KADIN ÖZGÜRLÜĞÜ TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜĞÜN TEMELİDİR

Abdullah Öcalan Sosyal Bilim Akademisi

ekleyen Komînal

Özgürleşmenin ilkesel değeri vardır ve ilkenin kapitalizmle, sosyalizmle ilişkisi de önemlidir. Şayet anti-kapitalist olmak istiyorsan temeline bunu koyacaksın; sosyalist olmak istiyorsan bu ilkeyi esas alacaksın. Başka türlü anti-kapitalist, sosyalist olunamaz. Toplumsallığın bugününü görmek istiyorsan kadınların içine sürüklendikleri duruma bakacaksın. Çünkü kadın şahsında yok edilen, hiçleştirilen ve nesneleştirilen, toplumdur. Zira kadın toplumun kendisidir.

Özgürlük Hareketi’nin daha başlangıcından itibaren kadın özgürlük sorununu mücadelenin temel konusunu yapan Önder Apo, “Kadının özgürlük düzeyi toplumun özgürlük düzeyini gösterir” derken özgürlük felsefesinin merkezine kadın özgürlüğünün konulması gerektiğine dikkat çeker. Bu temelde özgün kadın örgütlülüğü, kadın ordulaşması, Kadın Özgürlük İdeolojisi’nin ilanının ardından kadın partileşmesi ve kadın konfederal sisteminin geliştirilmesi kadın devriminin temel köşe taşlarını oluşturdu.

YAZIYI KÜRTÇE OKU

Önder Apo, 8 Mart 1991 tarihinde yaptığı değerlendirmesinde “Şunun çok iyi bilincindeyiz; genelde bir toplumda kadının özgürlük düzeyi, bütün toplumun özgürlük düzeyini belirler. Bir toplumun ne kadar özgürleşeceğini anlamak istiyorsanız, bir kadının ne kadar özgürleşmek durumunda olduğuna bakacaksınız. Bir ailenin ne kadar özgür bir aile olduğunu anlamak istiyorsanız, kadının ne kadar özgür olduğuna bakacaksınız. Şunu da ekleyelim; bir erkeğin ne kadar özgür olduğunu anlamak istiyorsak, kadın sorununda ne kadar özgür olduğuna bakmak gerekir. İyi veya kötü, demokrat, sosyalist olmanın temel ölçütlerinden birisi; soruna demokrat ve sosyalist olarak bakabilmek, kadın ilişkilerinde bir seviye tutturabilmek buna bağlıdır. Dolayısıyla biz, partimizin içinde ‘özgürlük ne kadar vardır’ sorusuna cevap vermek istiyorsak, saflarımızdaki kadınların özgürlüğüne bakacağız. Saflarımızda kadın ne kadar özgürleşiyorsa, PKK de o kadar özgürdür. PKK’nin özgürlük derecesi toplumumuzun özgürlük derecesidir. PKK’deki kadının özgürlük derecesi, Kürdistan toplumunun içindeki kadının özgürlük derecesini tayin eder” perspektifini sunarken, esas olarak kadın toplumsallığının ve bunun sistemi olan Demokratik Moderniteye giden yolun esas taşlarını döşemiştir. Önderliğimizin belirttiği gibi toplumun özgürlüğünün kaybedildiği ve zayıf bırakıldığı en temel nokta, kadın özgürlük konusudur. Bu nedenle de kadın özgürlüğü sağlanmadan bir toplumsal özgürlüğün gelişemeyeceği çok açıktır.

Nitekim Özgürlük Hareketi’nin daha başlangıcından itibaren kadın özgürlük sorununu mücadelenin temel konusunu yapan Önder Apo “Kadının özgürlük düzeyi toplumun özgürlük düzeyini gösterir” derken özgürlük felsefesinin merkezine kadın özgürlüğünün konulması gerektiğine dikkat çeker. Bu temelde özgün kadın örgütlülüğü, kadın ordulaşması, Kadın Özgürlük İdeolojisi’nin ilanının ardından kadın partileşmesi ve kadın konfederal sisteminin geliştirilmesi kadın devriminin temel köşe taşlarını oluşturdu. Önder Apo daha sonra “yarım kalan projem tamamlandı” dedi. Bunu kadın kurtuluş ideolojisinden kadın kurtuluş politikleşmesine geçiş olarak formüle etti.

 

Başarıya götürecek ana halka kadın özgürlüğüdür

Bu anlamda Önder Apo’nun en temel çalışması kadın özgürleşmesine yönelik oldu. Görüyoruz ki bu çalışma ilk çıkışından itibaren mücadelemizin en temel ilkesi olmuştur. Kürt sorununun sadece üst yapı çözümlemeleri ve klasik Marksist söylemlerle birkaç ekonomik nedene bağlanarak çözümlenemeyeceği tespiti başlangıçta yapılır. Yine Önderlik ideolojisi en temel farkını toplumsal cinsiyetçiliğin özgürleştirilmesini esas almasıyla ortaya koyar. İdeolojik grup aşamasında kadın katılımını stratejik ele alması da bunun göstergesidir. Kadınla ve tüm canlılarla tahakküme dayalı ilişkiyi reddeden, eril iktidarı sorunların merkezine koyan bakış açısıyla özgür toplum ve onun ilişki biçimini, yaşam anlayışını yaratma mücadelesi verilir. Dünya halklarının özgürlük mücadelelerinde kaybedişlerinin nedenleri sorgulandığında başarıya götürecek olanın mücadelenin ana halkasının kadın özgürlüğü olması gerçeği olduğu görülecektir. Bu nedenle Önder Apo, özgür toplum modeli arayışında kadının kurtuluşu ile toplumun kurtuluşunu geliştirecek yaşam felsefesini oluşturdu. Bu temelde PKK’de yaşam kadınladır. Özgür kadın, özgür toplumdur; Özgür Kadın, özgür erkektir. Özgür kadın, özgür yaşamdır.

Konumuz itibariyle Kadın ve toplum arasında oluşan bu simbiyotik ilişkiyi doğru anlamak önemlidir. Toplumda ne değişir veya değiştirilirse toplumsallığı yaratan, geliştiren, besleyen, koruyan olmaktan çıkar ve yaşam olumsuz yönde değişir? Ya da nerede ve nasıl bir değişiklik gerçekleştirildi ki, insan kendi kendine yabancılaşmayı, emeğinden ve yaşamından uzaklaşmayı yaşadı? Bu öze yabancılaşma, bizi bizden uzaklaştıran yönler nelerdir? Bu soruların cevabı bizi toplumsallığımızı, kadın ve toplum arasındaki ilişkiyi tanımaya götürecektir.

 

Toplumsallık insanın var olma biçimidir

Önder Apo, birinci ve ikinci doğanın oluşum karakterleri iyi anlaşılmadan toplum, doğa ve insan gibi olguların da iyi anlaşılmayacağını belirtmektedir. Bu anlamda Darwin’in evrimci doğa yasasını esas alan Marksist ideoloji birinci ve ikinci doğanın aynı kanunlara sahip olduğunu varsayarak, birinci doğaya has kanunları ikinci doğa içinde geçerli saymış, böylelikle toplumsal doğayı çözümlemesi ve bundan hareketle sonuca gitmesi ciddi sosyolojik yanılgılara götürmüştür.

Bu konuda Önder Apo’nun “birinci doğanın kanunları keskin ve katıdır, değişmez. Toplumsal doğanın böyle keskin, katı yasaları yoktur ve esnektir” tespiti konuyu anlaşılır kılmaktadır. İkinci doğa olarak tanımlanan Toplumsal Doğa birinci doğanın devamıdır. Bu nedenle Toplumsal Doğa olarak nitelendiriyoruz. Milyonlarca yıldır evrimleşerek gelişen, kendi farkının farkındalığına varan insan, birinci doğadan farklılaşmasını toplumsallığındaki esnek düşüncesine borçludur. Birinci doğadan farklılık gösteren ve kendine has niteliğiyle başka bir doğa olarak tanımlanan Toplumsal Doğa’da eğilimlerin ve düşünsel esnekliğin olduğunu görüyoruz. Nasıl ki birinci doğanın kendine has değişim-dönüşüm yasaları varsa farklı bir oluşum olarak toplumun da kendine has değişim-dönüşüm özelliği bulunmaktadır. Bu anlamda Birinci doğa evreni tanımlarken, ikinci doğa toplum hakikatini tanımlamaktadır.

Nitekim Önderliğimizin belirttiği gibi “toplumsallaşma özünde insanın kendi doğasıyla buluşması, onu yeniden yaratması eylemidir.” Bu nedenle toplumsallık insanlığın var olma biçimidir. En zayıf varlıklardan biri olan insan, doğanın zorlu koşullarında ancak bir arada, birbiri için yaşayarak ve toplumsallığı geliştirerek yani komünal yaşayarak hayatta kalmayı başarır. Bunun geliştirilmemesi yok oluş anlamına gelecektir. O nedenle insan olma ile toplumsallaşma eşzamanlı, birlikte gelişen olgular, hatta aynı şeylerdir. İnsanlaştıran, insan kılan, geliştiren toplumsallaşmadır. Toplumsallıktan doğan güçle insan, doğanın zorlukları karşısında ayakta kalabilmek için önemli bir avantaj elde eder. Bu yönüyle toplumsallaşma insan türünün varlık koşuludur. Özcesi, toplumsallık esas alınıp ona göre yaşanmadan insanın var olması, varlığını devam ettirebilmesi ve gelişmesi mümkün değildir. Bu açıdan toplumsallaşma, toplum olarak yaşama, özgür ve eşit olma insan türünün doğası olmaktadır.

 

Toplumsallık kadın rengindedir

İnsanı insan yapan toplumsallık kadın rengindedir, kadın karakterindedir. İlk oluşum karakteri her zaman hakiki karakteri ifade eder. İlk form olan anacıl klan toplumunda kadın özünü ve rengini görebiliriz. Önder Apo kadını “çeşitlenmek isteyen evrenin kendinde yarattığı ilk form” olarak tanımlamakta. Bu anlamda kadın toplumun tüm diğer öğelerini kendi gerçeğiyle bütünleştirerek evrensel anlamı açıklayandır. Çoğalmayı, çeşitlenmeyi, güzelliği, özgür akışı kendinden başlayarak tüm diğer toplum üyelerine anlatan akışkanlığını değişim ve uyuma dönüştürmüş haldeki bir formdur. Kadın formunda kendini gerçekleştiren evren, çeşitlenmenin bir adımını bu yolla atmıştır. Bölünerek çoğalan canlıların kendilerinde barındırdıkları özellikleri zenginleştirdiği iki cinsiyetle forma kavuşturan evrensel zekâ, kadını bu zekânın taşıyıcı formu yapmıştır. Bu anlamda insanı insan yapan tüm değerlerin öncüsü olarak kadını tanımak, kendimizi tanımak ve aynı zamanda yaşamı tanımaktır. İnsan ve toplum olarak yaşamanın olmazsa olmaz varoluş ilkesi olan ahlakın yaratıcısının da kadın olduğu tarih bilimciler ve günümüz sosyologları tarafından çok net bir bilgi olarak belirtilmekte. Kadının ahlakın anası, öğretmeni ve temsilcisi olduğunu görmek mümkündür. Ahlakı yaratan ve taşıyan kadın, kendisinin ve toplumun özgürlüğü açısından ahlakı bu akışkanlıkla geliştirme sorumluluğuna sahiptir. Toplum ancak ahlak sayesinde ayakta kalma ve kendisini sürdürme gücüne sahip olur. Ahlak, insanı birinci doğadan ikinci doğaya taşıyan oluşturucu güçtür. Kendiliğinden olan bir güç değil, insanın yaşama ısrarı ve çabasıyla yarattıklarının oluşturduğu güçtür. Ahlak topluma birlikte yaşam gücü, enerjisi ve coşkusu veren bir kaynaktır. Bu şekilde insanlığın yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olmasını engellemiştir. Çünkü toplum, ancak özgürlük ahlakıyla var olur ve varoluşunu sürdürebilir.

Bu anlamda dilin geliştirilmesi de insanlık tarihi boyunca toplumsallaşmaya en güçlü adımı atarak bu anlamlandırma sürecinde etkili olmuştur. Önder Apo “Bir profesör okudum din, ahlak ve siyaset üzerine kavramlar kullanıyor, kutsallığı dine bağlıyor. Kutsallık sadece kadına özgü olabilir. Dünyada dili öğreten kadındır. Biliyorsunuz o zaman onun çocuğu diye bir aidiyet yoktu. Erkeklerin çocuklarla ilgisi yoktu. Çocuğu büyütmek için ona seslenmek için, doğumdan sonra çocuğa seslenmek için, büyütmek için dili öğreten kadındır. Kültürü de kadın üretti. Toplumun doğuşunu sağlayan kadındır. Dolayısıyla kutsallık ve tanrılık ona aittir” diye ifade etmektedir. Bu anlamıyla dil toplumların hakikati ve varlığıdır.

Bunun için kadınla yaşam arasında en önemli bağ toplumsallığı bir arada tutma gerçekliğidir. Bu bağ doğru kavranmadığı sürece ne yaşama, ne de toplumsallığa doğru anlam verilebilir. Yaşam kendi içinde oluşturduğu toplumsallığı ile anlamlıdır. Görüyoruz ki insan yaşamı, toplumsal yaşamdır ve toplumsal yaşam da kadın eksenlidir. Bu nedenle toplumsallığı, klan toplumunu kadın renginde bir kavram olarak görmek gerekmektedir. Bu erkeğin toplumsuz veya toplumun erkeksiz olabileceği anlamına gelmez. Erkek de varoluşsal olarak toplumsaldır, toplumsallık insan türünün varoluş koşuludur. Kast edilen, toplumsal yaşamın kadının etrafında ve belirleyiciliğinde gerçekleştiğidir. Bu, toplumsal yaşamın ‘en uzun süre’ kapsamında gerçekleşen formudur. Tüm zamanlarda ve mekânlarda gerçekleşen budur ve bu ontolojiktir.

 

Kadın öğretendir, eğitendir toplumsallaştırandır

Anacıl klan toplumun ana-kadın öncülüğünde şekillenmesi, önemli bir gerçekliktir. Önder Apo “Şu durumda kadının doğuran, hayat veren ‘kutsal’ bir varlık olarak görülmesi, doğurma ve besleme ile ilgili organlarının ön plana çıkması anlaşılırdır. Kutsallık, içerdiği anlamsal boyutları nedeniyle toplumsallaşmada çok kritik önemde bir yere sahiptir. Fakat kadının ilk toplumsallaşmadaki rolü salt doğurganlığıyla sınırlı değildir. Nereden bakılırsa bakılsın ilk toplumsallaşmanın ana-çocuk arasında geliştiği, tartışmasız bir hakikattir. Dokuz ay çocuğu karnında taşıyan, doğurduktan sonra da bedeninden damıttığı sütü ile besleyen ve tüm çocukluk süreci boyunca koruyan ve kollayan da kadındır. Çocuğa hayatta kalmayı öğreten, onun için gerekli bilgileri veren, onu eğiten ve topluma katılmasını sağlayan kadındır. ‘Babalık’ diye bir kurum yoktur. Bu durum da gözetilince anacıl klan yaşamında kadının eğitici, öğretici, toplumsallaştırıcı rolünün ömür boyu nitelik değiştirerek devam ettiği düşünülebilir. Erkek bu toplumsallaşmanın dışında değildir ama merkezinde de değildir. Çeperlerindedir, rolü ikincildir” diye ifade etmektedir.

Toplumsallaşmanın kadın etrafında örülüyor olması, kadını çok daha kolektif ve sorumlu davranmaya itmiştir. Kadının bu temel özelliğini giderek yaygınlaştırması hayvansı özelliklerin giderek değişmesinde ve toplumsallaşma için gerekli insani alışkanlıkların gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Gelişimin ilk evrelerinde doğa içerisinde hayvanlardan farksız, salt beslenme ve üreme çerçevesinde yaşamını sürdüren ilk insansılar, insan toplulukları haline harcadıkları emek sayesinde geldiler. Zorlu doğa karşısında, kendini savunma ve yaşamını sürdürme biçiminde ortaya çıkan mücadelede harcanan emek, ilk insansıların düşünce gücünün gelişimine yol açmıştır. Düşünce doğaya paralel olarak gelişmiştir. Ve ilk ortak emek, kadının doğurduğu yavrusunu koruma iç güdüsü ile açığa çıkmıştır. Doğal olarak ortak ihtiyaçların ortak giderilmesi ve yavruların ortak korunması esasında oluşan bu ilk topluluk, insanlığın ilk örgütleniş bilincini de geliştirmiştir.

Dolayısıyla kadının rolü besleyen, geliştiren temelde olmuştur. Ana emeği ilk ve kutsal emektir. Emekle yaratılan her şey kutsal görülmektedir. Çünkü ana emeğiyle yaratılan her şey toplumun yararınadır. Toplumun en temel ihtiyaçlarını gideriyor. Bu ihtiyaçların karşılanmasında var olan Ana emeği ve bu emek için kullanılan tüm aletler kutsal görülüyor. Bu yönüyle ilk anacıl komünal toplum sürecinde kadının toplumsallaşmanın esas öğesi olduğu, dahası toplumsallaşmanın öncü gücünün kadın olduğu hem yaşam gerçekliğinden hem de tarihsel verilerden anlaşılmaktadır.

Yapılan arkeolojik kazılardan elde edilen verilere baktığımızda klan ve kabile yaşamında kadının kutsal görüldüğü bir düşüncenin belirgin olduğu anlaşılmaktadır. Bu yaklaşımı inanç ritüellerinde, mimaride, üretim araçlarında ve sanat eserlerinde görmekteyiz. Sanat eserlerinin çoğunda kadınla birlikte komünal değerlerin yüceltilmesi esas alınmıştır. Görkemli tanrıça heykellerinin yapılması, bu dönemde kadının toplumsal örgütlenmedeki rolünden ötürüdür. Çünkü bu dönemde toplumun yöneticisi, bilimcisi, şifacısı, sanatçısı, mimarı kadındır. Yine söz konusu toplumun doğa ile uyum ve derin bir dostluk kurduğunu mağara duvarlarındaki çizimlerinden anlamaktayız. Toplumlarda insanların barınmasını, beslenmesini, çoğalmasını ve toplumsallığını sürdürmesini sağlayan bütün değerlerin kutsallık derecesinde büyüleyici bir güzelliğe sahip olduğunu belirtebiliriz. Bu anlamda Anacıl klan toplumunda kadın öğretendir, eğitendir, toplumsallaştırandır.

 

Toplumsal olarak analık kavramına bakmak

Yukarıda klandaki bağlarda belirleyici olanın ana olduğunu belirttik. Fakat Analık kavramı ille doğurmakla bağlantılı değildir. Yapılan antropoloji araştırmalarında komünal klan toplumunda akrabalık kavramlarının oldukça farklı olduğu görülmüştür. Kimi zaman bir klandaki küçük bir kız çocuğu da anne olarak tanımlanmıştır. Bu konuda Evelyn Reed “bize göre anne, çocuk doğuran bir kadındır; doğuruncaya dek ve doğurmadıkça anne olamaz. İlkel toplumdaysa, analık, dişi cinsin bir toplumsal işlevidir; dolayısıyla bütün kadınlar, topluluğun olgusal ya da gizil ‘anneleridir.’ Yetişkin kadınlar, çocukların sağlanması ve korunmasından da aynı ölçüde sorumludurlar” diye belirtmektedir. Burada Evelyn Reed, klan toplumlarında annenin biyolojik değil ama işlevsel anlamının önemini vurgular. İşlevsel anneliğe göre bir dişinin anne olması için illaki çocuk doğurması gerekmediğini belirtir. Günümüzde biyolojik olarak değil toplumsal olarak baktığımızda, halen birçok yerde kız çocuklarının neden ‘anam’ olarak çağrıldığını daha iyi anlamış oluruz.

Bununla birlikte doğa da bir ana olarak görülmektedir. Çünkü anacıl klan toplumun en belirgin ilkesi canlıcılık ilkesidir. İnsan canlı doğanın bir parçası olarak görülmekte ve doğa da insan gibi duyumsayabilen, sezebilen, hissedebilen, sevebilen bir varlık olarak görmüştür. Doğa ve kadın birbiriyle o denli bütünlüklü ele alınır ki, hepsi birer ana olarak görülür. Zaten ‘Tabiat Ana’, ‘Toprak Ana’, ‘bereketli ana’, gibi tanımlamalar buradaki zihniyetin temel karakterini oluşturur. Her şeye yaşam verdiği için kutsanır. Bunun için kadının analık niteliği nedeniyle insanlığın toplumsallığındaki yeri başat durumdadır.

 

Kadını görmeyen devrim devrim değildir

Anacıl klan toplumun binlerce yıllık kültürünün yarattığı hafıza, özgürlük hafızasıdır. Bir kez daha belirtirsek kadın eksenlidir. Bu anlamda toplumsallığı, hiçbir zaman kadından kopartarak ele almak mümkün değildir. Nitekim ezilenler adına hareket eden devrimlerin temel zayıflığı ve yetersizliği de bu noktada ortaya çıkmıştır. Bunu gerektiği gibi görmeyen, yeterli düzeyde anlamayan zihniyetler, devrimci mücadelede de temel bir yanın eksikliğine yol açmıştır. Bu tarzdaki devrimcilik, gölgeyi görüp kaynağı görmemeye benzer. Yani halklar, ezilenler için ahlaklı-onurlu bir yaşamı, eşit ve özgür ilişkiler sistemini, adaletli, güzel ve doğal yaşamı arzulamak, bunun için her şeyini ortaya koyarak mücadele etmek ancak bu arzulanan tüm değerlerin asıl olarak kadın eksenli yaşamdan doğduğunu görmeyerek ya da unutarak devrim gerçekleştirmek, bir yere kadar getirmektedir. Maalesef süreklileşen ve sistemleşen bir toplum sistemini geliştirememektedir. Nitekim tarih boyunca gelişen isyanlara ve 19.yüzyıldan itibaren sosyalizm adına gelişen devrimlere baktığımızda bunu çok net bir biçimde görürüz. Bu, erkek egemenlikçi sistemin geliştirdiği karşı devrimin körleştiren etkisidir. Kadını görmeyen devrim, devrim olamıyor. Çok büyük ve anlamlı direnişlere yol açıyor ancak toplumsal yaşamın temel öznesi olan kadın, devriminin öznesi olarak görülmeyince devrim süreklileşemiyor, toplumsal bir yaşam sistemine dönüşemiyor.

 

Kadın toplumdur, toplum kadındır

Önder Apo, ‘Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda “Özgürleşmenin ilkesel değeri vardır ve ilkenin kapitalizmle, sosyalizmle ilişkisi de önemlidir. Şayet anti-kapitalist olmak istiyorsan temeline bunu koyacaksın; sosyalist olmak istiyorsan bu ilkeyi esas alacaksın. Başka türlü anti-kapitalist, sosyalist olunamaz. Toplumsallığın bugününü görmek istiyorsan kadınların içine sürüklendikleri duruma bakacaksın. Çünkü kadın şahsında yok edilen, hiçleştirilen ve nesneleştirilen, toplumdur. Zira kadın toplumun kendisidir” belirlemesinden yola çıkarak toplumu bu biçimde ele almak, toplumun ana damarını yakalama anlamına gelir. Çünkü kadın toplumdur, toplum kadındır.

Bu anlamda kadının neden bu kadar toplumun dışında kapalı, etrafı örülü, sınırlandırılmış özel alana kapatıldığını derinden anlamak gerekir. Kadına ait bütün değerler çirkin, uyumsuz, orantısız, ölçüsüz, kaba ve geri olarak gösterildi. Toplumsallığın kaynağı ve esas kurucu gücü olarak kadın ile toplum arasında bu kadar korku, kuşku, güvensizlik, hatta düşmanlığın ekilmesi, en temel ideolojik çarpıtmadır. Salt kadın açısından değil, özelde toplum için sonuçları daha ağır olmuştur. Kendisini gerçekleştirmeyen, gelişim ve değişimini sağlamayan toplum en derin şekilde yönlendirilmeye açık bir nesne konumuna getirilmiştir. Çünkü kendi ahlaki ve politik doğasını yaşayamamaktadır. Kendisini kuramamaktadır. Oysa toplum öyle bir doğadır ki yaşam ve gerçekleşme, değişim ve dönüşüm onun kendi karakteridir.

İnsanlığın binlerce yıllık özgürlük arayışı ve mücadelesi de buna benzemektedir. Özgürlüğün kaynağının ve kökünün kadın özgürlüğünden geçtiği gerçekliği ya görmezden gelindiği ya bilince çıkarılamadığı veya kabul edilmediği için özgürlük arayışları da hep bir çemberin etrafında döngüsünü tekrar eder duruma gelmektedir. Halbuki bunca bedel verilirken ve özgürlüğe bunca susamışlık varken, insanlığın akıl ve gönül gözünü biraz daha açması ve ikisini birleştirerek geçmişine, bugününe ve geleceğine bakması hakikati görmesini de getirecektir. Kadın özgürlüğünün olmadığı ve esas alınmadığı bir özgürlük arayışı ve yürüyüşünün, gerçekleştirilen mücadelenin sonucu yine aynı erkek egemen toplumun başka bir versiyonuna çıkmaktadır.

 

Kadının özgürlüğü hedeflenmeden gerçek anlamıyla özgür olunamaz

Bu konuda Marksizmin özgürlük sorunsalının en temel sorunu olan kadın özgürlük sorununu genel devrim sorununun sadece bir parçası olarak görmesi, hatta örgütlenen kadın hareketi ile çevre ve kültürel hareketleri devrim önünde engel ve devrimci mücadeleyi parçalayan, zayıflatan olgular olarak görmesi en temel hatalardan olmaktadır. “Önce devrim, sonra kadın sorunu ve diğer sorunlar demek” aslında hiçbir sorunu çözememek, soruna köklü yaklaşmamak demektir.

Hatta büyük kadın devrimcilerden ve kadın haklarının en öncü kişiliklerinden olan Clara Zetkin dahi kadın özgürlük sorununu işçi sınıfının kurtuluşu sorununa bağlayarak ele almaktadır ve şu şekilde değerlendirmektedir; “Kadının tam kurtuluşu, son ve belirleyici tahlilde, işçi sorunu ile en yakın bağları olan ve ancak ona bağlı bir şekilde nihai çözüme ulaşacak olan ekonomik bir sorundur. Kadının davasıyla işçinin davası ayrılmaz şekilde birbirine bağlıdır ve son çözümlemelerini ancak sosyalist toplumda, emeğin kapitalistlerden kurtuluşu üzerinde yükselen toplumda bulur.”

Tüm bu değerlendirmelerden de anlaşıldığı gibi reel sosyalist deneyim bir kez daha çok açık bir şekilde göstermiştir ki, kadının özgürleşmediği ve kadın özgürlüğünün temel alınmadığı hiçbir devrim ve toplumsal hareket gerçek anlamıyla özgür yaşamı açığa çıkartamayacaktır. Yaşamı doğuran, besleyen, büyüten, ona maddi ve manevi anlamlar yükleyen, ahlaki ve politik yapısıyla sürekliliğini sağlayan kadın özgürleşmeden, kadının iradesi yaşamın her alanına doğrudan katılmadan nasıl bir özgürlük gelişebilir. İşte reel sosyalizm bu gerçeği tam çözmeyen yarım çözümleriyle çökerken kapitalist sistem de sahte demokrasisiyle ve kasıtlı olarak kadını hedeflemesiyle çöküşe doğru hızla gitmektedir. Bu konu eğer doğru yaklaşılırsa sistemleri yaratan ve sürekliliğini sağlayan; yanlış yaklaşırsa da sistemleri çökerten bir etki gücüne sahiptir. Yaklaşımın doğruluğuna veya yanlışlığına göre yaşamı anlamlandıran ya da anlamsızlaştıran bir yapıdadır.

 

Tarihe bakarsak görürüz kadının kaybedişi toplumun kaybedişidir

Sonuç olarak tarihe dönüp insanlık nerede kaybetti diye baktığımızda, insanlığın kadın şahsında kaybettiğini gördük. Çünkü kadının kaybedişi toplumun kaybedişi olmuştur. Özellikle çelişkilerin daha fazla derinleştiği ve krizin yoğunlaştığı 21. yüzyıl gerçekliği, bu büyük kaybedişin yeniden kazanıma dönüştürülmesinin zeminlerini de oluşturmaktadır. Bunun için Önder Apo, 21. yüzyılın kadın devrimi yüzyılı olacağını dile getirmektedir. Bu yüzyılın kadın yüzyılı olabilmesi ve erkek aklının yenilmesi için, kadın aklının yeniden kendisini örgütleyip potansiyelini ortaya çıkararak, hep var olan fakat zayıflatılan ahlaki ve politik toplumun savaşımını vermesi gerekmektedir. Önder Apo, bunun için toplumun yeniden ahlaki ve politik özüne dönmesi, üçüncü doğanın anlama kavuşması için birinci ve ikinci doğanın bir uyum içinde tekrardan yaşaması gerektiğini söylemektedir. Bu anlamıyla üçüncü doğa; doğa ve insanların, kadın ve toplumun, kadın ve erkeğin yeniden beraber özgürce yaşadığı bir süreci ifade etmektedir.

Bu temelde Önder Apo ahlaki ve politik toplum devriminin öncülüğünü kadınlara teslim etmiştir. Kadın nasıl ki ilk MA Tanrıça kültürünün duygusu ve düşüncesi ile yeni bir yaşamın inşacısı olduysa “Özgürleşen kadın, özgürleşen toplumdur” gerçeği ile Demokratik Komünal Toplumun inşacısı olmalıdır. Bunu gerçekleştirmek 21. yüzyılın bir kadın yüzyılı olmasının koşullarını daha fazla sağlayacaktır.

 

Kaynakça:

– Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu

– Demokratik Komünal Toplum Manifestosu

– Bir Halkı Savunmak

– Önderlik Çözümlemesi

– Jineoloji Dergisi

– Anaerkil İzler (Ünsal Çimen)

– Kadının Evrimi (Evelyn Reed)

İlginizi çekebilecek diğer yazılar

Oynatıcıyı Gizle/Göster
-
00:00
00:00
Update Required Flash plugin
-
00:00
00:00