Kürtler açısından sağlanan kazanım yalnızca varlığı korumakla sınırlı kalmamış, aynı zamanda niteliksel bir sıçrama yaşanmıştır. Bu niteliksel gelişim, siyasallaşan, örgütlü bir toplumsallık düzeyine erişen, öz savunmasını kurumsallaştıran, yüz yıllık ağır imha ve inkâr politikalarına rağmen teslim olmayan, kimliğinden vazgeçmeyen ve erimeyen bir Kürt ve Kürdistan gerçekliğini somutlaştırmıştır.
Demokratik entegrasyon sürecinin gelişebilmesi için Kürtler kendi iç entegrasyonlarını sağlamalı ve toplumsal örgütlenmelerini güçlendirerek devletleri demokratik dönüşüme zorlamalıdır. Aynı şekilde devletler de yaşadıkları yapısal krizleri aşabilmek için başta Kürtler olmak üzere tüm farklı kesimlerin taleplerine kulak vermeli ve kendi yapısal dönüşüm adımlarını atmalıdır.
Kürtlerin son iki yüzyılını; kıyımların ardından gelen toparlanma ve hazırlık evrelerini de mücadelenin ve daha büyük bir direnişin doğal parçaları olarak ele alırsak, bu döneme isyanların damga vurduğunu rahatlıkla belirtebiliriz. Her isyan ve mücadele yenilgiye uğramasına karşın, bu yenilgilerin bağrında ve yıkıntıların üzerinde yeniden filizlenen Kürtlerin direnişi ile özgür yaşam tutkusu kuşkusuz büyük bir saygıyı hak etmektedir. Saygının da ötesinde, kendi ülkeleri olan Kürdistan’da özgürce yaşama hakkının tüm dünya tarafından tanınması, henüz yerine getirilmemiş ahlaki ve vicdani bir görev olarak önümüzde durmaktadır.
Kürtler, son iki yüzyıldır kendi ülkeleri Kürdistan’da varlıklarını koruyabilmek, özgür ve refah içinde ama aynı zamanda kendi özgünlükleriyle yaşayabilmek için tarihte eşine az rastlanır bir kararlılıkla özgürlük haklarını talep etmiş ve bunun için sürekli bir mücadele içinde olmuşlardır. Aynı amaçla direnen bölgenin birçok kadim halkı tarih sahnesinden silinmiş olmasına rağmen, Kürtler her koşulda var olmayı bilmiş ve mücadelelerini ağır bedeller ödeyerek bugüne taşımışlardır.
Ancak, nüfusları 60 milyonu bulmasına rağmen herhangi bir hukuk sisteminde özne ya da nesne olarak tanınmayan Kürtler, evrensel hukuk alanının dışında bırakılarak, doğrudan kendilerini hedef alan baskıcı hukuki mekanizmaların gölgesinde varlıklarını sürdürmektedir. Ne tarihten silinecek düzeyde bir yenilgiye uğramış ne de direnişlerini siyasal tarihte belirleyici bir zafere ulaştırabilmişlerdir. Ancak bu durum, hem Kürtlerin kendileri hem de onları kendi içlerinde eritme hedefiyle yüz yıldır imha ve inkâr politikaları yürüten Türkiye, Irak, İran ve Suriye ulus-devletleri için derin bir belirsizlik üretmeye devam etmektedir.
20. yüzyılda dört farklı ulus-devletin sınırları arasında parçalanan Kürdistan’ın ve sayıları 60 milyonu bulan Kürtlerin içinde bulunduğu belirsizlik, ne Kürtlerin kendileri, ne en temel insani haklarını dahi yok sayan Türkiye, Irak, İran ve Suriye, ne de Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmeye çalışan güçler açısından artık sürdürülebilir bir durumdur. Özcesi, kriz, tehlike ve belirsizlik Kürtler açısından varoluşsal bir sorun olduğu kadar söz konusu ulus-devletler açısından da sorun oluşturmaktadır.
Kürtlerin niteliksel sıçraması
Kürt ve Kürdistan sorunu, kendisini tarihsel ve siyasal bir çözüme doğru zorlamaktadır. Sykes-Picot ve Lozan antlaşmalarıyla Kürtlere giydirilmek istenen deli gömleği, direnişle büyüyen Kürt gerçekliğine artık dar gelmektedir ve mutlak olarak aşılmak durumundadır. Diğer yandan, her türlü soykırım ve asimilasyona karşı yürütülen mücadele de önemli sonuçlar vermiştir. Bu mücadele sonucunda Kürtler açısından sağlanan kazanım yalnızca varlığı korumakla sınırlı kalmamış, aynı zamanda niteliksel bir sıçrama yaşanmıştır. Bu niteliksel gelişim, siyasallaşan, örgütlü bir toplumsallık düzeyine erişen, öz savunmasını kurumsallaştıran, yüz yıllık ağır imha ve inkâr politikalarına rağmen teslim olmayan, kimliğinden vazgeçmeyen ve erimeyen bir Kürt ve Kürdistan gerçekliğini somutlaştırmıştır.
Özellikle Önder Apo ve PKK öncülüğünde gelişen 50 yıllık kesintisiz direniş, Kürtlerin tarihten silinme olasılığını tamamen ortadan kaldırmıştır. Bu mücadele etrafında biçimlenen özgürlük iradesi ve bilinci uluslararası alanda görünür hale gelmiş; inkar edilemez bir olgu olarak tarih sahnesine çıkan Kürt realitesi, Ortadoğu’nun yeniden yapılandığı günümüzde hesaba katılması gereken temel bir bölgesel güç konumuna ulaşmıştır.
Kapitalist Modernite’nin öncü güçleri, kendi kontrolleri dışında gelişen Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin önünü kesmek amacıyla Önder Apo’yu Uluslararası Komplo ile Türkiye’ye teslim etmiş olsa da, bu hamleyle de arzuladıkları sonuca ulaşamamışlardır. İmralı’daki ağır tecrit koşullarına rağmen sergilenen muazzam direniş sayesinde Özgürlük Mücadelesi daha da ileri taşınmış; hareketin yenilgiye uğratılamayacağı tarihsel ve siyasal bir gerçeklik olarak kanıtlanmıştır.
Özellikle son yıllarda bölgenin yeniden yapılanması kapsamında yaşanan İsrail-Hamas/Hizbullah ve İsrail-İran çatışmalarının tüm bölgeye yayılma potansiyeli ve bu krizin merkezinde Kürdistan’ın yer alması, Kürt ve Kürdistan sorununa yönelik bir çözümü acil bir zorunluluk haline getirmiştir. Bölgesel çatışmaların yakın dönemde yaratabileceği olası riskleri değerlendirmek zorunda kalan Türk devleti de hem Rojava’da hem de Kuzey’de Kürtlerle bir çözüm arayışına girmek durumunda kalmıştır.
Bu çerçevede, hem Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’nin engellenememesi hem de bölgesel konjonktürün hızlandırıcı etkisiyle, Rojava ve Kuzey başta olmak üzere Kürdistan’ın tüm parçaları için bir çözüm modeli olarak “Demokratik Entegrasyon” perspektifi son birkaç yıldır yoğun biçimde işlenmektedir. Açıktır ki, hem Kürtler ve bölgenin ezilen halkları açısından hem de Kürdistan’ı yüz yıldır sömüren, talan eden ve soykırım ile toplum-kırım politikalarını, en çıplak zor yöntemlerinden özel savaş yöntemlerine kadar çeşitli biçimlerde geliştirmeye çalışan dört ulus-devlet için, sorunun çözümü ortak yaşam perspektifine dayalı demokratik entegrasyon olacaktır.
Demokratik Entegrasyon çözümü
Demokratik entegrasyon, Önder Apo tarafından başta Kürt ve Türk halkları olmak üzere tüm halkların eşit ve özgür birlikteliğinin paradigması olarak geliştirilmiştir. Bu modelin temel bir ayağını oluşturan komünal toplum inşasının Kürdistan’da nasıl geliştirileceği ve ilgili devletlerin Önder Apo’nun bir “tercih” olarak sunduğu bu yaklaşıma nasıl karşılık vereceği soruları henüz netlik kazanmamıştır. Aynı şekilde devletlerin yüz yıllık imha ve inkâr politikalarından koparak, halkların eşit ve özgür birliğini tanıma temelinde yasal ve anayasal değişimlere gidip gitmeyecekleri de belirsizliğini korumaktadır.
Bununla birlikte, Önder Apo’nun “bin kilometrelik bir yol bir adımla başlar” ifadesiyle tanımladığı “Çerçeve Yasa”nın çıkarılmasıyla, Türk devletinin “yola girme” olarak nitelendirilebilecek bir pozisyona ulaştığı söylenebilir. Ancak unutmamak gerekir ki bu, sadece bir başlangıçtır ve devamının mutlak olarak gelmesi gerekmektedir.
Açıktır ki bundan sonra bu iki husus üzerinden ilerlemek, sorunun çatışma zemininden hukuki zemine taşınmasında belirleyici olacaktır. Birincisi, devletlerin demokratik dönüşüme açık olması; ikincisi ise, Kürt halkının demokratik komünal temelde geliştireceği demokratik siyasi mücadele olacaktır.
Bu iki husus gerek ilgili devletlere gerekse demokratik toplum güçlerine görevler yüklemektedir. Kaldı ki, Önder Apo’nun süreç boyunca ısrarla vurguladığı “Bu bir son değil, bir başlangıçtır” sözü, tam olarak Demokratik Entegrasyon’un bu iki husus üzerinden geliştirilebileceğine işaret etmektedir.
Dolayısıyla, Demokratik Entegrasyon’un bir ayağını devletin yapacağı hukuksal düzenlemeler oluştururken, diğer ayağını da toplumun komünal temelde demokratik örgütlenmesi oluşturmaktadır. Her şeyi devletten bekleme anlayışından kopulması ve halkın ihtiyaç duyduğu, kendi kendini yönetebileceği kurumsal yapıların kurulması, hayati ve acil bir görev olarak önümüzde durmaktadır.
Demokratik toplumun örgütlenmesi
Komünal örgütlenme, toplumun kendi ihtiyaçlarını, karar alma mekanizmalarını ve dayanışma ilişkilerini mümkün olduğunca kendi demokratik yapıları üzerinden geliştirmesini ifade etmektedir. Bu nedenle demokratik siyaset ile demokratik toplum arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır.
Devletin etki alanının daraltılarak demokratik toplumun büyütülmesi, toplumun tabandan örgütlenme kapasitesine bağlıdır. Mahallelerden meslek gruplarına, kültür alanından üretime kadar hayatın her boyutunda yaygınlaştırılacak komünler ve kooperatifler, ortak karar mekanizmalarını oluşturacaktır. Belediyelerin ve yerel birimlerin komün anlayışıyla örgütlenmesi, halkın yönetime doğrudan katılarak hem yerel hem de genel siyasette tabandan gelen aktif bir temsil gücü kazanmasını sağlar.
Bu doğrudan katılım modeli, toplumsal aidiyeti ve yurttaşlık bilincini güçlendirir. Aynı zamanda demokratik normlara zarar veren veya bu normların karşısında konumlanan, karşıt hale gelen kesimlere karşı toplumun örgütlü bir tutum almasını ve hesap sorma mekanizmalarını işletmesini mümkün kılar. Bu çerçevede komünal toplum örgütlenmesi ile Demokratik Entegrasyon, birbirini tamamlayan iki temel boyuttur. Yerel özgünlükler gözetilerek yürütülen yasal ve hukuki mücadele, devletin egemenlik alanını daraltırken toplumun kazanımlarını koruyan bir öz savunma işlevi görür. Ulus-devlet yapıları bu modeli muhatap alıp kabul etse de etmese de, toplumun kendi örgütlülüğünü geliştirmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur.
Türkiye, Suriye, Irak ve İran’da demokratik toplumun inşa edilmesi
Türkiye ile yürütülen sürecin garantisi, komünal temelde örgütlenen demokratik toplum olacaktır. Çatışma zemininin sonlandırılması ve demokratik toplumun etki sahasının genişletilmesi için şimdiden demokratik siyaset alanının komünal temelde örgütlenmesi ve geliştirilmesi gerekmektedir. Bir yandan devletle müzakereler yürütülürken, diğer yandan eş zamanlı olarak demokratik siyaset alanı ve toplumun örgütlü yapısı genişletilerek derinleştirilmelidir. Kürt dili, kültürü ve kimliği önündeki engeller, yerel yönetimlere dönük kayyım atamaları gibi hususlarda mevcut siyasetin değişmesi, kendiliğinden gerçekleşecek bir olgu değildir. Bu siyaseti içten değişime uğratacak yeni yol, yöntem ve stratejilerin geliştirilmesi gerekir. Bunun zeminini de demokratik toplumun söz konusu mücadelesi oluşturacaktır.
Rojava, Başûr ve Rojhilat boyutu
Yine Şam hükümeti ile Rojava yönetimi arasında bir süredir devam eden müzakerelerin Demokratik Entegrasyon’a evrilmesinde ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Rojava’da doğru bir Demokratik Entegrasyon’un gelişebilmesinin temel koşullarından biri yine örgütlü toplumsal mücadeledir. Toplum öz savunmasını geliştirip demokratik kurumlarını işlevsel kılar ve varoluşsal değerlerine yönelik en küçük saldırı karşısında dahi örgütlü tepkisini ortaya koyabilirse, Şam yönetimini demokratik bir dönüşüme zorlayabilir ve entegrasyonun karşılıklı kabul temelinde gerçekleşmesini sağlayabilir.
Aynı husus Kürdistan’ın diğer parçaları için de geçerlidir. Örneğin Başûrê Kurdistan, belirli bir statüye sahip olmasına rağmen hâlâ ciddi bir varlık sorunuyla karşı karşıyadır. Irak, bir devlet olarak henüz net bir biçim kazanabilmiş değildir. Bölgesel yeniden yapılanma süreciyle ve özellikle İran’da yaşanabilecek olası değişimlerle birlikte Irak’ın nasıl bir yöne evrileceği belirsizliğini korumaktadır. Bu dönüşüm, Kürtler açısından ciddi tehlikeler barındırdığı kadar, önemli özgürlük imkânlarını da beraberinde getirebilir. Dolayısıyla tüm bu ihtimaller gözetilerek Başûrê Kurdistan’ın yaşadığı içsel parçalanma şimdiden giderilmeli; öncelikle içte Demokratik Entegrasyon sağlanarak önümüzdeki dönemde Irak devleti de böylesi bir yapısal değişime zorlanmalıdır.
İran ve Rojhilat Kürdistan’daki durum, diğer Kürdistan parçalarından oldukça farklı bir değişim sürecine gebedir. Küresel müdahaleler sonucunda İran’ın nasıl bir dönüşüm geçireceği henüz belirsizliğini korumakta ve her türlü ihtimali barındırmaktadır. Bu nedenle, kurulacak yeni İran’ın Kürtlerin demokratik haklarını tanımasının yalnızca silahlı mücadeleyle mümkün olamayacağı öngörülmelidir. Şimdiden toplumu demokratik-komünal perspektif temelinde örgütlemek, devleti sürekli olarak demokratik ve siyasi çözüme yöneltecek etkin bir politika yürütmek ve diğer tüm İrani halklarla bu mücadele zeminini güçlendirmek esas alınmalıdır.
Demokratik Entegrasyon sürecinin gelişebilmesi için Kürtler kendi iç entegrasyonlarını sağlamalı ve toplumsal örgütlenmelerini güçlendirerek devletleri demokratik dönüşüme zorlamalıdır. Aynı şekilde devletler de yaşadıkları yapısal krizleri aşabilmek için başta Kürtler olmak üzere tüm farklı kesimlerin taleplerine kulak vermeli ve kendi yapısal dönüşüm adımlarını atmalıdır.
Ulus-devletin dönüşümü
Yapısal dönüşümün ilk adımı, ilgili devletlerin sorunu çatışma zemininden çıkarma konusundaki samimi yaklaşımı olacaktır. Açıktır ki ulus-devlet yapılanmasındaki ısrar, sorunun temel kaynağıdır; dolayısıyla çözüm, ancak bu anlayışın aşılmasıyla mümkündür. En başta devletin tek bir ulusa ait olduğu tezi kesinlikle terk edilmeli, herkesi kapsayan yeni bir vatandaşlık tanımıyla eşit yurttaşlık ilkesi benimsenmelidir. Türk, Arap ve Fars ulus-devletleri, başta Kürtler olmak üzere ülke sınırları içerisindeki tüm farklılıklara eşit mesafede duran bir devlet yapısına kavuşmalıdır. Burada gerek devlet tarafının gerekse demokratik toplum güçlerinin esas alacakları perspektif önemlidir. Ortak bir perspektif, iki tarafı çözüm potasında birleştirebileceği gibi, aksi bir yaklaşım da yeni çatışmaların fitilini ateşleyebilir.
Bu durumda, Önder Apo’nun neden Demokratik Entegrasyon’u bir çözüm yöntemi olarak geliştirdiğine yeniden bakmak önemli olacaktır. Önder Apo, “Kürt sorununa demokratik çözüm için geliştirdiğimiz Demokratik Entegrasyon aslında tarihsel yanlışlığa, çözümsüzlüğe, soykırıma kadar varan faşist yaklaşımlar da dahil, sorunu içinden çıkılmaz hale getiren ulus devletçi perspektife alternatif, sadece Kürt sorunu bağlamında değil, küresel bir çözüm önerisi, bir tez, teori ve perspektif olarak geliştirilmek istenmektedir. Ulus devletin genelde de kapitalist modernitenin sorunlarına cevap için geliştirildiğini özellikle vurguluyoruz” demektedir.
Ulus-devlet faşizm üretir
Söz konusu tarihsel yanlışlık, ulus-devlet gibi tekçi, merkeziyetçi ve iktidarcı bir yapının zorunlu olarak faşizm doğurmasıdır. Faşizm ise çoğulculuk, renklilik ve zenginlik karşıtlığı; kaçınılmaz olarak da mutlak sömürü anlamına gelmektedir. Kendilerini her ne kadar demokratik hukuk devleti olarak sunsalar da ulus-devletlerin, tüm bu özellikleriyle aynı zamanda hukuk dışı yapılar olduğu anlaşılmalıdır. Önder Apo’nun “devletin demokrasiye duyarlı hâle getirilmesi” tespiti, gerekçesini kendi içinde barındırmaktadır; nitekim ulus-devlet, kapitalizmin en temel sacayağı olduğundan özü gereği anti-demokratiktir. Toplum için yararlı görülen veya fayda sağlayacağı iddia edilen her şey, tepeden inme bir belirlemeyle şekillendirilir. Yasalar ve anayasalar, devlete karşı toplumun haklarını korumak yerine, topluma karşı devleti ve devleti elinde tutan kişi, aile, sınıf ya da zümrelerin ayrıcalıklarını koruma temelinde oluşturulur ve işlev görür. Unutulmamalıdır ki ulus-devlet, ancak demokratik ulusun tasfiyesi üzerinden var olabilmiştir. Bu durum, Avrupa’da olduğu gibi Ortadoğu’da da gerçekleşmiş; tarihsel gerçeklik bunun sayısız örneğini ortaya koymuştur. Çok dilli, çok kimlikli, farklı etnisitelere, kültürlere, inançlara ve mezheplere sahip Ortadoğu’da ise bu model çok daha yıkıcı sonuçlar doğurmuştur.
Bugün Ortadoğu’nun hâlâ bu kadar parçalanmış, içten bölünmüş ve çatışmalı bir halde bulunması, dışarıdan gelen saldırılara açık olması ve pozitivist bilimin ve hukukun yegâne model olarak dayattığı ulus-devletin pençeleri arasında adeta kadavraya çevrilmiş olması, bu modelin yarattığı tarihsel ve toplumsal tahribattan kaynaklanmaktadır. Tüm bu saldırılara, kıyımlara, soykırımlara ve kanlı faşizme rağmen bölgenin teslim alınamamış olması, toplumsal dinamiklerin her fırsatta direnç geliştirerek varlığını sürdürmesi ise tarihsel toplumun köklü kültürel yapısıyla ilişkilidir.
Özetle, Ortadoğu’da yaşananlar, egemenlikçi güçler ile demokratik güçler arasındaki çok boyutlu mücadelenin bir sonucudur. Ancak demokratik güçlerin bu saldırıları bir türlü bertaraf edememesinin nedeni, kendi içlerinde yaşadıkları örgütsüzlük, parçalanmışlık ve ortak bir paradigmadan yoksun olmalarıdır.
Böylesi bir tabloda Önder Apo’nun geliştirdiği demokratik ulus paradigması ve devletler ile demokratik ulus arasındaki çatışmalı sürece son vermeyi amaçlayan Demokratik Entegrasyon yöntemi, yeni bir çıkış yolu sunmaktadır. Kürtler, her parçada yürütecekleri demokratik siyasal mücadeleyi hem kendi öz örgütlenmeleriyle hem de diğer halklarla kuracakları ortak platformlarla geliştirerek bu sürece öncülük edebilir. Böylece devletleri kaçınılmaz olarak demokrasiye duyarlı hâle getirebilir; bir yandan ulus-devletlerin demokratik dönüşümünü sağlarken, diğer yandan halkların ortak paradigmasına dayalı demokratik ulusu yaşamsallaştırabilirler.
Sonuç olarak
Tarihsel toplum gerçeğinin bize gösterdiği şey, kapitalist modernite ve ulus-devletin kaçınılmaz olmadığıdır. Dolayısıyla bundan sonra da gelişimin yönünü belirleyecek olan, demokratik toplumun inşa mücadelesidir.
Açıktır ki demokratik toplum mücadelesi de ancak demokratik bilinç temelinde gelişebilir. Tarihsel sorunların kaynağına inilerek kırılma ve sapma noktalarının doğru teşhis edilmesi ve düzeltmenin tam da bu noktalardan başlatılmasıyla, ulus-devletin ürettiği faşizm ile toplum düşmanı sistem ve zihniyet aşılabilecektir. Bu, demokratik toplum savunucularının ve öncülerinin en büyük tarihsel görevidir. Devletin geriletilmesi, toplumun komünal örgütlenmesinin büyütülmesi ve demokratik alanın genişletilmesinde demokratik bilinç en temel unsurlardan biri olacaktır. Bu noktada sosyal bilim akademileri ve bilim insanları tarihsel bir sorumlulukla karşı karşıyadır.
Diğer taraftan, söz konusu demokratik toplumun devlet dışı bir örgütlenme olduğu, öz savunmasını ve ekonomik bağımsızlığını öz yeterlilik temelinde geliştirmesi gerektiği vurgulanmalıdır. Tarihsel toplum bilincinin edinilmesi ve sosyal bilimleri parçalayıp egemenlerin iktidar aracına dönüştüren pozitivist zihniyetin aşılması ölçüsünde demokratik siyaset ve toplum alanı genişleyecek; siyasal, ekonomik ve öz savunma dahil tüm alanlarda kendi kendine yeten toplumcu bir sistem oluşturulacaktır. Böylece kapitalist modernitenin ürettiği “her şeyi devletten bekleme” algısı kırılacak; demokratik modernitenin sorumlu, üretken, sorgulayan ve öz yeterlilik temelinde bilimden felsefeye, ekonomiden siyasete kadar her alanda kurumsallaşabilen, öz bilince dayalı toplumcu anlayışı geliştirilebilecektir. Aynı şekilde liberal demokrasinin toplum karşıtı, bireyci ve tüketici yapısı aşılarak demokratik toplumun anlam kattığı birey, yeniden üretim alanına çekilebilecektir.
Demokratik Entegrasyon, son kertede ancak demokratik toplumun bu şekilde geliştirilmesiyle sağlanabilir. Yeni bir başlangıç, ancak bu sürekli ve çok yönlü mücadele sorumluluğuyla yaratılabilir ve devletlerin demokratik dönüşümü de ancak bu yolla gerçekleştirilebilir.