KÜRDİSTAN’DA DOĞANIN İMDAT ÇIĞLIKLARI

Alîşêr Hêlîn

ekleyen Komînal

Kürdistan’ın ağacı, suyu, toprağı ve dağları büyük bir saldırı altındadır. Güneş  enerjisi santralleri (GES), rüzgâr enerjisi santralleri (RES), jeotermal enerji santralleri (JES), petrol sondaj kuyuları, kaya gazı sondaj kuyuları, altın, bakır, kömür, mermer ve diğer maden ocakları, bunun yanı sıra barajların yapımı ve orman kıyımları, Kürdistan doğasının her karışını bir yıkım ve talana uğratmaktadır.

Kürdistan’ın toprağına, suyuna, havasına, gıdasına, yer altı ve yer üstü kaynaklarına ve her şeyine sahip çıkmak en kutsal görev ve yurtseverlik görevidir. Ne devlet icazetli şirketlerin ne de kendi varlığını inkâr eden bir avuç sermayedarın milyonlarca insanın yaşamını, doğasını ve geleceğini yok etmesine müsaade edilmemelidir. Bunun için her türlü demokratik ve siyasal yöntemlerle mücadele etmek, mücadelenin ölçülerini ve bilincini büyüterek örgütlenmek çağımızın en temel sorumluluğudur.

Demokratik toplum idealinin birer insanı olarak her birey açısından ekolojik bilinç kazanmak çağımızın en gerekli zorunluluğudur. Bir toplum açısından bulunduğu her yerde doğasını ve kendini savunması en doğal hakkı ve görevidir. Bu bir öz savunma olarak evrenin ve doğanın temel kuralıdır. Bu kurala göre yaşamak amarginin (doğaya dönüş-öze dönüş) gerekliliğidir. Çünkü insan ilk yabancılaşmayı doğaya karşı yaşadı.

YAZIYI KÜRTÇE OKU

İnsan ve toplum yaşamı tarihsel olarak sadece kendi fiziki varlığı ele alınarak anlaşılamaz. Her varlık gibi insan da kendini gerçekleştirmek açısından mekâna ihtiyaç duyar. Mekânın adı her ne kadar değişse de hepsinin ortak bir ifade alanı vardır. O da Doğadır! İnsan doğanın içerisinde bir varlık olarak şekillenmiş, doğadan edindiği özellikler ile evrimini gerçekleştirmiş ve doğanın dikkat çekici varlığı olarak yaşamını sürdürmüştür.

Bu yaşam hâli sadece fiziki ve biyolojik özellikler ile ele alınmamalıdır. Nitekim insanın fiziki ve biyolojik gerçekliği doğada gerçekleşen en dikkat çekici gelişim olsa da özünde bunun kaynağı yine doğadır. İnsan da her varlık ve canlı gibi özüne dayanarak kendini gerçekleştirip tamamlamaya çalışır. Nitekim tarihsel süreçteki gelişim dikkatli bir şekilde tahlil edilirse bunun gerçekliği daha iyi anlaşılacaktır. İnsanlığın birikimi doğada gerçekleşmiştir. Doğayı taklit ederek ve onu kendi toplumsal yaşamında bir hakikate dönüştürmeye çalışarak bir tarihsel birikim oluşturmuştur. Bu durum kendisiyle beraber birçok şey doğurmuştur. Sanatı, düşünceyi, güvenliği, kültürü ve bunların hepsini var eden toplumsal gerçekliği inşa etmiştir. Doğanın sırrını keşfederek tarım gibi tarihsel bir devrimi gerçekleştirmiş, hayvanların dünyasını anlayarak evcilleştirme eylemini gerçekleştirip kendi yaşamını var etmeye çalışmıştır.

 

Doğaya yabancılaşma ve yok oluşa sürükleniş

Gerek mitolojilerde gerekse inanç sistemlerinde birçok yabancılaşma hikâyesi bulunmaktadır. Felsefi olarak da yabancılaşma kendi varoluş kaynağını yadsımak ve onu inkâr ederek tersi bir yöne savrulmayı ifade etmektedir. Tarihsel süreç ele alındığında yabancılaşmanın tarihi özellikle sınıflı uygarlığa ve Önder Apo’nun kastik katil olarak tanımladığı döneme uzanmaktadır. İnsan denilen varlık doğa ile uyum içindeyken, doğaya ters düşmüş ve doğal yaşamdan uzaklaşarak sınıflı uygarlığın talan ve sömürü sistemine dayanarak doğayı tahrip etmeye başlamıştır. Enkidu’nun Gılgamış’a gitmeden önce yaşadığı deneyim bir yabancılaşmanın ifadesi olarak mitolojilerde yerini almıştır. Yine Gılgamış ve Enkidu’nun Humbaba ile hikâyesi, insanın sınıflı uygarlıkla beraber doğa üzerinde kurduğu hâkimiyetin bir söylevi olarak tarihsel hafızada görünürlük kazanmıştır. Yani insan sınıflı uygarlıkla beraber doğadan gelen bir varlık olmasına rağmen, kökleri doğada saklı olmasına rağmen kendi köklerine saldıran bir varlık haline gelmiştir. Oysa kök varoluşun kaynağıdır. Köksüz kalmak tıpkı bir ağaç gibi nasıl yaşamı imkansız kılıyorsa, aynı durum insan için de geçerlidir. Köksüzlük aynı zamanda bir ölüm halidir. Dolayısıyla doğayı tahrip etmek aslında kendini uzun vadede ölüme sürüklemek demektir. Kendi yaşam kaynağını tüketmek ve kendini bir yok oluş girdabına sokmaktır.

İkinci doğa olarak da tarif edilen insanın yarattığı talan düzeni ve dünya sistemi, birinci doğaya, yani bizim de bir parçası olduğumuz dünya doğal sistemine karşı kesintisiz bir saldırı ve savaş halindedir. Tabii bunu belirtirken mevcut kapitalist modernite sisteminden ve onun endüstriyalizm çılgınlığından bahsediyoruz! 500 yıllık tarihi boyunca insanlığa ve halklara karşı uyguladığı sömürünün, adaletsizliğin ve katliamların yanı sıra, en ağır ve acımasız uygulamalarını da doğaya karşı yapmıştır. Çünkü doğa insanlığın ve tüm canlıların varlık zeminidir. O zemini tahribata uğratmak varlıkta bozulmayı da modernite açısından kolaylaştıracaktır. Tabii bu durum ideolojik kaynağını insan merkezli evren ve doğa anlayışından almaktadır. Doğayı cansız görüp algılayan, üzerinde istediği şekilde tasarrufta bulunabileceği bir varlık alanı olarak gören, bu durumu pozitivist felsefi ve bilimsel tanımlamalar ile meşrulaştıran ve bunun sonucunda tüm eylemlerini haklı ve hatta kutsal bir iş gibi gören bir sistemdir kapitalist modernite sistemi… Modern çağın filozofları olan Descartes ve Bacon’dan tutalım, günümüzün kapitalist modernite sisteminin endüstriyel sözcülüğünü yapan akademisyenler ve bilim insanlarınca, bu bakış açısı insanlığa dayatılmakta ve normalleştirilerek kabul ettirilmektedir. Tarihin hiçbir döneminde son 500 yılda yaratılmış olan çevresel felaketler yaratılmamıştır. Tek tanrılı inançlarda bile kıyamet alameti olarak tanımlanan bu uygulamalar kapitalist modernite sisteminin gündelik uygulamaları hâline gelmiştir! Hâlbuki insan varlığı da doğanın milyonlarca bileşeninden biri olarak bu doğanın bir parçasıdır ve bu doğal dengeye uyum sağlayarak var olmuştur. Çünkü bu doğal dengede yaşanacak herhangi bir kopukluk ve tahribat özünde kendi yaşamına doğrudan etki edecektir. Doğada her hayvan türünün, bitki türünün, nehir ve dağ ekosisteminin yaşam hakkı ve hukuku vardır. Bunların hepsi ekosistem dediğimiz doğal dengenin bir parçası ve bileşenidirler.

 

Kapitalist modernite ve ekolojik yıkım

Sistem karşıtı olarak örgütlenen birçok toplumsal mücadele deneyimi ve örneği bulunmaktadır. Ulusal mücadeleler, sınıf mücadeleleri, cins mücadeleleri ve daha birçok toplumsal mücadele alanı bulunmaktadır. Bunlardan en önemlisi de ekolojik mücadeledir. Bu yüzdendir ki Önder Apo kapitalizmin toplumsal yaşam üzerindeki tahribatını çözümlerken endüstriyalizm gerçeğini vurgulamış ve kendi paradigmamızın bir temel esasını da ekolojik mücadele olarak belirlemiştir. Nasıl ki sınıf ve ulusal sorunlar demokrasi ile, kadın sorunu kadın özgürlüğü ile çözülüyorsa, bugün tüm dünyada küresel bir sorun haline gelen ekolojik sorunlar da ekolojik mücadele ile aşılacaktır. Ve bunların bütünlüklü olarak ele alınması ise kapitalist modernite sisteminin karşısında güçlü bir mücadeleyi açığa çıkaracaktır.

Ekolojik mücadele sadece bir itirazda bulunmak değildir. Aynı zamanda bir bilinç ve kültür kazanma hâlidir. Çünkü bilince ve kültüre dayanmayan her mücadele yöntemi sorunları çözmediği gibi, aksine kendisi de karşıtına benzeşerek soruna dönüşecektir. Bu noktada kapitalizmin özellikle kendi sözde demokratik itiraz algısıyla oluşturduğu kurumsallıkları aşarak toplumsal yaşamın bağrında örgütlenmek en çok da ekolojik mücadelenin gereksinimidir. Çünkü doğanın yarası ancak toplumsal doğada gerçekleşecek bilinç tedavileri ile aşılacaktır. Bu bilinç oluşmadığı takdirde doğamızın yarası gittikçe daha çok derinleşecektir. Neticede her sistem insana dayanarak kendisini ayakta tutar. Kapitalist modernite sistemi de böyledir. Haliyle insanı kapitalizmin ezici çarkına dayanak olmaktan koparıp, onu doğanın bir bileşeni olarak var kılmak aynı zamanda demokratik komünal toplumun gerekliliğidir.

Günümüz dünya sistemi hem insan popülasyonuna, hem de dünyadaki diğer bütün canlı ve cansız varlıklara karşı tüketen ve sömüren bir saldırı halindedir. Bilim ve tekniğin muazzam boyutlara ulaşan gücünü ve gelişmişliğini de arkasına alarak geçmişin tahribatlarını katbekat aşan bir yok etme savaşını yürütmektedir. Bu saldırıları da ilerleme, gelişme, refah ve hizmet yalanı ile tüm insanlığa inandırarak yapmaktadır. Neticede maddi yıkımlarını ideolojik hegemonya ile gerçekleştiren bir sistemin dayatıcılığı içerisindeyiz. Doğada yaşanan tahribat birçok açıdan geri dönülmez noktalara gelmektedir. Dünyanın giderek ısınması, okyanuslarda oluşan çöp adaları, tüm çevrenin naylon ve plastiklerle doldurulması, türleri yok edilen bitki ile hayvanlar ve hatta daha sayamayacağımız uygulamalarla yüz yüzeyiz. Bunların hepsi de sürekli büyüme arzusu ve azami kar mantığıyla hareket eden bir avuç insan tarafından dayatılmaktadır. Öyle ki bu dayatılan uygulamalar neredeyse gündelik bir davranış haline gelmiş bulunmaktadır. Özellikle günümüzde sosyal medya manipülasyonları ile insanlığı tahrik eden, adeta doymaz bir varlık gibi yaşayan, sürekli tüketen, kirleten ve tahrip eden duruma gelmiş bir tüketim kültürü toplumu yaratılmaktadır. Sonuçta kapitalist modernite sistemi bu tüketim çarkı temelinde kendini her gün bir nebze daha güçlendirmektedir. Sadece bir defalığına bile tüm insanlık ihtiyaç fazlası tüketimi durdurup ihtiyacı kadarıyla yetinse, yani yeni bir elbise, ayakkabı, telefon, araba vb. almasa, mevcut serbest pazar ve sürekli tüketim ile ayakta kalan bu sistem çürümüş bir bina gibi yerle bir olur.

 

Yok edilen yaşam, kültür ve insandır

Mevcut kapitalist modernist sistemin dünyaya dayattığı bu sistem ne kadar sürdürülebilir veya yaşanabilir? Bilindiği gibi dünyadaki her şeyin bir sınırı vardır. Ancak kapitalizm tüm sınır tanımazlığı ile insanlığın kılcal damarlarına kadar yayılmaya çalışmaktadır. Uğruna tüm doğanın talan edildiği madenlerin, petrolün ve diğer yer altı kaynaklarının bir miktarı vardır ve günü geldiğinde bunlar tükenecektir. Peki o zamana kadar yer üstünde var olan yaşamın tahribatı ve yıkımı devam mı edecektir? Bilmemiz gereken şudur: Doğa ile beraber yok edilen sadece ağaçlar, dağlar ve ovalar değildir. Esasında yok edilen şey yaşamdır, kültürdür ve insandır! İşte bu nedenle dünya ekosisteminin kendi döngüsü içinde yeniden ürettiğiyle yaşamımızı idame etmemiz esas sürdürülebilir gerçekliktir! Tabii kapitalist modernite sisteminin günümüzde insan ve toplum gerçekliğinde yarattığı tahribat aşılmadığı müddetçe bu pek mümkün değildir.

Kapitalist sistemin insanlığın refah ve mutluluğu için yarattığını iddia ettiği devrimlerin aslında insan yaşamına ve doğaya karşı ne kadar yıkıcı karşı devrimler olduğundan da bahsetmek gerekir. Yani insanlık için refah ve mutluluk getireceğini belirttiği devrimler nasıl oluyor da hem insan hem de doğa karşıtı birer canavara dönüşebiliyor? Bahsedilen devrimler; yeşil devrim, mavi devrim, beyaz devrim ve son yıllarda geliştirilen yeşil enerji devrimi veya yenilenebilir enerji devrimleridir. Yeşil devrimle beraber dünyadaki açlığın artık tarihe karışacağı ve insanlığın artık gıda sorunu yaşamayacağı müjdesi 1960’lardan itibaren verilmeye başlandı. Mavi devrimle denizlerde, akarsularda veya yapay göletlerde endüstriyel balıkçılıkla artık tüm insanlığın su ürünleri ile doyurulacağı ilan edildi. Beyaz devrimle dünyanın ve tüm çocukların süt ile doyurulacağı söylendi. Tabii en son büyük müjdesi olan yeşil enerji, yani yenilenebilir enerji ile de artık güneş, rüzgâr, dalga, yer çekimi vb. ile artık dünyanın kirlenmeyeceği veya ısınmayacağı belirtildi. Peki bunlardan bir tanesi bile gerçekleşti mi? Elbette hayır! İnsanlığın büyük emek ve bilgi birikimiyle yaratılan bu teknolojilerle bu vaat edilenler yapılmaz mı? Elbette bunlar doğru bir sistemle ve doğru ellerde kullanılırsa insanlığın yararına olur ve doğayla uyum halinde belirlenen hedefler çok rahatlıkla gerçekleşebilir. Hatta bu devrim denilen şeylerin bazılarına hiç gerek kalmadan da bu başarılabilir!

 

Gıda döngüsü üzerinden egemenlik kurmak

Daha da anlaşılır olması için özellikle çok ibretlik olan ve herkesi yakıcı bir şekilde etkileyen yeşil devrimden bahsetmek gerekmektedir. Bilindiği gibi tüm insanlığı besleyen temel gıdalar var ve bunlar her kıtaya göre değişim göstermektedir. Asya’da pirinç, Amerika kıtasının büyük kısmında mısır, Afrika’da darı, Etiyopya’da tef, Ortadoğu, Orta Asya ve Avrupa’da ise buğday temel gıda maddesidir. Bu çeşitlilik aynı zamanda farklı kültürel şekillenme, alışkanlıklar ve hatta fiziksel şekillenmemize de yansımaktadır. Bu yüzden bu gıda döngüsü üzerinde egemenlik kurmak insanlığın birçok gerçekliği üzerinde egemenlik kurmak anlamına gelmektedir. İşte kapitalist sistemin derebeyleri bu gerçekliğe egemenlik mantığı temelinde yaklaşıp genetik bilimini de kullanarak mevcut gıdaların doğal döngüsüne müdahale etmiş ve insanlık açısından gereksinim olan tüm gıdaları kar aracına dönüştürmüştür.

Günümüzde en fazla 10 uluslararası şirket dünya gıda üretimi ve pazarı üzerinde tekel kurmuştur. Üretilecek ürünün patenti, tohumu, ürün için kullanılacak ilaç veya zararlı bitki (herbisit), zararlı canlılar (pestisit), zararlı böcek (insektisit) ve kullanılacak toksik, yani zehirleyici kimyasalları da bu şirketler üretip pazarlamaktadır. Dünya Ticaret Örgütü vasıtasıyla da tüm ülkelere bu şirketlerin şartları dayatılmaktadır. Yani dünya üzerinde tam bir gıda totalitarizmi kurulmuş durumdadır. Bu ürünler; yani örneğin pirinç, genetiği değiştirilmiş (GDO) bir üründür ve söylenene göre diğer pirinç türlerine göre dört kat daha fazla ürün vermektedir. Taneleri daha büyük ve daha kısa sürede olgunlaşmaktadır. Bu özelliklerinin hepsi için gen mühendisliği ile genleri değiştirilmiştir. Patent sahibi şirket dünyadaki ülkelere bu ürünün ne kadar ekileceğini; tohumun, ilacın ve diğer tüm şeylerin kendisinden alınmasını zorunlu kılıyor. Bu ürün diğer pirinç çeşitlerini zamanla ortadan kaldırmaktadır. Çin’de on bin civarında olan pirinç çeşidi bin rakamlarına gerilerken, Filipinler’de bin civarındaki çeşitten on rakamının altına düşmüş durumdadır. Aynı gerçeklik dünyadaki diğer temel gıdalar olan soya fasulyesi, buğday, mısır, şeker kamışı, pamuk için de geçerlidir.

 

Monokültür farklılıkları yok ediyor

Ayrıca Hindistan ve Çin’de temel gıda pirinç iken bu şirketler soya fasulyesi ve soya yağının kullanılmasını ve ekimini dayatmaktadır. Hatta tüm dünyaya bu soya fasulyesi temel gıda olarak dayatılmakta ve propagandası yapılmaktadır. Amerikan kıtasında milyonlarca hektarı kapsayan soya ekiminin bu şirketler tarafından yapıldığı bilinmektedir. Tek ürüne dayalı üretim (monokültür) diğer türlerin ve farklılıkların yok olmasına neden olmaktadır. GDO’lu ürünler zamanla çok farklı hastalıklar ve bilinmezliklerle bizi karşı karşıya bırakmaktadır. Doğal denge temelinde oluşmamış bu yapay ürünler dayanıksız, hastalıklı, tadı ve aroması ile gerçekliğinden kopukturlar. Hatta bunlara bazı bilim insanları tarafından Frankenstein ürünler veya argemon zehirli tohumları denmektedir. Çünkü bunlara gen mühendisliği yoluyla dışsal olarak toksin üreten bakteri, virüs genleri, hayvan (fare ve akrep) genleri aktarılarak yani ne olduğu ve ne olacağı belli olmayan şeyler yaratılmıştır.

Daha kısa sürede daha fazla ürün elde etmek temel ilke hâline gelmiştir. Bu noktada eti çok balık, karides, tavuk ve daha fazla süt veren (üstün ırk) Avrupa inekleri tek amaçlı faydacılık ile dünyadaki çeşitliliğin yok olmasına, fakirleşmeye ve bağımlı duruma gelmemize neden olmaktadır. Örneğin dünyanın her yerinde yüz milyonlarca insan ineklerin dışkısını yakıt ve gübre olarak kullanmakta, binek, yük taşıma, tarla sürme, etinden, sütünden, derisinden, boynuzundan ve toynağından yararlanmakta, çok amaçlı yaşam zincirinin bir parçası gibi bir ortaklaşmayı yaşamaktadır. Bu yüzden Hindistan’da ineğe Lakshmi, yani zenginlik tanrıçası gibi bakılır ve kutsal olarak görülür. Bir tanrıça ve kainat olarak inek; ilgi, şefkat, sürdürülebilirlik ve adaleti sembolize eder. Yani endüstriyel bakış açısında ineğe bir süt fabrikası gibi bakılırken, ekolojik bakış açısında insanlığın yaşam zinciriyle birlikte varlığını sürdüren ve ortaklaşılması gereken bir varlık olarak bakılmaktadır. Bütün bu gerçeklikler karşısında insanlığın beslenme ve güvenli gıda hakkı, biyoçeşitliliği sürdürme, tohum saklama ve özgünlüğünü koruyarak özgür üretim hakkı (yani gıda demokrasisi) temel insan haklarının gündemidir. Ekolojik sürdürülebilirlik ve toplumsal adaletin temel gündemlerinden birisi de gıda demokrasisidir.

Günümüzde yeşil enerjide, yeşil dönüşüm veya yenilenebilir enerji temelinde büyük bir dönüşüm yaşanmaktadır. Çin’de ucuz ve bol miktarda üretilen güneş panelleri ve bataryalar nedeniyle dünyanın 20. yüzyılın sonu için tahmin edilen ısınma derecesinin geçmişe nazaran 4-6 derece artacağı tahminleri tutmamıştır. Günümüzde merkezi tahminler ortalama 2,8 dereceyi gösteriyor. Ancak hala tehlikeli sınırlarda seyretmekte ve ivme aşağıya doğru değil aksine yukarıya doğru yükselmektedir. Yenilenebilir enerjinin kullanılması, ulaşılabilir hâle gelmesi ve ucuzlaması iklim mücadelesinde önemli bir kazanımdır. Buna rağmen ülkelerin karbon salınımı, yani petrol ve kömür kullanımı devam etmekte, bu noktada gerekli kontrol sağlanamamaktadır.

 

Veri depolama merkezlerinin harcadığı elektrik ne kadar?

Sanal medya için oluşturulan dev veri depolama merkezlerinin en küçük boyutlu olanları dahi yüz bin hanelik bir ilçenin elektriğini harcarken, dev boyutlarda olanlar ise iki milyon hanelik bir şehir kadar elektrik harcamaktadır. Şu anda dünya genelinde çoğu ABD, Avrupa ve Çin’de olmak üzere 2000 veri merkezi bulunmaktadır ve bunların sayısı Asya kıtasına doğru hızla artmaktadır. Dünyadaki petrol, kömür ve nükleer enerjide azalma olmamasının temel sebeplerinin başında bu veri depolama merkezlerinin kullandığı yakıtlar bulunmaktadır. Ayrıca yenilenebilir enerjinin hane boyutlu (yani evlerin, köylerin, kasaba ve şehirlerin kullanabileceği) ölçekte şekillenmesi gerekmektedir. Küçük ölçekli, insanların kullanabileceği, hâkim olduğu ölçekte ve ihtiyaç temelli bir anlayış esas olmalıdır. Yeşil enerji ile şekillenmiş ekolojik evler, binalar ve yerleşim alanları olmalıdır.

Ancak bunun yerine kapitalizmin sınırsız büyüme ve kâr elde etme amaçlı ekonomik ve siyasal düzeni inşa edilmekte, şirketler eliyle yapılan dev güneş paneli sahaları veya rüzgâr santralleriyle elektrik üretilip halka satılmaktadır. Bu dev alanları kapsayan güneş enerjisi panelleri toplumun yaşam alanlarına, yani ekim yaptığı arazilere, hayvancılığını yaptığı meralara veya geçimini sağladığı ormanlık alanlara inşa ettirilmektedir. Bu inşa esnasında halkın yaşamsal olarak varlığını sürdürdüğü tüm mekanlar yok edilerek büyük bir çevre kırımı yaratılmaktadır. Petrol kuyuları, her türden madencilik veya kaya gazı sondajları ile halkın temiz su, hava ve gıdası adeta zehirlenmekte, insanlar yaşanılamaz ortamlar içinde bırakılmaktadır. Kapitalist modernite sistemi insanların tüm yaşam alanlarına saldırmakta ve onları kendi yaşam ortamlarından ve doğalarından kopararak kendine göre yarattığı tamamen sentetik ve sanal bir toplumsal gerçeklikle şekillendirdiği şehirlere hapsetmektedir. Dünyadaki bir avuç elit tüm insanlığı kendi hizmetçisi statüsüne iterken, kendileri de adeta geçmiş feodal elitlerin yeniden hortlatılması gibi senyörler, baronlar, derebeyleri, prensler, krallar gibi asilzadelerden müteşekkil bir yaşam kurmaya çalışmaktadırlar.

 

Bir avuç elitin elindeki teknoloji!

Gelişen robotlaşma, yapay zekâ ve gen teknolojisindeki büyük gelişme, bu bir avuç elit insan tarafından artık insanlığa fazlalık, yük ve bir şekilde kendilerine göre yeniden şekillendirilmesi gereken topluluk gözüyle bakılmasını doğurmuştur. Yani sorun teknolojik gelişim, yapay zekâ veya gen mühendisliğinde değil, bunu kullanan, kontrol eden siyasal sistemde ve onu yöneten bir avuç elittedir. Bu nedenle insanların daha iyi bir yaşam ve refahları umurlarında olmamakta, kendilerinin refahı ve makinelerinin ihtiyacı olan maden veya enerji esas olmaktadır. Onların gündemi Mars’ta koloniler kurmak, yer altında kendilerini koruyacak devasa lüks sığınaklar inşa etmek, yapay zekâyla üst insan yaratmak veya gen mühendisliğiyle ölümsüzlüğü keşfetmek veya uzun yaşamaya çalışmaktır.

 

Kürdistan’daki talan ile mirasımız çalınıyor

Türkiye de dünyada gelişmekte olan bu ülkeler statüsünde yer almaktadır. Gelişmiş ülkeler ve onların tekel hâline gelmiş şirketleri, gelişmekte olan ülkelere kendi hammadde kaynağı ve kısmen de ortak üretim ve tüketim sahaları olarak bakmaktadırlar. Günümüzde bilişim teknolojisi devleri dünyadaki sermayeyi temsil etmektedirler. Türkiye halen yirminci yüzyılın sanayi düzeyinde olan bir ülke konumundadır. Dolayısıyla gelişmiş ülkelerin hammadde kaynağı ve tüketim alanı düzeyindedir. Dünyada bilişim teknolojisinde ve yüksek teknolojide kullanılan nadir toprak elementlerinin (NTE) ayrıştırılıp kullanılabilir hale getirilmesi birkaç ülkede, hatta bunların bir kısmı sadece Çin’de yapılabilmektedir. Türkiye’de kaya gazı ve petrolü de çıkarma işlemleri Amerikan şirketleri yoluyla yapılmaktadır. Son yirmi yıllık süreçte AKP iktidarı eliyle Türkiye’deki tüm kaynaklar ve imkânlar kapitalist sistemin serbest piyasasına açılmış ve hiçbir kamu ve toplum çıkarı gözetmeden peşkeş çekilmiştir. Kürt halkına karşı yürüttüğü savaşta ekonomik olarak ayakta kalmak, siyasi ve diplomatik destek almak için neredeyse her şeyi peşkeş çekmiştir. Bu temelde hem Türkiye’deki tüm halklar, hem de Anadolu ve Mezopotamya doğası ve coğrafyası vahşi bir talana tabi tutulmaktadır. Bu yönelim Kuzey Kürdistan’da daha vahşice yapılmaktadır.

Geçmişte gerilla mücadelesi nedeniyle el değmemiş coğrafyamız son 10 yılda adeta talana açılmış durumdadır. Neredeyse üzerinde baraj yapılmamış bir nehir ve dere kalmamış, baraj yapılmamış olanlar da yapılması için pazara sunulmuş bulunmaktadır. Geçmişte güvenlik gerekçesiyle gerillanın hareketini sınırlama amaçlı yapılan güvenlik barajları, artık bugün talan, tarihsel mirası ve Kürtlerin yaşam alanlarını yok etme amaçlı uygulanmaktadır. Bunun temel amacı toplumu göçertmek, sömürü sistemini derinleştirmek, rant politikalarını artırmak ve Kürt halkının yaşam alanını yok ederek kültürel ve yaşamsal bir soykırım uygulamaktır. Neticede varlık kendi oluşunu bir mekân üzerinde gerçekleştirir. Mekânı yok edilmiş bir varlık hem tarihsel mirasını hem de sosyal ve kültürel birikimini kaybeder. Özel savaşın özellikle Kürdistan’da derinleştirdiği bu yıkım politikaları, Kürt soykırımının bir parçası olarak yıllardır sistematik bir hal almakta, tüm halkın yaşam alanını yok edercesine derinleştirilmektedir.

 

Amed’i bekleyen büyük tehlike

Bu yıkım faaliyetlerinden biri de son yıllarda Amerikan şirketleri yoluyla gerçekleştirilen kaya gazı ve petrolü sondaj çalışmalarıdır. Türkiye’de Trakya alanında, Kürdistan’da ise Amed bölgesinde kaya gazı ve petrolü olduğu Amerikan şirketleri tarafından tespit edilmiştir. Amed’de petrol eğimli havza ve 100 petrol sahası keşfi yapılmıştır. Bismil’de 600 kilometrekare, yani 600 bin dönümlük alanda 24 dikey ve yatay sondaj yapılması planlanmaktadır. Silvan’da açılacak kuyular için Silvan Barajı’nın sularının kullanılacağı söylenmektedir. Kaya gazı ve petrolü çıkarmak için binlerce metre dikey sondaj yapılmakta, nispeten yer merkezinin sıcaklığı nedeniyle yumuşak olan katmana inilmekte ve binlerce metre yatay sondaj yapılarak 600’e yakın zehirli kimyasal kumla birlikte ve her seferinde 18.000 metreküp su kuyuya basılarak mevcut oluşum dışarı alınmaktadır. Her kuyuya en az 15-20 sefer su basılmaktadır ve bu da 300.000 metreküp su kullanılması demektir. Kullanılan kimyasallar, yer altından çıkan ağır metaller, geride kalan devasa miktardaki kirli bulamaç veya liç artığı hem yer üstündeki hem de yer altındaki tüm su kaynaklarını kirletip zehirli hâle getirmektedir. ABD ve Çin’de kaya gazı ve petrolün çıkarıldığı yerlerin çevresindeki şehir ve yerleşim alanlarında sürekli yer sarsıntıları ve depremler yaşanmakta, evler ve binalar yaşanamaz hale gelmekte ve su zehirlenmeleri ile kirlilik nedeniyle o alanlarda toplu göçler yaşanmaktadır. Endüstriyalizmin bu eylemi yüzünden birçok hastalık ortaya çıkmakta, bu nedenle de Avrupa’daki birçok ülke ile ABD’deki bazı eyaletler bu faaliyeti yasaklayarak izin vermemektedir. Çok uzun olmayan bir süreçte Amed çevresine kazılan onlarca petrol kuyusu ve kaya gazı sondajları nedeniyle büyük insani ve doğal bir felaket yaşanacaktır. Kürdistan’ın her ili bu vb. yıkım ve felaketlerle karşı karşıya bulunmaktadır.

Kürdistan’ın ağacı, suyu, toprağı ve dağları adeta büyük bir saldırı altındadır. Güneş  enerjisi santralleri (GES), rüzgâr enerjisi santralleri (RES), jeotermal enerji santralleri (JES), petrol  sondaj kuyuları, kaya gazı sondaj kuyuları, altın, bakır, kömür, mermer ve diğer maden ocakları, bunun yanı sıra barajların yapımı ve orman kıyımları Kürdistan doğasının her karışını adeta bir yıkım ve talana uğratmaktadır. Tüm bunlar da refah, gelişme, iş sahalarının açılması vb. adına yapılmaktadır. Fakat tüm bunların sonucunda sadece kazanan azami kâr sermayedarları, uluslararası ve yerel şirketler, bunların işbirlikçiliğini ve taşeronluğunu yapan toplum ve doğa karşıtı unsurlardır. Kaybeden ise doğa, halk, yaşam ve gelecektir.

 

Varoluş ve ekolojik mücadele

Bu yüzden demokratik toplum idealinin birer insanı olarak her birey açısından ekolojik bilinç kazanmak çağımızın en gerekli zorunluluğudur. Bir toplum açısından bulunduğu her yerde doğasını ve kendini savunması en doğal hakkı ve görevidir. Bu bir öz savunma olarak evrenin ve doğanın temel kuralıdır. Bu kurala göre yaşamak amarginin (doğaya dönüş – öze dönüş) gerekliliğidir. Çünkü insan ilk yabancılaşmayı doğaya karşı yaşadı. İnsan önce doğa üzerinde tasarrufta bulundu. Doğa köleleştirildikten sonra insan köleleştirildi. Birçok mitolojide ve inançta insanın doğaya olan özlemi özgürlüğe olan özlemi olarak ifade edildi. Nitekim insan açısından sağlıklı olma hali iyi olma halidir. Bunun en önemli boyutu da çevresel faktördür. Doğasını yitiren insan öz varlığını yitirir. Öze karşı gelişen her saldırı karşısında öz savunma kaçınılmazdır. Çünkü bu savunma kendini savunma, varoluşunu ve özünü savunmadır. Bu nedenle insan açısından doğasını savunmak kendi yaşamını, geleceğini, geçmişini ve her türlü değerini savunmaktır. Yani bu bir varoluş mücadelesidir. Toprağına, suyuna, havasına, gıdasına, yer altı ve yer üstü kaynaklarına ve her şeyine sahip çıkmak en kutsal görev ve yurtseverlik görevidir. Ne devlet icazetli şirketlerin ne de kendi varlığını inkâr eden bir avuç sermayedarın milyonlarca insanın yaşamını, doğasını ve geleceğini yok etmesine müsaade edilmemelidir. Bunun için her türlü demokratik ve siyasal yöntemlerle mücadele etmek, mücadelenin ölçülerini ve bilincini büyüterek örgütlenmek çağımızın en temel sorumluluğudur. Hepimiz bilmeliyiz ki Kürtler olarak bizim gidecek başka toprağımız, insanlık olarak da gidecek başka bir dünyamız yoktur. Varoluşumuz da yok oluşumuz da bu topraklar üzerinde olacaktır. Ama asıl olan mücadele içeren bir yaşam hakikati olacaktır.

Tabii mücadelemiz sadece insan haklarını kapsayan bir içerikte olmamalıdır. Bu durumun kendisi de ekoloji anlayışımızı parçalı kılar. Tüm canlıların ve doğanın yaşam hakkını savunan bir ekolojik anlayış, anlamsallık gücümüzü artıracak ve doğa-anlam temelinde bütünleşen bir insan gerçekliğinin inşasını sağlayacaktır.

Demokratik, ekolojik ve kadın özgürlük paradigması temelinde tüm toplum ve bireylerin kendilerini komünler, kooperatifler, sendikalar, sivil toplum örgütleri, ekolojik örgütler ve aktivistler, belediyeler ve siyasal örgütlenmeler ile kadın ve gençlik örgütlenmeleri içinde büyütmeleri ve ekolojik bilinci toplumsal yaşamın temel ilkesi haline getirerek varoluş mücadelesini sürdürmeleri gerekmektedir. Şehirlerde, ilçelerde, köylerde ve mahallelerde kendi meclislerimiz ve komünlerimizle kimseye gerek kalmadan kendimizi yönetmeliyiz. Suyumuzu, gıdamızı, elektriğimizi, konutumuzu, eğitimimizi, sağlığımızı, hatta güvenliğimizi kimseye emanet etmeden kendimiz üretip, örgütleyip, adilce bölüşüp yönetmeliyiz. Çünkü ancak topyekûn bir mücadele ile örgütlü ve bilinçli topluma ulaşıp varlığımızı koruyabiliriz. Her insanımız ekolojik bilince ulaşarak, doğasıyla ortaklaşarak, doğayla uyum içinde ve onun bir parçası olduğu bilinciyle varlığımızı sürdürebileceğimizi bilmelidir. Kapitalizmin yarattığı tüketici birey topluluğunun sürekli tüketen, kirleten ve yok eden, liberalizmin negatif özgürlük anlayışının oluşturduğu bencil, açgözlü ve doğadan kopmuş kişilik özelliklerinden kopmak demokratik toplum ferdi olmanın bir gerekliliğidir. Bu nedenle ihtiyacı temelinde kullanan, fazla ve gereksiz şeylerden kaçınan, organik, sürdürülebilir ve doğayla uyumlu bir yaşamı esas alan bir yaşam tarzı ekolojik yaşamanın da temel bir ilkesidir. Mütevazı, bilinçli, özgür ve doğa ile uyum içinde…

İlginizi çekebilecek diğer yazılar

Oynatıcıyı Gizle/Göster
-
00:00
00:00
Update Required Flash plugin
-
00:00
00:00