budur. Gerçek anlamda bir diriliş süreci yaşandı. Bir toplumsal devinim ve değişim durumu gerçekleşti. Böylece eskinin teslim olmuş, pasif, sessizleşen Kürt toplumunda kendine sahip çıkan, direnen bir devrimci kalkış süreci başlamış oldu. Kürt toplumundaki bu gelişmeyi tamamen 15 Ağustos Atılımı’nın geliştirdiği çok açık.

 

Atılım’dan günümüze uygulama sorunları ve çözüm arayışları

Diğer yandan 15 Ağustos Atılımı’nın gelişim süreci kolay yaşanmadı. Öncelikle atılımın başlamasında gecikmelerin yaşanması durumu söz konusu oldu. Egîd yoldaşın öncülüğünde gelişen çok güçlü bir atılım olarak pratikleşmiş olmasına rağmen, atılımın hemen ardından, ‘85 yılı ile birlikte sağ savunmacı bir anlayış gelişti. Bu, gerillayı daha başlangıçta boğuntuya uğratacak bir anlayıştı. Ölümsüz komutan Egîd yoldaşın şehadeti ve başka ağır kayıplar yaşandı. Üçüncü Kongre’nin buna karşı müdahalesi oldu. Önder Apo’nun çok yoğun eleştirileri ve çabalarıyla yeniden toparlanma, kendine gelme süreci geliştirildi. Toplumda, özellikle de Botan Sahası’nda büyük bir yankı bulan 15 Ağustos Hamlesi şayet doğru pratikleştirilmiş olsaydı çok daha erkenden büyük sonuçlara ulaşması da mümkün olabilirdi.

Ancak burada pratikleşen çetevari uygulamalar, feodal komplocu anlayışlar, yürütülen yanlış pratikler bazı aşiret güçlerinin düşmanın yanına itilmesine yol açtı, harekete karşı çeteleşmenin zeminini yarattı. Çünkü aynı dönemde Olağanüstü Hal Yasası ilan edildi, koruculuk sistemi getirildi, pişmanlık yasası çıkarıldı. Yani Türk devlet katında da bu mücadelenin bastırılması için yoğun bir yönelim geliştirildi. Bunların hepsini burada detaylı açamayız ama çok yoğun bir yönelim söz konusuydu. Bir biçimde neredeyse ordunun tümü harekete geçirildi ve çok yoğun saldırılar geliştirildi. Faili meçhul cinayetler devlet tarafından bizzat uygulandı. Artık sadece insanların tutuklanmasıyla yetinmediler; sokakta vurulması, infaz edilmesi yöntemine de başvurdular. JİTEM’in ve Hizbullah’ın kurulması, bunların Kürt yurtsever tabanına karşı suikast saldırılarını başlatmasının amacı bu gelişen yükselişin önünü almak ve bastırmaktı. Ancak önünü alamadılar ve bu toplumsal bir serhildan hareketine dönüştü.

‘89’un sonundan itibaren özellikle Nusaybin ve Cizre başta olmak üzere başlangıçta gerillanın cenazelerine sahip çıkma amacıyla kitlelerin sokağa dökülmesi, cenazeleri törenle karşılaması biçiminde gelişen serhildan hareketi tüm Kürdistan’a yayıldı. Kürdistan’daki halk hareketi diğer ülkelerde olduğu gibi bazı ekonomik ya da siyasi taleplerden ziyade kendi kahramanı olarak gördükleri gerillaların cenazelerini törenle kaldırma istemi üzerine gelişti. Bu temelde sokağa dökülmeler oldu. Bu da önemli bir sosyolojik gerçeği yansıtan bir durumdur.

‘92’lere geldiğimizde gerillanın stratejisi artık başarı kazanmıştı. Hem o toplumsal serhildan hareketi etkisini Türkiye siyaset alanında gösterdi, sokakta, dağda, her yerde bunu yansıtır hale geldi; hem de askeri olarak bir büyüme sürecine girdi. Gerillanın on binli sayılara ulaşması süreci de bu dönemde yaşandı. TC Başbakanı Süleyman Demirel’in 1992’de, “Biz Kürt realitesini tanıyoruz” demesi de bu stratejinin başarısını gösteren açık bir örnektir.

 

Sorunu devletle diyalog temelinde çözme siyasetinin gündeme girişi

Bu temelde ‘93 Newrozu’nda Önder Apo ilk kez ateşkes ilan etti. Bu, Türkiye Cumhurbaşkanı olan Turgut Özal’ın Sayın Celal Talabani aracılığıyla istemi üzerine geliştirilen bir ateşkesti. Bunda Cengiz Çandar, vb. bazı Türkiyeli demokrat gazetecilerin de rolü oldu. ‘93’teki ateşkes kuşkusuz sadece bu istem üzerine geliştirilen bir durum değildi. Esas olarak dünya çapındaki gelişmeleri izleyen, işte Sovyet sisteminin yıkılması, dünya düzeninde köklü bir değişim sürecinin gelişmesi ile birlikte Önder Apo’nun, hareketimizin de stratejik değişimi yaşaması gerektiği yönündeki yoğunlaşmaları ve değerlendirmeleri vardı. Yani artık bağımsız bir devlet kurmaktan ziyade, sorunu devlet ile diyalog temelinde çözme siyaseti gündeme girdi. Çünkü dünyada da köklü değişimler başlamıştı. Önder Apo bunu zamanında gördü. Dolayısıyla stratejik değişimle artık savaşın oynaması gereken rolü oynadığı, bundan sonra silahın yapacağı bir şey olmadığı, dolayısıyla Kürt sorununun, her dört parçadaki egemen devletlerle diyalog ve siyasi yöntemlerle çözülmesi gerektiği, Türkiye’de de işte Türk devletinin gelmesi halinde artık demokratik çözümün sonuç alması gerektiği, silahlı mücadelenin sürdürülmesinin anlamının olmadığı kanaati daha o zaman Önder Apo’da gelişti.

 

Güreş-Çiller-Ağar ekibinin başa getirilmesi

 Fakat bunun karşısında Türk devlet sisteminde farklı gelişmeler yaşandı. Özellikle ikinci ateşkesin uzatılma çağrısının hemen ardından Turgut Özal’ın öldürülmesi, onunla birlikte, gerillaya karşı yoğun savaşmış ama son tahlilde bu sorunun siyasal yöntemlerle çözülmesi gerektiği inancına ulaşan Orgeneral Eşref Bitlis, yine özel savaşı Kürdistan’da en çok uygulayan Binbaşı Cem Ersever, vb. kişilerin içinde olduğu bir ekip tümden tasfiye edildi. Bu, Türkiye devlet sistemi içerisindeki derin bir elin müdahalesiyle birlikte gelişen bir süreçtir. Bu temelde Doğan Güreş, Tansu Çiller, Mehmet Ağar ekibi iş başına getirilmiş oldu. Onlar ise, “bu sorunu savaşla ve şiddetle çözmeliyiz” diyerek işte o ‘93-’94 yıllarında tırmanan savaşın geliştirilmesiyle Kürt sorunu bir kördüğüm haline getirildi. Devlet içinde, savaştan rant sağlayan, savaşın sürdürülmesinden yana olan ekibin ağırlık koymasıyla aslında bu sorun kördüğüme dönüştürülmüş oldu. Yoksa ‘90’larda çözülebilinecek bir sorundu. Biz hareket olarak o noktaya gelmiştik.

Mesela sonrasında da her fırsat doğduğunda, işte ‘95’in Kasım ayında Önderlik tekrardan ateşkes ilan etti. O zaman iktidarda olan Erbakan’ın da bazı çabaları oldu ama ardından gelişen 28 Şubat’la birlikte o da istifa etmek zorunda bırakıldı. Devlet içindeki bu rantçı ekip aslında demokratik çözümün önünde hep engel olmuştur. Daha sonra yine kimliği çok net olmayan devlet içindeki bir ekip tarafından ateşkesin yapılması istendi. O temelde 1 Eylül 1998’de Önder Apo üçüncü kez ateşkes ilan etti. Bu kez de uluslararası hegemonik güçler devreye girdi.

Bu anlamda Uluslararası Komplo’nun, Türkiye’den çok, Amerika’nın, İsrail’in, İngiltere’nin içinde aktif rol oynadığı, Rusya’nın ve Yunanistan’ın da buna alet edildiği ve birçok devletin bir şekilde dahil olduğu bir komplo olduğu belirtilebilir. Buradan anlaşılan, Kürt sorununun siyasal yöntemlerle çözümünü istemeyen, sadece Türk devlet yapısı içindeki rantçı bir ekip değil, aynı zamanda uluslararası hegemonik güçlerdir. Onların Kürt sorununda demokratik çözüm eğilimleri olsaydı Önder Apo’nun Roma’da iken koyduğu siyasi çözüm projesini destekler ve komplo yöntemine başvurmazlardı. Ama onların amacı çözüm değil halklar arası çatışmayı yaratmaktı. Bunun için Uluslararası Komplo tezgahlandı. Uluslararası Komplo’nun Önder Apo’yu esir alıp Türkiye’ye teslim etmesi ardından Türk devlet yetkilileri o rantçı ekibin de ağır basmasıyla “artık bu sorun hallolmuştur, PKK yenilgiye uğramıştır, lideri elimizdedir, zaten PKK dağılır” düşüncesine girdiler. Hatta bir İngiliz düşünce kuruluşu PKK’nin 6 ay ömrünün kaldığını açıkladı. Böylesi, Türkiye’nin o rantçı grubuna cesaret veren açıklamalar oldu, davranışlar gösterildi.

 

Avrupa’nın çözümsüzlüğü körükleyen politikaları

Buna en çarpıcı örneklerden biri şöyle verilebilir: Önder Apo’nun, 2 Ağustos 1999’da silahlı mücadeleyi sonlandırma kararı temelinde 5 yıl boyunca tarafımızdan tek bir mermi bile sıkılmadı. Kürdistan’da savaş anlamında bir sessizlik söz konusuydu. Ancak öylesi bir ortamda Avrupa Birliği 2002 yılında PKK’yi terör örgütleri listesine aldı. Avrupa Birliği’nin o zaman bizi terör listesine almasının meali, “siz niye savaşmıyorsunuz? Niye 3 yıldır hiçbir silah patlatılmıyor?”dur. Çünkü biz silahlı mücadeleyi sona erdirdiğimizi ilan etmişiz ve çözüm beklentisi içerisindeyiz. Ama Avrupa Birliği bizi terör lisesine alıyor. Savaşırken almayıp da savaşı durdurmuşken terör lisesine almasının ilk akla gelen anlamı başka ne olabilir ki! Ancak bu neyi gösterdi? Bu, Türk tarafında çözüme dönük var olan eğilimin geriletilmesini beraberinde getirdi. Aslında 2001-2002’de belli bir eğilim vardı. Ecevit’in de daha iktidarda olduğu dönemde bile belli bir eğilim vardı. Önderlikle görüşmeler de vardı. Ama ondan sonra İmralı’daki görüşmeler kesildi. Bunu sağlayan kimdir? Uluslararası, emperyal güçlerdir.

Kürt sorunu sadece Kürdistan üzerinde egemen devletlerle sınırlı olmayan, uluslararası hegemonik güçlerin de işin içinde olduğu bir sorundur. Bunun üzerinden rant sağlamak, böylece Türkiye’yi kendilerine bağlamak, aslında bölgede kontrolü sürdürmenin bir siyasetidir.

Önder Apo’nun ateşkes ilanı Uluslararası Komplo’yla cevaplanmış olmasına rağmen Önder Apo İmralı’da da siyasi çözümdeki ısrarını yine sürdürdü. Hatta daha da derinleştirdi. Bu bir çizgidir. ‘93’te çıkış yapan çizgi, Roma’da Önder Apo’nun açıklamalarıyla netlik kazandı, İmralı’da daha da teorik bir çerçeveye kavuştu. Ama karşıdaki güç çözüme gelmedi.

 

2008-2015 arası çözüm çabaları

Bunun üzerine 2004 yılında 1 Haziran Hamlesi gündeme girdi. Ardından 2008-2011 Oslo sürecinin tartışmaları da bir protokolle sonuçlandı. O protokol, başında Hakan Fidan’ın da olduğu Türk devletini temsil eden heyet tarafından hükümete sunuldu. Ama o zaman da AKP’liler içerisinde Tamil taktiğinden bahsedilmeye başlandı. İşte Sri Lanka’nın benzer şekilde Tamil gerillaları ile Oslo görüşmesi ardından birdenbire bir harekatla Tamil gerillalarını yok eden bir hamleyi başlatmasını örnek gösterdiler. Yani büyük bir ihtimalle yine o eski, çözüme gelmeyen, rantçı eğilimin ağırlık göstermesiyle çözüm yeniden tökezletildi ve onun yerine yeni bir savaş süreci gündeme girdi.

Ardından ise, 2012’nin sonlarına gelindiğinde, Önder Apo’nun Cumhurbaşkanlığına mektup yazması ve onların da MİT ekibini devreye koyarak cevap vermesiyle başlayan 2013-2015 İmralı süreci de var. Ancak bu süreçte Rojava Devrimi’nin de yaşanması, DAİŞ’in ortaya çıkması, bizim hareket olarak Kerkük’ten Efrîn’e kadar olan tüm DAİŞ yönelimlerine karşı koymamız, özellikle de Şengal’de ferman verilerek açık katliamlarda bulunulan sürece çok cesur bir biçimde müdahale edilmesi, yine Kobanê’nin işgaline bizim Kuzey’den müdahalemiz, beraberinde hareketin Kürdistan ve bölge çapında büyümesine yol açtı. Türk devlet güçleri bundan ürktüler, büyük bir korkuya kapıldılar. “Türkiye’nin beka sorunu var” dediler. Halbuki devam eden bir çözüm süreci vardı. Biz Türkiye’yle tüm sorunları çözebilirdik. O zamanlarda ve şimdilerde de sürekli bir biçimde o süreci bizim bozduğumuzu belirtiyorlar ama gerçeklik öyle değildir. Bunun tartışmasına burada yeniden girmeye gerek yok ama esas olan hareketin büyümesi ve bunun yarattığı korkuydu. Süreci bozan Türk devletinin bu korkuları oldu. Ve ardından gelişen 10 yıllık kesintisiz bir savaş durumu yaşandı.

Burada özellikle Uluslararası Koalisyon olarak örgütlenen hegemonik güçler çok çifte standartlı bir siyaseti uygulayarak nihayetinde Kürt hareketinin ezilmesi politikasını sürdürdü. Kuzey’de Türk devletinin PKK’ye karşı savaşını destekleyen NATO, bunun için hem siyasi hem teknolojik destek, özellikle de savaşın dengesini değiştirecek olan SİHA’yı 2016’dan sonra Türk ordusuna bir şekilde sundu. Ama bunun yanında Rojava’daise QSD ile DAİŞ’e karşı ittifak yapar bir politikayı sürdürmesi, tam bir ikiyüzlülük örneğidir. Bazı sol gruplar dahil olmak üzere birçok çevre bunu çok yanlış değerlendirdi. İşte ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyon’un QSD ile DAİŞ’e karşı geliştirdiği taktik bile denilemeyecek bu ilişkiyi PKK’nin ABD ile ilişkisi gibi yansıtmaya çalıştılar. Öyle bir şey yoktu. Gerçekte PKK’ye ağır darbeler vurulması için Türk devletine gerekli teknolojik imkanlar sunulmuş, özellikle Türk devletinin Güney Kürdistan’ın iç hatlarına kadar bütün askeri aktivitesini geliştirmesi için gerekli zemin yaratılmıştı. Bu, komplonun bir tür devamıydı.

Bu komplo, aslında bölge halklarına karşı geliştirilen bir komplodur. Türkiye ABD veya NATO’nun tam olarak kendisinin arkasında olduğunu sanıyor ama esasen var olan, bir sorunu çözmeme siyaseti ve bu sorunun çözümsüzlüğü temelinde herkesi kendine bağlama politikasıdır. Bunun Türkiye yöneticileri tarafından uzun bir süre görülmemesi durumu vardı. Şimdi görülmüş mü görülmemiş mi tam bilemiyorum ama sanki Devlet Bahçeli benzeri kesimler tarafından görülmüş gibi anlaşılıyor. Yani bu aslında uluslararası emperyal güçlerin bir oyunuydu. Türkiye’yi hep destekler gibi gösterme ama çatışmanın sürdürülmesini sağlama politikasıdır. Esası budur.

Türk devlet tarafı, özellikle de basın çevreleri Kürt sorununu işlerken sürekli bir dış parmaktan bahsederler. Evet dış parmak vardır ama işte bu biçimde kullanma temelindedir. Yani çözümsüzlük siyasetini yürütme biçimdeki bir kullanma durumu söz konusudur. Yoksa herhangi bir ilişki geliştirme değildir. Örneğin PKK hareketinin bu güçlerle doğrudan herhangi bir ilişkisi olmamıştır. Ama bir sürü yakıştırma geliştirildi. Bu tamamen gerçeklerin ters yüz edilmesiydi. Rojava’daQSD’nin geliştirdiği o taktik ilişkinin de ne menem bir ilişki olduğu işte bu yılın başındaki QSD’ye karşı yapılan komplo hamlesiyle anlaşıldı. Biz bunun böyle olacağını aslında önceden de tahmin ediyorduk. Bilmediğimiz bir şey değildi ama çeşitli güçler işte o taktik ilişkiye dayanarak sanki hareketin tümü o yörüngeye girmiş gibi yansıtmak istediler; o doğru değildi. Doğru olan bu güçlerin Kürt sorununun çözümünü istememeleridir. Çözümsüzlük siyasetini sürdürmeleri ve bunun üzerinden politika yapmalarıdır. Eğer bunların bu tutumu olmasaydı Güneyli güçler de bu kadar Türk devletini desteklemezlerdi. Güneyli güçler Türk devletine güvenmekten ziyade, bu uluslararası güçlerin bu konuda yeşil ışık yakmaları temelinde Türk devleti ile birlikte hareket etmektedirler. Yani onu sağlayan da yine aynı güçlerdir. Amaç da daha önce de belirttiğim gibi çözümsüzlüğü derinleştirmedir. Bunun görülmesi bizce çok önemlidir.

 

Son on yılın savaşı zirvesel bir savaş

 Nihayetinde son on yıllık süreçte yaşanan savaş, mücadele tarihimizin en kapsamlı savaşı oldu. Başta Kuzey’de bu savaş çok yoğun yaşandı. Yukarıda da kısaca değindiğim gibi Türk ordu gücünün eline SİHA’ların geçmiş olması teknolojik açıdan savaşın dengesini değiştirecek bir avantajdı. Çünkü SİHA öyle sıradan bir silah değildir. Neredeyse keskin nişancı tüfekleri gibi suikast yapabilen bir özelliğe sahiptir. Böyle olunca mevzideki herhangi bir kimsenin vurulması artık sorun olmaktan çıkıyor. Dolayısıyla yer üstünde, sürdürülen herhangi bir harekette bütün direnme noktalarını o teknikle bertaraf etme imkanı doğuyor. Bu önemli bir teknolojik olanaktır savaş açısından. Bunun Türk ordusunun elinde olması, dengenin Türk devlet tarafına geçmesini sağladı. Bu doğrudur.

Ama biz de buna karşı tarihin eşine ender rastladığı direniş destanlarıyla cevap verdik. Hiçbir eyaletimizde komuta kadememiz de dahil geri adım atılmadı. Sonuna kadar savaşma ve direnmeyi esas aldık. Bu çok yiğitçe bir savaştı. Yani Azad Siserlerin, Çekdar Amedlerin, Botan Hakkarilerin, Delal Amedlerin, Çetin Sivereklerin, Atakan Mahirlerin, Çiçek Botanların, Şevin Bingöllerin, Yılmaz Dersimlerin, EgîdCivyanların, Leyla Sorxwinlerin, BerçemCiloların, Yaşar Botanların, Bedrettin Amanosların, DılşerHerekolların ve bütün kahramanlarımızın direnişi bu temelde gelişti. Bu savaş tüm bu öncü komutanlarımızın yiğitçe bir savaşıydı. Çok anlamlı, destansı direnişler gelişti.

 

3 ayda bitirme planlarına karşı büyük direniş

Son tahlilde Türk devleti Irak’la ve yine KDP ile anlaşarak komuta kontrol merkezlerimizin de bulunduğu Güney Kürdistan’da bizi yok etmek ve böylece hem Rojava’da hem Kuzey’de ve de her yerde kesin sonucu almak üzere büyük bir planlama geliştirildi. Güney Kürdistan’da 3 ay içerisinde tek bir PKK’li fert kalmayacak şekilde bir planlama yapıldı. Yani Şengal dahil, tüm Irak topraklarında PKK adına hiçbir şey bırakmayacak tarzda bir planlamayla başta 10 Şubat 2021’de Merkez Karargahımızın bulunduğu Garê’ye dönük sürpriz bir saldırıyla bu süreç başlatıldı. Plan aslında 3 ayda bitirmekti. Ama bu beraberinde çok büyük bir direnişi getirdi. Gerilla sadece yer üstünde direnmedi, yer altına da geçti. Tünel direniş dönemi böylece gündeme girdi. Sonuçta çok yıpratıcı bir savaş oldu. Her ne kadar Türk devleti hala kabul etmemiş olsa da kimyasal silahları yoğun bir biçimde kullandı. Hatta yer yer taktik nükleer silahların da kullanıldığını biliyoruz. Taktik nükleer kullanıldığının kesin kanıtları elimizde yoktur ama kimyasal silahların kullandığının kanıtları vardır. Bütün bu silahlar kullanılmasına rağmen Türk devleti bizim Medya Savunma Alanları dediğimiz Güney Kürdistan’da üstlendiğimiz alanlarda istediği sonucu alamadı. 3 ayda tamamlamayı öngördükleri plan, aradan 5 yıl geçmesine rağmen tamamlanamadı ve Türk ordusu Zap’tan çıkamadı. Yani Zap’ta bir tıkanmayı yaşadı. Yoksa şu anda halen Metina’da güçlerimizin bulunuyor olması nasıl izah edilebilir! Doğru; savunma bakanı kilidin kapandığını ilan etti ama aslında kapanmamıştı. Burada gerillanın çok kahramanca, destansı direnişleri yaşandı. Ve bu temelde ordunun ilerleyişi durduruldu.

Aslında 2024 Ekim ayında Devlet Bahçeli’nin yapmış olduğu çağrıyı böyle okumak gerekiyor. Yani bu çağrı silahla ortadan kaldırılamayan direnişi, siyasi yöntemlerle çözmeye ağırlık verme tutumu olarak görülürse; bu aynı zamanda baştan beri devlet içinde belli bir kesimin ısrarla askeri olarak yok etme tarzıyla sonuç alınmadığı, dolayısıyla siyaset yöntemiyle sonuç almanın gündeme getirilmesi anlamına gelmektedir.

 

Kahraman şehitlerimizle buraya geldik

Hiç şüphe yok ki, bu noktaya kolay gelmedik. Hareket ve halk olarak büyük fedakarlıklar sergilendi, eziyetler çekildi ve ağır bedeller ödendi. Varlık ve özgürlük mücadelesi destansı direnişlerle geçti ve ancak böylesine tarihi bir direnişle halk olarak kendimizi var etme ile kabul ettirme aşamasına gelmiş olduk. Sayısı 30 bini aşan kahraman şehitlerle buraya geldik. 1976’dan bu yana yaşanan savaşta verdiğimiz şehitlerin dönemlere göre bilançosuna bakıldığında, bu varlık savaşının anlamı çok daha açık bir biçimde görülecektir:

 

* 1976 – 1983 yılları şehitlerimiz: 173 yoldaş,

* 1984 – 2000 yılları şehitlerimiz: 13 bin 778 yoldaş,

* 2001 – 2026 yılları şehitlerimiz: 7 bin 949 yoldaş,

* 2015 – 2026 yılları YPS şehitlerimiz: 760 yoldaş.

 

Kısacası toplam 22 bin 660 şehidimiz resmi olarak kayıtlarımıza geçmiştir. Bu şehadetler, sadece Kuzey Kürdistan’da yürütülen mücadelede verilen şehitlerdir. Örneğin; HPG’ninŞengal ve Kobanê direniş sürecine müdahalesi gibi diğer parçalarda verilen şehadetler dahil değildir. Bu her iki yerde toplam şehitlerimiz ise 3262’dir. Bu biçimde toplam şehit sayımız 25 bin 922’dir. Ayrıca 1984-2000 yılları arasında çeşitli nedenlerle kayıt edilemeyen binin üzerinde şehidimizin daha olduğu düşünülmektedir. Böylece toplam şehidimizin 27 bin civarında olduğu belirtilebilir.

Bunların yanı sıra, Türk devlet güçleri tarafından şehit edilmiş 5 binin üzerinde sivil yurtsever şehidimizin olduğu tahmin edilmektedir. Kuşkusuz bunun kapsamlı bir biçimde araştırılıp net olarak tespit edilmesi gerekiyor. Eğer biz sivil yurtsever şehitlerimizin de 5 bin civarında olduğunu varsayarsak, böylece toplam şehidimizin 32 bin civarı olduğunu belirtebiliriz.

 

Gerilla savaşında taktik çizgi değişimi ve savaşa yansıması

Bu arada taktik çizgi açısından da ciddi zorlanmalar olmuştur. Bu anlamda ‘hiç zorlanmadık’ desek bu doğru bir değerlendirme olmaz. Öncelikle gerilladaki alışkanlıkları aşamama sorunları çok doğdu. Yani klasik gerillanın hareket tarzının bize verdiği, hak edilmeyen kayıplar yaşandı. Hatta 2018’de 15 Ağustos vesilesiyle tüm güçlere yaptığımız bir telsiz konuşmasında en büyük düşmanımızın kendi alışkanlıklarımız olduğu tespitini yaptık.

Kürt toplumunda geleneklere bağlılık, muhafazakarlık ve savunma refleksi çok fazladır. Çünkü hep saldırıya uğramış ve o da hep kendini savunmak durumunda bırakılmıştır. Şimdi bu bir şekilde yeni dönemde gerilla klasik tarzında da ısrar gibi bize yansıdı. Zira bizim yapmak istediğimiz yeni taktik açılımlar ve bütün yenilikler adeta muhafazakarlığın duvarına çarpıp bize geri dönüyordu. Bununla çok ciddi bir boğuşma yaşandı. Biz aslında yeraltı savaşına 2016’da geçmek istedik ama arkadaşlarımız alışmadıkları için arazi üzerindeki savaştan kopamadılar. Dolayısıyla bu yeni yeraltı tünel savaş taktiğine inanç gelişmedi ve bu taktiğe girmediler. Yine daha değişik hareket tarzında ısrar etme durumları oldu.

Son tahlilde biz büyük uğraşlar sonucu tünel savaşı ve uzmanlığa dayalı profesyonel tim savaş tarzına ulaşabildik. Dolayısıyla, 2021’den sonra Güney Kürdistan’da Türk ordusunun durdurulmasının temelinde bir bu yatar. Bir de güçlerimizde yükselen fedai ruhun burada devreye girmesi de söz konusudur. Bilindiği gibi en baştan beri hareketimizde fedai bir duruş vardır. Bu hareket fedailik ve fedakarlık üzerine kurulmuş bir harekettir. Ancak bu saldırılar karşısında fedaileşme gittikçe daha çok gelişti. Bu savaş sürecinde fedai duruş sergileyen sadece Mersin’de Sara ve Ruken, Ankara’da Rojhat ve Erdal, yine en son Ankara TUSAŞ’ta Asya Ali ve Rojger Helin yoldaşlar değildir. Kırsal alan savaşında, herkesin gözü önünde olmayan, tıpkı TUSAŞ eylemi gibi kararlı-fedaice çıkış yapan çok sayıda yoldaşımız vardır. Özcesi hem fedai ruh hem de taktikte açılım ve bir değişim aslında sonuç getirdi.

 

Kürtlere stratejik teknolojinin verilmemesine dönük yasak var!

Yine teknik konusunda da çok uğraşlarımız oldu. O konuda da biz uluslararası güçlerin o kuru duvarıyla karşı karşıya kaldık. Anladık ki Kürtlere dönük sadece siyasi-askeri bir tutum değil, tekniğin Kürtlerin eline geçmemesi için de uluslararası bir karar vardır. Mesela şimdi Güneyli güçlerin birçok devletle ilişkileri var ve iş birliği yapıyorlar. Peki onlara stratejik teknoloji veriliyor mu? Hayır. Niye verilmiyor? Çünkü Kürtlere stratejik teknolojinin verilmesine dönük yasak vardır. Bu, yazılmamış bir şeydir ama objektif olarak durum budur. Bu konuda biz de çok uğraştık fakat dışarıdan edinemedik. Zorunlu bir biçimde tıpkı taktik konuda olduğu gibi bu konuda da yoğunlaşa yoğunlaşa sonuçta keşif uçağının düşürülme tekniği geliştirilmiş oldu. Yani 2023-2024’te mücadelemizde gelişen önemli bir faktör de teknolojik olarak Türk devletinin en zirve tekniği olan Akıncı keşif uçağını düşürebilecek düzeye ulaşmamızdır. Bunun da siyasal etkileri olmuştur kuşkusuz.

Hem bu taktik düzeyin belli bir direnç göstermesi hem tekniğin bu biçimde dengeleyici bir düzey kazanmasıyla beraber tekrardan sorunun ancak siyasal yöntemlerle çözülebileceği kanaatini geliştirmiş olduğunu düşünmek mümkündür. Aslında bu taktik ve teknik gelişmelerle birlikte, güçlerimizin daha kapsamlı bir direnişi ve hamleleri geliştirme yeteneğine ulaşması durumu söz konusudur. Dolayısıyla bu da bundan sonra aynı minvalde gelişebilecek imkanların daha güçlü bir savaş ve direnme performansını açığa çıkarma olanağı demektir. Özellikle çağımızda, bu taktik ve teknik gelişme durumu hiçbir biçimde göz ardı edilecek bir husus değildir. Buna dayanarak daha kapsamlı askeri hamleleri geliştirme olanağına ve farklı seçeneklere rağmen bizim silahlı mücadele stratejine son vermemizin tek nedeni ideolojik ve siyasi bakış açımızdır.

Mücadelemiz tarafından şimdiye kadar çoğu Önder Apo tarafından, birkaçı da Önder Apo’nun onaylaması temelinde toplam 9 kez ateşkes ilan ettik. Bu ateşkeslerin sonuç almamasının nedenini yukarıda belirttim. Bize göre ‘93’ten bu yana geçen 33 yılda gelişen savaş, hiç olmaması gereken bir savaştır. Fazladan yürütülen bir savaştır. Gerillanın savaşı ‘93’te sonuç almıştır. Stratejisi başarılı olmuştur. Ondan sonra gelişen savaş aslında bize dayatılan bir savaştır. Yani bizim kendi istemlerimizle geliştirdiğimiz bir savaş değil; zorunlu olarak kendimizi savunmak ve barışçıl çözümü dayatmak üzere gelişen bir savaştır. Türk devletinin ise hep bizi yok etmek istediği için bu temelde yürüttüğü bir savaştır. Yani Türk devleti siyasi değil askeri çözümde ısrar ettiği için 33 yıldır bu savaş sürdürülmüş oldu. Bu açıdan savaşın sonlandırılması imkanı Devlet Bahçeli’nin çağrısı temelinde doğunca Önderliğimiz bunu hemen değerlendirdi ve olumlu cevapla karşıladı. Neden? Çünkü zaten 33 yıldır bizim istemediğimiz bir savaş var gündemde. Bu savaşın sona erdirilmesi gerekmektedir. Önderlik, “eğer devlet buna imkan verirse ben bu savaşı çatışma ve silahtan hukuk ve siyaset zeminine çekebilirim” dedi. Bizim amacımız zaten buydu. Yani bu dönemin siyaseti Önder Apo’nun 27 Şubat 2025 tarihi çağrısıyla geçmişten beri belirttiğimiz hususlar bir bütünlük içeriyor. Bu biçimde anlamak doğru anlama biçimi olur.

 

Yasa ilk adım ancak Önder Apo özgür olmadan kimse silah bırakmaz

10 Ağustos 2026 günü TBMM’nin karar altına aldığı çerçeve yasanın büyük bir oy çokluğuyla kabul edilmiş olması kuşkusuz önemli bir sonuçtur. Ve ilk kez TC devleti tarafından atılmış bir adımdır. Bu konuyla ilgili Önder Apo’nun çarpıcı değerlendirmeleri vardır. İşte “idam sehpasından diyalog masasına geldik. Bin kilometrelik yol bir adımla başlar. Bu, sorunun çözümü için kapının aralanmasıdır” gibi değerlendirmeleri önemlidir. Biz buna çok büyük bir değer vermek durumundayız. Bu, Önder Apo’nun emeği ve kahraman şehitlerimizin direnişi temelinde ulaşılan bir sonuçtur. Önder Apo’nun emeği ve kahraman şehitlerimizin büyük tarihi direnişi olmasaydı böyle bir yasaya hiç gerek duyulmazdı. Bunun altında böyle bir gerçeklik vardır.

Fakat bu yasa çok eksik olduğu gibi, önemli yanlışlıkları da içeriyor. Bir kere her şeyden önce bu sürecin mimarı olan Önder Apo’nun dışta bırakılması kabul edilemez bir durumdur ve bu yasanın en büyük yetersizliğidir. Yine ısrarla tıpkı Lozan Anlaşması’nın son biçimi olan resmi belgesi gibi Kürt kavramının kullanılmaması dikkat çekici bir şeydir. Biz Kürt sorununun Türkiye’nin demokratikleşmesiyle çözülebileceğine inanıyoruz. Demokratikleşme ile Kürt sorunu birbiriyle çok bağlıdır ama burada demokratikleşmeye ilişkin herhangi bir şey yoktur. Evet, bu yasanın hazırlanması tartışma temelinde olmuştur ama anlıyoruz ki son biçim verilirken aslında Önder Apo’nun görüşleri fazla dikkate alınmamıştır. Yine hareketimizin görüşleri oldu. Biz bu görüşleri aslında sunduk. Devlet tarafı biliyor. Hakeza halkımızın her gün meydanlarda ifade ettiği hassasiyetler var. Bunlar dikkate alınmamıştır. Sorunu sadece silah bırakmaya indirgeme vardır. Bu çok dar bir yaklaşımdır. Bu dar yaklaşımla sorunun çözüme kavuşması mümkün değildir. Ama işte biliyoruz ki bunun izahatlarını yapıyorlar.

İzahatı nedir? İşte Türkiye toplumunun hassasiyetleri, seçim hesapları, vb. kaygılarla bu gerekçelendiriliyor ama aslında dar ve yetersiz bir bakış açısıdır. Devlet Bahçeli daha ilk çağrısında -ki Devlet Bahçeli’nin bu konuda tutarlı olduğunu belirtmem gerekiyor- ne dedi? “Örgütünü feshetsin, savaşı bıraksın, gelsin, TBMM’de Dem Parti grubunda konuşsun. Umut hakkından sonuna kadar faydalansın” dedi. Doğrusu, biz de buna dayanarak aslında Kongre’de fesih ve silahlı mücadeleyi bırakma kararı aldık. Yani biz yapımıza izah ederken aslında bunu gerekçe gösterdik. İşte “Önder Apo özgürleşecek. Bu ciddi bir çözüm adımı anlamına geliyor. Dolayısıyla bizim bu kararları almamız gerekir” dedik. İyi de şimdi bu yasada bu yoktur.

Biz şunu biliyoruz: Önder Apo zindanda iken Kürdistan Özgürlük Gerillası silah bırakmaya yanaşmaz. Çünkü gerilla güçlerimizin büyük çoğunluğu aslında Önder Apo’nun özgürlüğü için katılmış. Şimdi Önder Apo’nun özgürlüğü olmadan ‘silah bırak’ diyeceksin. Bu çok zor bir şeydir. Biz hareket olarak, yine gerilla güçleri olarak bu sorunun köklü çözümü için çıkarılan kanun çerçevesinde adım atmaya hazırız. Ama bunun olmazsa olmazı Önder Apo’nun devrede olması, süreci yürütmesidir. Eğer devlet bunun olanaklarını yaratırsa -ki bunu yaratabilir- hızlı gelişmeler de yaşanabilir. Mesela TBMM’nin kurduğu komisyon raporunda da üstü örtülü bir biçimde vardır. İşte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarının uygulanması vurgusu var. Bu çerçeveden yaklaşılarak Önder Apo’nun Türkiye’de umut hakkının geçerli kılınması temelinde özgürleşmesi sağlanırsa bu yasa rahatlıkla yürürlüğe girebilir. Ve sorunun kalıcı çözümü için gerekli tüm adımların atılması da bir program dahilinde pratikleşir. Ama bunun yapılmaması işi yokuşa sürme sonucuna yol açar. Dikkat edilirse, biz bütünlüklü ve tutarlı yaklaşıyoruz. Baştan beri belirttiğimizi şimdi de belirtiyoruz. Kısacası; bazı yetkililerin de ifade ettiği gibi, farklı ek yasalar yoluyla bu yasanın demokratikleştirilmeye dönük tamamlanması gerekiyor.

 

Barış yapıyorsak yasalar da buna göre olmalı

Gerilla güçlerimiz aynı zamanda bu hareketin birer kadrosudur. Biz PKK’yi feshettik. Bu doğru ama bu, mevcut yapının dağılacağı, herkesin evine gideceği anlamına gelmiyor. Neden? Çünkü biz hiçbir zaman bir tüzük hareketi olarak kurulmadık. Yani programı olan, tüzüğü bulunan ve herkesin o tüzüğe göre katıldığı bir hareket olmadık. Biz öyle bir hareket değiliz. Bizimki bir ideoloji, bir felsefe, bir yaşam tarzıdır.

Bir kültürdür. Biz bir kültür hareketiyiz, bir yaşam tarzıyız. Bu yaşam tarzını benimseyenler vardır ve bunların hepsi Önder Apo’ya sonuna kadar bağlıdır. Bu bağlılık sürecek, hatta daha da pekişecektir. Bu kadrolar dağılmayacak. Bu kadrolar demokratik cumhuriyete katılacaklar ve bu ülkenin iyiliği, gelişmesi ve demokratikleşmesi için mücadele yürütecekler. Ancak silahla değil. Demokratik cumhuriyetin güçlendirilmesi Kürdistan’da demokratik toplumun örgütlendirilmesi için mücadele edecekler. Yani artık silah olmayacak ve demokratik siyaset yürütülecek. Bu temelde kalıcı barış pekişecek. Gerilla kültürleşmiş, bir amaca bağlanmış insanlardan oluşur. Yani gidip köyünde çift sürmeyecek. Belki öyleleri de çıkar onu bilemem ama büyük çoğunluğunun böyle olmayacağını çok iyi biliyorum. Dolayısıyla yasanın, bu arkadaşlarımız gidip de yarın demokratik mücadele yürüttüğünde tekrardan bir engelle karşılaşmayacağı şekilde tamamlanması gerekiyor. Çünkü biz Türkiye Cumhuriyeti devleti ile barış yapacağız. Biz düşmanlığa son veriyoruz. Dolayısıyla yasaların da buna göre olması gerekiyor.

Herkesin kendine göre kanunları yasaları olabilir. Bizim de kendimize göre yaşam ve ilişki yasalarımız vardır. Bu açıdan eğer Önderlik gidecek her grubu karşılayacak imkanlara sahip olursa, onları karşılayıp gerekli toplantıları, izahatları yaparsa ve bu temelde düzenlemelerini yapıp perspektif verirse, bu süreç bu biçimde yürür. Bu açıdan mevcut çıkmış olan yasayı önemli ama bu anlamda yetersiz bir yasa olarak görmek gerekiyor. Atılmış önemli bir adımdır fakat tek başına, karşı tarafın adım atmasına da yetmiyor. Adım atılması için tamamlanması gerekiyor.

Bu konuda Türkiye demokrasi hareketi ile Kürt Özgürlük Hareketi’nin birleşiminden oluştuğuna inandığımız DEM Parti’nin kuşkusuz sürecin geliştirilmesinde önemli bir rolü vardır. Ama kimi siyasetçilerin de bu konuda yanlışlarının olduğunu düşünüyorum. Bir şeyi ya tamamen reddetme ya da tamamen kabul etme olmayabilir. O kadar her yönüyle benimsenecek bir şey değilse, o denli benimser bir tutum da sergilenmeyebilirdi. Tabii ki önemli bir adımdır ve evet demek lazım ama sırf önemli olduğu için ve evet denileceği için de, yetersizliklerini göz ardı etmek olmamalı.

Sonuç olarak biz bu yasayı önemli görüyoruz. Önderliğimizin de belirttiği gibi ilk ve önemli bir adımdır. Ancak bunun pratikleşmesi için belirttiğimiz gibi, Önder Apo’nun bu süreçte rol oynaması bir olmazsa olmazdır. Bunun herkes tarafından görülmesi gerekmektedir. Ve ben bunun devlet yetkilileri tarafından bilindiğini düşünmekteyim. Elbette bir şekilde buna bir çözüm bulunursa su yolunda akar. Dolayısıyla tarafların bu konuda birbirine güven vermesi gerekmektedir.

 

Türk devletinin sürece yanlış yaklaşımları

Ne var ki bu konuda iktidar tarafının çok ciddi sıkıntılı yaklaşımları vardır. Her şeyden önce üslup sorunu çok ciddi bir sorundur. Bir kere “biz başardık, kazandık, biz yendik” varsayımı bir barış ve çözüm dili olmadığı gibi çok yanlış, gerçeklerin ters yüz edilmesidir. Ortada öyle bir durum yoktur. Çok iyi biliniyor ki, Önder Apo tek kişi olarak yola çıktı; bugün milyonlar arkasında yürüyor, on binlerce kadro bulunuyor. Evet; daha atılımın ilk gününde zamanın Cumhurbaşkanı Kenan Evren, “bu suçu kim işlemişse, hangi taşın altına girmişse ve hangi delikte saklanmışsa ordumuz 72 saatte kulağından tutar ve adaletin önüne getirir” dedi. Bu 72 saat şimdi 42 yıl oldu. Hala belirtilen şeyler gerçekleşmiş değildir. Hakeza Süleyman Soylu 2016’da “Nisan 2017’ye kadar PKK diye bir şey kalmayacak, kimse PKK’nin adını ağzına almayacaktır” dedi. 2021’de Medya Savunma Alanları’na (Güney Kürdistan) karşı geliştirilen saldırıdan 3 ayda sonuç alınması hedeflendi. Bunun için NATO’nun, Güneyli güçlerin, Irak’ın desteği alındı. Kıyasıya bir savaş yürütüldü ama sonuç ortada. Yine Cumhuriyetin yüzüncü yıldönümü olan 2023’de hareketimizin tümden bitirilme hedefi defalarca ifade edildi. Ama sonuç alınamadığı gibi aynı yılın sonundan itibaren kış boyu büyük bir hamle ile Türk ordusunun onlarca askeri üssünü tümden düşüren ve imha eden, silahlarına el koyan zirvesel eylemler gerçekleşti. Hatta bu eylemler film haline getirilerek kamuoyuna sunuldu.

Bu konuda son ateşkes süreciyle birlikte ortaya çıkan çarpıcı örnekler de söz konusudur:

Tarafımızca şimdiye kadar ilan edilen 9 ateşkesin önemli bir kısmı resmi olarak çift taraflı bir ateşkes durumuna geçmemiştir. Biz ateşkes yapıyorduk ama Türk devlet güçleri ateşkesi dikkate almayıp kendi operasyonlarını sürdürüyordu. Bir kısmı böyle, yani tek taraflıydı, bir kısmı da çift taraflı ateşkese dönüşüyordu. Çift taraflı hale gelen ateşkes süreçlerini de Türk devleti resmi kabul etmiyordu, fiili olarak uygulama durumuna geçiyordu. Örneğin 2013-2015 süreci böyleydi. Yine 2000-2004 yılları arasındaki ateşkes sürecinde de bir zamandan sonra öyle bir durum yaşandı. En son Önder Apo tarafından 27 Şubat 2025’te Barış ve Demokratik Toplum Süreci ilan edildikten hemen bir gün sonra yönetimimiz toplandı ve 1 Mart 2025’ten itibaren ateşkes ilan ettiğini kamuoyuna duyurdu. Fakat Türk devleti bu ateşkesi çok fazla kaale almadı. Yani operasyonlarını sürdürdü. Keşif faaliyetini, yine hava saldırılarını sürdürdü. Gerçekleştirdiği hava saldırılarında Garê’de üç arkadaşımız şehit düştü. Karada yaşanan çatışmalarda da 17 arkadaşımız şehit düştü. Bu biçimde ateşkes halindeyken 20 şehit verdik. Bu durum Haziran ayının son haftasına kadar sürdü. O zaman Türk ordusunun, ateşkes koşullarını bir fırsat olarak değerlendirip mevzilenme sahasını daha da genişleten, yakın temasta olan güçlerimizi zora sokacak pozisyonlara giren bir faaliyeti oldu. Yani fırsatçı yaklaştı. Bu fırsattan istifade ederek birçok yeri işgal etti ve güçlerimiz o alandan giriş-çıkış yapamayacak bir duruma geldi.

Bunun karşısında güçlerimiz 24 Haziran 2025’te sürü dron taktiğiyle Türk devlet güçlerinin mevzilerine karşı bir hamle başlattı. Bu hamlede zaiyatları olmuştu. Yani o tepelerdeki tüm güçler zaten araziye dağıldı, intişar yapmak zorunda kaldı. Yaralıların çok sayıda olduğunu biliyoruz ama ölü var mı yok mu iyi bilmiyoruz. Büyük ihtimal ölü de olmuştur. Bu bir uyarı hamlesiydi. Sonra bir gün ara verildi, askerlere pozisyonlarını düzeltmeleri için fırsat tanındı. Ancak herhangi bir değişiklik olmadı ve yine eskisi gibi faaliyetlerini sürdürdüler. Bunun üzerine 26 Haziran’da Türk devlet güçlerinin mevzilerine karşı ikinci kez gün boyu dron saldırıları yapıldı. Burada da darbe yediler. Kayıpları muhakkak olmuştur. Yine yaralılarının görüntüleri dijital medyaya yansıdı.

Bu eylemler ardından, pratikteki bu gibi sorunları tartışmak ve gidermek için bizimle Türk devlet yetkilileri arasında ‘mekanizma’ denilen bir sistem kuruldu. Böylece sadece İmralı değil, bir de Kandil üzeri bir ilişkilenme durumu söz konusu oldu. Bunu kendileri talep etti. Önderliğimize de ileterek oradan onay çıkardılar. Başta aslında biz pek istekli değildik ama onlar çok ısrar etti. Konuyla ilgili Önder Apo mektup gönderdikten sonra kabul edildi.

O mekanizma denilen yapı biraraya geldiğinde arkadaşlarımıza “siz ne istiyorsunuz? Niye güçlerimize karşı dron eylemlerini yapıyorsunuz?” diye sordular. Orada yetkili arkadaşlarımız da kendilerine, “siz ateşkesi fırsat olarak değerlendirdiniz. Savaş döneminde gelemediğiniz yerlere, güçlerimizi zorlamak açısından mevzilerinizi getirdiniz. Bu kabul edilemez. Bunun için biz de karşılık vermek durumundaydık” dedi. O zaman görüşen devlet heyeti bazı yönleriyle doğrulayarak, “üzerinde duralım, çözelim” diyor.

Bu tartışmaların içerisinde biz o zaman hem Ş. Delil Batı Zap Eyaleti’ndeki birkaç noktadan, hem de Metina’daki bir noktadan ortak anlaşma ile güçlerimizi çekme kararı aldık. Güçlerimiz bütün malzemelerini de alarak Garê’den giden araçlarla o mevzilerden çekildiler.

İşte tam da o tarihten sonra Türk devlet güçleri de ateşkese uymak zorunda kaldı. Yani 1 Mart 2025’ten beri tek taraflı olan ateşkes, 1 Temmuz 2025’ten itibaren çift taraflıya dönüştü. Öncesindeki dört ay, aslında çatışma devam ediyordu. Eğer gücümüz olmasaydı, yani gereken karşılığı pratikte vermeseydik, onların amacı, saldırılarına devam ederek bizi darbelemekti. Zira Savunma Bakanı da her fırsatta açıklama yapıyordu, ‘operasyonlarımız durmayacak, devam edecek’ diyordu. Ama gerillanın verdiği bu karşılıklardan sonra o mekanizma üzeri ateşkes artık çift taraflı bir ateşkese dönüştü.

Sonrasında ise keşif faaliyetlerini sürdürdüler. Ne zaman ki biz iki ayrı zamanda Kandil semalarında 10 bin 500 metre civarlarındaki bir irtifada uçuş yapan iki Akıncı keşif uçağını düşürdük, o zaman tekrar aynı konu o mekanizma tartışmalarına geldi. Orada, “tamam, biz artık alanlarınızın üzerinde keşif uçurmayacağız. Sadece askerlerimizin bulunduğu yerde askerlerimizin güvenliği için keşif uçaklarımız uçuş yapar. Bunun dışında Garê ve Kandil’de olmayacak” dediler. Nitekim o zamandan bu yana önemli oranda bu anlaşmaya uydular. Bazen yapılan birkaç saatlik gelip gitmeleri saymasak, mevcut durumda ateşkes hem karadan hem de havadan geçerli hale gelmiştir. Burada biz bir nevi kendi öz gücümüze dayanarak ateşkesin çift taraflı hale gelmesini sağlamış olduk. Bu da aslında sürecin nasıl geliştiğini, her iki gücün aralarında bir dengenin oluştuğunu ortaya koyan açık bir kanıttır.

Yukarıda da belirttiğim gibi, geçtiğimiz yıl devlet tarafının talebi üzerine anlaşma temelinde biz güçlerimizi Batı Zap’tan çektik. Ancak hala bizimle Türk devleti arasında en temel sorunlardan biri Metina’daki güçlerimizin konumlanmasıdır. Onlar ısrarla bizim orayı boşaltmamızı, güçlerimizin çekilmesini istiyorlar. Hani kilit kapanmıştı? Madem siz yenmişseniz, herkesi temizlemiş ve kilidi kapatmışsanız, orada ne diye bir güç var? Demek ki belirtilen her şey doğruyu yansıtmıyor. Demek ki öyle bir varsayım yok. Eğer öyle olsaydı niye geçen yıl anlaşma temelinde gerilla güçleri sizin güçlerinizin ortasından araçlarla geri çekildi? Biz tabii ki, istem üzerine sürecin ilerlemesi ve Meclis’teki komisyonun olumlu rapor hazırlayabilmesi için oraları bıraktık, yine Kuzey’den güçlerimizin önemli kısmını çektik. Biz çözüm istiyoruz ama ortada bir yengi veya yenilme durumu yoktur. Eğer böyle derseniz ve toplumu da bu biçimde motive ederseniz o zaman adım atılamaz.

 

Üslup hala psikolojik savaş üslubudur!

Sıkça, toplumun hassasiyetleri olduğunu söylüyorlar. Güzel ama siz topluma yanlışları aktarıyorsunuz. Bu tür üsluplar, psikolojik savaş döneminin üslubuydu. Şimdi biz bir buçuk yıldan beri ateşkes halindeyiz. Kalıcı, stratejik bir barış sürecini geliştirmek istiyoruz ama başta iktidar basını ve kendini muhalif sayan bir kesim de dahil olmak üzere sürdürülen üslup hala psikolojik savaş üslubudur, gerçeklerin ters yüz edilmesidir. Bunun böyle topluma yansıtılmasıdır. Bu, özünde topluma karşı da bir saygısızlıktır. Eğer topluma gerçekler aktarılsa, toplum sürece hazırlanmış olur ve Türkiye toplumu, “madem iyi niyetli barışçıl bir yaklaşım var; madem farklı seçeneklere rağmen barışı tercih ediyor, o zaman Önder Apo özgür olmalı” der. Gerçekler dosdoğru aktarılsa Türkiye toplumu; “o zaman özgürlüğü hak etmiştir” deme noktasına gelir. Eğer Önder Apo’nun geliştirdiği bu süreç olmasaydı, Rojava’daki entegrasyon ve yine Türkiye’de şimdi içine girilen bu ortam gelişir miydi? Açık ki gelişmezdi. Ama bu Türkiye toplumuna doğru yansıtılmıyor. Savaş üslubu, psikolojik savaş tarzı devam etmektedir. Bunun bırakılması gerekiyor.

Ortada öyle bir yenen veya yenilen yoktur. Doğru; biz Türk ordusunu Kürdistan’dan çıkaramadık ama Türk ordusu da bizi yok edemedi. Biz kimsenin hakkını yemiyoruz. Türk ordusu güçlü bir ordudur. NATO’nun ikinci büyük ordusudur. Elinde çağın en modern silahları vardır. Savaşan bir ordu. Ama karşısındaki Apocu gerilla gücü de küçümsenecek bir güç değildir. Bir fedai güçtür. Yenilmez bir güçtür. Her türlü silaha karşı direnme becerisini gösteren, destansı direnişle kahramanlıklar yaratan bir güçtür. Ve bu güç yenilmedi.

Gerçekler budur. Zaman, gerçekleri ifade etme zamanıdır. Hz. İsa’nın dediği gibi “Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek gerekiyor.”

Uluslararası düzeyde bu tür konularla ilgilenen birçok araştırmacının, yazarın değerlendirmeleri vardır. Bunların içerisinde uzun yıllar ABD Dışişleri Bakanlığı yapmış olan, halkların direnişleri konusunda büyük bir gözleme sahip Henry Kissinger’in yazıları ve kitapları vardır. Kissinger’in -ve daha bir çok uzmanın- üzerinde durdukları ortak nokta şudur: “Egemen bir devlet, isyana kalkmış bir örgütü yok edememişse başarısız demektir. Bunun karşısında isyana kalkmış bir örgüt tasfiye olmamışsa, kendi düşüncesini toplumda yaymış ve popüler olmuşsa o başarılıdır demektir.” Uluslararası tespitler böyledir.

Şimdi Kürdistan’da yaşanan bu değil mi? Bu hareket toplumlara milyonlara mal olmamış mı? Bu hareket hala ayakta değil mi? Niye siz yendiğinizi propaganda ederek topluma öyle yansıtıyorsunuz? Bunda seçim hesaplarının olduğu anlaşılır bir konudur. Onun için işte ‘biz başardık biz yendik’ deniliyor ama “biz demokratik açılım yaptık bu temelde Kürt sorununu çözdük, böyle başardık” deseler daha fazla sonuç elde edebilecekleri gün gibi bir gerçektir. Ancak onlar bunu diyeceklerine, “biz yok ettik, askerlerimizin güvenlik güçlerimizin başarısı temelinde bu noktaya geldik” diyorlar. Doğru, onlar emek vermiş, onlar kayıp vermiş; herkesin kayıplarına saygımız vardır. Gerçekten Türk ordusu yerine başka bir ordu olsaydı şimdiye belki on kere yenilmiş olurdu. Çünkü gerillanın da gösterdiği büyük performans vardır. Herkesin hakkını böyle yerli yerine oturtmak gerekmiyor mu? Şimdi bu olmadığı için tabi adım da atılamıyor. Böylece çözüm için gerekli olan şeyler de yapılmamış oluyor. Sorun bundan kaynaklıdır.

 

Gerillalar suçlu değil ülkenin en fedakar insanlarıdır

Diğer bir konu da sanki gerilla güçleri suç işlemiş de ‘işte suçunu erteliyoruz’, yine ‘bazılarınınkini de ertelemeyeceğiz, dışında bırakıyoruz, sonra tartışılacak’ deniliyor. Bu da ilginç bir şey. Yani karar vericilerin dışında olacağı bir yasadan söz ediyoruz. Bunun dünyada başka bir örneği var mı bilemiyorum. Evet çözüm örnekleri var ama karar vericiler o kararın dışında kalacaklar diye gelişen bir çözüm örneğinin olup olmadığını araştırmak gerekiyor. Bildiğim kadarıyla yoktur aslında. Ben bunu derken tabii ki kendi derdime düştüğüm için bunu belirtmiyorum. Biz bu hareketin fedaileriyiz, bu sorun çözülsün, bize ne olduğu bizim için önemli değil ama bu sorunun çözümünün başında Önder Apo’nun özgürlüğü vardır. Onun için biz kendimizden değil Önder Apo’nun durumundan bahsediyoruz. Birileri buradan “kendilerini de düşündükleri için böyle söylüyorlar” biçiminde bir sonuç çıkarmasın. Hayır; biz dönmeyebiliriz. Mesele o ki, esas olarak ortada suçlu yoktur. Gerillalar bu ülkenin en duyarlı, hiçbir bireysel çıkar gözetmeksizin yaşamını ortaya koyan fedakar insanlardır. Sırf yaşanan adaletsizliği ortadan kaldırmak için, kendi halkının özgürlüğü için bireysel yaşamından feragat etmiş, bütün yaşam olanaklarını elinin tersiyle itmiş, kimisi okulunu bırakmış, kimisi maddi yaşam imkanları bol olmasına rağmen ondan vazgeçmiş, gelmiş dağda gerilla olmuş. Bu en fedakar, en duyarlı insan duruşudur.

Peki gerillanın hiç mi hatası yok? Elbette ki vardır. Biz şimdi kendimizi özeleştiri sürecinde görüyoruz. Biz yeterli düzeyde doğru çizgide mücadeleyi yürütebilseydik bugün masada Önderliğin elini çok daha güçlendirmiş olurduk. Bu konuda gösterilen yetersizlikler, hatalar vardır. Bunun özeleştirisini veriyoruz ama biz bu özeleştiriyi halkımıza ve Önderliğimize veriyoruz. Halkımız ve Önderliğimiz dışında kimseye özeleştiri verme durumumuz olamaz. Biz şehitlerimize karşı borçluyuz. Onların anılarını doğru yaşatmakla mükellefiz. Onların davasını mutlaka başarıya taşımakla görevli kılınmışız. Bizim onlara karşı sorumluluğumuz, borcumuz vardır. Biz şehitlerimize, halkımıza, Önderliğimize karşı özeleştirisel konumdayız. Bu doğru. Ama aynı zamanda kendi yasalarımız temelinde hareket eden bir topluluk olarak, vicdanımız da rahattır.

Unutmayalım ki biz tarihin derinliklerinden gelen bir hareketiz. Biz Şêx Saîdlerin torunlarıyız. Zilan Vadisi’ndeki katliamdan kurtulanların evlatlarıyız. Dersim Tertelesi’nin çocuklarıyız. Biz oradan geliyoruz. Beş bin köyümüz yakılmış yıkılmış, halkımız göçertilmiştir. İnsanlarımız, faili meçhul adı altında 17 bin 520 kere saldırıya uğramış ve çoğu şehit düşmüştür. En son 2015-’16 kışında Cizre’de hendekler bahane edilerek bu ülkenin silahsız konumda bulunan 270 genci sivil iken üç ayrı bodrumda üzerlerine benzin dökülerek yakılmıştır. Hem de en vahşi bir biçimde katledilmiştir. Bunun sorumlusu kim? Onların çoğunluğu çeşitli şehirlerden, üniversitelerden, Cizre halkıyla dayanışmak için gelen insanlardı. Mehmet Tunç’un, Asya Yüksel’in elinde silah mı vardı ki siz öldürdünüz? O zaman o bodrumlarda olan insanlarımız HDP milletvekilleri yoluyla, tedavi olmak istediklerini ve bunun için dışarı çıkmayı talep ettiler. Bunu tüm kamuoyuna duyurdular. Ama siz bırakmadınız. Dışarı çıkıp teslim olmak isteyenleri bile öldürdünüz. Buradaki vahşet niye işlendi; bunun sorumlusu kim?  Yani eski defterler açılırsa kim suçlu kim değil ortaya çıkar. Bunun için bizim önerimiz Adalet ve Hakikat Komisyonu’nun kurulmasıdır. Biz onu öneriyoruz. Bu komisyon kurulsun, biz onun karşısında yargılanmaya, hesap vermeye hazırız.

Bu ülkede binlerce insan katledildi. Yani tarafların bu yönlü uyguladıkları şiddet vardır. Siz bu şiddeti ‘terörsünüz, terörsünüz’ deyip bize yıkacaksanız denge nasıl sağlanacak? Türkiye’nin yürüttüğü devlet terörü, bizim uyguladığımızı belirttikleri şiddetin on katı vardır. Dolayısıyla biz eğer kalıcı bir barışı kuracaksak ve gerçekten demokratik cumhuriyet gelişecekse bu, ortak vatanımız ve ortak sistemimiz olacaksa önce bu üsluba son vermeniz gerekiyor. Suçlayıcı ve aşağılayıcı bir biçimde, “teslim oluyorlar, teslim alacağız, yok ettik, yok edeceğiz” gibi gerçek dışı beyanatlara son verilmelidir. Bunlar süreci geliştiren değil, tahrik eden, sürecin gelişimi önüne takoz koyan üsluplardır. Hele hele hiç elini sıcak sudan soğuk suya koymayan, adının önüne profesör, gazeteci, yazar ve uzman sıfatını eklemiş olan, ömründe zorluk yaşamamış kişilerin çıkıp da ekranın karşısında sanki savaş meydanında zafer kazanmış bir komutanmış gibi demagoji yapmaları kabul edilemez bir şeydir. İnsan bu kadar yalana dayalı demagoji geliştirmekten biraz utanır. Bu ülkenin çocukları birbiriyle çarpıştılar. Yukarıda da belirttiğim gibi, aslında bu da hegemonik güçlerin bu çatışmayı körükleme, çıkmazı derinleştirme politikası sonucu gelişmiştir. Yani bu ta Lozan’dan bu yana ele alınıp incelenecek önemli bir konudur. Kaldı ki açıktır. Bunun görülmesi yerine kalkıp suçlayıcı bir üslupla sonuç alacağını sanan bir tutum doğru olamaz.

 

Güven verici bir duruş gelişirse süreç ilerler

Sonuçta biz Önder Apo’nun düşünce sistemine tam güveniyoruz ve inanıyoruz. Yine Önder Apo’nun yürüttüğü çabaların karşılık bulmasını istiyoruz. Dolayısıyla kendi açımızdan karşılık vermeyi esas alıyoruz. Ama böyle hakaret edici, gerçekleri ters yüz eden tutumlar süreci provoke etme çabaları olarak etki yapıyor. Bunun için bundan vazgeçilmesi gerekiyor. Eğer siz gerçekten Türkiye’nin büyümesini istiyorsanız, gerçekten Türkiye’nin yıldızının parlamasını, Ortadoğu’da önder bir demokratik cumhuriyet gücü olmasını istiyorsanız, bu tarz çığırtkanlıktan ve psikolojik savaş üslubundan vazgeçeceksiniz. Tarihe bakın; hangi dönemde Türk devletleri Kürtlerle ittifak yapmışsa bölgede gelişmiş ve büyümüştür. Şimdi de öyledir. Biz bu temelde samimi ve kalıcı bir barış geliştirmek istiyoruz. Düşmanlığa son vermek istiyoruz; sizin de son vermeniz lazım. Kimse size teslim olmaz. Biz teslim olmaya değil, anlaşmaya ve Türkiye’yi demokratikleştirmeye varız. Bunun için Önderliğimiz tarafından bu kadar çaba sarf edildi. Bakın, 42 yıllık mücadele sürecinin 11 yılı ateşkesle geçmiştir. Niye? Çünkü biz hep demokratik çözümden yana olduk. Tam 33 yıldır Önderliğimiz bunun için büyük bir çaba gösteriyor. Biz hareket olarak bu çizgide kararlı bir duruşun sahibi olduğumuzu şimdiye kadar sergilediğimiz pratikle gösterdik. En azından fesih kongremizin sonuçları, silahları yakma tutumu, birçok mevziden geri çekilme kararı ve şimdiye kadar gösterilen bütün pratikler bu duruşumuzu kanıtlayan olgulardır. Ama biz aynı zamanda karşıdan da benzer güven verici bir duruşun gelişmesi halinde sürecin ilerleyeceğini ve sonuç alacağını belirtiyoruz.

15 Ağustos Tarihi Atılımı’nın anlamını böyle ele almak, böyle okumak doğru bir okuma olur diye düşünmekteyiz. 15 Ağustos’un en büyük eseri Diriliş Devrimi’dir. Diriliş Devrimi’nin yarattığı uluslaşma, demokratikleşme, mücadeleci bir toplumsal gerçekliktir. Diriliş Devrimi’nin yarattığı özgürlükçü kadın hareketinin yükselişini bütün dünya gıptayla izliyor. Diriliş Devrimi toplumumuza yön vermiş, onu çağla bütünleştirmiş, doğru demokratik bakış açısına kavuşturmuş bir devrimdir. Önder Apo’nun düşünce sistemi temelinde gelişen bu Diriliş Devrimi bundan sonra da halkımızı büyük başarılara taşıyacak bir altyapıya sahiptir. Biz bunu Türkiye toplumuyla da bütünleştirmek, esasen bölge halklarıyla da bütünlüklü ele almak ve bütün bölgenin uluslararası hegemonik güçler karşısında bir iradi güç olması ve Türk, Kürt, Arap, Fars, Asuri-Süryani, Ermeni ve bütün halkların kardeşleşmesi temelinde bütünleştirmek istiyoruz. Böyle bir devrim hareketinin gelişmesinin altyapısını 15 Ağustos Atılımı ve onun bir ürünü olan Diriliş Devrimi yaratmıştır. Bu doğrultuda tarihin akışı ilerleyecek ve hiç kimse durduramayacaktır.

İlginizi çekebilecek diğer yazılar

Oynatıcıyı Gizle/Göster
-
00:00
00:00
Update Required Flash plugin
-
00:00
00:00