Önder Apo, “Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu”nda komünalizmin tarihsel gelişimi ve etkileri bakımından Eksen Çağı’nın anlaşılması gerektiğini vurguladı. Eksen Çağı komünalizminin günümüzdeki uygarlık sorunları için ufuk açıcı özellikleri bulunuyor. Çünkü kabile ve aşiretlerdeki kandaş komünalizmden ideolojik komünalizme geçişin yapıldığı çağ oluyor Eksen Çağı. Bu aynı zamanda yerel komünalizmden evrensel komünalizme geçiş anlamına da geliyor.
Neolitik dönem, kadın şahsında toplumun ilk ciddi yönelimle karşı karşıya kaldığı dönem oluyor. Aristokratik devrimle devlete yani daha istikrarlı bir egemenliğe kavuşan kastik grupların komünal toplum karşıtı etkinlikleri neolitik dönemde biçim kazanmaya başlıyor. İnsanlığın bu yönelimle karşılaştığı ilk yer Yukarı-Mezopotamya. Kastik grupların dünyanın diğer noktalarında üstünlük ele geçirmeye başlamaları da buradan yayılan erkek-egemen kültürle mümkün oluyor.
Kapitalizmin bir asır öncesinden daha güçlü olmadığı ama topluma ve doğaya karşı daha azgın yönelimlerde bulunduğu, buna karşın toplumsal özgürlük için imkanların da yine bir asır öncesinden daha fazla ve gelişkin olduğu günümüzde; 19. yüzyılda ırksal, ulusal, cinsî ayrımlara aldırış etmeden biraraya gelen militan işçilerin, kadınların, gençlerin komünalizminden uzaklaşılmış olması sözü edilen tarihsel çelişkinin esas nedenidir. Bugün yaşanan tüm toplumsal sorunlarda, komünden kopuşun belirleyiciliğini görmek gerekiyor.
Önder Apo’nun fikirlerinin yarattığı etki ve yarım asırdır yürütülen mücadelenin kazanımları 21. yüzyılı yeni bir komünalist Eksen Çağı’na dönüştürecek güce sahip. Dünya ölçeğinde demokrasi ve özgürlük güçlerinin enternasyonal mücadele temelinde hem düşünsel hem de pratik bakımdan Kürt Özgürlük Hareketi ekseninde bir araya gelmesi bunu somut olarak ortaya koyuyor. Reel-sosyalizmin dağılması ve devlet sosyalizminin yarattığı negatif algıyla sosyalizme dönük inançsızlığın domine ettiği yaklaşık 50 yıllık dönem Önder Apo’nun mücadelesi ve düşünceleriyle artık kırılmıştır.
“Köylülerin tarihi kentliler tarafından yazılır. Göçebelerin tarihini ise yerleşik olanlar yazar. Avcı-toplayıcıların tarihini çiftçiler, devletsiz insanların tarihini saray katipleri yazar. Ve hepsini “Barbarların Tarihi” şeklinde adlandırılmış arşivlerde bulursunuz.”Anonim
“(…) Sınıf çatışmasına dayalı tarihsel materyalizm ve sosyalizm tanımı yerine, devlet ve komün ikilemine dayalı bir tarihsel materyalizm ve sosyalizm alternafinin daha doğru olduğuna inanıyorum. Marksizm’i gözden geçirmeyi, bu kavramı yerine ikame etmeyi daha doğru buluyorum. Yani tarih bir sınıf savaşımı tarihi değil; bir devlet ve komün çatışmasından ibarettir. (…)” Önder Apo – Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu
Antik uygarlıkların çöküşü tarihin hangi temel ikileme dayalı olarak yürüdüğünün görülmesi bakımından önem taşır. Zira sınıf savaşlarına dayalı ilerleme tezi “barbar” akınlarıyla çöken antik uygarlıkları açıklamaya yetmez. Sümer Uygarlığı’nı yıkanlar surların içindeki köleler değil, dışarıdan surları yıkarak gelen Semitik kabilelerdi. Roma İmparatorluğu’nu düşüren Germen ve Hun kavimleri de Kuzey Avrupa ve Asya’dan gelen “uygarlık-dışı” güçlerdi. 7.-8. yüzyıllardan itibaren Avrupa’daki uygarlık merkezlerine akın eden Vikingler ve 13. yüzyılda Asya’nın doğusunda Çin’i, batısında da İslam devletlerini fetheden Moğollar da kandaş toplum temsilcileriydi. Hem maddi hem de manevi bakımdan toplum enerjisini kara delik gibi yutan sınıflı uygarlık sistemlerine karşı muzaffer bir sınıf hareketine antik tarihte rastlanmaz. Belli ölçüde sınıfsal karaktere sahip meşhur SpartaküsAyaklanması’nda bile isyanın öncülüğü, Roma Uygarlığı’nın dışındaki komünal toplumlardan getirilen köle-gladyatörlerdedir. Spartaküs Trakyalı, Oenomaus ile Crixus ise Galyalıdır. Trakya, imparatorluğun nüfuz alanında bulunsa bile Trak kabile ve aşiretlerinin yaşadığı, merkezden uzak bir alandır. Spartaküs, uygarlığın sınıf ayrımına dayalı sosyolojisinden ziyade komünal karakterin baskın olduğu Trak kavmindendir. Galya ise Julius Sezar döneminde ele geçirilene kadar Roma İmparatorluğu’yla savaş halinde olan komünal kabile ve aşiretlerin yaşam alanıdır. Komünal karakteri diri olan ‘uygarlık-dışı’ doğal toplum kavimlerinin uygarlıklarla çelişkisi, o uygarlıkların içinde ezilen-sömürülenlerin sınıfsal tepkisinden daha aktif ve daha sonuç alıcı mücadeleleri ortaya çıkarmıştır.
‘Uygarlık-dışı’ kabile ve aşiretlerin uygarlık tarihindeki etkisi salt yıkıcılıkla da sınırlı değildir. Makine endüstrisinden birkaç bin yıl uzakta bulunan uygarlıklarda ekonomi toprağa dayalı olduğundan üretim de, sömürü de toprak emekçilerinin ürettiği değerlere odaklı. Özel mülkiyet ve sömürü sistemi toprak etrafında gelişiyor. Buhar gücü ve elektrifikasyonla ulaşılan geniş yeniden üretim imkanları antik uygarlıklarda geçerli değil bu nedenle. Üretimde toprağın verimi makine-endüstri çağıyla kıyaslanamayacak ölçüde sınırlı olduğundan; sömürü, önüne geçilemeyen ekonomik iflaslara neden oluyor. Zorbalıkla yürütülen sınıfsal sömürü, uygarlık sistemlerine tabii olan toplumun tüm sınıf, tabaka ve zümrelerini güçten düşürüyor. Manevi yoksunluk maddi yoksulluğun da ötesinde zaaflara yol açıyor. Egemen sınıflarda despotizm ve gaspın yanı sıra riyakarlık, entrika, hile, yalan, ihanet vb dejenere özellikler karaktere dönüşüyor. Ezilen sınıflar ise, egemenler karşısında korkudan titreyerek istenen her şeyi yapmaya hazırken; samimiyetsiz, güvensiz, aldatmaya meyilli, küçük bir olayı bile ölümcül kavgaya dönüştüren ilişkileriyle birbirlerini de tüketerek uygarlık sosyolojisinin çürümüş gerçekliğini tamamlıyor. Sınıf ayrımlarının olmadığı, tüm üyelerinin hem savaşçı hem üretmen olduğu eşitlikçi kandaş toplumlarda ise uygarlık sistemlerindekiyle tezat oluşturan insanlar yetişiyor. Tekniğin -modern çağdan farklı olarak- doğal toplum ve uygarlık güçleri arasında güç dengesizliğine yol açacak düzey ve nitelikten uzak olması insan faktörünü belirgin kılıyor. F-16’ların, S-300’lerin, İHA ve SİHA’ların esamesinin okunmadığı; kılıç, kalkan, ok, mancınık vs savaş aletlerine her iki gücün de sahip olduğu görece eşit mücadele koşullarında uygarlığın birbirine güvenemeyen paramparça zaaflı insanlarına karşı doğal toplumun ayrım-gayrım bilmez insanının dinamik birliği sonucu belirliyor. Böyle bir yıkıcılığı yapıcı pratiklerle sürdüren ‘uygarlık-dışı’ fatihler çürüyerek yok olmanın eşiğinde bulunan uygarlıklara gençlik aşısı uyguluyor adeta. Taşıdıkları komünal özellik ile fethettikleri alanlarda karşılaştıkları eşitsizliğe müdahale eden ‘uygarlık-dışı’ fatihlerin el attıkları ilk sorun toprak oluyor. Toprak büyük ölçüde özel mülkiyet konusu olmaktan çıkarılıyor.
Uygarların “barbar” dediği fatihler, ilerleyen dönemlerde uygarlığın içinde asimile oluyorlar. Zamanında alerji geliştirdikleri uygarlığın eşitsizlik düzeni içinde eriyip kendi toplumuna yüz çevirerek kral-imparator olan kişilikler sınıflı topluma evrensel çözüm bulacak zihniyete sahip değil. Onlar da, yaptıkları gençlik aşısı etkisini yitirip temel bir uygarlık prosesi olarak gelişen çürüme sürecine dahil olunca iş yine ‘uygarlık-dışı’ kavimlerin uygarlıklara ölüm darbesi vuran, darbeledikten sonra da uygarlıkları yeniden dirilten galibiyetlerine kalıyor. Kentlere, saraylara kurulan kabile şeflerinin yozlaşması (uygarlaşması) bir yana; uygarlıkları ele geçiren doğal-komünal toplum fatihleri zaferlerinin akabinde, hem de ellerinde hiçbir yazılı devrim programı, teorisi ya da sınıfsal strateji metni olmadığı halde, ilk olarak toprak reformunu gerçekleştiriyor. Doğal toplum konağından uygarlığa müdahalede bulunan kabile ve aşiretler, pratiklerinin maddi ve manevi etkisiyle, ölmeye yüz tutan uygarlıklara can veriyor.
Toplumdaki komünal karakter modern çağın sınıf hareketlerinde de etkili. 19. yüzyılın Avrupa’da devrimler asrı olarak gelişmesi bunun en somut göstergesi. İngiltere ve Fransa’daki devrimci sınıf hareketlerinin dinamiği olan proleterler köylerinden modern metropollere atılmış köylü kökenli kent emekçileri. Hatta çoğu, emeğini satmayı hakarete denk bir pratik olarak görme eğilimine sahip. Buna bir de işten atılma tehdidi eklendiğinde, komünal toplum değerlerini kişiliklerinde belli düzeyde hala muhafaza eden kent işçileri sisteme karşı mücadele için fırsat kollar hale geliyor. Aynı husus gecikmeli olarak 20. yüzyılın Çarlık Rusyası için de geçerli. Oysa Londra, Manchester, Paris, Lyon, St. Petersburg ve Moskova’daki devrimci proletaryanın bilimsel sosyalizm üzerine yetkin bir bilgisi yoktur. Aydın diye kabul gören işçi önderleri bile ütopik ve bilimsel sosyalizmi, anarşizmi, hatta Hristiyanlığın eşitlikçi yorumunu eklektik bir kavrayışla sahiplenmektedir. Örgütsel birlik oluşturmak, bunun için mücadele yoldaşlarına güvenebilmek, zorlu sınama dönemlerinde geri adım atmadan yanlışları tespit edip çözümlemek, kişisel kaygılardan sıyrılarak mücadelenin gerektirdiği radikal tutumu ortaya koyabilmek… Özgürlük tutkusu ve mücadelede zafere odaklanmayı gösteren vasıfların tamamı komünal bilince dayalı olarak açığa çıkabiliyor. Marx’ı, Lenin’i okuma durumu olmayan köylü kökenli proletaryanın devrim dinamizmi ile kapitalizme enterne edilen modern sendika ve işçi partisi üyelerinin sinerjisiz entelektüelliği, komünalizmin sınıf bilincinin de çekirdeğinde bulunduğunu gösteriyor.
Tarihsel komünalizm ve Eksen Çağı
Önder Apo “Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu”ndakomünalizmin tarihsel gelişimi ve etkileri bakımından Eksen Çağı’nın anlaşılması gerektiğini vurguladı. Eksen Çağı komünalizminin günümüzdeki uygarlık sorunları için ufuk açıcı özellikleri bulunuyor. Çünkü kabile ve aşiretlerdeki kandaş komünalizmden ideolojik komünalizme geçişin yapıldığı çağ oluyor Eksen Çağı. Bu aynı zamanda yerel komünalizmden evrensel komünalizme geçiş anlamına da geliyor.
Eksen Çağı’na kadar komünalizm ‘uygarlık-dışı’ doğal toplum kabile ve aşiretlerince temsil edilmekteydi. Klan-kabile-aşiret komünalizminin ahlaki bakımdan sınıflı uygar toplumdan daha üstün ve insan-toplum ontolojisine daha uygun olduğu buraya kadar ele alınan tarihsel örneklerden de görülüyor. Ama uygarlıkla temasların yoğunlaştığı, iç içe geçişlerin geliştiği dönemlerde doğal toplum komünalizminin de zaafları açığa çıkıyor. Yazıyı, sayıları, kenti, uygarlık dinlerini, hukukunu ve sosyolojisini yeterince tanıyıp çözümleyecek durumdan uzak olan doğal toplum insanları uygarlığın yarattığı sorunlara çözüm üretemiyor. Toprak reformunda görülen çözüm bulma çabaları da bir kaç kuşak sonra yeniden eski sorunlu mülkiyetçiliğin hortlamasıyla sonuçsuz kalıyor. Gordion Düğümü’nü kılıcıyla kesen İskender’in Babil’de kılıcın kesemediği uygarlık kördüğümlerinin içinde erimesi (ki 33 yaşında ölüyor), doğal toplum komünalizminin (her ne kadar İskender gibi fatihler şahsında doğal toplum komünalizmi belli ölçüde aşınmış da olsa) kent-sınıf-devlet sistemindeki kaderini ortaya koyan tarihsel örneklerden. Demek ki komünalizmin uygarlık ateşinde sınanması gerekiyor. Komünalizmin bu sınama süreçlerinden geçip olgunlaşmasıyla Eksen Çağı açılıyor.
Eksen Çağı komünalizminin klan-kabile komünalizminden farkı ve ilericiliği iki temel noktada belirginlik kazanıyor. Birincisi; Eksen Çağı komünalizminin ideolojik boyuta sahip olmasıdır. Klan-kabile komünalizminin ideolojisi yok. Çünkü uygarlık dışı klan-kabile toplumlarında sınıf ayrımı sözkonusu değil. Demokrasi ve sosyalizmin ilk formu olan bu toplumlarda kadın politika, ekonomi, hatta savunma faaliyetlerinin tamamında yer alıyor; kadın ve erkek arasındaki biyolojik farklılık, sınıflı uygar toplumlarda yaşandığı türden bir cinsiyet kastına yol açmıyor. Kabile şefi kabilenin onayı, seçimi, görevlendirmesi temelinde belirlenmekle birlikte karar alma süreçlerinde kabilenin iradesi esas alınıyor. Modern devlet sistemlerindeki temsili demokrasi, kandaş toplum demokrasisiyle mukayese edilemeyecek düzeyde geride. Sınıflı toplumda iktidar pratiklerini kitabına uydurmak için geliştirilmiş temsili demokrasi, doğal toplum komünalizminde geçerli olan proto-demokrasinin silik ve çarpıtılmış hali olabilir ancak. Kabilenin şefi, bilgesi, savaş dönemlerinde komutanı vs kabilenin diğer üyeleriyle bir arada yaşıyor; sorumluluk sahibi olan bu kişiler yetenekleri, duyarlılıkları ve emekleriyle eşitler arasında birinci olduklarından toplum tarafından görevlendiriliyor. Bu nedenle yaşam biçimi ve yetkiye yaklaşım bakımından elitizmin gelişme zemini bulunmuyor. Daha da çoğaltılabilecek özellikler klan-kabile-aşiret toplumlarının sınıfsallığa kapalı yapısıyla bağlantılı. Dolayısıyla karşılaşılan sorunlar ideolojik bilinç, örgütlenme ve eyleme gerek kalmadan, sınıfsız kandaş toplum komünalizminin esas ve usulleriyle çözülüyor. İdeoloji; toplumun sınıflara bölündüğü, sınıfsal ayrıma dayalı olarak sömürünün var olduğu, farklı sınıfsal konum ve çıkarlara sahip kesimler arasındaki çelişkinin -şiddeti ve biçimi değişse de- sürekli devam ettiği zeminlerde toplumsal ontolojik bir zaruret olarak gelişim gösterir. Bu nedenle Eksen Çağı komünalizmini kandaş toplum komünalizminden ayıran birinci faktör, Eksen Çağı’nda bulunan ideolojik perspektiftir.
İkincisi; antik uygarlıklar zemininde sınanarak olgunlaşan komünalizmin kandaşlık ve yerellik bağlarından evrenselliğe sıçrama yapmış olmasıdır. Kandaş toplum komünalizmi kendi içinde eşitlikçidir. Eksen Çağı’nda ise, ideolojik ölçülere dayalı evrensel eşitliğin, kurtuluşun, özgürlüğün komünalizmi tarihsel çıkış yapıyor. İnsana yaklaşımda ırk, etnisite, cinsiyet, sınıf kimliklerinden ziyade iyinin, doğrunun ve güzelin ölçüleri öne çıkıyor.
Eksen Çağı komünalizmi ideoloji ve evrensellik perspektifiyle devletin baskı ve sömürüsüne karşı olduğu kadar kandaş toplum komünalizminin zaaflarını aşmasıyla da günümüze kadar etkisi süren bir akım olarak gelişiyor. Önder Apo Eksen Çağı komünalizminin Medya, Grek, Kenan, Hint ve Çin coğrafyalarında kurulan ekolleri üzerine görüşlerini Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda şöyle dile getiriyor: “Eksen Çağı’nın beş ekolünün yarattığı kırılma karşısında Marks’ın yarattığı kırılma çok küçük kalır. Sosyalizm tarihinde ütopik sosyalizmden bilimsel sosyalizme doğru bir kırılma yaşanır. Bu, küçük bir kırılmadır. En kapsamlı, en geniş kırılma beş ekolün etrafında gerçekleşen komünalizmdir. Hepsi komünalisttir. Yaşamları da öyle. Marks’ınki sıradan; fazla abartmamak gerekiyor. Tarihsel sosyoloji bunu büyük anlamda açıklığa kavuşturuyor. Bu beni epey rahatlattı ve tatmin etti.”
Beş komünalizm ekolü Mezopotamya, Grek-İyon, Kenan, Hindistan ve Çin’de yaklaşık olarak MÖ 6. yüzyılda kuruluyor. Bu beş bölge antik uygarlığın beş ayrı merkezi. Uygarlığın ilk çıkış yaptığı yer Aşağı Mezopotamya; uygarlığın buradan Mısır, Hint, Çin ve Grek coğrafyalarına yayılmasıyla antik uygarlık dünyası oluşuyor. Paralel olarak, Eksen Çağı komünalizminin geliştiği alanlar da bu eski dünya uygarlık alanları oluyor. Mezopotamya merkezi konumda. Zerdüşt buradaki komünalizmin kurucusu. Devraldığı gelenek Hurrilere kadar gidiyor. Uygarlığın yarattığı sosyal, ekolojik sorunlara çözüm arayışında. Fakat anlayış olarak uygarlığın etkilerini taşıyor. Önder Apo Manifesto’da, aile kurumunun temelinin atılmasında Zerdüşt’ün etkili olduğunu belirtiyor. Aile, kadının eve kapatılması vs Zerdüşt üzerindeki uygarlık etkisinin göstergeleri. Benzer şekilde İbrahim’de de uygarlık etkileri ve komünalist tutum bir arada bulunuyor. Hem Zerdüşt hem de İbrahim peygamber-elçi sıfatıyla öne çıkıyor. Tanrı’nın elçisi olmak, reel dünyada devlet ile toplum (yani komün) arasında bir konuma denk geliyor. Kandaş toplumda görülen, uygarlık etkilerine yabancı olma ve uygarlık sistemlerinden bağımsızlık eksenel komünalist ekolün kurucuları için geçerli değil. Benzer özellikler Eksen Çağı’nın diğer öncüleri için de geçerli. Orta-sınıf geçmişi, iyi bir eğitim görme, ya aileden dolayı ya da bizzat şahsi olarak devletle ilişkili olma, bu sebeple üst sınıfa mensup kişiliklerle tanışık olma vs beş ekolün öncüsünün ortak özelliği. Zerdüşt seçkin bir aile olan Spitamalar’ın çocuğu olarak dünyaya geliyor. İbrahim’in babası panteon görevlisi, yani önemli bir memur. Sokrates’in hem babası hem de kendisi heykeltraş, ayrıca Komutan Alkibiades ve Filozof Platon gibi üst sınıftan bireylerle dostluk kuracak düzeyde sosyal imkana sahip. SiddhartaGautama(Buddha) zengin, nüfuzlu bir ailenin çocuğu; bazı anlatımlarda babasının kral olduğu belirtilir. Lao Zi’nin ise imparatorluk kütüphanesinde arşivden sorumlu olduğu iddia ediliyor. Haklarındaki bilgiler netlikten uzak; çoğunun doğum yılı ve yaşadığı dönem tam olarak bilinmiyor. Hatta kimisinin gerçekten yaşayıp yaşamadığı da net değil; düşünce ve pratikleriyle akım oluşturan toplumsal bir gruba mensup kişilerin ortak özelliklerinden yola çıkılarak tek kişi suretinde yaratılan kurgusal ve idealize edilmiş ortak bir figür olma olasılıkları da güçlü. Örneğin, İbrahim ile ilgili farklı anlatılar (ki bunların birbiriyle çeliştiği de görülebilmektedir) dışında, İbrahim’in yaşadığını gösteren somut bir delil yoktur. Bununla birlikte, bu figürlerin ortaklaşan özellikleri, Eksen Çağı’na öncülük edenlerin uygarlığı çok iyi tanımlayıp çözümleyerek evrensel komünalizmi geliştirecek entelektüel ufka ulaştığını gösteriyor.
Antik sömürü düzeninde kadın ve Eksen Çağı’nın kadın için önemi
Doğal toplumun komünal örgütlülüğü ve hiyerarşik-iktidarcı yapıların farklı zaman ve mekanlara yayılan çelişkisinde öne çıkan unsurlardan biri de kastik katiller grubu. Manifesto’dakastik katillerin Aristokratik Devrim’le (komünal toplum kazanımlarına yönelik bir karşı-devrimi ifade ediyor) sınıfsal bir kimlik kazanmaya başladığı, siyasi varlığını devletleştirdiği belirtiliyor. Anacıl toplum, kastik katillerin bu karşı-devrimiyle tarihsel bir kırılma yaşıyor. Kadının özel ve genel evlere kapatılması ve aile kurumunun geliştirilmesi de aynı dönemin sonucu olarak gelişiyor. Aristokratik devrim öncesinde ana-kadın eksenli komünal toplum ile erkek-egemen zihniyetli kastik katil gruplar arasında bir mücadele söz konusu. Fakat bu dönüşümden sonra, baskı ve sömürüye dayalı sınıflı toplumun devletle birlikte kurumlaştığı yerlerde kadın açık bir şekilde tarihte üstü örtülüp görünmez kılınıyor.
Tarih, temel yapıcı unsur olarak kadın olmadan anlaşılamaz. Önder Apo Manifesto’da Neolitik toplum dönemini ve aristokratik devrimden yedi-sekiz bin yıl önce inşa edilen Göbeklitepe’yi bu bakış açısıyla yeniden yorumluyor:
“Devrimsel bir gelişme olarak görülen neolitik toplumun içinde, erkek avcı kulübünün büyük bir karşı-devrim hamlesiyle kadını köleleştirmeye kadar giden yolu açtığını ve bir cinsiyet savaşını başlattığını şimdi daha iyi görebiliyoruz. Gordon Childe’in anlattığı gibi olmadığı ortaya çıktı. Neolitiğin gerçekleşebilmesi için kesinlikle avcı kastik kulübün saldırısına ihtiyaç var. Avcı-kastik kulüp darbe yapmadan, karşı-devrim yapmadan böyle bir neolitik toplum oluşamaz. Buna en iyi örnek Göbeklitepe’dir. Göbeklitepe’ye ‘Gıre Nebi-Peygamber tepesi’ diyorlar; bu daha doğru bir isim olabilir. Bir kastik topluluk olmadan orası dikilemez. Böyle bir şeyi ancak kutsallaşmış erkek yapabilir. Tanrı, yani tanrısallaşmış ata kültürü onu yapabilir. Başka türlü bir anlatım mümkün değil.
(…)O zaman toplayıcılıkla, hatta avcılıkla geçinmek mümkün, mevcut koşullar inanılmaz şekilde hem özgür hem rahat yaşatıyor diyorlar. Yani bitki, meyve toplayarak, ekerek, biçerek, hatta avcılık yaparak insan daha özgür ve sıkıntıya düşmeden yaşayabilir. Dolayısıyla kendiliğinden yani severek, isteyerek neolitiğe geçmiyorlar. Benim de düşüncem bu yönlüydü. İnsanlar özgür, eşit, gezgin topluluklar halinde yaşıyor. Bir toprağa kölece yerleşmek işkencedir. Toprağa bağlı yaşam çok zor bir yaşamdır. Büyük bir baskı olmadan bir kulübeye kapanmaya imkân yok. Birileri mutlaka seni döver de oraya kapatır. Toplama kampı gibi bir yere ancak zorla kapanılabilir. İşte burada cinsiyet ayrımına dayalı işbölümü, sorumlu tutulması gereken tek kuvvettir. Sorunların temelinde de bu var. Toplumsal sorunsallık böyle doğmuş oluyor.’’ (Önderlik-Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu)
Buradan, neolitik dönemde toprağa dayalı ekonominin genelleşmesiyle başlayan yerleşik yaşamın insanlığın ortak ve gönüllü tercihi olmadığı anlaşılıyor. Bu anlamda neolitik dönem, kadın şahsında toplumun ilk ciddi yönelimle karşı karşıya kaldığı dönem oluyor. Aristokratik devrimle devlete yani daha istikrarlı bir egemenliğe kavuşan kastik grupların komünal toplum karşıtı etkinlikleri neolitik dönemde biçim kazanmaya başlıyor. İnsanlığın bu yönelimle karşılaştığı ilk yer Yukarı-Mezopotamya. Kastik grupların dünyanın diğer noktalarında üstünlük ele geçirmeye başlamaları da buradan yayılan erkek-egemen kültürle mümkün oluyor. Kastik grupların etkisi ve aristokratik dönüşüm diğer coğrafyalarda daha geç dönemlerde gelişiyor. Hakeza Mezopotamya dışındaki diğer bölgelerde anacıl komünalizm ile kastik katil gruplar arasındaki çelişkinin biçimi, şiddeti ve açığa çıkardığı sentez farklı olabilir. Örneğin; Kuzey Avrupa’da M.S. 7.-8. yüzyıla kadar elle tutulur bir devlet örgütlenmesi gelişmemiştir. İskandinav halkları kabileler halinde yaşamını sürdürmektedir ve kabilelerin varlığı 17. yüzyıla kadar baskın toplumsal form olarak korunmuştur. Ekonomi avcı-toplayıcılığa dayalı olmakla birlikte; toprak tasarrufu geçici ekip-biçme faaliyetleriyle sınırlıdır. Kastik grupların dayatmasıyla sistem kazanan buğday, arpa, yulaf vs tarımı gelişmemiştir. Benzer bir durum Doğu Asya bozkırları için de geçerlidir; Cengiz’in Moğol kabileleri birleştirip uygarlık merkezlerine yöneldiği 13. yüzyıla kadar Doğu Asya’da Çin dışında bir uygarlık sahası bulunmamaktadır. Mezopotamya ise neolitiğin kastik gruplar eliyle erkek-egemen baskı, zorbalık ve boyun eğdirme kültürünün dünyaya yayılmasında merkezi bir konuma sahiptir.
Yeni arkeolojik bulgular ve ortaya çıkarılan belgeler hem yerleşik yaşamın hem de tarım üretiminin topluma zorla dayatıldığını gösteriyor. Anacıl komünalizmeneolitikten itibaren başlayan saldırının devlet inşasıyla sonuçlanması kadın şahsında topluma indirilmiş darbe oluyor. Yerleşik yaşam ve tarımın insanlık tarihinde bir ilerleme olduğu tezine karşı çıkan antropolog-siyaset bilimci James C. Scott “Tahıla Karşı” kitabında şu belirlemelerde bulunmaktadır:
“Tahıl köylerindeki kadınlar, saatler boyunca diz çöktükleri ve tahıl öğütmek için ileri geri sallandıklarından ötürü karakteristik biçimde aşağı doğru bükülmüş ayak parmaklarına ve deforme olmuş dizlere sahiplerdi. Bu, yeni geçim yolları bedenlerimizi, aynı daha sonra evcilleşmiş iş hayvanlarının (sığırlar, atlar ve eşekler) iskelet yapılarında çalışma rutinlerinin izlerini taşımasında olduğu gibi, yeni amaçlar doğrultusunda biçimlendirdiğini (günümüzde ağır kullanıma dayalı kas veya eklem rahatsızlıkları olarak adlandırılan değişiklikleri) gösteren küçük ama açıklayıcı bir şeydir.
(…) O halde bize ağırlıkla evde geçmiş ömürler hakkında fikirler veren arkeolojik bulguların, hem insanlar hem de hayvanlar için çarpıcı benzerlikler taşıması şaşırtıcı olmayacaktır. Örneğin “bir çatı altında yaşayan” koyunlar genelde yabani atalarından daha küçüktür. Evcil bir yaşamın izlerini taşırlar: kalabalığa özgü kemik patolojileri ve belirgin eksiklikleri olan dar bir beslenme düzeni. “Bir çatı altında yaşayan” Homo Sapiens’in kemikleri de avcı-toplayıcılarınkinden belirgin bir şekilde ayırt edilebilmektedir: Daha küçüktürler, kemikler ve dişler genelde besin eksikliğinin izlerini taşır. Özellikle, diyetleri giderek tahıllardan oluşan doğurganlık çağındaki kadınların nerdeyse hepsinde demir eksikliği anemisi bulunmaktaydı.’’ (James Scott-Tahıla Karşı-Sy:83)
Aristokratik dönüşümle açılan devlet çağında bu tablo kadın aleyhine daha da derinleşmektedir. Emeğinden dolayı toprağa bağlanan kadın, doğurganlığından dolayı da eve kapatılıyor. Bu düzen kadını ruhsal-düşünsel bakımdan olduğu kadar biyolojik-fiziksel bakımdan da zayıf düşürüyor. Çünkü avcı-toplayıcılıkla elde edilen besinler (av hayvanları, balıklar ve belli bitkisel yağlardan bol miktarda alınan yağ asitleri) hem kadın için hem de bir bütün toplumun diğer üyeleri için fiziksel ve mental gelişim imkanı sağlayan bileşiklere sahipken, yağ asitlerinden yoksun buğday-arpa vs demirin vücutta tutulmasına engeldir. Kan hücrelerinin oluşumu için gerekli olan demirin vücutta yetersiz bulunması anemiyle birlikte çeşitli gelişim sorunlarına sebep olur. Neolitik dönemin ilerleyen evrelerinde ve devletin ortaya çıkmasıyla yoğun bir şekilde tekdüze tahıl diyetine maruz bırakılan kadın, aneminin yanı sıra kemik hastalıklarıyla da yüz yüze bırakılmıştır. Kansızlık ve kemik-kas zayıflığı, biyolojik yapısı dolayısıyla (menstrual periyotlarla düzenli olarak tekrarlanan kan atımında görüldüğü üzere) kadında daha yoğun görülen sağlık sorunlarının başında gelmektedir. Buna bir de ‘insan üretme’ görevi eklendiğinde; kadın boyunduruklar altında başını kaldıramaz hale getiriliyor.
Kadının bu düzene rıza göstermesi, başkaldırmaması, evden hatta uygarlık surlarından uzaklara kaçmaması için geliştirilen tedbirler var. Dini metinlerin ve söylemin toplumu kadına karşı sürekli teyakkuzda tutacak içeriğe sahip oluşu bunun bilinen göstergelerinden. Oluşan hukuki sistem de kadının toplumsal özneliğinin inkarına dayalı olarak biçim kazanıyor. Kadına yönelik saldırılar kadının artık sömürü konusu olan özellikleri dikkate alınarak hukuki sürece dahil ediliyor:
“İ.Ö. yaklaşık 2000 yıllarında (Sümer’deki) Eshnunna’da, bir erkek bir kadının ırzına geçerse, öldürülürdü. Hammurabi’nin Eski Babil Döneminde Hint-Avrupa ailesinin önemli akınlarından önce, birçok kuzeyli daha o zamanlardan Babil’e gelmiş olmakla birlikte, ırza geçene de aynı ceza veriliyordu. (Asur’un Hint-Avrupa ailesinin denetiminde olduğu) İ.Ö. 1450-1250 yıllar arasında yer alan Asur yasalarında, bir erkek, bir kadının ırzına geçerse, kadının babasının ya da kocasının, ırza geçen adamın karısının ya da kızının ırzına geçmesi; ya da kızını onunla evlendirmesi gerektiği yazılıdır.” (Merlin Stone- Tanrılar Kadınken-Sy:89)
İ.Ö. yaklaşık 2000 yılları aristokratik devrimin yaşandığı dönemlerdir. Yani devlet ve aile kurumlaşma aşamasındadır. Bu aşamada, doğurduğu çocuklarla köleci sistem ekonomisine ihtiyaç duyduğu iş-emek gücünü sağlayacak kadının, yasalarla sıkı bir şekilde korunan aile kurumuna güven duyması ve devletin tutarlılığına ikna olması bekleniyor. Devletin ilk dönemlerinde alınan bu tedbirlerle kadının aile kurumuna rıza göstermesini sağlama çabası söz konusu. Devlet ve aile kurumu içerisinde kadın “evcilleştirildikten” sonraysa kadına yönelik saldırılar, erkeğin kadın üzerindeki mülkiyet hakkı gözetilerek yaptırım konusu olabilmektedir. İ.Ö. 1450-1250 dönemindeki Asur yasalarında cinsel şiddet failinin, ilk dönemlerdeki gibi öldürülmesine gerek duyulmamaktadır. Tam tersine, mala zarar verme suçlarında görülen kısasa kısas ya da kefaret ödeme cezalarına benzer yaptırım kararları veriliyor; hem de yeni kadın-mağdurlara neden olma pahasına. Tecavüzcü hiçbir yaptırıma tabii tutulmuyor. Saldırıya uğrayan kadın değil, kadının babası ya da kocası mağdur olarak görülüyor. Sömürü hukuku “mağdur kocaya” tecavüzcünün kızı ya da karısına cinsel şiddet uygulama hakkı vererek “mülkün temeli adaleti” sağlıyor! Ve dikkat etmek gerekir ki; eşitsiz hukuk sistemiyle her durumda ezilen kadının köle olması da gerekmiyor. Dönemin uygarlık hukukunda “özgür” kabul edilen erkeklerle evlenmesi, yuva kurması, çocuk yapması beklenen, devletin “köle olmayan” yurttaşı kadın için geçerli yasalar bunlar!
Eksen Çağı komünalizmi aristokratik devrimle tarihten silinmeye çalışılan kadının varlığını belirgin kılması bakımından önem taşıyor. Eksen çağı filozoflarının uygarlık etkilerinden muaf olmadıkları görülüyor.
Zerdüşt ve İbrahim’de ailenin kutsanması, kadına yaklaşım boyutuyla, Eksen Çağı komünalizminin uygarlık etkileri taşıyan karakterini işaret ediyor. Fakat kadının uygarlık alanlarında her yönüyle nesneleştirildiği bir evrede, kadına saygıyı ifade eden zihniyetin Mezopotamya’da, Hindistan’da, Grek diyarında, Çin’de geliştirilmiş olmasının taşıdığı önem küçümsenecek bir gelişme değildir. Doğurganlığın büyük tanrıçası Anahita’yaZerdüştlük’te büyük saygı duyulmakta, Anahita ülkelerin ve canlıların koruyucusu ve yaratıcısı olarak görülmektedir. Anahita suların bekçisi olarak kabul edilmektedir, ki kurak İran coğrafyasında suyun taşıdığı önem dikkate alındığında, Anahita şahsında kadına duyulan saygının büyüklüğü açıklık kazanmaktadır.
Buddha ilk çıkış yaptığı dönemlerde kadına mesafeli yaklaşırken, düşüncesi olgunlaştıkça kadına yaklaşımı da değişmektedir. Kast ayrımlarına karşı duran Buddha, kadın katılımını da esas alan daha kapsayıcı bir komünalizme ulaşacaktır.
Sokrates köleci toplumun bir gün miadını dolduracağını öngörmektedir. Köleye bir insanın sahip olduğu değeri vermeye yatkındır. Topluma ve siyasal düzene bakış açısıyla kendinden sonraki Platon ve Aristo’dan daha ileri görüşlüdür.
Lao Zi, Dao De Çing kitabında işlediği Yin ve Yang ilkesi ile evrensel oluşumu karşıtların birliğine dayandırırken ikilemi oluşturan her kutbun karşıtını da içinde barındırdığını savunur. Bu, kadın açısından iki bakımdan önem taşımaktadır: Birincisi; Yin ve Yang toplumsal oluşuma uyarlandığında kadın ve erkek arasında oluşturulan mutlak ayrımın geçersiz kılınmasıdır. Bu anlayışa göre her kadında bir parça erkek, her erkekte de bir parça kadın bulunmaktadır. Kadın iradesini kesin bir şekilde yok sayan aristokratik devrim sonrası toplum döneminde bu anlayış, kadın ve erkeğin birbirine karşı mutlak üstün ya da mutlak aşağı olduğu düşüncesini reddetmektedir. İkincisi; sahiplenilen bu kozmolojik görüşün Çin’de avcı-toplayıcı toplum dönemine kadar uzanan köklere sahip olmasıdır. Avcı-toplayıcı toplumun ana-kadın etrafında örülen komünalizme dayalı olarak varlık kazandığı dikkate alındığında; anacıl komünal değerlere sahip çıkmanın, kadının tarihten silindiği devletli uygarlık döneminde, kadın ve toplum için büyük bir komünal çıkışı ifade ettiği görülebilmektedir.
Çağımızda komün-devlet diyalektiği:
Tarihten günceli komünalizm perspektifinden okumak
Dünyanın sınıflı uygarlık sistemiyle çevrelendiği kapitalist egemenlik çağında yaşıyoruz. Antik tarihte Ortadoğu’nun Bereketli Hilal bölgesi, Mısır’ın Nil havzası, Avrupa ve Afrika kıtalarının Akdeniz kıyıları, Hindistan ve Çin’de Pencab ve Sarı Irmak havzaları dışında kalan alanlar, devletlerin hükmünün sökmediği koca bir dünyayı oluşturuyordu. Bu dünyanın insanları birkaç asırda bir uygarlık sahalarına dağların-ormanların-bozkırların temiz havasıyla birlikte dejenere olmamış ahlaklarını da getiren akınlar yaparak çürümekte olan uygar topluma yaşam soluğu üflüyordu. Ama çağımızda kapitalizmin yarattığı kaosu ‘uygarlık-dışı’ kavimlerin çözmesi artık mümkün değil. Toplumu ve doğayı sınır tanımaksızın sömüren kapitalizme tanrının kırbacını indirecek kurtarıcı dışarıdan gelmeyecek. Bu gerçeklik, toplum ve doğanın yüz yüze kaldığı sorunlar karşısında herkesi esas konuya; komünal zihniyet ve kurumsal yapının inşasına odaklıyor.
Komünalizmin sistem-karşıtı güçler arasında bile yeterince sahiplenilememesi, kurtarıcıyı dışarıdan bekleme psikolojisinin esas kaynağı. Kapitalizmin yol açtığı krizler bir yana, toplumsal kesim ve grupların kendi iç sorunlarında bile çözümü başka bir yerden bekler halde bulunması komün bilincindeki gerileme düzeyini gösteriyor. Bu durumun sol-sosyalist örgüt ve hareketler için de geçerli olması, meşruiyet namına elinde hiçbir şey kalmayan kapitalist modernite temsilcilerinin gezegeni tüketecek doymazlıkla egemenliklerini sürdürebilmesinin esas nedenleri arasında yer alıyor.
Oysa Eksen Çağı komünalizmi, taşıdığı özelliklerle kapitalist moderniteye karşı kararlı mücadelenin ipuçlarını veriyor. Bahsedildiği üzere, eksenel komünalizm uygarlıkların iflas içinde olduğu dönemlerde toplumsal özgürlük ve eşitliği amaç edinerek ortaya çıktı. Uygarlık sistemlerinin egemen olduğu alanlarda yaşamanın, sınıflı toplumdaki baskı ve sömürüye rıza göstermek için gerekçe olamayacağını, böyle bir gerekçenin insanlık var olduğu sürece kabul edilemeyeceğini gösterdi. İdeolojik mücadele ve evrensel kurtuluş perspektifi, modern çağın özgürlükçü hareket ve partileri tarafından sosyalizm ve enternasyonalizm biçiminde uyarlanarak sahiplenildi/sahipleniliyor. Tam da bu noktada esas yetersizliğin, Eksen Çağı’nın komünalist perspektifinin benimsenmesinde yaşandığını görmek gerekiyor. İngiltere’de Sosyalist İşçi Partisi’nin üyesi Marksist yazar Tony Cliff “21. Yüzyıla Girerken Marksizm” adlı çalışmasında, sadece Güney Kore’deki sanayi işçisi sayısının Marks’ın öldüğü 1883 yılında tüm dünyadaki sanayi işçilerinden daha fazla olduğunu belirtiyor. Buna, büyüyen ve radikalleşen kadın hareketi de dahil edildiğinde, hem ülkeler özelinde hem de küresel ölçekte muazzam bir anti-kapitalist mücadele potansiyelinin var olduğunu görmek mümkün. Hakeza gençliğin hem bilinç edinme hem de sosyalleşme olanaklarının 68 kuşağının sahip olduklarından daha fazla olması da gözetilmesi gereken bir diğer önemli nokta oluyor. Demokrasi, kadın özgürlüğü, gençlik, ekoloji ve devrimle ilintili birçok konu ne 19. yüzyılda ne de 1960’lı-70’li yıllarda günümüzdeki kadar net ifade edilerek mücadele stratejisine dahil edilmişti. Objektif koşul olarak kapitalizmin kültürsüz liderlerce temsil edilişinde gözlemlenen iflas hali, subjektif koşul olarak devrimci özneleri yetiştirecek teorik-programatik hattın yetkinleşmesiyle birlikte ortadayken; demokrasi ve sosyalizmi inşa edecek öznelerin atalet içinde bulunması komünal bilinçteki aşınmayı görünür kılıyor.
Önder Apo, komünalizmi sınıf bilincinin önüne koydu. Bu yaklaşımın en başta devrimciler tarafından derinlemesine idrak edilmesi gerekiyor. 2014’te Soma’da bir gecede 300’den fazla maden işçisi yanarak-boğularak hayatını kaybetti. Katliamı protesto eden halkı polis ve jandarmadan önce bizzat devletin yüksek bürokratları tekmeledi. Nazi toplama kamplarında bile bir gecede 300 kişi ölüme gönderilmemiştir; ama Türkiye’de maden ocaklarında bir gecede 301 insan katledildi. Tarihte buna benzer katliamlara nasıl karşılık verildiğini 8 Mart’tan, 1 Mayıs’tan biliyoruz. 8 Mart 1857’de eylemde olan 120 tekstil işçisi kadının yakılarak öldürülmesi yıllarca mücadele gerekçesi olarak kabullenildi. Soma Katliamı’nın yaşandığı 13 Mayıs’ı mücadele günü olarak sahiplenme durumu ise henüz gelişmiş değil! Bugün Türkiye’de ya da dünyanın başka yerinde katledilen işçilerin anılarını yaşatıp, mücadele ve devrim gerekçesine dönüştürecek bir sınıf hareketinin olmayışını sınıfsal mücadele potansiyelinin yetersizliği nedenselliğine bağlamak açıktır ki gerçekçi olmayacaktır. 100-150 yıl önce komünal karakteri diri olan bir sınıf hareketi varken; bugünkü sınıf gerçekliği, mücadele ve dayanışma gücü üreten bu karaktere yabancılaşmış haldedir.
Aynı durum Kürdistan için de geçerli. Kürdistan’da TC’nin yıllardır yürüttüğü kirli savaşın özel yöntemleri bulunuyor. Buna özel savaş diyoruz. Ama son yıllarda yürütülen bu savaşın özel bir tarafının kalmadığı da ortada. Kürt gençlerini ajanlaştırmak ya da mücadele dinamizmini yok etmek için kullanılan uyuşturucu ve fuhuş herkes tarafından bilinen teşhir olmuş yönelimler. Özel savaş, hedefteki grubun fark ettirilmeden manipüle edilerek inanç ve mücadele azmini yok etmek için yürütülen savaş türüdür. Oysa Kürdistan’da yıllardır kullanılan ve herkesçe bilinen yöntem ve araçlarla bu yönelimler gerçekleştiriliyor. Haliyle savaşın özel bir tarafı da kalmıyor. Kürdistan’da topluma karşı en açık haliyle kirli bir savaş yürütülüyor. Düşman kafa yorma gereği bile duymadan bilinen yöntemlerle topluma yönelip sonuç alabiliyorsa, yıllardır yürütülen mücadelenin politik bilinç kazandırdığı halk gerçekliği açısından bu durumu, toplumun bilinçsizliğine dayalı özel savaş uygulamalarıyla izah etmek de anlam taşımayacaktır. Peki sermaye ve iktidarın hem küresel hem de bölgesel ölçekte bu düzeyde pervasız davranabiliyor olmasını nasıl açıklamak gerekir?
Kapitalizmin bir asır öncesinden daha güçlü olmadığı ama topluma ve doğaya karşı daha azgın yönelimlerde bulunduğu, buna karşın toplumsal özgürlük için imkanların da yine bir asır öncesinden daha fazla ve gelişkin olduğu günümüzde; 19. yüzyılda ırksal, ulusal, cinsî ayrımlara aldırış etmeden biraraya gelen militan işçilerin, kadınların, gençlerin komünalizminden uzaklaşılmış olması sözü edilen tarihsel çelişkinin esas nedenidir. Bugün yaşanan tüm toplumsal sorunlarda, komünden kopuşun belirleyiciliğini görmek gerekiyor.
Sömürgeci devlet, ülkenin peşkeş çekilmedik noktası kalmayana, ekonomik kriz ve enflasyonu görülmedik boyutlara taşıyana kadar savaş-soykırım politikasında ısrar etmesine rağmen Kürdistan Özgürlük Hareketi karşısında sonuç alamadıysa; bunu, 21. yüzyılı yeni bir Eksen Çağı’na dönüştürecek imkân olarak görmek tarih bilincinin gereğidir. Manifesto’nun yarattığı bölgesel ve küresel yankının da gösterdiği üzere Önder Apo evrensel komünalizmin önderliğini yürütür konumdadır. Önder Apo küresel kapitalizmin komplosu ve tecrit altında geliştirilen saldırılara karşı tek kişilik hücresinde komünalist duruşundan taviz vermediğinden evrensel bir önder olarak sahipleniliyor. Onu 20. yüzyılın muzaffer ulusal kurtuluş hareketi önderlerinden ayıran en temel nokta bu olmaktadır. Manifesto metnindeki kadar net bir vurguyla programda yer almadı ama yaşam ve mücadelede komünalizm temel bir ilke düzeyinde esas alındığından, kapitalist modernite egemenleri Önder Apo’yu en büyük tehdit olarak gördüler. Küresel kapitalizmin TC üzerinden yürüttüğü tüm saldırılara rağmen Özgürlük Hareketi’nin varlığını koruması 27 Şubat Çağrısı’na giden yolu açtı.
Önder Apo’nun uluslararası komployu 27 yıl aralıksız süren ve sürmekte olan mücadelesiyle boşa çıkarması, Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin tüm saldırılara karşın yenilmemiş olması, mutlak bir inkar ve buna dayalı soykırım politikalarıyla yok sayılan Kürt halkının varlığının tüm dünyaya gösterilmiş olması… Mücadele ile elde edilen tüm bu kazanımlar Önder Apo’nun komünalizmiyle mümkün oldu. Kapitalizmin askeri ve ideolojik hegemonyasının gücü ve sahip oldukları imkanların büyüklüğü birçok kesimi karamsarlığa ve kararsızlığa sevk edebiliyor. Oysa Önder Apo, 68 devrimci gençlik kuşağının artık dağılmayla yüz yüze kaldığı bir dönemde devrimci mücadeleye ilk ciddi adımını attı. Bu ilk adımda tanıştığı HakiKarer ve Kemal Pir örgütlediği ilk yoldaşları oldu. Kapitalizme ve sömürgeciliğe karşı mücadelede inşa edilecek örgütün hayatiyetini görerek iğne ucu kadar küçük imkanları bu yolda değerlendirdi. Yoldaşa bağlı olduğu gibi kapitalizmin hegemonyasına karşı ilk ve en sıkı mücadeleyi de yoldaşları şahsında yürütmeyi esas aldı. Bireyde toplumu anda tarihi görerek, en kahredici mücadele koşullarının bile boyun eğdiremediği örgüt ve militanı açığa çıkardı. En bilgeleri tarafından bile ‘kurumuş bir kütük’ olarak tanımlanan Kürt halkını 21. yüzyılın öncü devrim dinamiğine dönüştürdü. Tüm bunlar, var olan mücadele imkanlarının yaklaşıma dayalı olarak varlık kazandığını gösteren başarı örnekleri. Yaklaşım ve zihniyet komüne odaklı olduğunda 5 No’lu Amed Zindanı’nı zafer abidesine dönüştüren direnişler, Uluslararası Komplo’yu boşa çıkaran mücadele duruşuyla birliğe dönüşüyor. Bu bakımdan komün ve komünalizminManifesto’yla ortaya konan ilkeler olduğunu düşünmek yerine, yarım asırlık mücadelenin dayandığı her imkanın komünal ruh ve bilinçle yaratıldığını görmek gerekiyor. Kapitalizmin eskisinden daha azgın olduğu, meşruiyet namına dayandığı gerekçelerin tamamının tarihsel akış içerisinde kof çıktığı ortadayken finans-kapital zenginleri dışında kimse kapitalizme rıza göstermeyecektir. Kadın, gençlik, devasa emekçi sınıflar; ez cümle finans-kapital çağında komünal yaşam ve mücadele imkanları hedef alınanlarsa geçmişten daha büyük mücadele imkanlarına sahip. Bu imkanların kurtuluş ve özgürlüğe giden yolda değer yaratıp kazanım getirecek enerjiye dönüştürülebilmesi, kapitalizme karşı mücadelenin her anında, her alanında ve her cephesinde komünlerin var kılınmasına bağlı.
Önder Apo’nun fikirlerinin yarattığı etki ve yarım asırdır yürütülen mücadelenin kazanımları 21. yüzyılı yeni bir komünalist eksen çağına dönüştürecek güce sahip. Dünya ölçeğinde demokrasi ve özgürlük güçlerinin enternasyonal mücadele temelinde hem düşünsel hem de pratik bakımdan Kürt Özgürlük Hareketi ekseninde bir araya gelmesi bunu somut olarak ortaya koyuyor. Reel-sosyalizmin dağılması ve devlet sosyalizminin yarattığı negatif algıyla sosyalizme dönük inançsızlığın domine ettiği yaklaşık 50 yıllık dönem Önder Apo’nun mücadelesi ve düşünceleriyle artık kırılmıştır. Özgürlükçü güçler de dahil olmak üzere birçok kesimin tepki duyup, uzak durmaya çalıştığı sosyalizm, Manifesto taslağının yayınlanmasıyla birlikte yeniden ilgi konusu oldu. Anakronik vaka olarak müzeye kaldırılan sosyalizmin, şimdilik tartışma ve araştırma boyutuyla da olsa, canlandığı bu dönem komünalizm adına başarılmış büyük bir hamle değeri taşıyor. Antik tarihte Eksen Çağı’yla önü açılan evrensel kurtuluş çizgisi bugün Önder Apo’nun ortaya koyduğu komünalist devrimci duruşla sahiplenilirken; yaratılan mücadele imkanları komünal bilinçle yaşama sarılacak devrimcilerin varlığıyla insanlığın ortak değerlerlerine dönüşecek.