DEMOKRATİK CUMHURİYET DEMOKRATİK ENTEGRASYON

Abdullah Öcalan

ekleyen Komînal

 Cumhuriyetçilik de demokratlık da adalet de toplumsaldır. Hakkı, hukuku, adaleti sadece kendisi için isteyenin bu kavramların hakikati ile bir alakası yoktur. Ayrıca Kürt sorunu da Alevi sorunu da kadın hakları sorunu da Türkiye’nin sorunlarıdır. Bu sorunları Kürtler, Aleviler, kadınlar yaratmadı; devlet sistemi yarattı ve bu sorunların varlığından tüm Türkiye toplumu olumsuz etkileniyor. Türkiye’nin demokrasisi, hukuku, ekonomisi, siyaseti, diplomasisi, iç barışı ve her şeyi olumsuz etkileniyor. Dolayısıyla bu sorunların çözümü de tüm Türkiye’nin geleceğiyle ilgili eylemlerdir.

GİRİŞ

Toplumsal düzlemde ahlaki-politik arayışlar bunalım süreçlerinde yoğunlaşır. Çünkü kriz hali yaşam güvenliğini tehdit eder, insanları daha çok düşünmek, çıkışa dair yol aramak zorunda bırakır. lşığı göreceğinden emin olmadıkça insanın belirsizliğe, karanlığa katlanması zordur. Bu nedenledir ki, toplumsal tarihte büyük ahlaki-politik çıkışların gerçekleştiği dönemler incelenirse, hemen öncelerinde düşünsel, kamusal alan bunalım ve çöküşlerinin olduğu rahatlıkla görülecektir. Kriz halleri toplumsal yaşamı yorar; zorlayıcıdır. Fakat kriz, büyük toplumsal çıkışların da anasıdır.

Zamanın toplumsal nabızda atışına ‘tarih’ diyoruz. Tarihin bir ritmi, akışı vardır. Bu ritim bazı dönemlerde yükselir, akış hızlanır. Tarihin akışını, bu akışın gerisindeki dinamikleri, hareket yönünü doğru gören ve bu akışa göre kendilerini planlayabilenler, o akışın yarattığı ivmeyi arkalarına alarak ondan yararlanırlar. Akışa karşı duranlar ise, akışta sürüklenir ve kendilerini hiç istemedikleri yerlerde bulurlar.

Bu noktada şu husus göz ardı edilmemelidir; akışı görüp anlayan, ona göre kendisine rota çizenler değil, akış karşısında kaskatı duranlar, akışın önünde sürüklenir. Böyleleri direniyor gibi görünseler bile, son tahlilde karşısında direndiği gerçekliğin önünde sürüklenirler. Tarihsel-toplumsal manada hız, onu arkasına alanı güçlendirir, karşısında duranı ise dağıtır, parçalar.

Kuşkusuz zamanı doğru okumak yetmez. Doğru okumak kadar, onun gerektirdiği yaratıcı düşünce ve politik esneklik de hayati düzeyde önemli ve belirleyicidir. Politik ufkumuz olabildiğince geniş ve derin olmalıdır. Burada genişlik, sosyolojik ufuk; derinlik ise tarih bilinci konusudur. İkisinin buluştuğu zemin tarihsel-toplumsal okuma becerisi güçlenmiş zihindir. Ve biliyoruz ki, politik esneklik bu zihin ve pratik güce sahip, kendine güveni yüksek iradelerin eylemidir.

Yaklaşık 50 yıldır dünya ekonomi-politiği sistemik bir kriz içindedir. SSCB’nin yıkılışı bu krizi çözmedi, bilakis görünür kıldı. Hemen ardından gelişen Körfez Savaşı’ndan bu yana Ortadoğu’da adım adım örülen ve günümüze doğru gelindikçe giderek hızlanan bir yeniden dizayn süreci vardır. Ve bu dizayn bölgeye barış ve huzur getirmiyor; daha çok yıkım ve kriz getiriyor.

Türkiye ise 50 yıldır bir iç çatışma halinde ve bir kısır döngüye kapılmış durumdadır. Ne sorunlarını çözebiliyor ne de bastırabiliyor. Dizaynda da sıra Türkiye’ye geliyor.

Kürtler, küresel güçlerin bölgeyi yeniden dizaynında ana unsurlardan biridir. Küresel güçler nasıl ki yüz yıl önce Kürtlerin dört ülke arasında parçalanıp paylaşılması üzerinden Türkiye, İran, Irak, Suriye devletlerini iç huzursuzluk içinde ve kontrole açık halde tutmak gibi bir siyaset yürütmüşse, bugün de Kürtler üzerinden bu ülkeleri dizayn etmek istiyor. Bu kez bunu Kürtlere de hak tanıyarak; ama karşılığında kendi müttefiki olmalarını dayatarak yapmaktadırlar. Özetle Kürtler de büyük fırsatlar kadar büyük risklerle karşı karşıyadır.

‘Demokratik Entegrasyon’, ‘Demokratik Cumhuriyet’, ‘Demokratik Toplum’ gibi argümanlar bu kriz bağlamından çıkış yolu oluşturmanın anahtarlarıdır.

Doğru anlaşılmasında hayati önem olan ve göz ardı edilmemesi gereken husus şudur: Bu argümanlar tek bir kesim için değil, tüm toplumsal bileşenleri içine alan çözüm yönelimli argümanlardır. Başka bir ifadeyle sadece Kürtlere, sadece Türklere veya sadece küresel­ bölgesel koşul ve gelişmelere göre değildir. Tümü bir bütünlük içinde analiz edilerek Türkler, Kürtler, Türkiye Cumhuriyeti ve bölge halklarının lehine çözüm üretme arayışının ürünüdürler. Bir kesimin talebi olmaktan çok ortak çıkarın anahtarıdırlar.

 

Neden Demokratik Entegrasyon?

Dünyayı yakinen takip eden dikkatli gözlemciler, yaşanmakta olan iki şey görürler: Birincisi; dünya ekonomik anlamda hiç bu kadar adaletsiz zamanlar yaşamamıştı. Küreselleşme siyasetleriyle zengin ve yoksul arasındaki fark uçuruma dönüştü. Dünyanın bir yakasında açlıktan, susuzluktan ölen çocukların, insanların sayısı arttı. Özetle, bu derinlikte bir sömürü, klasik sömürgecilik dönemi de dahil hiçbir zaman olmamıştır. İkincisi ise savaştır. Bugün neredeyse dünyanın her yerinde savaş var: Asya, Afrika, Latin Amerika gibi.

Peki bu çatışma ve savaş halinin nedeni ne? Ekonomik sömürü, emek sömürüsü olmalı. İşçilerin, emekçilerin öncülük ettiği sınıfsal mücadeleler olmalı gibi duruyor. Fakat gerçekte bu savaşların %90’ı kimlik ve kültür eksenlidir. Dikkat edelim; savaşların yürütüldüğü bölgeler dünyanın en yoksul bölgeleri, ekonomik olarak en çok sömürülen coğrafyaları; ama savaşların nedeni ekonomik sömürüden çok, kimliktir. Açık ki sınıfsal perspektiften, iktidar stratejileri perspektifinden, toplumsal özgürlük perspektifinden bunun üzerinde düşünmek gerekiyor.

Kimlik bir toplumsal olgudur. Her zaman vardı ve her zaman var olacaktır. Fakat dikkat edilirse kimlik sorunları da (etnik, kültürel, inançsal, cinsel, ekonomik vb.) 20. yüzyılın sonlarına doğru büyük bir hızla gündeme girdi.

Reel-sosyalist deneyimler yıkılınca ‘dünya liberalizm bayrağı altında özgürlüğe kavuştu’ gibi hikayeler uyduruldu. ‘Tarihin Sonu’ bile ilan edildi. Oysa birkaç yıl geçmeden ekonomik krizler patlak verdi. Ama patlak veren sorunlar sadece ekonomik değildi.

Reel-sosyalizmin yıkılmasıyla soğuk savaş dengesinin gölgesinde kalan pek çok sorun kendisini hızla dışa vurdu. Bunların en etkili olanı ise hiç şüphe yok ki kimlik idi. Kimliklerin özellikle etnik, kültürel, inançsal kimliklerin hızla ortaya çıkmasının çok önemli bir nedeni daha vardı: Kurtuluşçu ideolojilere güvensizlik. Çünkü sosyalistlerin eşitlik, özgürlük, komünist toplum vaatleri de liberallerin eşitlik, özgürlük, kardeşlik vaatleri de 20. yüzyılın sonlarına gelindiğinde çökmüştü. Bu durumda zaten saklı tutulan kimliklerin bir sığınak, güvence olarak görülmesi, psiko-politik açıdan anlaşılmaz şeyler değildir.

Bu kimlik uyanışının farkında olan küresel neo-liberal sistem de 1990’larda küreselleşme paralelinde yoğunca yerel demokrasi propagandası yaptı. Amaçları her zaman olduğu gibi açığa çıkan toplumsal bir eğilimi kontrole alarak yine yönetilebilir kılmaktı.

An itibariyle dünyanın pek çok bölgesinde kimlik eksenli şiddetli çatışmalar, savaşlar veya çatışmaya dönüşebilecek gerilimler vardır. Ortadoğu’ya, en yakınımıza bakalım. Türkiye, Irak, İran ve Suriye’de kimlik gerilimleri, çatışmaları hiç bitmedi. Sıcak çatışma yer yer soğusa da her an alevlenebilecek gerilimler devam ediyor.

Çözüm konusuna gelince; kapitalist ulus-devlet zaten tekçi kimlik inşa siyasetleri, çatışmacı karakteriyle kimlik sorununu derinleştiren, krize sürükleyen sistemdir.

Reel-sosyalist deneyimler genel anlamda özgürlükçü bir kimlik siyasetine sahip olmuştur. Sovyetler, Yugoslavya ve diğer sosyalist deneyimler “halklar cumhuriyeti” olarak federasyon esaslı örgütlenmişlerdir. Fakat uyguladıkları model, öz olarak ulus-devlet modelidir. Kimliklere iktidar alanı tanıma temelinde işlemiş, kimlikler birbirinden ayrı tutulmuştur. Bu nedenle Sovyetler de Yugoslavya da dağılınca, her kimlik kendi federatif yapısını ulus-devlete dönüştürme yoluna gitmiş, sosyalizm geride bırakılmıştır.

21. yüzyıl toplumsal özgürlük mücadelesi, demokrasisi veya sosyalizmi adına söz söyleyen hiç kimse kimlik sorunlarını görmezden gelemez. Çünkü bugün kimlik, emek hareketlerinden çok daha güçlü bir politik motivasyona ve eylemsel kapasiteye sahiptir.

Emek sorununu, sömürüsünü gelinen aşamada hala bir sınıf sorunu olarak daraltıp ele almak da aşılması gereken bir sorundur. Çünkü emek de işçi sınıfı da üretim sistemi de hızla değişti, değişiyor. Teknoloji zaten üretim alanında canlı emeğini epey sınırlandırmış durumdadır. Şimdi artık robot işçiler vardır ve sayıları da giderek artıyor.

Kimlik toplumsal bir olgudur. Marksist kuramın bu konuda eksik kalmış olması bir vakıadır. Başta Frankfurt Ekolü olmak üzere, o eksikliği giderme çabaları gelişti. Bu çabalar değerliydi; fakat sistem kazanamadı.

Biz demokratik entegrasyon kavramından çok önce kimlik sorunlarına sosyalist perspektiften çözüm bulma üzerine çalıştık, yoğunlaştık. Çünkü kendi mücadele deneyimimizin de merkezinde olan olgulardan biri kimlik sorunuydu. Biz sosyalist bir hareketin önderliği olarak, baştan beri bu sorunun farkındaydık. O nedenle çözüm arayışlarımız da on yıllarca önceden başlayıp, mücadele içinde şekil bulmuştur.

Biz halk olarak hem ulus-devletin kimlik politikalarının yarattığı acıları hem de sosyalizm adına kimlik sorununa toplumcu ve uygulanabilir bir model oluşturamamanın sancılarını yıllarca ve iliklerimize kadar yaşadık. Demokratik ulus bu acı ve sancılardan doğdu. Hakikatli olmasının gerisinde, derinden duyulan bir toplumsal ihtiyaca yanıt oluşturma arayışından doğmuş olması vardır.

Demokratik ulus teorisi, dünyadaki kimlik derdi kanser sınırlarına varmışken bulunmuş bir ilaç olarak da düşünülebilir. Bu teori toplumcudur, sosyalisttir, dolayısıyla evrenseldir. Kapitalist devlet ulusçuluğu ile bunun reel-sosyalist versiyonlarının yarattığı yıkımları ortadan kaldırabilecek, uygulanabilir bir modeldir.

Demokratik ulus öz olarak kimliklerin iktidar mücadelelerinin çatışma aracı ve alanı olmaktan çıkarılarak eşitlik-özgürlük temelinde birlikte yaşamalarını modeller. Sorunu sosyalist felsefi bakış ve demokratik sosyalist argümantasyonla ele aldığımızda, ideal bir çözüm modeli olarak öne çıktı.

Demokratik entegrasyon bu fikriyatın ürünüdür. Demokratik ulusun bedenleşmesi olarak da düşünülebilir.

Demokratik cumhuriyet demokratik entegrasyonu mümkün kılan devlet yapısıdır. Demokratik entegrasyon modeliyle devlet yapısı, bürokrasisi de bu paralelde değişir. Çünkü devletin demokratikleşmesi kamusal yönetim alanlarının topluma daha fazla açılması demektir. Bu da yapısal değişim-dönüşümler gerektirir.

Demokratik entegrasyon ile demokratik cumhuriyet kavramlarını birlikte ele alıyor olmamızın nedeni de aralarındaki bu ilişkiselliktir. Bu ilişkisellik önemlidir çünkü demokratik entegrasyonun sadece bir bölge veya kimlikle sınırlı olmadığını, devlet ile toplum dolayısıyla da toplumsal kimlikler arasında yeni ve demokratik bir hukuk inşası olduğunu görünür kılar. Bu anlamda demokratik entegrasyonu Kürt-Türk ilişkilerine sıkıştırmak yanlıştır. Türkiye’de farklı düzeylerde de olsa kimlik sorunu yaşayan pek çok toplumsal yapı vardır.

Hiç kuşkusuz demokratik cumhuriyet ve demokratik entegrasyon inşasında en kritik başlıklardan biri, Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet karakteristiğidir. Darbe anayasalarının halen yürürlükte olduğu bir ülkede demokrasiden, halk cumhuriyetinden bahsetmek zordur.

Bu devlet yapılanmasının üzerinden şekillendiği tarihsel, kültürel, politik miras ve kodları da doğru, objektif bir analize tabi tutmak gereklidir.

Konuya kavramsal çerçeve üzerinde vurgular düzeyinde durarak başlayacağız. Çünkü kavramların hangi anlamsal içerikte kullanıldığını anlaşılır kılmaya ihtiyaç var. Herkesin demokratik cumhuriyetten anladığı şey aynı olmayabilir.

Demokratik cumhuriyet başlığıyla devam edeceğiz. Demokratik cumhuriyet demokratik entegrasyonun kamusal alanını, evrenini oluşturur.

Demokratik cumhuriyete dair bir resim oluştuktan sonra, Türkiye Cumhuriyeti devlet yapısını bu perspektif üzerinden irdelemeye çalışacağız.

Demokratik entegrasyon konusunu bu temel üzerinden ele alacağız. Evrensel ölçülerini ortaya koyduktan sonra Kürt sorununun demokratik entegrasyonist çözümüne geçeceğiz.

Demokratik cumhuriyet, demokratik entegrasyon genel projelerdir. Türkiye boyutunda ise tüm Türkiye toplumunu, devletini dolayısıyla da Türkiye’nin geleceğini yeniden inşa projesidir.

Şu anda Türkiye’de devletin demokratikleşmesi gerektiğini söylemeyen neredeyse yoktur. Siyasetin en sağından en soluna kadar herkes benzer şeyleri söylüyor ve istiyor. Hatta iktidarda olan partiler içinde bile bu eğilimde olanlar az değildir. Bu konuda Türkiye’de önemli düzeyde bir konsensüs vardır.

Fakat iş tek tek sorun alanlarına, mesela Kürt sorununa, Alevi sorununa, kadınların yaşadığı sorunlara gelince ortada bir-iki yapı kalıyor, diğerlerinin her biri bir yerlere kaçışıyor.

Oysa cumhuriyetçilik de demokratlık da adalet de toplumsaldır. Hakkı, hukuku, adaleti sadece kendisi için isteyenin bu kavramların hakikati ile bir alakası yoktur. Ayrıca Kürt sorunu da Alevi sorunu da kadın hakları sorunu da Türkiye’nin sorunlarıdır. Bu sorunları Kürtler, Aleviler, kadınlar yaratmadı; devlet sistemi yarattı ve bu sorunların varlığından tüm Türkiye toplumu olumsuz etkileniyor. Türkiye’nin demokrasisi, hukuku, ekonomisi, siyaseti, diplomasisi, iç barışı ve her şeyi olumsuz etkileniyor. Dolayısıyla bu sorunların çözümü de tüm Türkiye’nin geleceğiyle ilgili eylemlerdir.

Ayrıca, küresel ve bölgesel konjonktürün ciddi riskler oluşturduğu böylesi tarihsel dönüm noktalarında ülkeye ve topluma karşı bir parça sevgisi, bağlılığı bulunan hiç kimse sorumluluktan kaçma lüksüne sahip olamaz. Böylesi kritik süreçlerden başarıyla çıkmanın en önemli koşulu, tüm toplumsal kesimlerin birlikte hareket etmesidir. Türkiye, Türkiye’de yaşayan tüm vatandaşların ülkesiyse, öncelikle ülkenin geleceği, olabilecek en sağlam ve en geniş toplumsal konsensüsle inşa edilmelidir. Bu nedenle herkesin bu sürece aktif katılımı, hayati öneme haiz bir konudur.

Herkesin aynı düşünce veya ideolojik görüşte olmaması, herkesin aynı etnik veya inançsal kökene sahip olmaması ülke için bir risk değil, bir zenginlik kaynağıdır. Tehlike farklılıkların varlığından değil, onların yok sayılmasından doğar.

Asıl olan ihtiyaç, farklılıklardan doğan zenginliğimizi birlikte, dayanışma içinde yaşatacak bir kamusal alan inşa etmek ve devleti toplumsal gerçeklik ve ihtiyaçlara duyarlı kılmaktır.

Demokratik cumhuriyet, demokratik entegrasyon modeli bunu sağlama iddiasındadır ve başarı potansiyeli oldukça yüksektir.

 

1.BÖLÜM
KAVRAMSAL ÇERÇEVE

Kavramlar olmadan düşünemeyiz, bu açık. Fakat kavramların gerçekliğin kendisi değil, simgesi olduğunu ve kavramlar ile gerçeklik arasındaki ilişkinin sabit kalmadığını da akılda tutmalıyız.

Günümüzün bir hastalığı, olguya kavram üzerinden bakmaktır. Buna, adlandırmayı gerçekliğin yerine koyma sorunu da denebilir.

Kavramlar bir düşünce dünyasından doğar, onu imgeler. Bu nedenle her kavramın kendi bağlamı içinde düşünülmesi gerekir. Kavram ile gerçeklik arasındaki ilişki düzeyi, bu bağlamsal okumayla güçlenir. Paradigmal temel veya bağlamdan yoksun kavramsal bakış, eklektizmden kurtulamaz.

Kullanıla kullanıla pek çok kavramın anlamsal karşılığı değişebiliyor, bulandırılabiliyor. Özellikle siyaset alanında politik çıkarlara alet edilen kavramlar, anlam yitimine daha hızlı bir şekilde uğrayabiliyor. Sözgelimi en faşist, totaliter rejim iktidarları da kendilerini hem demokrasi hem cumhuriyet olarak tanımlamaktan geri durmaz. Hatta demokratik olduğunu söylemeyen otoriter-totaliter rejim yok gibidir.

Biz bu gerçekliğin farkında olarak kavramları çok önemsemekle birlikte, uzun süredir daha çok işin içeriğine, özüne odaklı bir yoğunlaşma yaşıyoruz. Önermelerimize dair içerik şekillendikten sonra onları adlandırıyoruz. Kavramı anlamsal içeriğin önüne çıkarmamaya çalışıyoruz.

Salt kavramlar üzerinden düşünen, kavramlara aşırı düzeyde yüklenen algı ve anlayış, bu düşüncenin özünü yakalamada zorlanabilir. Düşüncenin yaşamdan koparılması veya soyut düşünme alışkanlığı modernist düşünce paradigmasının ürünüdür. Felsefi ufuk, kavramsal gelecek tasavvurları ve pek çok açıdan soyut düşünce, gereklidir hatta hayatidir. Fakat pratik politika, politik dönüşüm mücadelesi, hayatın içinden konuşarak hayata seslenmek durumundadır. Sosyalist pratiğin içinde şekillenen akıl bilir ki, hayata değmeyen, hayatın içinden çıkıp ona dönmeyen düşüncenin değişim-dönüşüm yaratma potansiyeli, gücü çok zayıftır.

Bu girizgahı şunun için önemsiyoruz; başta mensubu olduğumuz sosyalist dünya olmak üzere, dostlarımızın kullandığımız terminolojiye dikkat etmeleri hem olası katkılarını hem de eleştirilerini çok daha yararlı kılacaktır.

Biz bir söylem geliştiriyoruz ve bu söylemin hem katkıya hem eleştiriye çok ihtiyacı vardır; çünkü bu, yeni oluşmakta olan bir söylemdir, diridir. Diğer taraftan kimi değerlendirmelerden anlıyoruz ki, eksik veya yer yer yanlış anlamalarda bizim de önemli düzeyde sorumluluğumuz bulunmaktadır.

Sözgelimi biz “demokratik entegrasyon” dediğimizde, farklı farklı eleştiri ve değerlendirmeler gelişti ki bu normaldir. Ama biz bu kavramı toplumcu, demokratik sosyalizm fikriyatının bir bileşeni olarak kullanıyoruz. Başka bir ifadeyle demokratik entegrasyon, sosyalist bir örgütlenme formu olarak kullanılmaktadır.

Bu noktada unutulmaması gereken bir şey daha vardır. Kavramların toplumsal algıdaki karşılıkları hep aynı kalmaz, yaşanmışlıklardan etkilenir. Sosyalizm de bu kavramların en önemlilerindendir. Sosyalizm 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın ilk çeyreğinde özellikle ezilen toplumsal kesimlerin algısında bir kurtuluş ideolojisiydi. Heyecan ve umut yaratır, kitleleri peşinden sürüklerdi. Kitleleri peşinden sürüklemesinin nedeni, elbette herkesin sosyalizmin ekonomi­-politiğine hakim olması değildi. Kitleleri coşturan, peşinden koşturan özgürlük, eşitlik idealleriydi. Fakat bugünün dünyası, 20. yüzyılda deneyimlenen sosyalizmin sloganlaştırılan sosyalizm olmadığını gördü. Kadınlar gördü, gençler gördü, emekçiler gördü, halklar gördü. Dünyanın hiçbir yerinde sosyalist ekonomi, emekçilerin öznesi olduğu bir ekonomi olmadı mesela. Evet, devlet eliyle eşitlik temelli sosyal hizmetler sunuldu, politikalar geliştirildi. Fakat sonuçta devasa bir devlet bürokrasisi çıktı ortaya. Bir tür yeni sınıf ve bu ‘sınıf’ ekonomiyi işçi-emekçiler ‘adına’ yürüttü. Sonuçta tüm bu rejimler 20. yüzyıl bitmeden tasfiye oldu.

Sonuç itibariyle 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarındaki sosyalizm algısıyla bugünkü sosyalizm algısı arasında ciddi farklar oluştu. “Sosyalizm” kavramı artık Sovyetlerin, Çin’in, Kamboçya’nın ve diğer deneyimlerin yükünü taşıyor.

Bu nedenlerle günümüzün ekonomik-politik ihtiyaçlarına yanıt oluşturacak düşünceler geliştirip bunları kavramsallaştırırken dikkatli olmak gerekiyor. Sosyalizmin de bu bağlamda yeniden tanımlanmaya ihtiyacı vardır.

 

Demokratik Entegrasyon Demokratik Cumhuriyet

 

‘Demokrasi’ de ‘Cumhuriyet’ de ‘Halkın Yönetimi’ne işaret eder. Modern ulus-devlet sisteminde demokrasi, temsili demokrasidir. Cumhuriyet ise egemenliğin ulusa ait kabul edildiği ve ulusun bu egemenliği belli aralıklarla seçtiği temsilciler eliyle kullandığı devlet biçimini ifade eder. Buradan hareketle demokrasinin toplumsal karşılığının cumhuriyetçilik, cumhuriyetin işleyiş mekanizmalarının da demokratik olduğu sonucu kendiliğinden öne çıkar. O halde neden “Demokratik Cumhuriyet” diyoruz?

Demokratik entegrasyon kavramına gelirsek; entegrasyonun farklı alanlarda kullanılan bir kavram olduğu, bu nedenle de farklı anlamlar içerdiği bilinmektedir. Fakat ‘Demokratik Entegrasyon’ kavramıyla devlet ile toplumun entegrasyonu ifade edilmektedir. Devlet ve toplumun birbirine entegrasyonunun bir parça kulak tırmalayıcı olduğunun farkındayız. Çünkü devlet bir iktidar yapısı ve önemli oranda toplumsal özgürlük karşıtıdır.

Demokratik entegrasyon ifadesiyle hedeflenen şey devletin, toplumsal farklılıklara eşit mesafede duran bir hukuka kavuşturulmasıdır. Devletin, toplumsal kimlikleri tanıyan, toplumsal değerlere duyarlı kılınmış bir hukuk temeline kavuşturulması olarak da tanımlanabilir. “Devlet kötüdür, kötülüklerin kaynağıdır” denebilir. Hatta özelde anarşizm, genelde feminizm ve demokrasi kuramlarından yararlanarak devletin kötülükleri üzerine ciltler dolusu yazı da yazılabilir. Fakat şunu da göz ardı etmeyelim; en kötünün de nasıl kullanıldığına göre işlevi değişebilir. Mesela “zehir öldürücüdür, zararlıdır, ondan uzak durmak lazım” tespitine hiç kimse karşı çıkamaz. Ama pek çok ilaç da zehirden yapılır ve bu ilaçlar hastalanmış bünyeleri yeniden sağlığına kavuşturabilir. Öldürücü olan bir olgu, dozu ayarlanıp kıvamı tutturulduğunda hasta bünyeleri de sağaltabilecek bir dermana dönüşebilir.

Politik anlamda demokratik entegrasyon asimilasyonist, yani toplumu zehirleyici, ulus­-devletçi entegrasyon biçimlerini reddeder. Demokratik cumhuriyet ile demokratik entegrasyon ilişkisi de kavramsal bakımdan demokrasi ile cumhuriyet ilişkisine benzer. Zira demokratik cumhuriyet toplumun yönetim gücünü elinde bulundurduğu bir sistemi ifade ettiğinden, zaten entegrasyonist hatta demokratik entegrasyonisttir.

 

Demokrasi

Demokrasi kavramı günümüzde en çok yıpranan, yıpratılan politik kavramların başında geliyor. Demokrasi ile demokratik kültür ile hiçbir alakası olmayan iktidar sistemlerinin kendilerini demokrasi olarak tanımlaması bile artık kimseye şaşırtıcı gelmemektedir. Sadece devlet rejimlerinin tanımlanmasında da değil, politik örgütlerde, partilerde, ticari şirketlerde, farklı grup ilişkilerinde de benzer bir durum vardır. Son derece otoriter, dikey, hiyerarşik bir işleyiş mekanizmasının başında, ortasında veya en dibinde olanlar bile içinde bulundukları kültürü demokratik olarak tanımlayabilmektedir.

Bu nedenle demokrasi kavramının içi önemli oranda boşalmış, son derece kullanışlı bir makyaj malzemesi derecesine düşürülmüştür.

Demokrasi kavramının içinin bu şekilde boşaltılması, anlamsızlaştırılması elbette bir politik stratejinin adım adım uygulanmasıyla gelişmiştir. Egemenlik sistemi yaşayabilmek için bu stratejiyi uygulamak zorundadır. Bu politik stratejinin gerisindeki saiklerle birlikte yeterince açık olduğunu düşündüğümüz için bu yönlü ayrıntılı analizlere girme ihtiyacı duymuyoruz.

Biz kavramı hangi anlamda kullandığımıza, demokrasi derken ne kastettiğimize odaklanacağız. Bakış açısındaki farkı ve anlamsal ayrımları görünür kılan şey paradigmal bağlamdır.

Modern sosyal bilim paradigmasında demokrasi nedir, ne anlama gelir? Modern siyaset biliminin en çok üzerinde durduğu kavramlardan biridir, demokrasi. Bu kadar çok irdelenmiş olması, insanı demokrasi kuramında her şey ayrıntılarıyla netleşmiştir gibi iyimser bir sonuca götürebiliyor. Fakat durum öyle değildir.

Modern sosyal bilimler paradigmasının demokrasi kavramını ele alış tarzındaki temel sorun, kavramın devletli uygarlığın bir bileşeni olarak ele alınmasıdır. Buna göre demokrasi kavramı, devlet ile birlikte ve devletli uygarlık ufku içinde değerlendirilir, anlamlandırılır. Dolayısıyla bu paradigmal evrende demokrasinin anlamsal kodları devletçi-iktidarcıdır. Nitekim modern siyaset biliminin teorize ettiği, dolayısıyla savunduğu demokrasi, devlet sınırları içinde ve ona bağlı olarak şekillenir.

Bu nedenledir ki, modern siyaset biliminde devletten ayrı bir demokrasi tanımlamasıyla karşılaşmak mümkün değildir. Bu düşünce evreninde demokrasi, devletli uygarlık zihni tarafından kodlanmış, devlet merkezli ve daha çok da devletin nasıl işlediği, yönetildiğiyle ilgili bir kavramdır.

 

Demokrasinin Sosyolojik-Tarihsel Kaynağı

 

Biz olgulara farklı bir paradigmal düzlemden bakıyoruz. Bizim tarih-toplum kuramımızda devlet, demokrasinin karşıtı ve karşıtlığı üzerinden gelişen bir yapı olarak somutlaşır. Steril haliyle devlet olgusu içinde demokrasi yoktur.

Biz demokrasiyi devlet ve devletli uygarlık dışında, toplumsal ve topluma dair bir kavram olarak anlıyor, tanımlıyor ve kullanıyoruz. Çünkü, tarihi sosyolojik perspektiften okuyan bir bakış kolaylıkla fark edecektir ki, toplum binyıllarca zaman boyunca kendi kendisini yöneten bütüncül politik bir yapıdır. Bizim toplumu ahlaki-politik olarak tanımlamış olmamızın gerisinde toplumsallığın hem kendisini inşasında hem de sürdürmesinde bu politik karakterinin belirleyici olması vardır. Politik toplum, kendi kendisini tüm üyelerinin kolektif düşünce, irade ve eylemselliğiyle oluşan kamusal alan üzerinden yöneten toplumdur.

Demokrasi kavram olarak da “halkın yönetimi” olarak tanımlanır. Kavram Yunancadır. Fakat kavramsallaştırılan kültür, toplumun doğasından gelir. Bu nedenle olmalı ki bu kültür, ilk toplumsallaşma coğrafyası olan Mezopotamya’dan Yunanistan’a geçmiştir.

Heredot, “tarihin babası” olarak kabul edilir. Ona “ilk tarihçi” denmesinin nedeni sadece savaşları ve olayları art arda dizip anlatması değildir. Kendisinden önce gelen tarih yazarları bunu yapıyorlardı zaten. Heredot’a ilk tarihçi, tarihin babası denmesinin sebebi, onun savaş ve olayları anlatmasının ötesinde, olup bitenlerin nedenleri üzerinde durmasıdır. Bu yönüyle Heredot modern tarihçilerin pek çoğundan daha ileri bir tarihsel sosyoloji okumasına sahiptir.

Heredot Tarihi’nin neredeyse yarısı Med-Pers yaşamı, kültürü ve özellikle politik geleneğiyle ilgilidir. Yunanlı filozoflar sürekli Mısır ve Mezopotamya ile yakından ilgili olmuşlardır.

Demokrasi kültürünün de Mezopotamya’dan, Medlerin oluşturduğu aşiret konfederasyonu üzerinden Yunanistan’a taşındığı söylenebilir. Aslında Medlerden önce, onların ataları olarak kabul edilen Gutilerde de benzer bir politik yapı vardır. Gutiler MÖ. 2000’lerde Akad iktidarını ortadan kaldıran ve Medlerin ataları olarak kabul edilen Yukarı Mezopotamya kabilelerinden müteşekkil bir yapıdır. Gutilerin hükümranlığı sürecinde tek bir kişi sürekli olarak tahtta oturmaz. Belli sürelerle farklı aşiretlerin reisleri ülkenin başına geçer. Modern kavramlarla söyleyecek olursak, bir tür başkanlar kurulu vardır ve ülke bu kurul tarafından yönetilir. Krallık da bu kurul üyeleri arasından dönüşümlü olarak yapılır.

Bu, şu nedenle önemlidir. Halkın kendi yaşamına kendisinin karar vermesi anlamında demokrasi, doğal toplumdan gelen bir kültürdür. Özgür toplumsallaşmada kamusal alan, kolektif iradenin tecellisiyle yapılanır ve sürdürülür.

Gutilerden Medlere kadar yapılan şey, bu kültürün dönem koşullarına uyarlanmasıdır. Gutilerle Medler arasında zamansal olarak yaklaşık 1500 yıl vardır. Bu zamana rağmen gözlenen süreklilik, kültürün derinliğini ve tüm bölgeyi kuşattığını gösterir. Hiç kuşkusuz zamanla özünden bir parça uzaklaşma gelişmiştir; ama demokratik öz canlı kalmıştır.

Yunanlarda gerçekleştirilmek istenen kültür, demokratik öz açısından daha kadük ve zayıftır. Nitekim orada köleler, kadınlar vb. demokrasinin ufku dışında bırakılmıştır. Katı kölecilik ile demokrasinin iç içe olduğu bir demokrasi, yabancılaşmanın derinleştiği bir gerçekliğe işaret eder.

Kavramların tarihsel-toplumsal yapılarla birlikte düşünülmesi, sosyolojik bakışın gereğidir. Bu bağlamda ilk toplumsal örgütlenme modellerinden (klan, kabile vb.) biliyoruz ki, demokrasi toplumsal oluşa içkin bir olgudur.

Biz tam da bu nedenlerle demokrasiyi toplum merkezli bir olgu olarak düşünüyor, değerlendiriyoruz. Dolayısıyla biz demokrasi derken toplumun kendi kendisini nasıl yöneteceği ve bunu sağlayacak öz yönetim kültürü ve mekanizmalarıyla ilgili bir konu ve gündemden bahsediyoruz. Demokrasi de halk da kamusal alanla ilgili kavramlardır.

Biz demokratik toplum diyoruz mesela. Nedir bu? Kendi kendisini yöneten politik toplumdur. Politik toplum sadece bir fikirdaşlık, duygudaşlık veya bir parti sempatizanlığı değildir. Öz irade ve eylemsellik üzerinden işleyen kamusallıktır. Dolayısıyla ekonomik, politik, kültürel alanlarda tabandan örgütlenmeler ve bu örgütlenmelerin işlevselleşmesini gerektirir. Bu anlamda demokratik toplum kendi kendisini yönetme bilinç ve iradesine, kurumlarına sahip eylemselleşme halindeki örgütlü politik toplumdur. Politik toplum sosyalizan bir zihin, eylemselleşen bir irade ve yapma sorumluluğunun bileşiminden oluşur.

 

Demokrasi-Devlet

 

Demokratik cumhuriyet tanımlaması, demokrasi ve devlet olgularını birbiriyle ilişkilendirir. Bu noktada akla şu sorunun gelmesi normaldir: Demokrasi toplumcu bir kavram, hatta toplumsal yaşama içkin bir olgu ise nasıl devlet gibi toplum karşıtı bir yapıyla ilişkilendirilebilir? Devletin varlığı demokrasinin yokluğu ise eğer, bu nasıl mümkün olur?

Bu sorular haklıdır. Çünkü eğer devlet ile toplum arasındaki ilişkiden kasıt doğru tanımlanmaz ve kavranmaz ise, ahlaki temelden ekonomik-politik alana kadar pek çok açıdan sorunsallıklar oluşur.

Öncelikle şunu belirtmekle başlamak gerekiyor. Demokrasi ve devlet olguları arasında çelişkinin bulunduğu doğrudur hatta bu çelişkinin antagonist olduğu da kabul edilebilir. Zira devlet dediğimiz olgu, toplumsallığın politik karakterinden ileri gelen toplumun kendi kendisini yönetme hakkını gasp etmiş ve yönetim gücünü son derece dar ve sömürücü bir elitin elinde toplama örgütüdür. Başka bir ifadeyle devletin varlığı toplumun apolitize edilerek sömürülmesine dayanır. Toplum yöneten-yönetilen şeklinde bölünmeden, apolitize edilmeden devletin varlık kazanması mümkün değildir. Çünkü devlet, yönetim erkinin merkezileşmesine dayanır.

Toplumun apolitize edilmesi, demokratik kültürün ortadan kaldırılması anlamına gelir. 5 bin yıllık devletli uygarlık tarihi boyunca, toplumun apolitize edilmesinin iktidar güçlerinin öncelikli stratejilerinden biri olmuş olması boşuna değildir. Toplum politikleştiği ve kendi yaşamına yön veren politik karar süreçlerine katıldığı veya katılma talebinde bulunduğu an, devlet kaybetmeye başlar. Toplum bu talebini pratikleştirdikçe de devlet yok oluşa sürüklenir. Bu nedenle 5 bin yıldır toplumun apolitize edilmesi temel bir iktidar uygulama stratejisi olarak devrededir ve iktidar perspektifinden böyle olmaya devam etmek zorundadır.

İktidar güçleri bu stratejiyi uygularken pek çok toplumsal olguyu araçsallaştırır. Mesela milliyet, din, inanç, sanat, spor vb. en çok suistimal edilen olguların başında gelir. Marks’ın “din afyondur” tanımlaması, dine yaklaşım boyutuyla eksik bulunabilir, eleştirilebilir. Ama söylediği bir şey doğrudur; din, iktidar güçleri tarafından toplumun uyuşturulması için kullanılmış, dolayısıyla suistimal edilmiştir. Din gerçekte doğal topluma kadar geri götürülebilecek ve psiko-sosyal bakımdan toplumsal bir ihtiyaca binaen insanların geliştirdiği bir değerler sistemidir. Toplumsallaşmada önemli bir rol oynamıştır. Bu yönüyle din, köken itibariyle totem inancına kadar geri götürülebilir. Fakat iktidar güçleri kendi iktidarlarını ayakta tutup geliştirmek için bunu suistimal etmekten geri durmamışlardır.

Biz milliyetçiliği de bir din olarak tanımladık ki milliyetçilik dinle önemli benzerlikler taşır. Milliyetçiliğin yükselişe geçtiği dönemin, dinsel düşüncenin zayıflamaya, geri çekilmeye başladığı döneme denk gelmesi de dikkat çekicidir. Dinsel kodlara dayalı teolojik düşünce kültürü aşılıp yerine aydınlanmacı, bilimsel düşünce gelişince; dinin yerine de bilimselliğe daha uygun seküler bir yapı olarak milliyetçilik geliştirilmiş ve ona da aynı rol oynatılmıştır.

Kapitalizmin meşhur “üç s”leri biliniyor; hala etkin bir biçimde devrededir. Bütün bunlar toplumu apolitize etmenin araçlarıdır. Tarih boyunca toplumu kapitalist modernite kadar apolitize etmeyi başaran herhangi bir iktidar yoktur. Kapitalizm sürecinde toplumun apolitizasyonu sosyolojik atomizasyonla derinleştirilmiştir. Toplum atomize edilmiş, kolektif kimliklerin altı oyulmuştur.

Atomizasyon, birey üzerinden tanımlanır. Fakat burada göz ardı edilmemesi gereken önemli bir ayrım vardır. Birey-bireysellik gereklidir. Birey komünalitenin asli bir bileşeni ve güvencesidir. Çünkü birey-bireysellik, komünaliteyi oluşturan bir kimliktir. Komünaliteyi sağlayan şey, onun katılımı, tartışması kolektif pratikleşmenin bir öznesi olmasıdır. Bu yönleriyle birey-bireysellik toplumsaldır, komünaldir, politiktir. Birey olmadan toplum da komünalite de düşünülemez.

Bireycilik ise başka bir şeydir. Bireycilik insan tekinin toplumsallığından kopması, yabancılaşması, dolayısıyla sözünün, eyleminin doğrultusuz kalmasıdır. Toplumsal-ahlaki bir doğrultusu kalmayan bir insan tekinin yaşam motivasyonu giderek içe döner ve kişiyle sınırlanır. Kamusallıktan, ortak iyiden koparak büzülür, dolayısıyla apolitize olur, anlamsızlaşır. Kapitalizmin geliştirdiği insan tipi budur. Kapitalist toplum denilen yapı da bu insan tipinden müteşekkil, toplumsal özünü yitirmiş toplumdur.

20. yüzyıl toplumunu “kitle toplumu” olarak tanımlamak gerekiyor. Kitle nedir? Birey olarak bir özgünlüğü, farkı kalmamış; bireyselliğini, dolayısıyla toplumsal anlam ve değerlerini yitirmiş insan teklerinden müteşekkil insan topluluğudur. Aslında bu topluluk değil, bir tür yığındır; insan yığını!

Bu tip önemli oranda düşünmeden, alışkanlıklarla yaşar. Kendi yaşamını sürdürmenin çarkı olan gündelik yaşam alışkanlıklarından başka bir şeye ihtiyacı yoktur. Soru sormaz, sorgulamaz. Toplumsal kimlik ve değerlerden uzaklaşır. Avrupa’nın pek çok yerinde insanların önemli bir bölümü artık oy kullanmaktan dahi imtina ediyor. Kapitalizmin yarattığı bu tip, apolitize edilmiş birey, bu bireylerden müteşekkil yapı da kitle toplumudur.

Tüm bu sebeplerle devlet toplumun politikleştiği bir kamusal alanı, dolayısıyla demokrasiyi sevmez. Bu bakımdan devlet ile demokrasi arasında kan uyuşmazlığı vardır ve bu karakteristiktir. Demokratik kültür de devlete tahammül etmez. Nasıl ki bir kan grubuna başka bir gruptan kan enjekte ettiğiniz an bünye çöküyorsa, burada da durum benzerdir.

Peki o halde demokratik cumhuriyet ne demektir, nasıl olacak? Bu sorunun cevabı politik perspektifte gizlidir. O halde siyaset nedir ve ne için yapılır?

 

Demokratik Siyaset

 

Demokratik siyasetin amacı, uzun süreler boyunca ‘kalıcı mutabakatlara ulaşmak’ olarak algılandı. Bunun içinde zamanla birleşme, bütünleşme, benzeşme de vardır. Bu algı bugün de yaygındır. Bir politik hareket, “demokratik siyaset alanında mücadele yürüteceğim” dediğinde, sanki dönemin hakim iktidar gücü veya devletiyle nihai bir ortaklaşma veya benzeşme kararı almış gibi algılanır. Oysa demokratik siyaset, çelişkilerin ortadan kaldırılması ve aynılaşma amaçlı bir edim değildir, olamaz da.

Kamusal alanda farklılıklar yok olamaz. Çünkü kamusal alanın kendisi farklılıkların ilişkiselliğine dayanır. Kolektivite alanıdır ve kolektivite, farklı öznelerin katılımıyla yapılanan, ortak amaç yönelimli eylemselleşmeyi ifade eder. Dolayısıyla farklılıkların varlığı kamusallığın koşuludur. Her şeyin veya herkesin aynı olduğu yerde kamusallıktan söz edilemez.

Demokratik siyaset farklılıklardan doğan sonuçları, çelişkileri ortadan kaldırarak aynı potada eritme gibi bir motivasyonla işlemez. Demokratik siyasetin böyle bir amacı yoktur. Böyle bir amacı olan politik eylemselleşmenin adı da demokrasi değil, faşizm olur.

Siyasal alanda farklılıkların ilişkisinin nasıl olacağı hususu, içine egemenlik kültürünü de alan son derece girift bir sorunsallıktır. Demokratik siyaset bu noktada devreye girer ve anlamlı bir rol oynar. Farklılıklar arasındaki ilişkilerin egemenlikçi, iktidarcı dikey ilişki düzleminden, aynılaşmayı dayatan totaliter-faşizan dayatmalardan; çatışmacı, soykırımcı, ırkçı sayıklamalardan kurtarılması, bu demokrasi kültürüyle mümkündür. Oluş hali, her olgu için bir fiil halini ifade ettiğinden farklılıkların da içsel oluş diyalektikleri kendilerine has sonuçlar üretir, ihtiyaçlar yaratır.

Farklılıkların siyasal iletişiminde antagonist çelişkilerin de varlığı, ilişkinin niteliğini çatışmacı bir düzleme doğru sürükler. Antagonistik çelişkiler uzlaşmaz oldukları için oluşan gerilim, çatışma potansiyellerini yükseltir.

Demokrasi işte bu gerilimi, yıkıcı çatışma düzleminden alıp yaratıcı çatışma alanına taşımanın sistemidir. Zira demokrasi farklılıkların (kimlik, kültür, inanç, cinsiyet vb.) karşılıklı olarak birbirlerinin varlığına saygı duyduğu kamusal düzlemin inşasıdır. Burada iki temel kabul vardır; “ben ve öteki farklı varlıklarız ve ikimizin de yaşama hakkı vardır.” İkincisi ise; “ben ve öteki aynı kamusal düzlemde duruyoruz. O halde kamusal alanı, bu farklılığı gözeten, gerçekçi bir temele oturtarak yeniden düzenlemeliyiz.”

Siyaset felsefesinde “agonizm” kavramı vardır. Siyaset bilimcilerden bu kavramı farklı anlamlarda kullananlar bulunmaktadır. Agonizm, antagonist çelişkilerin taraflarının karşılıklı olarak birbirini yok etme yönelimli mücadele düzleminden, bu çatışmadan rasyonel bir çözüm çıkmayacağı fikrinden hareketle birbirini tanıyan, meşruiyetini kabul eden mücadele düzlemine geçişi ifade eder. Başka bir ifadeyle, farklılıklar arasındaki mücadele veya çatışma yok edilmiyor; bu çatışma yıkıcı, yok edici ilişki düzleminden, yaratıcı ilişki düzlemine taşınıyor. Burada kamusal alanı tümüyle ‘bir’leştiren faşizan tek tipçi bir kurgu veya dayatma yoktur. Onun yerine ‘ben ve öteki’ veya ‘biz ve onlar’ın varlığının tanındığı ve çatışmanın da yıkıcı yönlerinden arındırılmış haliyle varlığını sürdürdüğü kamusal alan inşası vardır.

Demokratik kültürle inşa edilmiş bu kamusallık, bir özgürleşme alanı olarak düşünülebilir. Çünkü farklılıkların farklılıklarıyla var olduğu ve karşılıklı olarak birbirlerinin varlığını kabul eden bir ilişkisellik düzlemi, her kimlik veya özne için kendi potansiyellerini gerçekleştirme ve geliştirme imkânı demektir. Özgürlük de kamusal alanda ortak eylemselleşme yoluyla varlık bulan bir hal olduğuna göre, demokratik kültür bir özgürleşme evreni yaratır. Bu, aynı zamanda tekil veya kolektif tüm kimliklerin kendileri olarak eyledikleri politik toplum olmanın da yoludur.

 

Diyalog-Müzakere

 

Demokratik kültürün sistem kazanmasında iki kavram oynadığı kurucu rol itibariyle ön plana çıkar: Diyalog ve Müzakere. Her iki kavram da farklılıkların varlığını ve kabulünü içerir.

Diyalog, kuşkusuz bütün sosyal ilişkilerin temelinde bulunan bir edimdir. İnsanlar diyalog yoluyla iletişim kurar ve bu iletişim üzerinden toplumsallaşırlar. Bu yönüyle her kimlik ve kültür birer diyalog bağlamıdır. Toplumsallaşma düşünce ve dil dolayımıyla geliştiğine göre, diyalog dışında ya da diyalog olmadan bir toplumsallaşma ve kimlikleşme söz konusu olamazdı. Fakat siyasal düzlemde diyalog bundan öte, farklı toplumsal yapılar arasındaki ilişki bağlamıdır. Bu, kimlik içi diyalog veya gündelik yaşam diyaloglarından farklıdır ve genelde daha zorludur. Çünkü her farklılık varlığını kendine has bir dil ile serimler. Burada dilden kastımız sadece konuşma dili değildir; var olma, var kalma dili, yaşama tarzı ve kültürel dokudur. Zordur, fakat diyalog olmadan bir demokratik kamusal alan yaratmak da mümkün değildir.

Politik manada diyalog öteki ile yani kendisini senin dilinle serimlemeyen, sana yabancı olan ile ilişkilenmenin ve onu anlamanın, tanımanın yoludur. Bu birlikte yaşamanın koşuludur, çünkü diyalog olmadan ortak alanda buluşmak, ortak çıkarları geliştirmek ve korumak, farklılıkları olabildiğince ortak çıkarlarda buluşturmak ve bir doğrultuya sokmak, dolayısıyla birlikte yaşamak da mümkün değildir.

Bütün bunlar farklı olanı kabul etmeyi, ona saygı duymayı ön-gerektirir. Çünkü insanlar kabul etmedikleri veya edemedikleri farklılıkları (kişi, kimlik, politik vizyon, inanç vb.) dinleyemez, onlarla konuşamaz.

Müzakere genellikle farklı taraflar arasında spesifik bir konu veya soruna odaklı ve ortaklaşma yönelimli diyalog olarak düşünülür ve tanımlanır. Diyaloğun bir soruna odaklı spesifik türü olarak da düşünülebilir. Bu tanımlamalar yanlış olmasa da müzakere, demokrasi kültüründe bundan çok daha fazlasını ifade eder. O nedenle müzakere spesifik bir konunun enine-boyuna tartışılıp taraflar arasında bir orta yol bulma, herkesin yararına olacak ortak iyiye ulaşma tanımıyla sınırlanamaz.

Demokratik kültürde diyalog da müzakere de bir süreklilik arz eder ve politik yaşama içkin birer ihtiyaç olarak daima canlı kalır. Bunlar demokratik kültürün hem yaratıcı, kurucu unsurları hem de güvencesidir. Çünkü sosyalite her an farklılıkların birbiriyle teması ile güncellenen kamusal alanda vücut bulur. Farklılığın olduğu her yerde ve her anda bu gerçekliğe dair farkındalık olmazsa olmazdır.

Müzakerenin temel özelliği, ötekinin varlığını sadece kabul etmekle sınırlı olmaması, onu muhatap alarak onunla birlikte yaşama, bunun için de ortak çıkarlara dair birlikte karar alma iradesini içermesidir.

Demokratik kültürde toplumsal yaşamın her an ve alanında müzakereci bir yaklaşım gereklidir. Ayrıca müzakere farklı tarafları, dolayısıyla ortak iyiyi gözettiği ve bulunan çözüme tarafların iradesini kattığı için aynı zamanda toplumsallığın korunması bakımından bir güvence de oluşturur.

Devlet öncesi doğal toplumlarda kararların oybirliğiyle alınması, topluluk içinde birliğe zarar verebilecek olası bir ayrımın önlenmesi için şart görülürdü. Demek ki, ortak rızanın kamusal alanın güvenliği için önemine dair diri bir farkındalığa sahiplerdi. Bu, binlerce yıl önce yaşamış ve modernist akıl tarafından “ilkel” olarak kodlanan insanın yaşam ve özgürlük tutkusuyla ilgili bir örnektir. Buna burada yer vermemizin nedeni ise, bu bilincin demokratik toplumsal yaşamın içinde oluşup şekillenmiş olmasıdır. Doğal insan, bu bilince kolektif eylemselleşmeye dayalı demokratik yaşam kültürünün oluşturduğu ayna üzerinden sezgiyle ulaşır.

Bu nokta önemlidir. Çünkü devletli sistemde demokrasinin güvencesi dışsaldır; ulus-­devlet hukuku, askeri, polisi vb. Oysa gerçekte demokratik kültürün güvencesi onun içindedir; işleyişine içkindir. Müzakereci yaşam ve kararlaşma kültürü de bu güvencenin en önemli mekanizmasıdır.

Farklılıkların birlikte yaşamak için ihtiyaç duyduğu güven ve özgürlüğün gerçekleşmesinde temel rol oynayan birlikte eyleyebilmek için de müzakereci yaşam kültürü zorunludur. Müzakere kültürü gelişmeden demokratik toplumcu bir sistem ve özgür toplumsallaşma eylemselliği yakalanamaz.

Bu perspektifler ışığında başta sorduğumuz soruya dönersek; demokratik cumhuriyet bahsinde devlet ile demokrasinin nihai uzlaşması kastı veya amacı yoktur.

Demokratik cumhuriyetin demokratik siyasete, dolayısıyla toplumsal politizasyona duyarlı hale gelmesini, toplumun ise devleti bu “duyarlı” haliyle reddetmemesini ifade eder.

Nihai bir son uzlaşma değil de yeni ve özgürlüklere imkân sunan, toplum ve devlet ilişkisini yeniden yapılandıran kamusal alan tesisi olarak düşünülebilir. Bu kamusal zemin, yasal-anayasal çerçevesiyle bir güvence sunar.

 

2. BÖLÜM
DEMOKRATİK CUMHURİYET VE İNŞA ESASLARI

 

Kapitalist ulus-devlet örgütlenmesinde temel amaç, ana motivasyon toplumun iktidar çıkarları doğrultusunda konumlandırılması, yaşatılması ve yeniden üretime koşulmasıdır. Daha açık bir ifadeyle kapitalist ulus-devlet modelinde toplum devlet içindir, devlet için yaşatılır.

Demokratik cumhuriyet modelinde ise devlet toplum için olacaktır. Dolayısıyla özgürlükçü, eşitlikçi toplumsal yaşam inşası için ihtiyaç duyulan ekonomik, politik, kültürel yapılanmaları karşılayacak şekilde devletin yeniden örgütlenmesini gerektirir.

Mevcut kapitalist ulus-devlet rejiminden demokratik cumhuriyete geçiş için değişimin öncelikli olarak toplum felsefesinde, zihni motivasyonlarda sağlanması gerekir. Zihniyet dönüşümü olmadan, felsefi bir dönüşüm temeline dayanmadan bütünlüklü bir sistem dönüşümü mümkün değildir. Çünkü zihniyet dönüşümü olmadan dönüşüm için gerekli olan yasal, anayasal, kurumsal yapıları değiştiremezsiniz. Ama diyelim ki bir mucize yarattınız ve tüm zorluklara rağmen dünyanın en demokratik, en özgürlükçü yasal-anayasal çerçevelerini oluşturdunuz. Zihniyet dönüşmezse bu yasal-anayasal çerçeve de bir işe yaramayacaktır. Nitekim, dünyanın farklı ülkelerinde yürürlükteki yasal-anayasal hakların da iktidar güçleri tarafından engellendiği, kullandırılmadığı tartışmaları gündemden düşmüyor. Her şeye devleti korumak gözüyle bakan devlet merkezci, anti-demokratik bir zihniyetin yasa, hak, hukuk hatta vicdan yorumu hiçbir zaman bireysel-toplumsal özgürlükçü olmamıştır, olamaz.

Demokratik cumhuriyetin felsefi mottosu demokratik toplumculuktur, dolayısıyla toplumsal özgürlükçülüktür. Toplumun ekonomik-politik yaşama olabildiğince etkin ve doğrudan katılımını önceler. Bu noktada yaklaşım sadece katılıma açık politik bir vizyon oluşturmakla sınırlı olamaz. Demokratik cumhuriyet yapılanması toplumun politikaya doğrudan ve kolaylıkla katılımını sağlayacak kurumsallaşmalar da geliştirmelidir. Bu da merkezi yönetimler ile yerel yönetimler arasında yeniden ve dengeli bir düzenleme gerektirir ki, aynı durum ekonomik, sosyal, kültürel alan örgütlenmeleri için de geçerlidir.

 

Anayasal Temele Dair

 

Anayasalar toplumların ortak yaşam sözleşmeleridir. Toplumcu özgürlük etiği bakımından demokratik bir anayasa dünyadaki her topluma, coğrafyaya hitap etmeli ve kamusal yaşam ihtiyacına yanıt olabilmelidir. Ölçü budur. Dünyadaki tüm toplumların tek bir demokratik anayasaya göre örgütlenmesi tasavvuru, toplumsal özgürlükçülüğün gereğidir.

Anayasalar toplumsal sözleşme karakterleri nedeniyle müzakereci bir etik ile geliştirilmeyi gerektirir. Bu, illaki her bileşenin bizzat dahil olduğu bir diyalog/tartışma gerektirmeyebilir de. Fakat anayasalar müzakereci bir ahlaki-politik motivasyonla ele alınmalı, tartışmaya katılabilecek tüm toplumsal bileşenler katılabilmeli, katılamayanların ihtiyaç ve olası itirazları da tüm katılımcılar tarafından gözetilmelidir. Zira anayasa toplumun anayasasıysa, tüm toplumsal bileşenleri gözeten, içine alan, onlara hitap eden bir çerçevede yapılmalıdır.

Kapitalist ulus-devletler tarafından geliştirilen anayasalar anayasa değil; toplum­kırımcı, iktidar uygulayım dayatmalarıdır. Bu anayasalar toplumsal yaşamı değil, iktidarı­-devleti korumaya alır. İktidarın çıkarı neyi gerektiriyorsa onu düzenler. İktidar çıkarları tüm toplumun “Türk” olmasını gerektiriyorsa, herkes Türk olacaktır; herkesin “Sünni-Müslüman” olmasını gerektiriyorsa, herkes Sünni-Müslüman olacaktır; neo-liberal sömürü politikalarına onay gerekiyorsa herkes kabul edecektir… İktidarın çıkarları neyi gerektiriyorsa, her şey ona göre hükme dönüştürülecek ve topluma dayatılacaktır.

Anayasa bir toplum sözleşmesi ve toplum da çok yönlü, çok bileşenli bir yapı olduğuna göre, anayasal metinler genel hükümlerden örülü ve doğrultu oluşturan karakterde düşünülebilir. Bu hem anayasanın uygulanabilmesi hem de toplumsal bileşenlerin politik eylemselliğine alan açılması bakımından önemlidir.

Anayasanın ilgili ülkede yaşayan herhangi bir etnisiteyi, bir ırkı, bir dini, bir mezhebi, bir ekonomik sınıfı, bir cinsiyeti esas almaması, öncelememesi demokratik kültürün vazgeçilmez bir ölçüsü, anayasaların toplumsal karakterinin korunmasının yegâne koşuludur. Çünkü herhangi bir kimliğin esas alınması, diğer kimlikleri otomatikman taliye düşürür. Bu hem ahlaki hem demokratik-politik kültür bakımından sorunlu bir yaklaşımdır. Kapitalist ulus­-devletçiliğin bu yıkıcı kimlik dayatmasından kurtulmak gerekiyor. İnsanların etnik, inançsal, kültürel kimliklerine ve bu kimliklerin örgütlenme ve yaşam haklarına müdahale edilemez.

Anayasalar vatandaşlarını bir arada tutan, yaşatan, birlikte yaşamanın getirdiği hak ve sorumluluk dengesini belirleyen metinlerdir. Anayasal vatandaşlık bağı etnik, inançsal, kültürel değildir, olamaz. Anayasal vatandaşlık, hukuki bir bağdır. Her kişi ve kimlik anayasal vatandaşlıktan gelen eşit haklara sahiptir. İnsanlar bireysel ve kolektif haklarını özgürce ve anayasal güvence altında kullanır, yaşamını örgütler.

Anayasa, toplumun ortak değerlerini tanımlar, ortak yaşam doğrultusunu sunar ama bu tanımlama ve doğrultu yerel değerlerin hilafına olmaz/olamaz. Bilakis yerel kimlik ve değerlerin bir bileşkesi, demetlenmiş, farklılıklarını korumuş, birliğini pekiştirmiş karakterde olur.

Demokratik cumhuriyetin anayasası demokratik toplumcu karakteri gereği ancak tüm toplumsal bileşenleri gören, gözeten ve ortak iyiyi hedefleyen, bunu yaparken de tikel­-evrensel veya yerel-genel dengesini her durumda gözeten bir sözleşme temelinde yapılanabilir.

 

Kuvvetler Ayrılığı

 

Kuvvetler ayrılığı, devlette aşırı merkezileşen gücün kullanımını dengede tutan mekanizmadır. Devletin üzerinde durduğu sacayakları olarak da düşünülebilir. Bu ayaklardan biri olmazsa, devlet uzun süre ayakta kalmaz veya biri zayıflarsa devlet istikrarsızlaşır.

Eski toplumlarda kuvvetler ayrılığı rolünü kültüre içkin ahlaki-politik toplum ilkesi karşılardı. Toplum doğrudan demokrasi esaslı ortak karar ve yürütme gücü olarak işlerken, politik karar ve eylemselleşmeye ahlaki kültür yön verir, sınırlar koyardı.

Modern toplumlarda ise karmaşıklaşan sosyo-politik yaşam, kentleşme, devlet dolayımıyla toplumun yöneten-yönetilen şeklinde ayrıştırılmış olması gibi nedenlerle yönetim erki temsili düzlemde yeniden yapılandırılmış ve devlette merkezileşen güç, kamu adına kullanılmak üzere yasama, yürütme ve yargı ayrımı üzerinden denge-denetim sistemine oturtulmuştur. Teorik olarak eksikli, eleştirilebilir yönler içerse de dışarıdan bakılınca rasyonel bir çözüm gibi de görünür.

Hemen her modern ülkede kuvvetler ayrılığı ilkesi esas alınır ve yasal-anayasal temelde düzenlenir. Gelgelelim pratikte mevcut ulus-devlet resimleri içinde kuvvetler ayrılığı ilkesini tam uygulayan neredeyse tek bir devlet yoktur. Ortadoğu, Asya ülkelerinde uygulanma düzeyi çok zayıftır; büyük oranda göstermeliktir. Avrupa’nın bazı ülkelerinde görece iyi bir uygulama olduğu söylenebilir. İsveç, Norveç gibi ülkelerin bu ilkeyi uygulama düzeyi, Suriye, Mısır, Irak gibi ülkelerle kıyas kabul etmeyecek düzeyde ileridir. Türkiye Avrupa ile Ortadoğu arasında sıkışmıştır ama politik kültürü Ortadoğu’ya daha yakındır.

Kapitalist ulus-devlet sisteminde esas amaç iktidarın çıkarları olduğu ve bu çıkarlar özel bir koruma gerektirdiği için aslında sürekli bir olağanüstü hal durumu olduğu söylenebilir. Fakat iş kontrolden çıkacak gibi olduğunda, açıktan olağanüstü hal yönetimi devreye girer.

Ulus-devlet modelinde faşizmin yüzeyin hemen altında bulunduğunu, kuvvetler ayrılığına dayanan demokratik parlamenter hukuk devleti cilasının bir anda dökülerek soykırıma, kültür-kırıma varan şiddet pratiklerinde çokça gördük. Sorun elbette adı çokça geçen birkaç devletin sorunu değildir. Ulus-devlet tekçi-faşizan kodlarıyla karakteristik olarak faşist bir potansiyel taşır ve bu potansiyel bugün en demokratik görünen ülkelerde bile şaşırtıcı bir hızla fiile dönüşebilir.

Sonuç itibariyle ulus-devlet modelinde yer yer farklılıklar görülse de esasta sadece uygulamada değil, yasal-anayasal düzenleme boyutuyla da güçler ayrılığı ve bunların demokratik-etik temelde işleme tarzı oldukça sorunludur. Bu nedenle de çözümden çok sorun üretirler.

Demokratik cumhuriyetin inşası, kuvvetler ayrılığı ilkesinin gerçek anlamda tesisiyle başlar. Ve elbette demokratik ilkenin gereği olarak ayrılan kuvvetlerin işleyiş mekanizma ve etikleri de demokratikleşmeli ve anayasal eşitlik ilkesi eğilip bükülmeden herkese ve kimliğe eşit uygulanmalıdır.

 

Parlamenter Demokrasi/Demokratik Parlamentarizm

 

Modern devletin içinde bulunduğu krizin en önemli nedeni, demokrasinin işletilememiş olmasıdır. Buna en ‘demokratik’ devletler de dahildir.

Parlamentarizm ile demokrasi 19. yüzyılda birbirine yakın anlamlarda hatta bazen birbirlerinin yerlerine kullanılmıştır. Oysa bunlar aynı şey değildir. Parlamentarizm her koşulda ve illa ki demokratik olmaz. Benzer biçimde demokrasi ise parlamentarizm olmadan da mümkündür. Hatta en etkin demokrasi uygulamasının merkezi-modern parlamentoların dışında yerellerde, köylerde, sokaklarda uygulanabildiğini de belirtmek gerekir. O nedenle “parlamenter demokrasi” kavramsallaştırması uygundur.

Modern parlamenter demokrasi özdeşlikler kurarak ve özdeşlikler üzerinden yapılanmıştır. Meşruiyetini ve sürdürülebilirliğini bu özdeşliklere borçludur. Bu özdeşliklerin en önemlisi herkese oy hakkı tanınarak toplum ile devlet arasında kurulan özdeşliktir. Yönetilen toplumun yöneten devletle özdeşleşmesi, parlamenteri seçen yurttaşın onunla özdeşleşmesi, seçmenin parlamentoyla özdeşleşmesi, yurttaşın iktidarla özdeşleşmesi…

Fakat bu özdeşleşmelerin hiçbirinin bir gerçeği yoktur. Burada söz konusu olan iktidar stratejileri aracılığıyla yapılandırılan özdeşleşme algılarıdır. İktidarı elinde bulunduran elit ile bu elitin sömürdüğü toplum nasıl özdeş olabilir ki? Ama gerçek olmasa da algısal olarak yapılandırılmak istenen ve çoğunlukla başarılmış olan da budur. Bu psiko-politik bir kabuldür, gerçek değildir.

Şu gerçeği göz ardı etmemek gerekiyor; en ileri parlamenter demokraside dahi fikir, basın ve örgütlenme özgürlüğünün sınırları, iktidar güçlerinin bu özgürlüklerden görebilecekleri potansiyel zararlara göre belirlenir. İktidar ve çıkar çevrelerinin işleri yolunda gittiği sürece bu hakların kullanımında bir sorun görülmez. Ama çıkarları zarar gördüğü an, bu haklar tırpanlanmaya başlar. Burada daha derindeki sorun şudur; adı geçen özgürlükler gerçek anlamda halkın politik katılımıyla elde edilmiş özgürlükler değil; tanınmış haklardır. Tanınmış olan hak geri de alınabilir.

Fakat bu oyun miadını doldurdu. Son sahnesi de oynandı denilebilir. Dünyanın her yerinde parlamenter demokrasi uzunca bir süredir düşüşte. Artık toplum parlamenter demokrasiye inanmıyor, güvenmiyor. Toplumda en az itibar edilen kurumlardan biri ulusal meclislerdir. İnsanlar artık gidip oy dahi kullanmıyor. Çünkü parlamentoların toplumun kolektif çıkarları için ulusun bugünü ve yarınları için kıran kırana ekonomi-politik tartışmaların yürütüldüğü, fikirlerin ortak iyiye ulaşmak amacıyla çatıştığı, yarıştığı bir kamusal alan olmadığını herkes biliyor. Partilerin çıkar kulüpleri gibi kendi çıkarlarını kovalayan, iktidarı ele geçirme odaklı teşekküllere dönüştüğünün herkes farkında.

İnsanlar artık parlamentoya da parlamenterlere de güvenmiyor. Parlamentarizm eliyle bir toplumsal dönüşüm olabileceği, sağlanabileceği tahayyülleri çoktan çökmüş durumdadır.

Toplum önemli oranda parlamentodan kopmuştur. Parlamenter sistem ile toplum arasındaki bağın kopması, modern devlet için bir beka meselesidir. Çünkü toplum devlete parlamento üzerinden bağlanmıştır. Toplum ile devlet arasında kurulan algısal özdeşliklerin bağlamı parlamentarizmdir. Toplumsal bağ, toplumsal rıza kaybedildiğinde, devlet-toplum ilişkisi çöker. İktidarlar zora dayalı olarak bir süre ayakta kalabilseler de çöker. Bugün dünyanın her yerinde ulus-devletlerde asker, polis ve hukuki zorun çok artırılmış olmasının gerisinde, yitirilmiş olan bu toplumsal rıza vardır.

Toplumsal bakımdan yeniden örgütlenme tarihsel bir ihtiyaç haline gelmiştir. Denenmiş yollardan yürüyerek varılacak yeni bir adres yoktur, olmaz. O nedenle bu karmaşadan çıkışın uygulanabilir, sürdürülebilir bir yolunu bulmak, yaratmak gerekiyor. Bu da gerçek anlamda demokratik öz ve işleyişe sahip bir kamusal alanın inşasıdır.

Parlamento bir ülkenin ortak tartışma ve karar merkezidir. Ulusal parlamentosuz bir rejim teorik olarak mümkün görünse de reel-politik bakımdan bundan çok uzağız. Ama parlamentonun gerçek misyonuyla buluşturulup gerçekten ülkenin sorunlarıyla uğraşır hale gelmesi şarttır. Bu ancak demokratik kültür ve bunun gerektirdiği aleniyet temelinde başarılabilir.

Demokratik cumhuriyet, halkın siyasete katılımını güçlendirecek meclislerle genel parlamentoyu ilişki içinde işletebilen yeni sistemiyle bu krizi aşabilir. Bunu demokratik parlamentarizm olarak tanımlayabiliriz. Aralarındaki temel fark şudur; parlamenter demokrasi devlet-iktidar merkezlidir, onun çıkarlarına göre yapılanmıştır; demokratik parlamentarizm ise toplum merkezlidir ve toplumun çıkarlarına göre yapılanmış olup toplumun katılımına dayanır.

Her durumda parlamento yoluyla ulaşılmak istenen meşruiyet, halkın katılımını güçlendirmekle mümkündür. Yani demokratik içeriklendirme şarttır.

Parlamento, halkın devletle ilişkisini, devlete dahil olma hakkını ifade eder. Bu nedenle devlet ile halk arasındaki köprüdür. Bu köprü yıkılırsa devlet ayakta kalamaz. Parlamenter sistem krizinin ulus-devlet krizi olarak anılması bundandır.

Ülke başkanlık, yarı-başkanlık hangi sistemle yönetilirse yönetilsin, parlamenter sistemin etkin bir şekilde rolünü oynaması ve demokratik esaslar temelinde yeniden yapılanması, gelinen aşamada ertelenemez bir politik ihtiyaçtır.

Parlamenter sistem demokratik cumhuriyet esasları temelinde güçlendirilerek yeniden yapılandırıldıkça, yerel meclisler halkın politikaya katılımını kolaylaştıracak kamusal alanlar olarak geliştirilip sisteme dahil edildikçe devlet-toplum ilişkileri de yeniden ve daha dengeli bir temele oturtulabilecektir.

 

Merkezi-Yerel Yönetimler Dengesi

 

Merkezi yönetim esaslı rejimlerde ekonomik, politik, askeri güç aşırı düzeyde tekelleşir. Bir iktidar elitinin elinde yoğunlaşır ve bu elit bu güce dayanarak sermaye şirketleriyle birlikte bir sömürü ağı oluşturur.

Gücün aşırı düzeyde merkezileşmesi, bir elitin elinde tekelleşmesi her şeyden önce toplumsal değildir. Çünkü merkezileştirilen güç toplumun gücüdür; onun yaşamından gasp edilmiştir. Dolayısıyla ahlaki değildir ve toplum karşıtıdır. Böylesi güç tekellerinin oluşturulmasının toplumsal özgürlük ve refah bakımından hiçbir makul izahı yoktur. Çünkü bu güç topluma karşı kullanılır.

Bir yerde güç aşırı merkezileştirilmek isteniyorsa, bilinmelidir ki, orada bir kötülük planlanıyordur. Bir toplum karşıtlığı vardır. Gücün bir yerde tekelleşmesi tehlikelidir de. Çünkü bu gücü ele geçiren kişi veya çevrenin o güçle ne yapacağının hiçbir garantisi yoktur. Devlet gücünü eline geçiren iktidarların bu gücü demokratik değerleri yok etmek, toplumu susturmak için kullandıklarını da çok gördük, görüyoruz. Kuvvetler ayrılığı ilkesini en başa almamızın nedeni budur. Çünkü bu ilke kuvveti dağıtır.

Bu perspektifin gereği olarak aynı şekilde yasama ve yürütmede yoğunlaşan güç de toplumsal düzlemde dağıtılmalıdır. Yerelleri güçlendirerek; kent meclisleri, konseyleri şeklinde yerel demokrasi kurumlarına alan açarak ve yerel ile genel meclisler arasında bir denge sistemi oluşturarak bu konuda mesafe alınabilir.

Demokratik cumhuriyetin en stratejik motivasyonu, halkın politik özne olarak yeniden kamusal alanda rol oynaması, yönetim faaliyetlerine katılmasıdır. Bunu sağlamanın yolu da ulus-devlet rejiminde bir dönüşüm yaratmaktır.

Yerel demokrasi veya yerel yönetimden kastımız, içine belediyeleri de alan sosyal, kültürel, ekonomik tüm toplumsal alanlarda yerellerin inisiyatifinin, söz ve karar haklarının güçlü olduğu sistemdir.

Cumhuriyetin demokratikleşmesi ancak halkın politik yaşama katılımına alan açılmasıyla mümkün olabilir. Bunun yolu da yerel demokrasinin inşasıdır. Bunun hukukunun, kültürünün ve kurumsal altyapısının geliştirilmesidir.

Yerel demokrasinin geliştirilmesi toplum-devlet ilişkilerinde parlamentarizm kaynaklı sorunların aşılmasını, yeni ve daha sağlam sözleşmelerin tesisini de mümkün kılacaktır. Ama sadece bu da değil; pek çok sosyal, ekonomik sorun da çözüm zemini bulmuş olacaktır. Ayrıca sorunların yerinden çözümü, merkezi yönetim üzerindeki iş yükünü ve maliyetleri ciddi düzeyde düşürecektir.

Demokratik cumhuriyet toplumsal ihtiyaçları önceleyen bir model olması hasebiyle, yerel demokrasi olmadan düşünülemez.

 

Düşünce Özgürlüğü

 

Düşünce özgürlüğü, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü de içerir. Söz, düşüncenin yaşamla temas kurduğu düzlemdir. Dolayısıyla söz hem düşünce hem eylemi içerir hem de bunlar dolayımıyla örgütlenmeye uzanır. Söz düşünce ve eylemin buluşmasıdır. Eylemden bağımsız söz/düşünce yaşamla bağlantı kuramaz, lafazanlığa dönüşür. Bu nedenle düşünce, eylem ve örgütlenmeden ayrı ele alınamaz.

Düşünce özgürlüğü toplumsal gelişme ve toplumsal iyiye ulaşma bakımından demokratik toplumsallığın sürükleyici gücüdür. Bilim, felsefe, ekonomi, sanat, kültür vb. tüm alanlarda toplumsal gelişmeler düşünce özgürlüğüne bağlıdır. Düşünce özgürlüğü olmayan toplumlarda özgür bireyleşme de olmaz.

Bugün dünyada özgür düşünceye görece daha çok değer veren ülke ve toplumların pek çok açıdan daha fazla gelişmiş oldukları kolaylıkla gözlenebilir. Avrupa’da Reform ve Rönesans ile başlayıp Aydınlanma ile devam eden tarihi gelişmeler, düşünceye sınırlar koyan teolojik düşünce kodlarının aşılmasıyla mümkün olmuştur.

Geleceğini düşünen bir toplum sadece yasal-anayasal düzeyde düşünce özgürlüğünü güvence altına almakla yetinemez. Aynı zamanda özgür düşünme kültürünü yaşamın her alanında geliştirmeli, desteklemeli, teşvik etmelidir. Başta eğitim sistemi olmak üzere, toplumsal yaşamın her alanını bu ilkeye göre yapılandırmalıdır.

Demokratik cumhuriyet inşasının ve daha önemlisi sürdürülmesinin diyalog-müzakere üzerinden mümkün olması ve halkın politikaya katılımının önünün açılması da hesaba katılınca, düşünce özgürlüğü tesisinin demokratik toplum inşasında olmazsa olmaz bir ihtiyaç olarak ön plana çıktığı görülecektir.

Demokratik tartışma ve müzakereyi mümkün kılacak olan şey düşünce özgürlüğü olduğundan, düşünce özgürlüğü olmadan cumhuriyetin inşası ve yönetilmesi mümkün değildir.

 

Kolektif Haklar ve Kimlik Özgürlüğü

 

İnsanlar bir inancın, kültürün, etnisitenin, dilin içine doğarlar. Hayatı bu inançsal, kültürel bağlam içinde tanır, hayata bu değerler üzerinden tutunurlar. Anlam dünyalarını, maneviyatlarını bu değerlere dayandırırlar. Her insanın kendi inancını, etnisitesini yaşaması; dilini, kültürünü, sosyalitesini yaşatması eşyanın doğası gereğidir. Hakkıdır. Daha önemlisi bunlar varlığıyla, var olma ve var kalma hakkıyla ilgili toplumsal değerlerdir. Hiç kimsenin bu haklarına müdahalede bulunulamaz.

İnsanlar elbette din değiştirebilirler; milliyet kimliğini başka milliyetin kimliği içinde eritebilir, kendilerini farklı tanıtabilirler. A iken “ben A değilim, kendimi B olarak hissediyorum” diyebilirler. Bu da bir haktır. Bunu kişinin kendisini inançsal, etnik, kültürel tanımlama hakkı olarak tanımlayabiliriz. Bu durumda da müdahale edilemez, edilmemelidir.

Fakat dışarıdan, devlet eliyle, devletin kurumları eliyle bir mezhebe, dine, etnisiteye, dile müdahale edilemez. İnsanlar başka inanca zorlanamaz. İnsanlara başka milliyetlerin kimliği dayatılamaz. Bu, demokrasiden de öte insanlıkla ilgili bir sorun ve gündemdir.

Devletin dini olmaz, milliyeti olmaz. Dini, milliyeti olan insandır. Bu nedenle devletle olan bağ etnik, inançsal değil, hukukidir (yurttaşlık), dedik.

Tüm bu sebeplerle devlet bir dine, inanca veya milliyete dayanamaz. Bir inanç için devlet bütçesinden ibadethane inşa edip personel görevlendirirken, diğer inançları görmezden gelemez, dışlayamaz. Bir milletin diline eğitim hakkı ve tüm kamusal hakları tanırken, diğer dilleri görmezden gelemez, dışlayamaz. Yasaklamayı ise düşünemez bile.

Demokratik cumhuriyet din, inanç, milli kimlik konularında insanları özgür bırakır. Her kimliğe eşit mesafede durur. Bu kimliklerin kolektif haklarını kullanmalarını, öz­örgütlenmelerini geliştirmelerini yasal-anayasal güvenceye alır. Bu hakların kullanımında kolaylık sağlayan yerel inisiyatifleri güçlendirir vb.

Demokratik cumhuriyet farklı kültür ve kimliklerin çatısıdır. Onları bir arada, farklılıkları içinde, birlik halinde tutar. Bu da demokratik eşitlikçi hukuk ve özgürlükçü etikle mümkündür.

 

Kadın/Cinsiyet Özgürlüğü

 

Sorunların kangrenleşmesinin önemli bir nedeni, onları tanımlama biçiminden kaynaklanır. Çünkü tanımlama, yaklaşıma dair de yol haritası içerir. Bu nedenle toplumsal sorunları ele alırken sosyolojik, psiko-politik neden ve sonuçlarıyla birlikte düşünmek gerekiyor. Bu vurguları neden yapıyoruz?

Cinsiyet özgürlüğü sorunu bir kadın sorunu değildir. Kadınlar binlerce yıldır eziliyor, sömürülüyor. İlk sömürgedir kadınlar. Fakat cinsiyet özgürlüğü sorunu bir toplum sorunudur; toplumsal özgürlük sorunudur. İllaki bir cinsiyet üzerinden tanımlanacaksa, bu sorunun temelinde erkek vardır.

Genelde devlet, özelde ulus devlet eril-egemen bir iktidar inşasına dayanır. Başka bir ifadeyle ulus-devlet anayasasından ceza hukukuna, medeni hukukuna, meclisine, yürütmesine, ekonomi-politikasına kadar erkeklik kültürü kodlarıyla dizayn edilmiştir. Kişilerden bağımsız değil ama kişileri aşar.

Cinsiyet özgürlüğü sorunu diğer tüm toplumsal sorunlardan daha girift ve derindir. Kadın-erkek ilişkisi toplumsal yaşamın temelini oluşturan ilişkidir. Dolayısıyla bu sorun cinsiyetlerin eşitliği ve özgürlüğü temelinde çözülmeden hiç kimse demokrasiden, sosyalizmden bahsedemez. Sorunun temelinde zihniyet sorunu var. Eril egemenlikçilikler bir zihin halidir. Ama bu zihni besleyen bir kültürel yaşam gerçekliği de vardır. Bu kültür değiştikçe zihniyet, zihniyet değiştikçe kültür değişecektir.

Demokratik cumhuriyet eşitlikçi-özgürlükçü bir kültüre, yurttaşların politik özneleşmelerine işaret eder. Bu nedenle demokratik cumhuriyetin anayasal-yasal düzenlemelerden, işleyiş esaslarına, kurumlaşma kültürüne kadar cinsiyet özgürlükçü bir hassasiyetle inşası sağlanmak durumundadır. Politikada, ekonomide, bürokraside, bilim­-sanatta ve yaşamın her alanında eşitlikçi, kadın özgürlükçü bir kültür esas alınmak durumundadır. Kadın özgürlüğü konusunda sorun yaşayan ve bu sorunlarını aşamayan bir sistemin demokratikleşme imkânı yoktur.

Tüm bu nedenlerle demokratik cumhuriyet inşası kadınların içinde bulunduğu derin eşitsizlik ve sömürü durumunu gözeterek, kadın eşitliğini sağlamak için kadın özgürlükçü bir perspektifle kadınların yaşadıkları sorunlara eğilen özel tedbirler, kurumlaşmalar da içermelidir. Bu kurumsallaşmaların bizzat kadınlardan oluşan yürütme ve yönetim kurumları, yoğun dezavantaj durumunu hızla giderecek eylemsel planlama ve çözüm çalışmaları üzerinde yoğunlaşacaktır.

Cinsiyet eşitliği ve kadın özgürlükçü perspektif, demokratik cumhuriyetin yapı taşıdır, olmazsa olmazıdır.

 

Ekolojik İlke

 

Ekolojik kriz giderek derinleşmekte, dolayısıyla yerkürede yaşama imkanları her gün biraz daha fazla risk altına girmektedir. Küreselleşme siyasetleri kapsamında ucuz işgücü ve hammadde nedeniyle üretimin yoksullaştırılmış ülkelere kaydırılması, bu coğrafyaların da alt­üst olmasını hızlandırmıştır. Öyle ki, günümüzde ekolojik kriz ve çevre yıkımından etkilenmeyen bir coğrafya kalmamış gibidir.

Ekoloji yaşam alanıdır. Doğrudan yaşamla ilgili bir gündem olduğu için günümüzün en büyük toplumsal sorununu teşkil eder.

İnsan doğadan gelir, doğa içinde ona bağlı ve bağımlı olarak yaşar. Doğaya karşı sorumluluğu da onun eko-sosyal bir varlık olarak kendisine karşı saygısı gereğidir. Doğa bir kişiye, bir gruba ait değildir; tüm insanların ortak değeridir. Dolayısıyla doğaya yaklaşım aynı zamanda insana ve topluma yaklaşımdır. Doğaya karşı sorumluluk da öyledir.

Demokratik cumhuriyet doğayı toplumsal yaşamın ana kaynağı olarak değerlendirir. Doğanın korunması için ülkenin suyunun, havasının, toprağının, yeşilinin korunması, geliştirilmesi için gerekli yasal-anayasal mevzuatı oluşturur, idari tedbirleri alır. Doğanın korunması, toplumun özgür yaşam hakkının korunması olarak kabul edilir.

Bölgesel ve uluslararası düzeyde ekolojik krizle mücadelenin hem tarafı hem örgütleyicisi olmak da demokratik cumhuriyet felsefesinin karakteri gereğidir.

 

Emek Örgütlenmesi/Emek Demokrasisi

 

Bugün dünya ekonomisi büyük oranda kapitalisttir. Çok sınırlı düzeyde yerel-komünal toplumcu deneyimler olsa da bunlar zayıf ve dağınıktır.

Kapitalist sömürü neo-liberal politikalarla iyice derinleşmiştir. Emek sömürüsü karın tokluğuna çalışılan kölelik düzeyinde yoğunlaşmıştır. Bu nedenle demokratik toplumcu her fikir ve siyaset ahlaki olarak emekten yana bir tavır koymakla mükelleftir. Demokratik cumhuriyet de emekten, emekçiden yana bir ekonomi politikasını esas alır. Emek yasal­-anayasal güvenceye alınır. Emek özgürleşmeden, emek demokrasisi tesis edilmeden demokratik özgürlükçü bir toplumsallık geliştirmek mümkün değildir. Emeği kölelik düzeyinde sömürülen bir insan topluluğundan özgür toplum yaratılamaz. O bir toplum bile olamaz; yığın olur, insan yığını.

Demokratik cumhuriyette emek alanında toplumsal ihtiyaçların hakça karşılanması öncelenir. Bu nedenle tek tip bir ekonomi politikasından ziyade, farklı ekonomik anlayış ve örgütlenmelerine alan ve imkân sunar. Bu hem ülkenin ekonomik imkanlarının daha verimli kullanılması hem de iş gücü istihdamı açısından önemli avantajlar sunar. Bu amaç ve çerçeve dahilinde kapitalist ekonomilerle birlikte farklı ekonomi örgütlenmelerine de yer verir.

Kapitalizmin emeğin sömürüsüne dayandığı gerçeğinden hareketle ve bu sömürünün neo-liberal ekonomi politikalarıyla daha da derinleştirildiğini gözeterek, kapitalist sömürüye karşı emekten yana tedbirler alır. Sendikal örgütlenmelerin önündeki yasal, hukuki engelleri kaldırarak sendikal hareketi güçlendirir. Sendikaların emek-iş hayatının düzenlenmesinde rol ve etkisini güçlendirecek tedbirler alır.

Ülkenin ekonomik imkân ve kaynaklarının birkaç büyük şehirde yoğunlaştırılması politikası terk edilir ve ülkenin her yerine bölgesel üretim potansiyellerine uygun olarak dağıtılır.

Sermayenin birkaç kente toplanmasının da etkisiyle gelişen aşırı nüfusa dayalı kentleşme ekolojik krizleri derinleştirip insan yaşamını tehdit eder düzeye ulaşmıştır. Bu nedenle kır ekonomilerini, yaşanabilir kentler projeleriyle birlikte planlayan politikalara ağırlık verilir. Küçük ve orta düzey üretici, neo-liberal politikalara karşı korunur.

Demokratik cumhuriyet yerel yönetimlerin güçlendirilmesi paralelinde, yerellerde komün, kooperatif örgütlenmelerini, yine komünler arası alternatif toplumsal ekonomi sistemlerinin örgütlenmesini yasal-anayasal güvenceye bağlar.

Kooperatifler ağı da alternatif ekonomi sistemlerinin önemli bir bileşeni olarak ekonomik alanda bir boşluğun dolmasına hizmet edecektir. Zira bu politika gelişen işsizlik sorununun aşılmasında da işsizlik nedeniyle oluşan göç hareketlerinin engellenmesinde de önemli bir katkı sunacaktır. Çünkü kooperatifçi ekonomik örgütlenmeler insanların yaşadıkları yerlerde ekonomik etkinliğe katılmalarını sağlayan bir imkân oluşturur. Toplumcu bir örgütlenme perspektifi toplumsal refahı yükseltecek ekonomi politikalarına bîgâne kalamaz.

Özetle demokratik cumhuriyet emek alanında özgürlükçü bir perspektifle hareket eder. Emek özgürlüğü, emek demokrasisi de ekonomi politikalarında toplumun çıkarlarını önceleyen bir tutum gerektirir.

Kapitalist işletmeleri sermayedar/kapitalistler yönetir. Devletçi ekonomilerde ise siyasal elitlerle siyasi iktidarın görevlendirdiği teknik elemanlar yönetir. Komün­kooperatiflerde ise yönetim üreticilerin kendilerindedir.

Emek demokrasisi emeğin sömürü çarkları dışında özgür icrası, hakça değerlenmesidir. Emek demokrasisi, emeğin toplumsal çıkar için kolektif örgütlendiği, ürünün de kolektif değerlendirildiği toplumsal sistemdir.

Demokratik cumhuriyet, toplumcu ekonomilerin yeniden yapılanacağı bir ekonomi politikası izler.

Demokratik cumhuriyetin inşasında esas alınması gereken hususlardan ilk akla gelenleri bu şekilde özetleyebiliriz. Bunlar genel ölçü/ilke olarak düşünülmelidir. Zira bunlarla bağlantılı veya bunlardan farklı olarak onlarca başlık sıralanabilir. Çünkü söz konusu olan yönetim paradigmasında bir değişim-dönüşüm yaratmaktır.

Hiç kuşkusuz biz ilkesel unsurları öne çıkarırken, genel anlamda kapitalist ulus-devlet rejimlerini, bunların tekçi-üniter yapılarını veri aldık. Onların yaşadıkları tıkanıklığı ve nedenlerini gözetmeye çalıştık. Fakat bu modelin, içinde yaşadığımız hali olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin 20. yüzyıldan bu yana yüz yıllık deneyimi de ortadadır. Türkiye’de sorun üreten merkeziyetçi-tekçi devlet yönetimi paradigmasından, demokratik cumhuriyet paradigmasına nasıl geçilebilir diye sorup yanıtlar aradık. Sıraladığımız ilkesel hususlar bu bağlamda öncelikle Türkiye Cumhuriyeti devletinin ihtiyacını karşılayacak değişim noktalarının başlıcaları olarak düşünülebilir.

Şu hakikati göz ardı etmemek gerekir. Değişimin en zor kısmı insanla ilgili olan kısmıdır. Zira insanın dönüşümü zihniyetten başlar ve zihniyet de “ha” deyince değişmiyor. Çünkü zihniyet bir şeylere sadece inanma, psiko-kültürel yatırım yapmayla ilgili bir alan değildir. Zihniyet aynı zamanda bir fikir yürütme, bilgi üretme yani düşünme kültürüdür.

Düşünce kültürünü milliyetçi, devletçi kodlarla temellendiren, bu nedenle her kimlik farkını potansiyel düşman, her muhalefeti devlet yıkıcılığı olarak belleyen bir insanın hemen demokratik zihniyete kavuşması zordur mesela. Ama şu da bir gerçek ki, politik anlamda toplumda gelişmiş olan pek çok algı ve kabul suni temellere dayandırılmıştır. Yani aşılmaları, gerçekliklerle yüzleşmeyle mümkündür.

Diğer taraftan her durumda toplumsal dönüşüm için zihniyet dönüşümü beklenmez/beklenemez. Çünkü zihniyet de sosyo-politik, kültürel yaşam içinde, onunla diyalektik ilişki içinde değişebilir ancak.

Demokrasi, demokratik kültür temelli politika yapılanmalarını ucu açık bir süreçsellik içinde düşünmek daha gerçekçidir. Bu, fikre ve uygulamaya esneklik katar; gelişme potansiyellerine işaret eder. Yaşam sürekli gelişiyor, değişiyor. Değişen yaşam toplumsal ihtiyaçları da değiştiriyor. Dolayısıyla toplumsallığın değişen ihtiyaçları doğrultusunda demokratik örgütlenmeler de değişecektir. Burada esas olan şey eşitlikçi, özgürlükçü ilke ve toplumsal çıkarların öncelenmesidir.

Ulus-devlet modeli klasik haliyle tüm yerkürede ömrünü önemli oranda tamamlamıştır. Artık aşılmak durumundadır. Çünkü ekonomi-politik açıdan neo-liberal siyasetler tarafından içi boşaltılmış, diğer taraftan kimlik, kültür politikaları nedeniyle sürdürülemez bir duruma gelmiştir. Ortadoğu’da son 20-30 yıldır yaşanan ve giderek hızlanan dönüşümde bölgesel, küresel ajandaların da rolü vardır. Ama en önemli faktör aşılmış modellerde ısrar edilmesidir.

Kürtler Türkiye’de yaşayan 25 milyonu bulan nüfuslarıyla bir kimlik, kültür mücadelesi yürüterek açığa çıkmıştır. Başka bir ifadeyle, meseleyi ilkesel düzeyde ele alıp, tüm kimlikleri, kültürleri kendi özgünlükleri, renkleri içinde kabul edecek demokratik bir politik yapı inşası Türkiye için artık bir varlık-yokluk meselesidir ki bu, Türkiye’deki tüm politik çevrelerin tarihi sorumluluğudur. Diğer taraftan Ortadoğu’daki gelişmeler ve değişim-dönüşüm dalgası artık Türkiye’nin kapısındadır.

Türkiye devleti geçen yüzyıl boyunca yukarıda demokratik cumhuriyet için sıraladığımız ilkesel hususların tümünde ya karşıt ya da karşıtlığa yakın bir konum almıştır. Türkiye’deki değişim-dönüşüm bu nedenle kapsamlı ve çok yönlü olmak durumundadır.

Şimdi bu perspektif doğrultusunda Türkiye Cumhuriyeti devlet yapılanmasına biraz daha yakından bakmaya ihtiyaç vardır.

 

3. BÖLÜM
TÜRKİYE CUMHURİYETİ

 

Tarihi-Kültürel Yapısı, Politik Karakteri

100 yılı aşkın bir geçmişe sahip olan Türkiye Cumhuriyeti, gerçekte Türkiye Cumhuriyeti midir, Türk devleti midir? Gerçeklik ikincisinin doğruya daha yakın olduğuna işaret ediyor.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin Osmanlı bakiyesine dayandığı, siyaset bilimciler tarafından sıklıkla dillendiriliyor. Bir şeyin bakiyesine dayanmak, onun kodlarına dayanmak demektir. Serimlenme biçimi değişebilir ama temeldeki kodlar varlığını sürdürür.

Türk devlet geleneği Osmanlı’nın da ötesine uzanan çok köklü bir politik gelenektir. Bu gelenek nasıl oluştu? Türk devlet geleneği göçebe, savaşçı bir topluluk olan Türklerin Arap ve Pers/Med düşünce ve politika kültürünün birleşiminden müteşekkil, kendine has bir yapıdır. Osmanlı’da Arap, Fars saray kültürü merakı o kadar derindir ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu 20. yüzyıla kadar Osmanlı saraylarında Arapça konuşulmuş, Türkmenler ise küçük görülmüştür. Bu tanımlama bir açıdan kültürel bir eziklik de çağrıştırıyor. Bir tür kendinden kaçışın dışa vurumudur. Tarihsel sosyoloji bakımından anlaşılmaz bir sonuç değildir. Çünkü ilk bin yılın sonlarıyla ikinci bin yılın başlarında Türk kültürü Arap ve Fars kültürü karşısında oldukça zayıftır.

Bu noktada bir parantez içi olarak şunu belirtmek lazım; Türkler halk olarak tarihleri boyunca kendilerini farklı kimlik ve kültürlere uyarlama konusunda oldukça mahir olmuşlardır. Kültürel özümseme potansiyelleri yüksektir. Bu anlayışın izleri kimi Türk siyasi çevrelerinde hala oldukça güçlüdür. Oysa diğer sorunlu yönleri bir tarafa, asimilasyonda iktidar veya fiziki gücü elinde bulunduran değil; kültürel derinliği daha güçlü ve bu derinlik üzerinden gelişmiş olan, ötekileri içine alıp sürükleyebilir.

Osmanlı bakiyesine dönersek, Osmanlı İmparatorluğu son derece spesifik bir yapı ve kültürü ifade eder. Osmanlılar aslında bir Avrupa ülkesi olarak düşünülebilir. Çünkü Bursa’da kurulmuş ve öncelikle Avrupa’da gelişmiştir. Doğu’ya doğru açılım ve yayılma ise sonradır.

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethi, Osmanlı tarihinin dönüm noktasıdır. Fatih, dünya imparatorluğuna ulaşma gibi bir vizyona sahip, ufku açık bir padişahtır. Bundandır ki, fetihten sonra gittiği yapılanmada toplam sayısı yedi olan vezirlerinden sadece ikisinin Türk olması şaşırtıcı değildir. Diğerlerinin üçü devşirme, ikisi de fetih öncesi Bizans aristokrasisindendir. Bizans İmparatoru Konstantin’in yeğenleri de Osmanlıda vezirlik, beylerbeyliği gibi görevler yürütmüşlerdir. Bu ayrıntıları Fatih’in politik bakımdan yönünün nereye dönük olduğuna işaret etmek için veriyoruz ki, önemlidir.

Yine Fatih döneminde özellikle Hıristiyan ve Yahudilerin yönetimiyle ilgili olarak çıkarılan padişahlık kanunnameleri (bunlara “Örfi Sultani” denilirdi), şer’i hukuka göre değil, seküler hukuka göre düzenlenmiştir ve Fatih’ten başlayarak Osmanlı padişahları kendilerini Roma İmparatorlarıyla özdeş görmüşlerdir.

Fakat bütün bu yönelimlere rağmen Osmanlılar devlet geleneği bakımından Doğulu kalmıştır. Çünkü ilk şekillenme İslam ve Fars devlet geleneği tandanslıdır. Onlarla iç içe şekillenmiştir ve devlet büyüdükçe Türk kültüründen gelen unsurlar da giderek silikleşmiştir. Eski Türk geleneğinde kadınlar -en azından bazıları- meclislerde yer alırlardı. Yine padişah ölüm pahasına da olsa savaşlarda ordusunun başında olurdu vb.

Sorunun derinliğine dair farkındalık bakımından şunu unutmamak gerekir; Med Aşiret Konfederasyonu, Karmatiler gibi spesifik birkaç örneği saymazsak, Sümerlerden Akadlara, Babil’e, Perslere, Osmanlılara kadar Doğu’nun devlet geleneğinde cumhuriyet yoktur.

Demokrasi de cumhuriyet de kültürel bakımdan Mezopotamya, Ortadoğu kaynaklı olsa da bilinen manada modern cumhuriyet Batı’nın politik dünyasına ait bir sistemdir. Bunun gerisinde tarihsel, kültürel, politik beşerî yapı karakteri bulunur.

Batı’da Orta Çağ kentleri biliniyor. Başta İtalya kentleri olmak üzere, Orta Çağ Avrupası özerk kentler diyarıdır. Kent içinde oluşan kültür, kentin içinden çıkan yönetim konseyleri vb. politik dönüşümün temellerini oluşturmuştur.

Ekonomik alanda serflik bireysel mülkiyete, bireysele işaret eder, ona alan açar.

Orta Çağ kentlerinin çoğunda kent toplumunun ortak kullanımında, dolayısıyla mülkiyetinde bulunan alanlar olduğu gibi, bireyselleşmeye dayalı bir kolektivite kültürü de ekonomi, politika gibi toplumsal alanlarda gelişebilmiştir. Çok iyi bilinir ki, bireyselleşme olmadan kolektivite olmaz. Şöyle de söylenebilir; bireyselleşme olmadan yaşanan kolektivite ya müminler topluluğu olur ya da sürü, kitle. Bunlara dayanılarak da demokratik bir sistem oluşturulamaz.

Genelde Doğu toplumlarında, özelde Osmanlılarda Batı’daki gibi özerk kentler, dolayısıyla bu kentlerin sosyolojisi; ekonomik, politik yapılanmaları yoktur. Bunun yerine tüm iktidarın padişahın elinde toplandığı bir sistem vardır. Bu nedenle Osmanlı’da siyaset sadece padişah ve yakın çevresiyle sınırlı bir alanda cereyan eder. Bunun içinde halk/toplum yoktur; halkın bu sistemdeki yeri itaattir.

Bu nedenle Osmanlı’nın politik geleneğinde siyaset yapmanın ya da siyasetten nemalanmanın tek yolu ya iktidarı ele geçirmek ya da padişahın kapısına kapılanmaktır. Türkçede “devlet kapısına kapılanmak” deyimi de buradan gelir. Başka bir siyaset yolu veya devlete dahil olma yolu yoktur.

Ekonomik alanda da Osmanlı’da tüm imparatorluk arazisi padişahın mülküdür, kullanımı da padişahın hükmüne bağlıdır. Yani Osmanlı’da, Batı’dakine benzer bir serflik de özel mülkiyet de yoktur. Daha önemlisi, Osmanlı’da halk da padişahın tebaasıdır. Bu nedenle bireysellikten, birey olmaktan söz bile edilemez.

Özetleyecek olursak; halka açık kamusal bir alanın olmadığı, özel mülkiyetin ve bireyselleşmenin bulunmadığı, ideolojik bağlamda dinsel hükümlerin esas olduğu Osmanlı’da cumhuriyet rejimi de cumhuriyet insanı da olmaz. Bu ekonomik-politik kültür içinde ancak devlet gelişebilir. Toplum da bundan başka yol bilmez, hatta düşünmez. Osmanlı toplumu için ayakta kalmanın tek yolu devletin daha da güçlenmesidir. Zaten dinsel düşüncede devlet, tanrının hükmünü icra eden yapıdır. Dolayısıyla tanrı karşısında insanların konumu, değeri neyse, devletin karşısında halkın konumu, değeri de aynıdır; kul! Bu politik kültür ve sosyoloji yüzlerce yıl yaşanmış ve toplumun bilinç altına kadar sirayet ettirilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti bu sosyo-politik kültür üzerinde yapılanmıştır. Cumhuriyete giden yolda yeni devlet kurumlaşmasının yapıtaşları da İttihat Terakki Cemiyeti ve Enver Paşa tarafından kurulan Teşkilat-ı Mahsusa (1909) tarafından döşenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin ideolojik-politik kodları, kültürel evreni İttihat Terakki tarafından yapılandırılmıştır.

İttihat Terakki 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı’yı yeniden ayağa kaldırmak isteyen bir politik akım olarak doğdu. Osmanlıcılık, İslamcılık kimliklerinin birleştirici çatıları altında örgütlenme öngörülüyordu. Kürt, Türk, Ermeni pek çok ilerici çevrenin dahil olduğu bir cemiyettir bu.

Fakat dönem itibariyle gelişen ulus-devlet ve milliyetçilik akımları nedeniyle, önce Avrupa’daki Hıristiyan halklar bağımsızlıklarını ilan ettiler. Osmanlıcılık çatısı farklı dinleri de birleştiriyordu. Hıristiyanlar gidince geriye İslam toplumları kaldı. (Ermeniler ve Anadolu’da yaşayan Hıristiyanlar vardır ama mevcutları sınırlıdır) Arap halkları da bağımsızlıklarını alınca İslam çatısı da dağıldı. Geriye Türkçülük kaldı.

İttihat Terakki Cemiyeti 1912’de kanlı bir darbeyle Osmanlı’da devlet iktidarını ele geçirdi. Bu andan itibaren İttihat Terakki’nin temel stratejisi “Anadolu’yu Türkleştirmek” idi. Bu politika halen devreden çıkmış değildir. 1912’de İttihat Terakki’nin Türkleştirme politikasının ilk hedefi Ermenilerdir. İttihat Terakki’nin farkı köktenci olmasıdır. Fakat Türkleştirme stratejisinin hedefi sadece Ermeniler değildi.

İttihat Terakki çizgisinin Türkiye Cumhuriyeti’ni şekillendirmesi bakımından şu nokta önemlidir; İttihatçıların iktidar olduğu Osmanlı, Almanların yanında girdikleri 1. Dünya Savaşı’nda yenildi. İttihatçıların çoğu işledikleri suçlar nedeniyle Osmanlı mahkemelerinde yargılandı, idam cezalarına çarptırıldı, çoğu kaçtı.

Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşı sırasında İttihatçıların Türkleştirme politikasını askıya aldı, ondan uzak durduğu izlenimini yarattı. Kurtuluş Savaşı birlikte yürütüldü. Kürtler sadece Kürt coğrafyasında değil, Çanakkale’de de savaştı.

İttihatçıların taktiğiydi bu. Onlar da önce her milletten üyenin dahil olduğu bir yapıydı. Ortak kurtuluş idealleri vardı. Sonra Türklük dışında tüm kimlikler yok sayıldı.

Mustafa Kemal yönetimi Osmanlılar döneminde yargılanıp mahkûm edilen İttihatçılara anıt yaptırdı, ailelerini onurlandırdı. Tuncay Özkan Mustafa Kemal’in de Teşkilat-ı Mahsusa üyesi olduğunu söyler. İzlenmiş olan siyaset bu iddiayı destekler görünüyor.

Kemalizm, İttihat Terakki zihniyetinin yeni koşullara uyarlanmış hali olarak tanımlanabilir. Bugün de kimi Kemalistler aynı kafa yapısını koruyorlar.

Stratejik amaç Türkleştirme olduğu için Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Türkiye’de siyaseti domine eden strateji budur.

Bu stratejinin gerektirdiği sürekli müdahale ihtiyacı, Türkiye’de siyasetin sürekli askeri güçlerin gölgesinde kalmasına ve devlet içinde “çete” tarzı norm-dışı paramiliter yapıların bulunmasına yol açmıştır. Bu yapı başta asker olmak üzere, güvenlik bürokrasisinin kendisini ülkenin gerçek sahibi olarak görmesine ve gerektiğinde sivil siyasete müdahaleyi hak görmesine yol açmıştır.

Ülkedeki sorunlara norm-dışı güçler eliyle müdahale, askerin politikadaki belirleyiciliği gibi pek çok kader tayin edici kod, İttihat Terakki zihniyetinin Türkiye Cumhuriyeti’ne mirasıdır.

Türkleştirme siyasetinin en önemli ayaklarından biri de Türkiye’de yaşayan yeni bir Türk ulusu yaratmaktır. “Ne mutlu Türküm diyene!”, “Bir Türk dünyaya bedeldir!” gibi sözler, milletleştirme, uluslaştırma stratejisinin argümanlarıdır. Güneş Dil teorileri, Sümerlerin, Etilerin (Hititlerin) Türk olduğu gibi şimdilerde pek kimsenin itibar etmediği iddialar, Türk kimliğini inşa etmenin yollarının döşendiği tezlerdir. Hor görülmüş, dışlanmış, yüzyıllarca bu hor görüyle yaşamış, bilinç altına kadar ezik bir psikolojiye sürüklenmiş bir kimliği ayağa kaldırmak, ona özgüven kazandırmak, onu gururlu bir kimliğe evriltmek kolay değildir.

Burada önemli olan şudur; Türk kimliğinin uluslaştırılması da Türkiye Cumhuriyeti özelinde bir mühendislik projesidir. Türk halkı-ulusu vardır. Köklü bir tarihsel kültürdür. Fakat Türkiye deneyimi bu kültürden çok, ulus yaratma deneyimi bakımından mühendislik temelli, üstten kurgulanan bir yapı niteliği arz eder.

Şu husus göz ardı edilmemelidir; Türkleştirme stratejisinin gereği Türklerin kontrol altında, devlet güdümünde tutulması da bir araçsallaştırma olarak işletilmiştir. Türkiye’de sol-sosyalist geçinen kimi çevrelerin de milliyetçi, hatta ırkçı bir motivasyonla, devletin katliamcı siyasetlerinin arkasında hizalanmaları, kendiliğinden olan bir şey değildir. Bu, kurgulanmış bir sonuçtur.

Türkiye’de geçen yüz yıllık süreç içinde Türkiye coğrafyası istenilen düzeyde Türkleştirilememiştir. Fakat bu siyasetle Türk halkı içi büyük oranda boş milliyetçi sloganlar yoluyla ve yaratılan korku (ötekinden korku) üzerinden devlet gölgesinde sindirilmiş, devlete biatı güçlendirmiştir.

Türkleştirme stratejisinin gerisinde kurgulanan oyun sadece Kürtlere, Süryanilere ve diğer halklara değil, en çok zararı Türk halkına vermiştir. Zira bu politika ve devlet tipi olmazsa Türk toplumu ekonomik, politik ve kültürel olarak çok daha tarihi gelişmeler yaşayabilecek bir potansiyele sahiptir. Türkiye’de ekonomik buhran derinleşip toplumsal itirazlar yükselince, halk iktidar güçleri tarafından “bir mermi kaç para, siz biliyor musunuz?” diye azarlanmıştır.

Küresel ekonomi-politik, bölgedeki gelişmeler ve yeniden dizayn çabaları Türkiye devletinin içindeki etnik, kültürel fay hatları ve yaşanan ekonomik yıkım mutlak bir dönüşüm dayatıyor. Türkiye Cumhuriyeti devletinin dönüşümü kolay değildir ama bu başarılamazsa her türlü riskle karşı karşıya kalınır.

Türkiye’nin demokratikleşmesi veya demokratik cumhuriyet denildiğinde, meseleyi muhalif güçler (ezilen etnik, kültürel kimlikler, sosyalistler vb.) ile devlet arasında ve devletin aleyhine olacak şekilde anlayan yaygın ama sorunlu düşünüş hali var.

Peki geriye kalanlar, ekonomik açıdan, insan hakları ve özgürlükler açısından mutlu mu? Emekçi Türklerin hakları gözetiliyor mu?

Türkiye Cumhuriyeti devletinin dönüşümü için ilk şart mevcut durumun doğru analiz edilmesidir.

“Doğu” diye ifade edilen politik kültürlerde demokrasi, cumhuriyet, sivil toplum, insan hakları, hukuk devleti, sosyal devlet gibi yapıların adları, sıfatları yaygın olarak vardır. Fakat kendileri yoktur. Bu toplumlar (bunlara Kürtler de Türkler de dahildir) olgunun adını, sıfatını aldıklarında o olduklarını düşünür ve buna inanırlar. Adlarını “demokratik cumhuriyet”, “demokratik yapı” koydular mı, artık o’durlar. Hele de bu isim, sıfat yönetmeliklere, yasalara, anayasalara da yazılsa, her şey ziyadesiyle tamammış gibi kabul edilir.

Türkiye hem sınır hem kültür bakımından Doğu-Batı kültürlerinin arasında bir yerde olduğundan, bu yönüyle hayli ilginç bir örnektir. Mesela İran, Suriye, Mısır adlarında cumhuriyet olsa da kimse onların cumhuriyet olduğunu düşünmez. Ama Türkiye söz konusu olduğunda, Türkiye gerçekten cumhuriyet gibidir.

Türkiye modern ulus-devlet gibidir ama devlet anlayışı, politik kültürü, ekonomi anlayışı, sosyolojisi, birey-toplum ilişkisi, birey-devlet ilişkisi modern değildir. Ama Türkiye’de Batı’nın tüketim kültürü, olabilecek en bayağı haliyle devrededir. Bu, tüketim kültürü ve giyim­-kuşam gibi şekilsel bir temelde Batılılaşma arayışıdır.

Türkiye toplumu modernleşmeyi Batılılaşmada arayan motivasyonuyla baştan kaybetmiştir. Doğu kültürü, ruhu içinde şekillenmiş bir yapı Batılılaşamaz. Çünkü oluş dinamikleri, değer algısı, anlam dünyası, özetle karakteristiği farklıdır. Bu durumda olabilecek olan, kendi kültüründen, toplumsallığından kopmuş ama Batı ile de özsel bir buluşma sağlayamamış bir arada kalma hali, sosyolojik manada ise anlamsızlaşmadır. Türkiye toplumu bu nokta etrafında dolanmaktadır. Oluşan boşluk ise tüketim çılgınlığıyla tamamlanmaya çalışılmakta, tüketim üzerinden bir Batılı kimliği imal edilmeye çalışılmaktadır.

Sebebi nedir? Sebep kendi modernitesini oluşturamamadır. Zihniyetten sosyo-kültürel yapılanmaya, politik kültüre, ekonomiye kadar… Oysa Ortadoğu uygarlığın merkezidir, ana kaynağıdır. Dolayısıyla köklü bir kültürel mirasa sahiptir.

Küresel, bölgesel eknomik-politik konjonktür Türkiye’yi köklü bir değişim-dönüşüm ihtiyacıyla yüz yüze getirmiştir. Söz konusu olan teklif, bir sorunun çözümüne dair dönüşüm değil, çok yönlüdür.

Türk kültüründe de belirgin şekilde bulunduğu gibi, devlet-merkezci politik geleneklerde demokrasi, demokratik sistem inşası gibi bir arzu da gündem de çoğunlukla yoktur. Toplumun da öyle bir motivasyonu yoktur. Çünkü o da devlete bakarak yaşar. Bu nedenle yüz yıldır Türkiye’de iktidar tipi değişmemiştir. İktidarda ister Kemalistler olsun ister İslamcılar ister sağcılar olsun ister solcular; uygulanan rejim aynıdır.

Tüm bu sebeplerle çözüm daha iyi, daha adil, daha demokrat bir iktidar beklemek değildir. Buna en başta bu ülkedeki politik gelenek izin vermiyor. Bunu bilmek lazım.

Türkiye’de tüm bileşenleriyle toplumun ortak çıkarı ve ülkenin geleceği için demokratik bir kamusal alan inşası tek yoldur. Fakat bu alanın inşasından daha önemli olan, onun işler kılınması, işlemesidir. Bu da toplumun politik motivasyonuyla ilgili bir konudur.

Toplum artık devlete yatırım yapan, devletten bekleyen politik motivasyondan, yer yer öz yönetim dinamikleriyle kendi yapan, yer yer devletle birlikte kendi kaderine dair söz kuran bir politik motivasyona geçmelidir. Bu önemli bir ihtiyaçtır. Türkiye toplumu, geriye çeken tüm sosyo-politik, kültürel etmenlere rağmen içine sürüklendiği durumun bilincinde olarak bu dönüşümü sağlayabilecek potansiyele sahiptir.

Demokratik cumhuriyet modeli bu potansiyelin harekete geçmesine olanak sağlayacaktır. Başta kuvvetler ayrılığı, yerel demokrasi, kolektif haklar olmak üzere, yukarıda birkaç alt başlık altında belirttiğimiz esaslar temelinde demokratik cumhuriyet inşası, Türkiye toplumu için geleceği kazanabilecek modeldir. Çünkü hem ülkenin çok kimlikli, çok kültürlü yapısına hem zengin ekonomik kaynaklarının toplum lehine kullanılmasına hem de beşerî potansiyelin etkinleşmesine uygun, sorun alanlarını minimalize edip çözüm ve gelişme potansiyellerinin önünü açan bir modeldir.

Küresel huzursuzluğun arttığı, bölgesel dengelerin alt-üst olduğu, klasik ulus-devletin artık dünyanın hiçbir yerinde muteber görülmediği bir eşikte toplumsal huzur, dayanışma ve çözümlerden uzak durma, akışa karşı kürek çekmek olur.

 

4.BÖLÜM
DEMOKRATİK ENTEGRASYON

 

“Entegrasyon” kavramının teknik, ekonomi, sosyoloji, politika vb. pek çok alanda kullanılan bir kavram olduğunu belirtmiştik. Biz demokratik entegrasyon kavramını toplumsal kimlik ilişkileri ve bu kimliklerle devlet arasındaki ilişkiler bağlamı için kullanıyoruz. Bu anlamda demokratik entegrasyon etno-kültürel kimliklerin ilişkiselliğinden doğan politik bir kimlik olarak somutlaşır.

Demokratik entegrasyon kavramsallaştırmasının bileşenleri olan demokrasi de entegrasyon da farklı kimliklerin varlığı ve birlikteliği üzerinden şekillenen kamusal alana işaret eder. Mesela “toplum” kavramı homojen bir yapı çağrıştırabilir. Ama toplum farklı bireylerin, yapıların ortak anlam-imgelemler yaratması üzerinden varlık kazanan heterojen bir yapıdır. Farklılıkların farklı özneler olarak kalmaları, katılmaları toplumsallaşmanın olmazsa olmaz koşuludur.

Demokrasi de halkın yönetimini ifade eder ki, halk farklı sosyal, kültürel, ekonomik bileşenlerden müteşekkil bir yapıdır. Halk kavramının kendisi kamusaldır. Demokrasi de farklılıkların varlığı ve korunmasına dayanır. Çünkü demokrasi, farklılıkların aynı kamusal alanda kolektif eylemselliğiyle varlık kazanır.

Demokratik entegrasyon, toplumsalın ana arterlerini oluşturan siyasal bilimler, iktisadi bilimler ve sosyolojinin kesiştiği kamusal alan kavramsallaştırması olarak düşünülebilir. Demokratik entegrasyon modelinde entegrasyonu toplum ile devlet arasında; kimlikler arasında, inanç-mezhepler arasında; emek alanında özetle toplumsala dair her alan için düşünmek mümkündür. Bir şablon değil, felsefi-politik bir arka planı bulunan, esnek, uyarlanabilir bir modeller ağı olarak da düşünebiliriz.

Burada esas olan felsefi ölçüdür. Farklılıkların kabulü, karşılıklı saygı, farklılıkların kolektif katılımıyla kamusal alan tesisi ve kolektif iradeyle işlemesi ve tüm bu eylemselleşmelerin toplumsal etik, politik ilke ve referanslarıyla gerçekleşmesi.

Bu kavramsallaştırmaya neden ihtiyaç duyuldu?

Tüm kavramların geliştirilmesi toplumsal ihtiyaçlara binaendir. Kalıcı kavramlar ise ihtiyaca gerçekten en iyi yanıt olanlardır. Demokratik entegrasyon bu yönüyle kalıcı olacağı kesin bir kavramsallaştırmadır. Çünkü tarihsel, toplumsal bir soruna çözüm öneren, yaratıcı, uygulanabilir bir modele işaret ediyor. Burada söz konusu olan kapitalist ulus-devlet modelinin kangrenleştirdiği, sosyalist dünyanın da aşamamış olduğu kimlik-kültür sorunlarına yeni bir ahlaki-politik çözüm ufkudur. Katı ideolojik bir perspektife dayanmaz ama belirgin olarak sosyaldir, sosyalisttir. Çünkü toplumsalın özgür doğasından hareket eder ve günümüz dünyası için toplumsal iyiye ulaşmanın ideal modeli olarak somutlaşır.

Doğru tanımlanması/kavranması için demokratik entegrasyonu kavramsal bakımdan içinde geliştiği sosyalist terminolojiyle birlikte düşünmek gerekiyor. Bu kavram demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigma; demokratik toplumcu sosyalizm, demokratik ulus, pozitif devrim gibi felsefi, ideolojik bir düşünce ufkunun bileşenleridir. Bu düşünce ufkunu referans alır.

Bu düşünce ufku içinde gelişen sayısız kavram içinde demokratik entegrasyonun hem tanımlanmasını hem uygulanma yönünü en iyi veren iki kavram ise demokratik ulus ve yerel demokrasi ilkesidir.

Demokratik ulus ve yerel demokrasi olmazsa, demokratik entegrasyon hem felsefi hem toplumsal örgütlenme kültürü bakımından içeriğinden boşalır. Bu nedenle tüm kavramlar gibi, demokratik entegrasyonu da içinde doğduğu düşünce bağlamıyla birlikte düşünmek gerekir.

Demokratik entegrasyon kavramsallaşmasında ifade bulan çözüm modeline neden ihtiyaç duyulduğu, söz konusu sorunun derinliği, kapsamı ve güncelde arz ettiği sorunsallıklarla ilgilidir.

 

Modernite Öncesi Kimlik Gündemi ve Çözüm Modelleri

 

Kimlik, toplum oluşla ilgili sosyolojik bir yapıdır. Toplumu oluşturan bireyler birer kimliktir. Bireylerin bağlı olduğu klanlar kendilerini totemler üzerinden ifade eden birer kimliktir. Bugün için halklar, uluslar, inançlar, mezhepler birer kimliktir.

Kimlik olmadan toplum olmaz. Farklı kimliklerin varlığı toplumu hem mümkün kılan hem güçlendiren, zenginleştiren bir dinamik oluşturur. Dolayısıyla bir kültürün, politik vizyonun kimlikler karşısındaki duruşu, toplumsallık karşısındaki duruşunun göstergesidir. Toplumsal ahlak ve politikaya yakınlığını veya uzaklığını, yatkınlığını veya karşıtlığını imler.

Faşizmin en tehlikeli yönü uyguladığı baskı ve şiddet uygulamaları değil, farklılıkları yok eden tekçi bir kimlik inşa etme yönelimli karakteridir.

Etnik kültürel kimlikler insanların içine doğdukları yaşam ve anlam dünyalarıdır. Hiçbir gücün buna hiçbir nedenle müdahale etme hakkı yoktur. Ahlaki olarak da politik olarak da yoktur. Ayrıca kimlik insanların toplumsallığıyla ilgili bir olgu olduğu için hiçbir zaman yok edilemez.

Toplum devletli uygarlık öncesinde dahi bunun farkındadır. Aşiret yapısı incelenirse, aşiretin içinde kabile, kabilelerin içinde klan kimliklerinin varlıklarını korudukları görülecektir. Yani bir aşiret üyesinin aşiret kimliği dışında bir kabile ve bir de klan kimliği vardır. Bu nedenle aşiret katmanlı bir toplumsal örgütlenme formudur.

Aşiret konfederasyonuna dayanan ilkel demokrasi deneyimlerinde de benzer biçimde aşiret kimlikleri ve politik otoriteleri korunur.

Dikkat edilirse devletli uygarlığa kadar kimlik toplumsal örgütlenme formlarının merkezindedir. Ve burada henüz iktidarcı uygulamaların hükmü belirleyici olmadığından, kimlikler eşitlik-özgürlük ilkesi temelinde bir kamusal ilişki zemininde varlıklarını sürdürür.

Şunu göz ardı etmeyelim; toplumsallaşmanın ilk anından bu yana kimlik politik yapılanmaların merkezi unsurlarından biri olagelmiştir. İster özgür toplumsallık ister devletli uygarlık olsun bu gerçeklik değişmiyor. Fakat devletli uygarlıkla birlikte kimliklerin değerlendirilme biçimlerinde değişiklikler oluşuyor.

Genelleme yapacak olursak, kent devletinden modern devlete kadar bütün süreçler politik iktidarın kimliklere yaklaşımında temel fark, öncesinde eşitlik temelinde ilişkilenen kimliklerin hiyerarşik bir yapıya oturtulmasıdır. Şöyle de söylenebilir; iktidarı elinde bulunduran kimlik ile tebaayı oluşturan kimlikler arasında dikey bir ilişki tipi oluşturulmuştur. Bir tarafta yöneten kimlik diğer tarafta yönetilen kimlikler.

Hanedan devletleri mesela. Dar aileden aşirete, etnisiteye doğru yayılan bir otoriteye dayanır. Onların bulunduğu yerde ülkenin sahibi, dolayısıyla doğal yöneticileri onlardır. Bundan toplum şüphe bile etmez. Fakat İlk Çağ, Orta Çağ imparatorluklarında ister inançsal ister etnik olsun iktidarlar doğrudan insanların kimliklerine, kültürlerine karışmazdı. Genel ilke; ele geçirilen topraklarda yaşayan yerel halk, imparatorluğa biat edip vergi ödemeyi kabul ederse, onların iç işlerine, kimlik ve inançlarına karışmamaktır. Bu süreç içinde itaat etmedikleri, sonuna kadar direndikleri için istisna da olsa yok edilen topluluklar olmuş olabilir. Ama inanç veya etnisitesi nedeniyle tümüyle yok edilen yani soykırıma uğratılan bir kimlik yoktur. Asurlar’da bile yoktur.

İlkinden Osmanlı’ya, imparatorlukların tümünde yerel, bölgesel kimlik ve kültürlere politik sistem içinde resmi olarak da yer verilmiştir. Eyalet, valilik, satraplık, uç beyliği, beylerbeyliği gibi yerel toplulukların hem farklılıklarını gören, kabul eden hem de onları politik sisteme entegre eden modeller geliştirilmiştir.

Bu modeller elbette imparatorlukların farklı kimlik ve kültürleri yönetebilmek için geliştirdikleri birer yönetim stratejisidir. Çoğunlukla da direniş ihtimalini ortadan kaldırmak amacıyla geliştirilmiştir.

Bu politika kimliklerin varlığını korumalarında olumlu bir rol oynamıştır. Fakat hem kimlikleri hiyerarşik bir ilişkiye bağlayıp gelişimlerini baskılaması hem ayrı bölgelerde birbirine kapalı tutması hem de yerellerin merkezi yönetimin işleyiş ve zihniyetini genellikle esas alması gibi eleştiriye açık olumsuz yönleri de vardır.

 

Kapitalist Ulus-Devlette Kimlikler Gündemi ve Çözüm Modelleri

 

Kapitalist ulus-devlet sistemi ile kimlikler tam bir sorun yumağına dönüştürülmüştür. Çünkü kapitalizm sömürü sistemini ve onun koruyucu, yürütücü kurumu olarak devleti meşrulaştırmak için ulus kimliğini kullanır. Ulus nosyonunu geliştirir ve milliyetçilik ideolojileriyle bu nosyonu besler.

Kapitalist ulus-devlet, iktidarı merkezileştirmek, tekleştirmek için meşrulaştırıcı nosyon olarak ulusu da tekleştirme ihtiyacı duyar. Çünkü devlet içinde başka kimliklerin varlığı kabul edilirse, iktidar paylaşımı da gündeme gelecektir. Bu nedenle ulus devletin kimlik politikası tekçidir.

Çok istisna birkaç küçük ülke dışında tek milletten oluşan bir ulus-devlet yoktur. Etnisiteyle birlikte dil, kültür vb. tüm farklılıklar yok sayılır. Her şey teke indirgenir.

Bunun koşullarını sağlamak için dil, kültür yasakları geliştirilir; sürgün, yeniden iskân devreye sokulur, yaptırımlar uygulanır. Kapitalist ulus-devlet sadece etnik kimlikleri karşıtlaştırmaz; sermaye ile emeği de karşıtlaştırır, cinsiyetleri de karşıtlaştırır, din ve mezhepleri de karşıtlaştırır, insan ve doğayı da karşıtlaştırır vb. Özetle kapitalist ulus-devlet tüm toplumsal kimlikleri karşıtlaştırma temelinde yeniden yapılandırır ve çatıştırır.

İnsanlar savaş ortamlarında büyük yıkımlarla yüz yüze kalıyorlar. Topraklarından kopup göçmenleşiyorlar. Bugün göçmenlik dünyanın en büyük toplumsal sorunlarından biri haline gelmiş durumda ve giderek de büyümektedir.

Devletlere kimlik sebebiyle savaşlar açılıyor, on yılları bulan savaşlar gelişiyor, devletler bölünüyor, halklar düşmanlaşıyor. Nereden bakılırsa bakılsın, bu kimlik politikaları toplumsal yaşamı her yönüyle zehirliyor, tüketiyor. Sonuç ise baştan beri olduğu gibi sadece ulus-devlet iktidarlarına, sermaye çevrelerine yarıyor.

Tüm bu kimlik-kırım, soykırıma varan uygulamalara rağmen kimlikler her zaman yok edilemiyor. Geniş nüfus ve tarihsel olarak hep aynı topraklarda yaşamış olmak gibi nedenler kimliklerin direncini güçlendiriyor. Ulus-devletler yok edemeyeceklerini bildikleri kimliklere dönük kendi içlerinde yer verme temelinde bazı çözüm modelleri geliştirmişlerdir.

Ulus-devlet içinde yer verilen federe, özerklik, eyalet, kanton gibi yerinden yönetim modelleri bu kapsamda geliştirilmiş, aslında çoklukla modern öncesi sistemden devralınmış modellerdir. Bu modellerin tümünde esas prensip yerel halka kendi yaşamına dair hususlarda söz hakkı tanımaktır. Bu yönüyle bir yetki devrine dayanırlar. Merkezi hükümetin bazı yetkileri yerele devredilir.

Bugün başta Batı ülkeleri olmak üzere, dünyanın pek çok yerinde bu modeller uygulanıyor. Özerklik, özellikle çok yönlü esnek bir model arz ediyor. Siyasi özerklik, coğrafi özerklik, kültürel özerklik, gibi alan veya sorun/konu odaklı uygulanabilen bir modeldir.

Günümüzde en gelişkin modern özerklik deneyimleri İspanya’dadır. İspanya büyük oranda özerk sisteme göre örgütlenmiş bir devlet olmasına rağmen merkezi yönetim de güçlüdür. İspanya deneyiminde ön plana çıkan ve en çok bilinen örnekler ise Bask ülkesi özerkliği ile Katalonya özerkliğidir.

Şunu belirtmek gerekiyor; ulus-devlet sistemi içinde özerklik, eyalet, federasyon, kanton gibi modeller demokrasi kültürü bakımından ehven-i şer kabilinden desteklenmesi gereken yapılardır. Çünkü amaçtan bağımsız olarak bu modeller merkezden yerele yetki devrine dayanır.

Özetle; bu modeller her zaman daha iyi, demokrasiye daha yakın ve bu nedenle de desteklenmesi gereken, tercih edilebilir modellerdir.

Bu modellerin tümü son tahlilde farklı kimlik ve kültürlerin ulus-devletlerle entegrasyonunu ifade eder. Fakat bu karakteristik olarak farklı bir entegrasyondur.

Bu modeller ulus-devletlerin işleyiş sınırları zorlanarak geliştirilmiştir. Bu nedenle daha çok demokratik diye bilinen ülkelerde deneyimlenmiştir. Fakat bunun başarıldığını söylemek zordur. Neden?

Evvela yönetim paradigmasında yerindeliği güçlendirse de demokrasiyi garantilemez. Yani bir ülkenin federasyon şeklinde örgütlenmesi, onun merkezi şekilde örgütlenmiş bir devletten daha demokratik olduğunu tek başına göstermez. Mesela yanı başımızdaki Irak federal bir ülkedir ama lrak’ta demokratik kültür tartışmalıdır.

Bu modeller demokratikleşme sıfatı eşliğinde çözüm olarak sunulsa da gerçekte çözüm üretmez; sadece sorunları yatıştırır. Sorunlar potansiyel olarak varlığını korur. Çünkü ulus-devlet merkezi iktidara dayanır ve yetki devrinde bulunmak istemez. Bu karakteristiği gereğidir. Yetki devrinde bulunmak zorunda kaldığı zaman da bu karakteri gereği oldukça tutucudur ve özerk yapıları sıkı sıkıya kendisine bağlı tutmanın yollarını arar ve bulur.

Bu modellerin tek güvencesi merkezi ulus-devlet anayasalarıdır. Merkezi ulus-devlet meclisleri de her zaman bu anayasaları değiştirebilir. Bu modellerin tümü merkezi otorite tarafından “tanınan haklar” ve yapılan idari düzenlemelere dayanır. Sözgelimi Katalonya ve Bask tüm dünyanın bildiği çok köklü özerkliklerdir. Son derece gelişkin yetkileri vardır. Katalonya’nın AB ile diyalogları yoğundur. Fakat tüm bunlara rağmen bu özerkliklerin hiçbir uluslararası güvencesi yoktur. İspanya’nın iç işidir bu. Ulus-devlet hukukuna tabidirler ve bu hukuka göre işlerler.

Bir tık daha derinden bakıldığında görülecektir ki, bu modeller kimliklere yeni bir tanımlama getirmez; kimlik-iktidar ilişkilerini sorunsallaştırmaz; kimliklerin birbirleriyle ilişki hukuklarına dair yeni bir perspektif sunmaz, yeni bir model önermez. Ulus-devlet modelinde esas alınan kimlik-iktidar ilişkisi korunur, kimliklere göre yetki devrinde bulunulur.

Özerk, federe ve diğer modellerin tümü, kendilerine devredilen yetkiler temelinde küçük birer ulus-devlet olarak işler. Ulus-devletin iktidarcı, dikey ilişki tarzı, kurumsal işleyiş mekanizmaları aynen korunur. Sadece çapı küçülmüş olur.

Sonuç itibariyle modern ulus-devlet sistemi içinde etnik, kültürel sorunların çözümü için geliştirilmiş olan özerklik, eyalet, federasyon gibi modeller gerçekte sorunları çözmez; dondurarak yönetilebilir kılar.

 

Sosyalist Dünyada Kimlik Gündemi ve Çözüm Modelleri

 

Klasik sosyalist teori genel anlamda etnik, kültürel kimliklere mesafelidir. Klasik sosyalizm, bu kimlikleri taliye indirgeyen bir zihin dünyasıdır. Fakat bu doğrudan kimliklere dönük bir tutumdan kaynaklanmaz; dolaylı sonuçtur. Çünkü ekonomik belirlenimcilik ve proletaryanın devrimin öznesi, dolayısıyla da geleceğin sınıfı olarak kabul edilmesi, diğer tüm kimlikleri taliye indirger; hatta bir parça arkaikleştirir.

Fakat zaman içinde reel-sosyalist deneyimler pratikte bizzat kimlik sorunlarıyla yüz yüze gelmiştir. Başta Sovyetler Birliği olmak üzere, devlet yönetme sorumluluğu, toplum yönetimi ve bunun yarattığı ihtiyaçların karşılanması sorumluluğuyla yüz yüze gelirler. Dahası, Sovyetlerin nasıl örgütleneceği, yönetileceği sorusu daha en başından kimlik sorunlarını gündemin ön sıralarına çekti.

Bu, o derece yakıcı bir sorun olarak gündeme geldi ki, sömürgecilik ve sömürgeciliğe karşı mücadele, Lenin’i “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı”nı teorileştirmeye zorladı. Aslında bu teoriyle Lenin klasik Marksist kuramın ulusal kimlik tutumundan geri adım atmış oluyordu. Fakat önemle belirtmek gerekiyor ki, Lenin’in bu adımı, dönemin sosyalist mücadelesinin de koşulladığı son derece yaratıcı ve etkili bir hamleydi. Ama yetmedi.

Başta Sovyetler olmak üzere, Yugoslavya ve pek çok sosyalist deneyim halklar federasyonu şeklinde örgütlendi.

Bu noktada bir parantez notu olarak belirtmek gerekiyor. Teoride ne kadar aksi iddia edilse de pratikte sosyalistler de milli kimlik duygusundan kopmazlar, kopmamışlardır. Proletarya şemsiyesi altında yok sayılmış olabilir ama kimlik tehlikede görüldüğü her an ve yerde proletarya şemsiyesi parçalanmıştır. Dünyanın pek çok yerinde ulusal mücadelelere en önde koşan proleterler olmuştur.

Bunu sosyalistlerin bir zaafı olarak belirtmiyoruz. Kimlik duygusu kültüreldir; toplumsal varlıkla ilgilidir. İnsanın kendilik bilincinin, öz-saygısının, aidiyet hissinin oluştuğu psiko-kültürel evrendir bu. Sorun bu duygunun taşınmasında değildir. Hatta taşınmazsa sorun olabilirdi. Sorun bu gerçekliğin görülüp buna göre sosyalist bir çözüm politikasının geliştirilememiş olmasındadır.

Sosyalist teori ve pratik için sorun kimlik duygusu, kimliğini sahiplenme değil; kimlikler sorununun nasıl yönetilebileceğine dair sosyo-politik çözümler üretememesidir.

Hiç kuşkusuz Sovyetlerin, Yugoslavya’nın uyguladığı halklar federasyonu tarzı yapılanmalar dönemsel ihtiyaçları karşılamıştır. Ayrıca da sosyalist deneyimler genel anlamda da kimliklere özgürlükçü yaklaşmayı bilmiştir. Bu tarihsel bir gerçekliktir ancak yüzeysel kalmışlardır. Ulus-devlet modelini alıp içini sosyalistleştirmek girişimi belki günü kurtarmıştır ama sorunun varlığını sürdürmesinin önüne geçilememiştir. Ulus-devlet sisteminin yapısal temelleri üzerinden bir sosyalizm inşa edilemez.

Sosyalist deneyimler nasıl ki kapitalist modern devleti olduğu gibi alıp proleterleştirmek istedilerse, aynı dünyanın kimlik politikasını da olduğu gibi alıp özgürleştirmek istediler. Oysa devlet de kimlik de kapitalist modernitenin karakterize ettiği halleriyle birer sorunsala dönüştürülmüş; tanımlama, işlev ve ilişki kültürü bağlamında toplumsal özgürleşme doğrultusundan saptırılmıştır. Yanlış bakış, analiz ve politika üzerinden doğru bir inşa gerçekleştirilemez. Burada sorun sosyalist bakış ve analizin modernizmin politik ufkunu aşamamış olmasındadır.

Özetle; sosyalist dünyanın en büyük eksikliklerinden biri, kapitalist ulus-devletin kimlikleri çatıştıran, iktidar için araçsallaştıran politikalarına karşı sosyalist bir çözüm perspektifi ve politikası oluşturamamış olmasıdır. Oysa toplumcu bir ideoloji ve politikanın öncelikli sorumluluklarından biri, toplum doğasını, demokratik özgürlükçü yaşam dinamiğini geliştirmek ve savunmaktır.

Sosyalist dünyanın bunu yapamamış olması, her şeyi sınıfsal mücadelenin perspektifinden görmeye, okumaya çalışmanın yarattığı objektif körlük halinin sonuçlarından biridir.

Devlete, iktidara yaklaşımla bu nedenle paralellik kurduk. Tek tek alanlara yansıyan sonuçtur. Analize temel oluşturan bakış açısını, paradigmal kabulleri sorgulamak ve buradan yeni bir doğrultu kazanmak gerekir.

Sosyalist dünya bu vb. sorunları aşmanın tarihsel sorumluluğuyla karşı karşıyadır.

 

Kimlikler Sorunu ve Demokratik Entegrasyon Çözümü

 

“Entegrasyon”, kavramsal olarak “bütünleşme” anlamında teknik, mühendislik, ekonomik, politik vb. pek çok alanda kullanılır.

Entegrasyon kavramı özünde birden fazla olgunun varlığına, bu varlıkların karşılıklı kabulüne işaret eder. Çünkü entegrasyon en az iki olgu arasındaki ilişkiyle ilgili bir kavramdır.

Bütünleşme, entegrasyonu iyi ifade eder. Fakat bütünleşme var, bütünleşme var. Örneğin, bir şeyin diğerinin içinde erimesi de bütünleşmedir; diğerine eklemlenmesi de ayrı iki olgunun yan yanalığı da… Fakat bu bütünleşmelerin hiçbiri demokratik entegrasyonu ifade etmez.

Demokratik entegrasyon her şeyden önce ve esas olarak bir ilişki bağlamı ve buna dayalı bir kamusal alan inşasını ifade eder. Entegrasyon bu alanın farklı kimlikler arasında gelişen ilişki bağlamını ifade ederken, demokrasi bu ilişkinin niteliğini; eşitlik, özgürlük ilkesi temelli doğrultusunu ifade eder.

Demokratik entegrasyon kimlik ve kültür sorunlarının çözümü için geliştirilmiş toplumcu bir modeldir. Bu, klasik sistem-içi bir basitlikte tasarlanan bir dönüşüm veya çözüm perspektifi olarak düşünülmemelidir. Zira demokratik entegrasyon iktidar gücünün yeniden dizaynı dolayısıyla, iktidarlar için zor kabul edilebilecek ve toplumcu karakteriyle ön plana çıkan bir projedir. Toplumcu olması nedeniyle sosyalisttir. Fakat reel-sosyalist deneyimlerin de ulus-devlet modellerinin de kimlik politikalarına mesafelidir.

Bu felsefi, ideolojik düşünce ufku göz önünde bulundurulmadan, demokratik entegrasyon modeli anlaşılamaz.

Bu argümantasyonun bileşenleri üzerinde tek tek durmayacağız. Fakat demokratik entegrasyonla doğrudan ilişkileri nedeniyle, demokratik ulus ve yerel demokrasi konularına kısaca yer vermeye çalışacağız. Çünkü yerel demokrasi ve demokratik ulus olmazsa, demokratik entegrasyon da mümkün olmaz.

 

Demokratik Ulus

 

Demokratik ulus, entegrasyonun ruhu olarak düşünülebilir. Başka bir ifadeyle demokratik entegrasyon demokratik ulusun bedenleşmesidir. Demokratik ulus ve demokratik entegrasyon arasındaki ilişki sadece birbirine dayanan olgular arasındaki ilişkiler değildir; birbirini yaratan, yaşatan bir karşılıklılık arz eder. Ruh ve beden ilişkisidir, söz konusu olan.

 

Demokratik ulus nedir?

 

Ulus nosyonu, sürekli olarak modern kapitalist devletle birlikte anılır. Bu, bilinçlidir ve örtük olarak ulusun kapitalist modernitenin bir inşası olduğunu ima eder.

Kapitalist modernitenin gelişimiyle birlikte etnik kimliklerden bir ulus nosyonu yaratıldığı, bu nosyonun milliyetçilik duygusuyla beslendiği ve kapitalist devlet sömürüsüne meşrulaştırıcı araç kılındığı doğrudur. Bu bağlamda bir kapitalist devlet olgusu inşası, devlet sınırları içinde bulunan bir kimliğin esas alınıp “ulus”laştırılması demektir.

Kapitalist devlet ulusu, toplumsal kimliklerin gelişimiyle ilgisi olmayan bir inşadır. Amaç egemenlerin iktidarlarının, çıkarlarının güvenceye alınması ve meşrulaştırılmasıdır. Bir kimlik inşası için onlarcasını ortadan kaldıran, tüm toplumsal farklılıkları tekleştirme motivasyonuyla hareket eden bir politik tutumun toplumsallıkla alakası, topluma dair bir kaygısı yoktur. Bilakis bütün bu yapıp etmeler açık birer toplum karşıtlığı eylemidir.

Ulus kavramının kapitalizm tarafından geliştirildiği, onun tasarrufunda bulunduğu düşünce ve iddiaları, bilinçli şekilde geliştirilen iktidar stratejilerinin ürünüdür. Ulusun olgusal ve kavramsal bakımdan herhangi bir ekonomik veya politik bağlama oturtulması veya ona bağlanması doğru değildir. Ulus sosyo-kültürel bir yapıdır.

Biz ulusu sosyo-kültürel bir yapı olarak alıyoruz. Tarihsel-toplumsal akış ve kimlik-­kültür-zaman diyalektiğinde insanların kimliklerini yeni sosyal ölçüler temelinde yeniden tanımlamaları eşyanın doğası gereğidir. Bu anlamda aşiret ile ulus arasında işlev bakımından bir fark yoktur. Her biri toplumsallığın bir zamanını, o zamanın kimlik-kültür diyalektiğini ifade eder. Dolayısıyla biz ulus derken, kapitalist ulus devletçiliğinin ulus nosyonundan bahsetmiyoruz.

Demokratik ulus anlayışı bir tarih-toplum felsefesine, kuramına dayanır. Bu felsefi okumada kimlik, toplumsal gerçekliğin inşasını önce mümkün kılan, sonra yaşatan sosyolojik yapıdır. İnsan kimliksiz olamaz çünkü insanın insanlaşması kimlikleşme temellidir. Toplum da farklı kimliklerin (birey veya kolektif kimlikler} oluşturduğu ortak imgelemler evreni olarak işler. Ulus tarihsel akış içinde çok sayıda farklı kimliğin iç içe geçerek, karmaşık, yeni toplumsal ilişki ağları geliştirdiği, kentsel yaşamın gelişip yaygınlaşması sonucu oluşan bir sosyolojik tanımlamadır.

Demokratik ulus, kimliği topluma içkin, onu kuran ve zenginleştirerek gelişimini sağlayan bir olgu olarak değerlendirdiği için kimliklere yaklaşımı topluma yaklaşım olarak kabul eder. İşte bu nedenle demokratik ulus kimliklerin toplum doğasına ve özgür toplumsallaşma kültürüne göre yaşaması gerektiği fikrine dayanır.

Bu bağlamda demokratik ulus;


a) Ahlaki-politiktir

Ahlak ve politika özgür toplumsallığın temelini oluşturur. Bu nedenle biz bunu toplumun temel ilkesi olarak tanımlıyoruz. Zira toplumsal yapılanma bağlamında ahlak ve politika birbirinden ayrılamaz. Ahlak, toplumsallığın etrafında yapılandığı değerler bütünü, anlam bağlamıdır. İyiyi, kötüyü, güzeli, çirkini toplumsallık esasları temelinde belirleyen imgelem de denebilir.

Politika ise kolektif yaşamın gerektirdiği toplumsal ihtiyacı karşılama yönelimli karar ve eylemselleşme etkinliğidir. Fakat politika ahlaktan doğrultu alır. Ahlaktan kopuk bir politik etkinlik toplumsal olamaz. Politikadan kopuk bir ahlak da soyut kalır; bedenleşmez, anlamsızlaşır. Bu nedenle bu iki olgu birbirinden ayrılamaz; tek ilkede somutlaşır. Demokratik ulus perspektifinin temelinde bu ilke vardır.

 

b) Kimlik politikasında özgürlükçüdür

Her kimlik kendisini ifade etme, örgütlenme, geliştirme hakkına sahiptir. Bu hak toplumsallığın doğası gereğidir. Hiçbir şekil ve gerekçeyle kimliklere müdahale edilemez ve kimlikler baskılanamaz.

Bununla bağlantılı olarak; her kimlik kendi özgürlüğüyle diğer kimliklerin özgürlüğünü aynı toplumsal diyalektiğin koşulu olarak kabul eder. Başka bir ifadeyle her kimliğin özgürlüğü, ötekilerin özgürlüğüne bağlıdır. Özgürlükçülük aynı zamanda etik bir ilkedir ve etik kendilik­-ötekilik algıları temelinde şekillenir. Etiksiz bir özgürlük anlayışı olamaz.

 

c) Eşitlikçidir

Özgür eylemselleşme özgürlük ahlakıyla mümkündür. Kimlik psiko-kültürel bakımdan özeldir, biriciktir. Dolayısıyla niteliksel bir karakter arz eder. Kimlikler farklı oldukları için birbirleriyle kıyaslanamazlar. Farklılıkların kıyaslanması felsefi olarak da mümkün değildir. Kuşkusuz kimlik olgusunun ortak içerimleri de vardır. Fakat onu esas olarak karakterize eden şey arz ettiği farklılıktır.

Bu çerçevede bir kimlik ister bir kişi olsun ister bir milyon kişi; aynı hakka sahiptir. Bir kişi de olsa herkesin kendi kimliğini yaşama hakkı göz ardı edilemez. Bu bir hukuk konusu olmakla birlikte, ondan daha çok bir toplumsal ahlak meselesidir.

 

d) Demokratiktir

Demokrasi, halkın kendi kendisini yönetme etkinliğidir. Demokratik ulus herkesin gerek birey gerekse de kolektif kimliğiyle kamusal alanın tesisine ve yürütmesine dahil olmasını imkan dahiline sokan hatta teşvik eden bir katılımcılığı esas alır.

Demokratik kamusal alan, kimlikler arasında bir tabakalandırmaya veya ayrıma hiçbir nedenle izin vermez.

Demokratik kamusal alan kimliklerin eşitlik, özgürlük hukuku temelinde katılımını hem gerekli kılar hem de güvenceler.

 

e) Çoğulcudur

Azınlık-çoğunluk kimlikleri gibi tanımlamaları hem kavramsal hem ahlaki olarak reddeder.

Kimlik-kültür gibi varoluşsal haklar nüfusa göre değerlendirilemez. Demokratik ulus kimlikleri toplumsallığın varoluşsal dinamiği olarak gördüğü ve toplumsal gelişmenin farklılıktan geldiğini, farklı kimliklerin toplumsal gelişme potansiyellerini yükselttiğini bildiği için her kimliğe toplumsallığı korumak ve geliştirmek esprisiyle yaklaşır. Bu da her kimliğin kendi rengiyle kamusal alanda yer bulmasını kabul etmek demektir.

Nitelik çoklukla, çoğunlukla ilgili bir konu değil; farklılıkla ilgilidir.

 

f) Toplum merkezlidir

Kimlikler, doğaları gereği bir içerme-dışlama mekaniği üzerinden varlık kazanır. Ben, öteki olmayandır; ben’i özel, biricik kılan şey, ‘ben’de olanın öteki’nde olmamasıdır. Fakat burada korunması gereken bir denge vardır. Bir kimlik kendisiyle öteki arasında bir sınır koyarak varlık kazanır ama varlığı sınırın öte yanında kalanla anlam bulur. Ben’e anlam katan öteki’dir. Öteki olmadan ben de olmaz.

Nasıl ki toplumdan ayrı, ondan yalıtık bir birey varlığı mümkün değilse, kimlik konusunda da ötekiler olmadan bir kimlik varlığı düşünülemez. Kimlik bağlamında öteki’lerin toplamı toplumdur, kamusal alandır. Ve her kimlik kendi varlığını sürdürebilmesinin koşulu olarak toplum merkezli olmak durumundadır. Kimlik bilinci öteki’ni de içermelidir. Toplum merkezli olması buradan gelir.

Ayrıca politik düzlemde de kimlikler ulus-devlet modelinde iktidar aracı, iktidar-merkezci yapılar olarak rol oynarlar. Kimlik ve iktidar arasında doğrudan bir ilişki kurulmuştur.

Demokratik ulusta ise kimlikler iktidar aracı da iktidar merkezci de değildir. Kimlikler toplumsal yaşamın vazgeçilemez sosyolojik bileşenleridir. Demokratik ulus, kimliği iktidar-­devlet düzleminde değil toplum merkezli olarak ele alır ve kamusal alan temsilini de demokratik kültür temeline oturtur.

 

g) Farklılıklar bağlamıdır

Demokratik ulus, içinde farklı kimliklerin yaşadığı bir kamusallığa dayanır. Farklılıklardan müteşekkil bir kimlik evreni olarak da düşünülebilir.

Burada eşitlik ve farklılık birbirini dıştalayan unsurlar değil, bilakis karşılıklı olarak birbirlerine bağımlı değerlerdir.

Demokratik ulus, kimliklerin farklılık içindeki politik birliğine verilen addır.

 

h) Çok yönlüdür

Demokratik ulus sadece etnik, ulusal kimliklerle sınırlı bir perspektif değildir.

Kültürel, inançsal kimlikler de en az etnik-ulusal kimlikler kadar önemlidir ve iktidarcı kültür içinde sorunsallaştırılmıştır. Dinsel-inançsal ayrımcılığın en tehlikelisi de kamu adına, devlet eliyle yapılanıdır ve bu çok yaygındır.

Demokratik ulus tıpkı etnik, ulusal kimlikler gibi, dinsel, inançsal, ezilen ve sömürülen tüm kimliklerin eşitlik, özgürlük ilkesi temelinde birlikte, karşılıklı hoşgörü, dayanışma ve demokratik kültür içinde yaşamasını öngörür, esas alır.

 

ı) Güçlü yerel yönetimcidir

Demokratik ulus, kimlik özgürlükçü karakteri gereği her kimliğin kendi varlığını kendi kültürel evreninde örgütlemesini, yaşamasını öngörür. Bu nedenle kimliklerin yerelden, yerel demokrasi yoluyla toplumun kendi kendisini yönettiği politik yapılanmalara dayanır.

Yerel demokrasinin bulunmadığı koşullarda demokratik ulusun inşası, varlık kazanması zordur.

Demokratik ulus, kimlikleri iktidar aracı olmaktan kurtarır; sosyo-kültürel karakterlerini yeniden ön plana çıkarır. Bu sağlandıktan sonra kimliklerin varlıkları ötekiler tarafından tehlike olarak görülmekten çıkar. Kimlikler karşılıklı olarak rahatlar, nefes almaya başlar.

Demokratik entegrasyon işte bu perspektifin bedenleşmesi olarak somutlaşır. Bu somutlaşmanın politik arenası da stratejik önemdedir.

 

Yerel Demokrasi

 

Demokratik entegrasyonun diğer stratejik bileşeni yerel demokrasidir. Her şeyin merkezden yönetildiği katı bir politik yapı içinde demokrasi de entegrasyon da mümkün değildir. Entegrasyon, ülkeyi oluşturan ve ülkenin büyüklüğüne göre küçük birimlerin özgür iradeleriyle ve gönüllü bir aradalığına dayanır. Dolayısıyla bu bileşenlerin birer özgün varlık olarak kendi ayakları üzerinde durabilen ekonomik-politik yapı özelliği arz etmelerini gerektirir.

Her kimliğin kendi varlığını kendi iradesiyle kolektif ihtiyaçları temelinde örgütleyip geliştirebilmesi için yerel demokrasi olmazsa olmazdır.

Yerel demokrasi farklı modeller şeklinde geliştirilebilir. Federasyon, kanton, eyalet, özerk bölge vb. modellerin tümü doğru örgütlenmeleri, demokratik temelli yapılanmaları durumunda bu ihtiyaca cevap oluşturabilecek kapasitededir. Bu nedenle yerel demokrasiyi sabit bir modelle sınırlı düşünmemek gerekiyor. Ülkelerin, toplumların nüfus dağılımları, inanç-etnik kimlik haritaları, politik deneyimlerine göre ihtiyacı karşılayabilecek herhangi bir model öne çıkabilir.

Bunların hiçbirine ihtiyaç olmadan, belediye kanunlarında yapılacak değişikliklerle yerel inisiyatifin güçlendirilmesi; eğitim, sağlık, kültür, spor, ekonomi alanlarında yerellere yetki devri de bu ihtiyacı karşılayabilir.

Burada önemli olan halkın yerelden, yerinden yönetime katılabilmesini sağlayacak bir kamusal alan inşasıdır. Bu da yerel yönetim inisiyatifinin niteliksel bakımdan güçlendirilmesini şart kılar.

Belirttiğimiz belediye kanununda esaslı ve niteliksel dönüşümlerle yetki devri, demokratik entegrasyon için asgari gerekliliktir. Bununla birlikte, sözgelimi İstanbul’da, İzmir’de, Antalya’da nüfusları milyonları bulan Kürtler de farklı etnisiteler de yaşıyor. Bu kentlerin idari yapısı içinde Kürtlerin ve diğer etnisitelerin kendi kimliklerini, kültürlerini eğitsel, kültürel, ekonomik örgütlenmelerini geliştirmelerini mümkün kılan düzenlemelere de ihtiyaç vardır.

 

Demokratik Entegrasyon Çözümü: “Ne Asimilasyon Ne Ayrılık”

 

“Ne asimilasyon”dan kasıt, sadece asimilasyonun dar, tekil anlamı değildir.

Asimilasyon, onu desteklemek için geliştirilen yasaklamalar, o da olmazsa tümü aynı amaca ulaşmanın birbirinin yerine geçebilen uygulamalarıdır.

Burada mesele, ileri bir kültürün diğer bir kültür veya kimliği özümsemesi değildir. Mesele iktidar gücü kullanılarak devlet ulusu dışında kalan kimliklerin hukuki, askeri, sosyolojik ve her türlü şekilde bastırılmasıdır.

“Ne ayrılık”tan kasıt ise, sömürü karşısındaki kimlik duruşlarına atıf yapar. İktidarcı kültür evreninde bir kimlik ancak kendi iktidarını/devletini kurarak özgürleşir, uluslaşır. Ulusal kurtuluş mücadelelerinin gerisinde bulunan motive edici ana saik budur. Çünkü kimliğe dayalı örgütlenme bir hak olarak meşru görülür. O nedenle ulusal kurtuluş mücadeleleri, bir halkın en temel hakkının gasp edildiği ve o gaspa karşı çıkışı ifade ettikleri için her zaman ahlaki bir üstünlükle hareket ettiklerine inanırlar ki öyledir de.

Ulusların kendi kaderini tayin hakkını teoride reddedenle karşılaşmak zordur. Ulus­-devlet iktidarları böylesi siyasi taleplerle karşılaşmamak için farklı ulusların varlığını kabul etmez.

Demokratik entegrasyon ulusların kendi kaderini tayin hakkını benimser. Buna göre, bir kimliğin kendisini kolektif hakları temelinde tüm yönleriyle örgütleyip özgürce yaşayabilmesi için diğer kimliklerden ayrılmalarına, her kimliğe bir kompartman anlayışına ihtiyaç yoktur. Bilakis kimliklerin farklılık içinde birliğini garanti edecek kamusal alan tesisi, özgür yaşam için en ideal olandır.

Ulusların kaderini tayin hakkını ayrı devlet ve iktidar tesisine dayandıran modern ulus­-devletçi paradigma kimlikleri güçlendirmez. Çünkü bu perspektif iktidar yönelimlidir, kimlik yönelimli değil.

“Ne asimilasyon ne ayrılık” formülü hem ulus devlet iktidarlarının kimlik politikalarını hem de buna karşı ezilen kimliklerin aynı paradigmal ufuk içinde kalan refleks gösterme biçimlerini reddeder.

Tarih okumalarından çok iyi biliyoruz ki, sömürgeciler yakın-uzak kimi halkları sömürüyor. Buna karşı ulusal kurtuluş mücadeleleri gelişiyor. Bu mücadeleler zafere ulaşınca kendi ulus-devletlerini inşa ediyor. Başka bir ifadeyle kendilerini ezmiş olan rejimin aynısını bu kez onlar kuruyor. Ve bu kez yeni ulus devlet öncekinin yarattığı sorunları yaratmaya başlıyor. Kısırdöngü böylece sürgit devam ediyor.

Demokratik entegrasyon bu kısırdöngüyü aşıyor. Kimliklerin eşitlik, özgürlük temelinde birliği, kolektivitesi modelleniyor.

 

Devlet-Demokratik Entegrasyon-Toplum

Demokratik entegrasyon en genel anlamda toplum ile devlet arasında yeni bir hukuki, siyasi sözleşme modelidir.

Demokratik entegrasyon hem toplumun hem de devletin değişim-dönüşümünü koşullayan bir yapıdır. Entegrasyon modelini tek yönlü, yani bir şeyin diğerine eklemlenmesi olarak düşünmemek lazım. Zira demokratik entegrasyon tüm tarafların yeniden konumlanması ile mümkün olabilir ancak. Olabilmesi için devlet de toplum da değişmek durumundadır.

Demokratik entegrasyon için devlet boyutuyla gerekli yapısal, hukuksal dönüşümleri ana hatlarıyla da olsa demokratik cumhuriyet başlığı altında işledik.

Demokratik entegrasyon modelinde devlet ancak tüm etnik kimliklere eşit mesafede yapılanabilir. Herhangi bir inanç kamu adına esas alınıp, diğer inançlar göz ardı edilemez. Yerel ve merkezi yönetim arasında dengeli bir düzenleme zorunluluk arz eder. Düşünce, ifade ve örgütlenme hakları, bireysel ve kolektif kimlik hakları güvenceye alınır.

Toplum boyutuna gelince; toplum çok kimlikli, katmanlı bir yapıdır. Bu yapı içinde her kimlik hem kendi varlığını kendi iradesiyle sürdürür hem de diğerleriyle ilişki içinde olur.

Toplumsal kimliklerin kendi içlerindeki demokratik ulus ve öz-yönetimci örgütlenme özgürlüğü esprisiyle ilişkilenmeleri esastır. Tüm kimlikler birbirine karşı sorumludur. Ayrıca tüm kimliklerin (birey, kolektif) devlete karşı hak ve sorumlulukları olacaktır. Zira devlet de tüm kimliklerin altında birleştiği çatı rolü oynayacaktır.

Burada altı çizilmesi gereken husus şudur; demokratik entegrasyon iki yönlüdür. Birincisi ve esas olanı toplumun içinde gelişen entegrasyondur. İkincisi ise toplumun devletle entegrasyonu. Bu, kimlik, kültür, emek gibi tüm toplumsal alanlar için geçerlidir.

 

a) Etnik kimliklerin entegrasyonu

Entegrasyon farklı varlıklar gerektirir. Etnik kimliklerin toplumsal entegrasyonu, kimliklerin birbiriyle karşılıklı tanıma, saygı ve dayanışma temelinde yeniden ilişkilenmelerini ifade eder. Bu ilişkinin ana ilkesi eşitlik, özgürlüktür.

Kimliklerin, halkların gerçekte birbirleriyle bir sorunları yoktur. Karşılıklı önyargı, düşmanlık algısı ve çatışmalar kimlikler arası ilişki dokusunu tahrip etmiştir. Bunun farkında olarak karşılıklı empatiye yer açmak önemlidir.

Bu nedenlerle etnik kimliklerin birbirleriyle entegrasyonu toplumsallığın en önemli güvencesi ve iktidar karşısındaki gücü olacaktır.

Etnik kimliklerin devletle entegrasyonuysa hukuki ve siyasi yapılanma meselesidir. Devlet kendi sınırları içinde yaşayan etnik kimlikleri hukuken ve siyaseten tanıyacak, onların kolektif haklarını kullanmalarını da güvenceye alacak demektir. Zira sosyo-politik yaşamda her insan ve kimlik hak ve sorumluluklarıyla var olabilir ancak. Kimliğin varlığı kabul ediliyorsa hakları, hukuku ve güvencesi de sağlanacaktır.

Etnik kimlikler devletle yeni hukuk temelinde ve inşa edilecek demokratik kamusal alan üzerinden hak ve sorumluluk dengesinde ilişkilenecektir.

 

b) İnanç ve mezheplerin entegrasyonu

‘Demokratik’ bir devletin etnik kimliği olamayacağı gibi, inancı da olmaz.

İnançlar arasındaki hoşgörüsüzlük ve çatışma hali en az etnik kimlikler arasındaki çatışmalar kadar toplumsal dokuya ve toplumsal barışa zarar verir. Aynı dine mensup insanlar arasında bile sırf mezhep farklılıkları nedeniyle derin hoşgörüsüzlükler hatta çatışmalar yaşanabiliyor.

Devletin bir inancı sahiplenip onu kamu kaynaklarıyla kurumsallaştırması, diğerlerini görmezden gelmesi hatta engellemesi, devletle toplum arasındaki hukuku zedeler. İnançlar hiyerarşik bir ilişkiye tabi tutulmamalı.

Türkiye’de onlarca yıl boyunca genç Müslüman kadınlar sırf başörtüsü takıyorlar diye eğitim hakkından mahrum bırakıldı. Eşleri başörtülü diye pek çok insan hak kaybına uğratıldı.

Müslüman olmayan toplulukların bu topraklarda inançları nedeniyle yaşadıkları acılar biliniyor. Demokratik kültür ve inanç özgürlüğü olmayınca, diğer inançlar açıkça cezalandırılabiliyor. Toplumsal barış ve huzur zedeleniyor.

Özetle hem inançların kendi aralarında karşılıklı hoşgörü ve inanç özgürlüğü temelinde toplumsal entegrasyonu hem de devletle inançlar arasında eşitlikçi hukuka dayalı entegrasyon, toplumsal barış için şarttır.

 

c) Kadınların entegrasyonu

Bugün toplumsal yaşamın her alanında koyu bir cinsiyetçilik ve erkek egemen kültür hakimdir. Sokaklarda, iş dünyasında, kameralar önünde kadınların daha görünür hale gelmiş olmaları yanıltıcı olmamalıdır.

Demokratik entegrasyon, demokratik cumhuriyet, demokratik toplum gibi demokrasi sıfatı taşıyan her projenin ana omurgası cinsiyet eşitliği ve özgürlüğü olmak zorundadır. Dolayısıyla kadınların eşitlik, özgürlük temelinde kamusal yaşamın her alanına aktif özneler olarak katılımının sağlanması başarılmadan bir yol alınamaz.

Bu, sorumluluğu sadece kadınların mücadelesine bırakılamayacak devasa bir toplumsal sorundur ve tüm toplum sorumluluk altındadır. Daha önemlisi, devlet de bu temelde yasal-anayasal düzlemden kurumsallaşma kültürüne, hatta yönetim tarzına kadar cinsiyet özgürlükçü bir perspektifle yeniden yapılanmalıdır.

Kadınların eşitlik, özgürlük ilkesi doğrultusunda hem toplumsal hem de devlet yapısıyla entegrasyonları mutlak bir ihtiyaçtır.

 

d) Emeğin entegrasyonu

Kapitalist ulus-devlet, sermayenin sistemidir, onun çıkarlarına göre işler. Yasal-anayasal hukuk sermayenin çıkarlarına göre dizayn edilir. Devlet iktidarları sermayenin çıkarları doğrultusunda politika yürütür.

Kapitalist ulus-devlet emeği tek bir koşulla sisteme entegre eder; sömürüye açık olacak. Ve tüm toplum kendisini, emeğini daha çok sömürüye açmaya zorlanır.

Emek üzerindeki sömürü kadar, emekten dışlanan toplumsal kesimlerin giderek artması da bir toplumsal beka sorununa dönüşme potansiyeli taşımaktadır. Bu, önemli bir insan hakkı ihlali anlamına gelmektedir.

Tüm bu ve sayılabilecek benzeri nedenlerle emeğin demokratik toplumcu değerler üzerinden yeniden yapılandırılması hayati bir ihtiyaçtır. Üretici toplumsal kesimlerin üretimden gelen güçlerini toplumsal yaşama aktarmaları için gerekli kamusal mekanizmaların geliştirilmesi önemli bir ihtiyaçtır.

Emek alanında dışlanan devasa insan nüfusunun da emeğe entegre edilmesi, emeğin toplumsal örgütlenmesi bakımından zorunludur. Bunun için yerel ekonomilerin, yerinden ekonomiye katılım mekanizmaları olarak komün, kooperatif tarzı kolektif girişimlerin geliştirilmesi ve ihtiyaçlar oranında devlet tarafından da desteklenmesi projelendirilmeli, yerel ekonomilerin entegrasyonu yasal-anayasal temelde yapılmalıdır.

Emeğin özgürlüğü ve bu temelde toplumsallığı sağlanmadan hiçbir ahlaki eşitlikçi, özgürlükçü iddia gerçek anlamının karşılığını bulamaz. Emek yaşamın temeli, insanlaşmanın yoludur.

 

e) Göçmenlerin entegrasyonu

Günümüzde giderek büyüyen ve neredeyse dünyanın her yerine yayılan bir göçmen topluluğu var. Başta Batı dünyası olmak üzere, tüm dünya her gün daha da büyüyen bu sorun karşısında kaygıyla duruyor. Sosyo-ekonomik koşullarının görece daha iyi olması nedeniyle göçmen akınının yönü daha çok Batı’ya dönüktür. Bu durum şimdiden Batı dünyasının ekonomi-politiğini, sosyalitesini ciddi oranda etkilemeye başlamıştır. Çünkü Avrupalının gözünde göçmen ucuz işgücü, dolayısıyla ekonomik refah kaybı; radikal dincilik, dolayısıyla sosyal güvensizlik; örgüt bağlantıları, dolayısıyla güvenlik tehdidi demektir. Avrupa’da son on yıllarda giderek gelişen göçmen karşıtlığı, neo-faşist içe kapanmacı siyasetlerin ve bu çizgideki siyasi partilerin yükselişinin gerisinde bu dinamik başat rol oynamaktadır. Bu, durumun yanlış okunduğunun göstergesidir. Şayet göçmen gündemi doğru okunmaz, gerekli tedbirler alınmazsa hesaba katılmayanları da dahil, ciddi bir risk potansiyeli barındırmaktadır.

Göçmenlik bir sorundur. Ama göçmen bir sorun olarak görülmemelidir. Onlar kapitalist neo-liberal ekonomi ve savaş politikaları sonucunda kendi ekonomik, kültürel coğrafyalarından, yaşam alanlarından kopmak zorunda bırakılmış sistem mağdurlarıdır. Doğru değerlendirilmeleri durumunda önemli bir toplumsal dönüşüm potansiyeli olarak da rol oynayabilirler.

Göçmenler gündemi yardımla, yardımseverlik kampanyalarıyla karşılanamayacak kadar büyük ve çok yönlü bir sorundur.

Her ülke bu sorun ve gündemin etkisi altındadır. Türkiye’de an itibariyle üç-beş milyonluk bir göçmen nüfusundan söz edilmektedir. Bu, genel nüfusun %5-6’sına tekabül etmektedir. Bu nedenle her ülke gibi Türkiye’nin de göçmenlerle ilgili stratejik bir politikası olmalıdır.

Göçmenler kendi isteklerine ve ekonomik-politik koşullara göre geçici ve kalıcı göçmenler olarak ayrıştırılmalı ve özgün politikalarla topluma entegrasyonları sağlanmalıdır. Dil, kültür, ekonomi, politika vb. tüm alanlarda entegrasyon politikaları birbirini tamamlayacak şekilde senkronize işletilerek toplumsal entegrasyonun başarı şansı yükseltilebilir.

Göçmenlere yönelik ayrımcı, dışlayıcı, ırkçı yaklaşımlar; göçmen emeğinin sömürülmesi, cinsel istismar gibi sıklıkla ve dünyanın hemen her yerinde gündeme gelen insan hakları ihlallerine karşı yasal, hukuki tedbirlerin alınması da entegrasyonun önemli bir yönünü oluşturur.

Göçmenlerin doğru ve çok yönlü politikalarla entegrasyonunun sağlanması ve demokratik toplumun asli bileşenleri olarak özgürce yaşamalarına olanak sağlanması demokratik entegrasyon ve demokratik ulusun gereğidir.

Bu başlıklar sadece önemleri bakımından ve örneklemek için öne çıkardığımız hususları içermektedir. Demokratik entegrasyon elbette bunlarla sınırlı bir model değildir. Demokratik entegrasyon toplumsal yaşamın her alanında, mesela ekoloji alanı, mesela dezavantajlı toplumsal gruplar ve diğer alanların tümünde entegrasyonu esas alır.

Demokratik entegrasyonda temel espri, toplumsal yaşamı oluşturan tüm bileşenlerin kamusal yaşama kolektif katılımlarını sağlamak ve hiçbir bileşenin dışarıda kalmamasını başarmaktır.

Bu bağlamda demokratik entegrasyonun hedeflerini üç maddede özetleyebiliriz:

1- Toplumsal kimlikleri, demokratik, sosyo-kültürel olgular olarak yeniden kurar. Kimlik hakları için mücadeleyi çatışma zemininden demokratik mücadele zeminine taşır.

Ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesini de felsefi, ideolojik bağlamda yeniden yorumlar, kimliklerin sosyo-kültürel olgular olarak eşitlik, özgürlük ilkesi üzerinden farklılıklar içinde birlik temelinde yaşamasını hedefler.

2- Devleti, demokrasi ve hukuk temelinde, dolayısıyla tüm kimliklere eşit mesafede bir kamusal koordinasyon ve yönetim merkezi olarak yeniden düzenler.

3- Söz konusu model güçlü bir tarih-toplum felsefesine dayalı genel bir modeldir. Tüm kimlikler için geçerli ve kalıcıdır.

Bu nedenle Türkiye boyutuyla demokratik entegrasyon bir bölge için, bir kimlik için değil, tüm ülke için devreye sokulacak bir modeldir. Böyle olmazsa demokratik entegrasyonist olunmaz.

 

5.BÖLÜM
ORTADOĞU’DA DEMOKRATİK ENTEGRASYONİST ÇÖZÜM VE KÜRTLER

 

Ortadoğu

Demokratik entegrasyon, açımlamaya çalıştığımız içeriğiyle kapitalist ulus-devlet politikalarının derinleştirdiği kimlik, kültür sorunlarını çözme potansiyeli güçlü, uygulanabilir bir perspektiftir. Bu modeli hemen her yere uygulanabilir kılan en önemli özelliği ise esnekliğidir.

Ortadoğu bu modele en acil ihtiyacı olan bölgelerin başında geliyor. Çünkü kimlik ve kültür eksenli çatışmalar en yoğun ve karmaşık haliyle Ortadoğu’da cereyan ediyor. Böyle devam etmesi, toplumsal uyumsuzlukları derinleştirecektir.

Ortadoğu tarihsel olarak çok kimlikli bir sosyo-kültürel yapıya sahiptir. İnsanın insanlaştığı, ilk ekin, ilk evcilleştirme, ilk yerleşik yaşama geçiş coğrafyasıdır. Uygarlık ilk olarak bu coğrafyada gelişmiştir, ilk devlet burada kurumsallaşmıştır; üç tek tanrılı din, yüzlerce, binlerce düşünce, inanç bu topraklardan doğmuştur.

Bu kadim tarihsel, kültürel birikimlerin bugün içinde bulunduğu durum ise içler acısıdır. Neden? Çünkü çok kimlikli bir kültürün orta yerine kimlikleri çatıştırma üzerinden yaşayan iktidarcı bir mekanizma yerleştirilmiştir. Amaç ise bir avuç iktidar çevresinin çıkarlarını kurumsallaştırmak ve korumaktır.

Bu noktada şu hususun altını çizmek gerekiyor. Kimlikler egemenler için taraftar toplamaya çok müsait birer iktidar aracıdır. Sözgelimi bir devlet iktidarının çıkarları herhangi bir sebeple tehlikeye düştüğünde çıkıp, “benim çıkarlarım tehlikede” dese, kimse sesini bile duymayabilir. Ama çıkıp “Türk-Arap-Kürt halkının çıkarlarına saldırı var, halkın geleceği karartılıyor” diye yaygarayı kopardı mı, anında milyonlarca insanı arkasında hizalanmış bulabilir. Demek oluyor ki, kimlik siyaseti önemli oranda istismara dayanıyor. Böyle olmasa, sadece Arap milletinden yirmi iki ayrı ulus-devletin varlığını kim nasıl açıklayabilir? Üstelik çoğu aynı ittifak bloku içinde bile yer almayan/alamayan yirmi iki devlet.

Ortadoğu’nun 20. yüzyılını inceleyecek bir sosyal tarihçi kendisini dehşete kapılmaktan kurtaramaz. Savaş dünyanın her yerinde olmuştur, olur. Bir yıl, beş yıl, otuz yıl sürer. (Avrupa’da da Otuz Yıl Savaşları, Yüz Yıl Savaşları vardır). Ortadoğu’da ise yüz yılı aşkın bir süredir çatışma, savaş neredeyse hiç durmadı. Ve son 25-30 yıldır yaşanan gelişmeler gösterdi ki bitecek gibi de durmuyor. Nitekim her gün yeni bir savaş sarmalı ortaya çıkmaktadır. Şimdi İran, Lübnan, Yemen, Somali, Libya vb. pek çok yerde sıcak çatışma ve savaş vardır.

Ulus-devlet sadece Ortadoğu’da krizde değil; kriz geneldir. Ve gerçekte ulus-devlet modern içerimleriyle Ortadoğu’ya hiç gelmemiştir. Ulus devlet Ortadoğu’ya dayatılmıştır ama burada ulus-devlet mayası tutmamıştır. Çünkü kültürel doku uyuşmazlığı vardır. En genel anlamda ise çok kimlikli, çok kültürlü bir coğrafyaya tekçi, faşizan bir kimlik siyaseti uygulanamaz. Dayatılırsa patlama olur. Nitekim öyle de oldu. Yüz yılı aşkın bir süredir bölge kimlik çatışmalarıyla yangın yerine dönüştürülmüş durumdadır.

Ortadoğu’da işbirlikçi yerel iktidarlar eli ve aracılığıyla bir sömürü çarkı oluşturulmuştur. Kimliklerin çatışması ise bu çarkın sessizce ve dikkat çekmeden dönmesini sağlamaktadır.

Bu çark eskidi, artık iş yapmıyor. Küresel ekonomi-politiğe de arıza çıkarabiliyor. Bu nedenle bölgedeki zenginlik kaynaklarını küresel sermayenin sömürüsüne açacak yeni bir bölgesel dizayn sürecinin tam ortasındayız. Küresel, bölgesel çıkar çevreleriyle yerel iktidarlar arasındaki savaş bu kaynaklarla; enerji yollarının oluşturulması, değerli madenlerin yönetimi vb. ile ilgilidir. Savaşta tahrip olan, ölmezse bile yaşamı alt-üst olan yine ezilen toplumsal kesimler, inanç çevreleri ve etnik kimliklerdir. Çünkü iktidar güçleri savaşı yine kimlikler üzerinden kurgulamaktadır.

Ortadoğu’nun egemenlerin çıkar savaşı alanı olmaktan çıkarılması için kimliklerin eşitlik ilkesi temelinde birlikte yaşamasını öngörmesi nedeniyle demokratik entegrasyon olabilecek en ideal çözüm yoludur.

Demokratik entegrasyon toplum merkezli bir modeldir. Ortadoğu’da halkların, inançların birlikte yaşama kültürü çok güçlüdür, köklüdür. Kimlikler binlerce yıl yan yana ve birlikte yaşamışlardır. Sorunların kaynağı, kimlikleri iktidar için araçsallaştıran, çatıştıran işbirlikçi yönetimlerdir. Bu iktidarlar aradan çekilse, çıkarılsa halkların, inançların birlikte yaşamasının önünde bugün de bir engel yoktur. Kimlikler arasında oluşan suni mesafeler ve önyargıları tolere edebilecek bir kültürel derinlik, ortak yaşam deneyimi ve sosyal basiret bölge insanında ziyadesiyle mevcuttur.

Bu modelin doğru taşırılması durumunda Ortadoğu toplumunda karşılık bulma potansiyeli çok güçlüdür. Çünkü demokratik entegrasyon modeli toplumdan yanadır ve bunun başarılması durumunda tabanda oluşacak toplumsal örgütlenme ve politik güç, devlet yapılarını da değişime zorlayacaktır. Çünkü toplum ne kadar çok ve güçlü bir şekilde siyasete dahil olur, kendi siyasetini tabandan örgütlerse, yönetim erkine de o kadar ortak olacaktır.

Demokratik entegrasyon iktidar uygulayım mekanizmasını tersine çevirir. Toplum siyasete dahil oldukça devlet iktidarının alanı daraltılır.

Ortadoğu, uygarlığın düşünsel, kurumsal yapılanmasında öncülük etmiş kültür kurucu bir coğrafyadır. İnsanlığın sistemik krizle yüz yüze olduğu; toplumsal bunalımların çok yönlü derinleştiği günümüz dünyasında Ortadoğu tarihsel kültürüyle buluşabilir, bunu güncelleyebilirse, insanlığa yeni umut kapıları açabilir. Bölgenin çözüm gücü vardır ve potansiyeli güçlüdür. İnsan kaynakları, coğrafi zenginlik kaynakları, jeo-stratejik konumu, tarihsel birikimleri buna uygundur.

Demokratik entegrasyon bu misyonun başarıyla yaşamsallaşması için hem bir yol hem de çağrıdır.

 

Kürt Sorunu ve Demokratik Entegrasyonist Çözüm

 

Kürt sorununun iki yüz yıllık bir sorun olduğu sıklıkla dile getirilir. Oysa Kürt sorunu Kürt coğrafyasının, nüfusunun ikiye bölündüğü Kasr-ı Şirin Antlaşması’ndan (1639) bu yana vardır. İki yüz yıl Osmanlı-Türkiye süreci için kullanılır.

Kürt sorunu karakteristik olarak bölgesel bir sorundur. Irak ve Suriye uzun bir süre Arap milliyetçisi Baas rejimleri tarafından yönetilmiştir. İran Şah rejiminden sonra elli yıla yakın bir süredir de molla rejimi tarafından yönetiliyor. Türkiye yüz yılı aşkın bir süredir ulus-­devlet rejimi ve milliyetçi kimlik ile yönetilmektedir.

Bu nedenlerle gerek tarihsel gerek güncel iktidar temsilleri bakımından Kürtlere egemenlik dayatan muhatapları hem ideolojik hem devlet yönetimi, kültürü bakımından birbirinden farklı olmuşlardır, farklıdırlar.

Saddam rejimi yıkılmış, Suriye’de Esad iktidarı devrilmiş, molla rejimi sallantıdadır; ama Kürtler ayaktadır.

Ülke toprakları bölünmüş başka halklar da vardır. Mesela Bask ülkesi toprakları İspanya ile Fransa arasında bölünmüştür. Fakat ülkesi, nüfusu dört ayrı devlet arasında bölüştürülmüş tek örnek, Kürtlerin yaşadığı coğrafyadır. Üstelik bölgesel ve küresel sistemin onay ve desteğiyle bu yapılmıştır.

Sorunun bugününe ve bu yıkımdan çıkışın yollarına, çözüm perspektifine dönersek; dört ülkenin ideolojik ve kurumsal yapıları, tarihsel ve güncel politik motivasyonları farklılıklar arz eder. Yine Kürtlerle ilişkilerinde de tarihsel, kültürel farklılıklar olduğu aşikârdır. Bu nedenlerle Kürt sorununun her ülkede demokratik entegrasyonist çözümü aynı modelle olmaz. Kaçınılmaz olarak farklılıklar arz edecektir. Sözgelimi, merkezi devlet yönetiminin demokratikleşmeye çok uzak olduğu bir politik atmosferdeki çözüm modeliyle, demokratik işleyişe açık bir atmosferdeki çözüm modeli farklı olacaktır.

Irak Kürt sorununu uluslararası güçlerin de katkı ve katılımıyla federasyon modeliyle çözme yoluna gitmiş, Kürtlerin Irak devletine entegrasyonunun yolu açılmıştır. lrak’ın politik yapılanması, kültürel dokusu göz önünde bulundurulunca, makul bir entegrasyon yoludur bu.

Kürt Federe Bölgesi’nin demokratik esaslar temelinde yeniden örgütlenmesi, toplumun yönetime aktif katılımının sağlandığı bir kamusal alan inşası durumunda bu model uygulanabilir, etkili bir entegrasyon sağlayabilir. Bu temelde bu entegrasyon desteklenebilir, desteklenmelidir.

lrak’ta devam eden sorun, halen çözülemeyen ve ihtilaflı olarak tanımlanan Kürt bölgelerinin durumudur. Şengal’den Musul’a, Kerkük’ten Xaneqin’e olan Kürt coğrafyası da federasyon kapsamına alınarak entegrasyon çözümü tamamlanabilir.

Suriye çok kimlikli, çok kültürlü bir ülkedir. Demokratik entegrasyon modeline en çok ihtiyacı olan ülkelerden biridir. Kürtlerle Suriye devleti arasında geliştirilen entegrasyon modeli yenidir. Süreç halen devam ediyor. Kürt bölgelerindeki yerel kamusal alanlar korunur, yasal-anayasal güvenceye alınırsa, yaratıcı ve yeni bir model çıkabilir ortaya. Suriye’de Kürtler önemli bir politik, askeri güçtür. Toplumsal örgütlenmeleri güçlüdür. Bu nedenle başarı şansları yüksektir. Dikkatle ve yakından izlemekte yarar vardır.

İran Kürt kimliğini, Kürt varlığını hiç inkâr etmemiştir. Kürtlerin İran ile ilişkileri Med-Pers zamanına kadar gerilere gider; hatta daha da gerilere. İki halkın iç içe yaşama tarihi çok eski ve kesintisizdir. İran Kürt varlığını inkâr etmediği için mevcut durumda İran’da adı “Kürdistan Eyaleti” olan bir bölge vardır. Fakat bu eyalet hem İran’daki tüm Kürtleri içermiyor hem de içi boşaltılmış durumdadır. Başka bir ifadeyle İran’ın Kürt varlığını kabul etmesi olumludur ama bu onun Kürt halkının politik, ekonomik haklarını da kabul ettiği anlamına gelmez. İran’da mevcut durumda siyasi ve ekonomik belirsizlik devam etmektedir. Geçici anlaşmalar, durulmalar olsa da bu belirsizliğin önümüzdeki yıllara hatta belki on yıllara yayılabileceği ihtimali az değildir.

Kürtler İran’daki, başta Farslar olmak üzere diğer halklarla ortak yaşamın yollarını bulabilecek, böylece İran’daki belirsizliği, İran halklarının lehine olacak şekilde azaltabilecek en örgütlü, etkili güçlerin başında gelmektedir. Demokratik entegrasyona dayalı federal İran bir çözüm olabilir. Kürtlerin kendi coğrafyaları içinde ekonomik ve politik anlamda kendi kendilerini yönetebilecekleri bir yapıya kavuşmaları ve bu temelde entegrasyonları artık ertelenemez bir ihtiyaçtır. Ne küresel koşullar ne de bölgesel dizayn siyasetleri daha çok beklemeye izin veriyor.

İran için bu model, aynı zamanda içinde bulunulan krizi aşma yoludur. Sadece Kürtler için değil, İran’da bulunan tüm halklar için çözüm yolu demokratik entegrasyon temelli federal yapılanmadır.

 

Türkiye’de Kürt Sorunu ve Demokratik Entegrasyon Çözümü

 

Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasına dayanır. Türkiye’deki Kürt sorunu da Osmanlıların izledikleri politikalardan bağımsız değerlendirilemez. Osmanlı-Kürt ilişkileri taraflar açısından iki yönüyle önemli ve öğreticidir. Zira Osmanlılar ile Kürtler ittifak halindeyken hem imparatorluk hem Kürt halkı daha da güçlenirken, ilişkilerin bozulduğu dönemlerde ise her iki taraf da kayıplar yaşar.

Kürtler bu toprakların asli üyeleridir ve binlerce yıldır bu topraklardan kopmadılar, koparılamadılar. Alparslan’ın Anadolu’ya Kürt ittifakıyla girdiği ve bunun dönem itibariyle her iki halkın yararına sonuçlar ürettiği gerçeğini hatırlatmakla yetinip geçiyoruz.

Osmanlı ile Kürtler arasında 16. yüzyılda kurulan ilişki ve ittifak inişli-çıkışlı da olsa 19. yüzyıla kadar ciddi bir sorun yaşanmadan devam etmiş, Kürt-Osmanlı ilişkileri önemli oranda yolunda gitmiştir.

19. yüzyılın başından itibaren ise, Osmanlı İmparatorluğu ile Kürtler arasında sürekli büyüyen, karmaşıklaşan bir sorun alanı oluşmuştur. Avrupa’da gelişip yayılan ulus-devlet ve milliyetçilik Osmanlıların batı yakasında kayıplar yaratmıştır. Toprak kaybı, bağımsızlık ilanları, isyanlar nedeniyle Batı’da kan kaybeden Osmanlı, farklı cephelerde savaştırmak için Kürtlerden aşırı düzeyde asker ve ağır vergiler talep etmeye, Kürtleri baskı altına almaya başlamıştır.

19. yüzyıl Kürt Baban İsyanı (1806) ile başladı ve 19. yüzyıl boydan boya Kürt isyanları yüzyılı oldu.

Osmanlı 20. yüzyıla ve 1. Dünya Savaşı’na bu isyan yüzyılının ardından ve onun yüküyle girdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun Kürtlerle ittifakı bozan dayatma ve saldırıları olmazsa, 19. yüzyıl isyanları da olmazdı. Osmanlıların 1. Dünya Savaşı’ndaki durumu farklı olabilir; savaştan sonra da Misak-ı Milli sınırları korunabilirdi. Osmanlı-Kürt ilişkilerinin tahrip olduğunu bilen uluslararası güçler sahada yaşanan yıkımın üzerine ayrılıkçı tohumlar ekti ve Türklerle Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı Misak-ı Milli parçalandı. Kim kazandı? Türkler mi, Kürtler mi?

Şunu belirtmeden geçmek olmaz; Osmanlı İmparatorluğu Kürtleri hiçbir zaman inkâr etmemiştir. 19. yüzyıla kadar Kürtlerin yerel, otonom otoritelerini tanımıştır. 19. yüzyılla birlikte ilişkiler bozulmuştur ama yine de inkâr yoktur. İttihat Terakki’nin ilk kuruluşunda Kürtler de vardır. İdealde Osmanlı’yı oluşturan milletlerin ortak bekası söz konusudur.

İttihat Terakki, iktidarı ele geçirdikten sonra Türkçülüğe, dolayısıyla inkara yöneldi. Kürtlere dönük çelişkili politikalarına rağmen Abdülhamid’de de inkâr yoktur. Bu önemlidir çünkü bir kimliği yasaklamak, bağımlılaştırmak hatta sömürmek ile onu inkâr etmek arasında fark vardır. İnkâr, yasaklamaktan da sömürmekten de daha ağır bir hakarettir.

Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in kuruluşu sürecinde Mustafa Kemal Kürtlerle yakın bir ilişki kurmuştur.

1921 Anayasası’nda da Kürtlere özerklik hakkı tanınmıştır. Fakat önce Lozan, ardından 1924 Anayasası’nda özerklik hakkı ortadan kaldırılmıştır. Türkçü özünü ve inkâr siyasetini yeni koşullara uyarladı. 1924 Anayasası’nın ruhu bu nedenle İttihatçı’dır.

Türkiye büyük oranda İngilizlerle ilişki içinde kuruldu. İngilizlerle gerçekte çalışan Mustafa Kemal ekibiyken, Kürtler bir taraftan İngiliz işbirlikçiliğiyle, diğer taraftan gerici ajandalara sahip olmakla suçlandı.

1925-1940 arası Kürdistan coğrafyası isyanlarla çalkalandı. Ardından 1970’Ierde başlayıp bugüne kadar aralıksız devam eden elli yılı aşan PKK direnişine gelindi.

Bu süreç Türkiye’ye, Türklere ne kazandırdı ne kaybettirdi? Sonuç alındı mı? Hayır! Kürtler bugün 60 milyonluk nüfuslarıyla Ortadoğu’nun en diri, en politik halk gerçekliklerinin başında yer alıyor.

Türkiye Cumhuriyeti devleti için yüz yıllık Kürt politikasının özü-özeti şudur; göze aldığı tüm bedellere, ödediği tüm maliyetlere rağmen Kürtleri inkâr siyaseti, Kürtlerden çok Türkiye’nin geneline zarar vermiştir. Objektif bir analistin çok rahatlıkla tespit edebileceği yalın gerçeklik budur.

O halde Türkiye devletinin sınırları içinde yaşayan halkların bugününü, geleceğini düşünen Türkiyeli siyasetçilere, güvenlik bürokrasisine, diplomatlarına ve en çok da toplumuna sorulması gereken soru şudur: Yüz yıl boyunca kaybettiren bu politikaya devam mı edilecek? Edilmeyecekse, yerine ne konulacak?

Kürtler son elli yıllık mücadele üzerinden kendilerini buldu. Varlık mücadelelerini kazanarak varlıklarını tüm dünyaya kabul ettirdiler. Büyük kazanımlar elde ettiler. Fakat reel-sosyalizm çöktü, Kürtlerin özgürlük savaşı da otuz yıldır pata durumunu aşamadı. Kürtler ulus-devlette ısrar ederse -ki bu her şeye rağmen mümkün olabilir- bu yüzbinlerce, belki de milyonlarca insanın canına mal olacaktır. En önemlisi ise ulus-devletin çözüm olacağına dair hiçbir garanti yoktur. Hatta daha çok sorun üreteceği kesin gibidir.

Bütün bunlara rağmen Kürtler ulus-devlet mi diyecek, yoksa daha gerçekçi, toplumcu bir çözüm yolu mu bulunacak?

Tam da bu denklemde küresel güçler devreye girmiştir ve Ortadoğu’yu küresel sermayenin güncel çıkarlarına göre yeniden dizayn etmeye çalışıyor. Bu dizaynda Kürtlere de bir yer vardır. Uluslararası güçlerin politikalarına uygun hareket edilirse, ulus-devlet veya ulus­-devletimsi yapılar mümkündür. Ama bu durumda Kürtlerle Türklerin, Kürtlerle Arapların ve Kürtlerle Farsların ilişkileri daha çok tahrip olacaktır. Kürtler çevresinde bulunan halklarla çatışmalı ve uluslararası güçlere ise bağımlı hale gelecektir. Böylesi bir durumda Kürtler de Türkler de Farslar da Araplar da kaybedecektir. Bu gidişatın başka bir çözümü yoktur. Burada mesele daha çok askere, silaha, teknolojiye sahip olup olmamakla ilgili değildir.

Tarihin bir akışı vardır ve bu akış gelmiş bir çatala dayanmıştır. Acaba hangi yol yürünecektir?

Bu sorunun muhatabı ne tek başına Kürtler ne de Türklerdir. Muhatap Türkler ve Kürtlerdir. Uluslararası güçlerin yeni dizaynına onay mı verilecek yoksa ittifakla Türkiye büyütülüp barış merkezi haline mi getirilecek?

Bu sorular tarihi, yakıcı sorulardır. Kaçmak da kaçamak yanıtlar da yarım ağız yorumlar da durumu kurtarmaya yetmez. Net tutum almayanlar bu akışın önünde duramazlar.

Demokratik entegrasyon işte tam da bu soru ve sorunlara gerçekçi, uygulanabilir ve toplumcu yanıtlar üreten bir çözümdür.

Türkiye’de Kürt sorununun demokratik entegrasyon temelinde çözümü üç şeyi birden başarır:

1- Türklerle Kürtler arasındaki son elli yılı, özellikle zorlayıcı, yıkıcı olan iki yüz yıllık çatışmayı sonlandırır. Böylece halkları çatışmanın yarattığı, başta insan kaybı olmak üzere tüm maliyetlerden kurtarır.

2- Uluslararası ve bölgesel güçlerin Türkiye üzerinde oynamak istedikleri oyunları, zayıflatma ve kendine bağlama siyasetlerini boşa çıkarır. Türkler ve Kürtler başta olmak üzere halkların dayanışmasına dayalı barış ve refahın önünü açar, Ortadoğu’ya yeni bir toplumcu çözüm ufku sunar.

3- Türk ve Kürt halklarının hassasiyetlerini gözeten kimlik eşitlikçi, özgürlükçü ve uygulanabilir bir model sunar.

Türkiye korkulanın aksine bölünme bir yana, entegrasyonist çözümle Ortadoğu’ya açılır, etki alanını genişletir. Kürtler ise Ortadoğu’nun dönüştürücü gücü olarak tarihsel bir misyon üstlenir.

 

Kürt Sorununun Demokratik Entegrasyonist Çözümü Nasıl Olacak?

 

Her kimlik, kültür haklarıyla birlikte vardır. İnsan haklarıyla insandır. Haklarından yoksun bir varlık düşünülemez.

Son on yıllarda mücadeleyle paralel olarak Kürt varlığını inkarın modu da değişmiştir. Artık herkes Kürtlerin varlığını kabul ediyor. İnkâr eden yoktur. Fakat bu kez de Kürtlerin hakları inkâr ediliyor. “Kürtler vardır ama hakları yoktur” ya da “haklarına gerek yoktur.” Bu, inkarın inceltilerek sürdürülmesi politikasıdır. Buna, inkarın zorla sürdürülmesi de denebilir.

Kürtler demokratik entegrasyon modeliyle Türkiye’nin birliği-bütünlüğü içinde, sadece sınır birliği değil; sosyo-kültürel, ekonomik, politik birliği içinde kendi kimlik haklarını kullanacaktır.

“Kürtler vardır ama hakları yoktur” gibi safsatalarla oyalanmanın bir anlamı kalmamıştır. Peki, bu nasıl olacak?

Demokratik cumhuriyet ve demokratik entegrasyonu işlediğimiz bölümlerde kimi başlıklar altında ortaya koyduğumuz hususlar genel ilke ve ölçü çerçevesidir. Bu çerçeve, sadece Kürt sorunu için değil, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde var olan tüm kimlik ve toplumsal sorunların ülkenin birliği, bütünlüğü zemininde çözümü için perspektif sunuyor. Kürt sorunu da bu çerçeve içinde demokratik entegrasyonla çözülebilir.

Fakat bu ölçü, ilke çerçevesinin bütünüyle yaşama geçirilmesi zaman alacaktır. Bu nedenle ve arz ettiği aciliyet sebebiyle Kürt sorununun demokratik entegrasyonist çözümü için bir başlangıç niteliğinde de olsa, bir çerçeve zorunluluk arz ediyor.

Kürt sorununun çözümünde başlangıç için asgari düzenlemeler şu şekilde özetlenebilir:

1- Düşünce, dolayısıyla ifade ve örgütlenme özgürlüğü. Bunun içinde yerelden genele demokratik siyaset alanının yasal güvencelerle tesis edilmesi ve yerel Kürt kültürel örgütlenmelerine imkân sunulması da vardır.

2- Yerel demokrasi, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, sosyal, ekonomik, kültürel alanlarda yerel yönetimlerin inisiyatif alanlarının genişletilmesi, buna uygun olacak şekilde yasal, idari altyapı düzenlemelerinin yapılması.

Kürt sorununun Türkiye’de şiddet ve çatışmadan arındırılarak demokratik entegrasyonu için bu demokrasi ilkelerinin tesisi, başlangıç için asgari ihtiyaçları karşılayabilir.

Demokratik entegrasyon ve demokratik cumhuriyet Türkiye’de yaşayan her kimlik ve toplumsal bileşenin eşitlik, özgürlük ilkesi temelinde politik entegrasyonu için ihtiyaç duyulan demokratik değerler bileşkesi olarak düşünülmelidir. Toplumsal birlik ve bütünlüğünü, toplumsal barışını demokratik ilkeler temelinde başarmış bir Türkiye Cumhuriyeti hızla gelişecek ve başta Ortadoğu olmak üzere, tüm dünya için bir modele dönüşecektir.

Ortadoğu’da bir yıkıma dönüşme potansiyeli taşıyan yeniden dizaynın gündemde olduğu böylesi tarihi bir süreçte doğru adımlar atma ve hazırlıklı olma halklarımızı olası yıkımlardan kurtarmanın tek yoludur. Unutulmamalıdır ki, tarihin akışının hızlandığı zamanlarda atılan her adım kader tayin edicidir. Çıkış da çöküş de atılan adımlarla gelir.

 

 SONUÇ

Bu bir yeniden yapılanma sürecidir. Bu süreçte yeniden yapılanma perspektifini güçlendirme eksenli tartışma, öneri ve eleştiriler ne kadar yoğun olursa, sonuç da o kadar verimli olacaktır. Katılımın güçlü ve çok yönlü olması beklenen bir durumdur. Çünkü toplumsal dönüşüm ihtiyacı yakıcıdır ve bu tüm toplumun yaşamıyla, geleceğiyle ilgili bir gündem ve süreçtir. Tartışmadan yeniden inşaya kadar, süreçlerin tamamı ne kadar çok toplumsallaşabilirse, başarı şansı da o kadar yükselecektir.

Yeniden yapılanma süreçlerinde temel espri, her insanın, ideolojik-politik yapının yeniyi öncelikle kendisinde başarma sorumluluğunun ifasına dayanıyor olmasıdır. Bu, tarihsel­-toplumsal dönüşüm süreçlerinin karakteri gereğidir. Sistem, kamusal düzen yenilenip demokratikleşecekse, insanların hem tek tek hem de kolektif kimlikler olarak demokrasi kültürüne göre yeniden yapılanmaları gerekiyor. Anti-demokratik bir zihin ve politik motivasyon hakim oldukça, hiçbir demokrasi kurumunun çarkı hakkıyla dönmez.

Dönüşüm bütünseldir, bütünselliği sağlayabildiği oranda başarı şansı yakalayabilir.

Kürtler gündemleştirdiği için Türkiye’de demokratik cumhuriyet, demokratik entegrasyon konuları önemli oranda Kürt sorunu ile sınırlı projeler olarak algılanıyor. Oysa bunların Kürtlerle ilgisi, Türklerle veya Araplarla olan ilgisi kadardır; daha az veya daha çok değil.

Metinde de görüldüğü gibi hem demokratik cumhuriyet hem demokratik entegrasyon genel-evrensel teorilerdir. Türkiye ve Kürt entegrasyonu ise bu evrenselliğin tekil boyutunu oluşturur. Türkiye’yi değil, İspanya’yı işliyor olsaydık, Kürtler yerine Basklılar derdik.

Demokratik cumhuriyete en çok ihtiyacı olan ülkelerden biri Türkiye’dir. Darbeci anayasalar epey bir süredir miadını doldurmuştur. Artık yürüyememesi bir yana, topluma yük oluyor, verdiği zarar her gün büyüyor.

Türkiye’de devletin toplum için, toplumun bugünü ve geleceği için yeniden örgütlenmesi zamanıdır. Demokratik cumhuriyet öz olarak budur. Devlet toplumsal ihtiyaçlara göre yeniden örgütlenecektir.

Ortadoğu demokratik cumhuriyet, demokratik entegrasyona dayalı yeni bir toplumsal özgürleşme çağına öncülük edebilir. Bu potansiyele sahip Ortadoğu insanı da her zaman toplumcu, kolektife yatkın bir toplum olmuştur.

Türkiye kendi içinde sağlıklı bir dönüşüm süreci yaşayabilirse, Ortadoğu’daki toplumsal dönüşüme de öncülük edebilir. Kürt entegrasyonu Türkiye’nin başta ilgili ülkeler olmak üzere, bölgedeki öncülük rolünü pekiştirecektir.

Ülkemiz ve bölgemiz için giderek tüm insanlık için ufkumuzu geniş, vizyonumuzu açık tutmamız lazım. Doğru bir toplumcu felsefe, politik vizyon ve giderek daha çok yayılacak şekilde kolektif eylemselleşme sağlanabilirse, başarı imkân dahilindedir. Türkiye’nin de Ortadoğu’nun da bu potansiyeli vardır. Yüzyılı aşkındır bu potansiyel iç çatışmalarla, anti­demokratik rejimlerle bastırıldı, heba edildi. Ama bu oyun bozulabilir.

Aydınlar, entelektüeller, siyasetçiler, bürokratlar, devrimciler, sosyalistler, liberaller, milliyetçiler, din insanları bu noktada tarihi bir sorumlulukla karşı karşıyadır. Ülke ve bölge aydınına olan ihtiyaç hiç bu kadar büyük olmamıştı.

Aydın olmak, sorumluluk sahibi olmak demektir. Görmek sadece söz söylemekle, uyarmakla karşılanamaz. Eylemselleşmek de görmenin getirdiği sorumluluğun bir bileşenidir.

Hem Türkiye toplumunun hem bölge halklarının öncelikle tartışmaya, birbirinin sesini duymaya, dinlemeye ihtiyacı vardır. Sesini yükselten değil, ötekine kulak veren, onu anlamaya çalışan bir yerden tartışmayı kurmamız gerekmektedir.

Empati yeteneğimizi geliştirmeli, işletmeliyiz. Kürt kendisini Türk’ün yerine, Türk Kürt’ün yerine; Alevi Sünni’nin yerine, Sünni Alevi’nin yerine koyabilmeli. Bu başarıldığı oranda, tartışma sonuç alıcı olur, kamusallaşır, kamusal alanların yeniden tesisine yol olur.

Avrupa’da da 20. yüzyılda anti-demokratik rejimler vardı. Peki, onlar nasıl aşıldı?

Dünyanın hiçbir yerinde anti-demokratik rejimler kendiliğinden değişmemiştir. Bu rejimlerin bir gün aydınlanıp demokratikleşmelerini beklemek, politik naiflik sınırlarını aşan açık bir politik körlük olur.

Türkiye’de esas sorun bu beklentinin sadece var olması değil, çok güçlü ve yaygın olmasıdır. Türk halkının politik geleneğinde devlet kutsaldır, tartışılmazdır. İyisini de kötüsünü de o bilir. Gerekli görürse yapar. Türk devlet iktidarlarına, “Türkiye’ye komünizm de gelecekse, biz getiririz” dedirten özgüven de bu gelenekten besleniyor. İktidar tebaasını iyi biliyor. Bu, Doğu toplumlarının devlet-iktidara dair genel algısıdır. Devlet her şeydir. Fakat devletten bekleme anlayış ve pratiği özgür, politik insanın anlayış ve pratiği değil; kulluk anlayışı ve pratiğidir. Demokrasi ise özgür, politik bireylerden müteşekkil toplumun öznesi olduğu siyaset kültürüdür.

Sözün özü; Türkiye’de bir asrı aşkın bir süredir anti-demokratik rejimler iktidardaysa, bunun esas sorumlusu bu rejimler değil; Türk’ü, Kürt’ü, Çerkez’i, laiki, Sünni’si, Alevi’si ile Türkiye toplumudur. Toplumun bu sorumluluğu kabul etmesi, demokratik kamusal bir alan inşası için ilk stratejik adım olacaktır.

İkincisi; demokrasi toplumsal farklılıkların birlikte eyleyebildiği, çelişkilerin yıkıcı şiddet düzleminden müzakereci tartışma ve çözüm düzlemine taşındığı kamusallıktır. Burada mücadele bitmez, sadece dili değişir.

Türkiye’de kamusal alan toplumun politikaya katılımı bakımından zayıftır. Fakat bunların her biri çoğunlukla sadece kendi derdiyle meşguldür ve dolayısıyla sömürenler karşısında yalnızdır.

Dikkat edelim; dünyanın en evrensel mücadele alanlarının birincisi ekoloji ise, ikincisi kadın özgürlük mücadelesi alanıdır. Çünkü kadınlar dünyanın her yerinde sömürülüyor. Türkiye’de her ay sadece kayıtlara geçen onlarca kadın katliamı var. Ama Türkiye’de kadın mücadelesi bile bölük-pörçüktür. Çünkü kadınlar Kürt-Türk, Alevi-Sünni, laik-dindar, sosyalist-­liberal vb. kategorilere ayrışmıştır.

Emek alanında da benzer bir durum var. Tekirdağ’daki sanayi işçisinin, Karadeniz’deki fındık üreticisinin, Akdeniz’deki seracının, Kürt coğrafyasındaki tarım emekçisinin sorunları da mücadelesi de bir türlü aynı potada buluşturulamıyor.

Memlekette neredeyse her çevre demokrasiyi, hakkı-hukuku sadece kendi mahallesi için istiyor. Ötekilerin uğradığı anti-demokratik uygulama, hak-hukuk ihlallerine ilgi bile duymuyor.

Bu nedenlerle kadın, emek, demokrasi mücadeleleri daha baştan kaybediliyor ve sorunlar daha da derinleşiyor. Oysa emekçilerin, kadınların, ezilen kimliklerin demokratik mücadelelerini önce kendi aralarında, sonra ötekilerle ortaklaştırmaları ve demokratik birlik içinde eylemselleştirmeleri durumunda oluşacak dönüştürücü potansiyeli, gücü düşünmek bile bu konuda harekete geçmeye yeterli bir motivasyon yaratabilir.

Sadece kadınların onları birbirinden ayıran suni kalıpları kırarak dayanışması, demokratik mücadelede tüm toplumu sürükleyebilecek muazzam bir sinerji yaratacaktır. Çünkü kadın alanı çok güçlü bir özgürleşme potansiyeli barındırıyor. Bizim ısrarla, “demokrasinin, özgürleşme mücadelesinin öncüsü kadınlardır” dememizin gerisinde bu toplumsal gerçeklik vardır.

Sömürülen, kendisinin sömürülmesinden sorumlu olduğu gibi, o ve herkes, herkesin sömürülmesinden de sorumludur. Bu sorumluluğun ifası için gerçekten demokratik bir bakış ve ruhla, farklılıkların birbirine saygı duyduğu, birbirinin hakkını-hukukunu koruduğu bir kamusal alan inşası zorunludur.

Farklılıkların ilişki ve kolektif eylemselleşme alanı olarak demokratik kamusal alan, aynı zamanda bir mücadele alanıdır. Bu kolektivite, sömürü ilişkisi dayatan her özneye (sermaye, erkek, iktidar vb.) karşı mücadeleyi de içerir. Nitekim kadınları, emeği, doğayı, kimlikleri sömüren aynı sistemdir. O halde bütün bu alanlar demokratik birlik içinde bu sisteme karşı mücadele edebilir ve bu mücadeleyle sistemi dönüştürebilir. Demokratik kamusal alan kolektif mücadele imkanları yarattığı için dönüştürücüdür de.

Türkiye’de her yer ve alanda bu kültürü inşa etme, işler kılma sorumluluğumuz vardır. Bu sorumluluk herkesindir, hepimizindir.

Biz, demokratik cumhuriyet ve demokratik entegrasyon konularını gerek evrensel gerekse de tikel açılardan değerlendirirken, daha çok demokratik kültür, felsefe ve ilke, ölçü üzerinden değerlendirmeye çalıştık. İşin pratik model veya programatik yönlerine çok girmemeye çalıştık.

Kuşkusuz perspektif işlenip ilkeler konulduğunda, programa dair de veriler ister istemez belli oranlarda içerimlenmiş oluyor. Fakat birebir model uygulama ya da programlaştırma, tartışmaların ardından gelişirse, daha zengin formlar yakalanabilir.

Demokratik entegrasyon farklı modeller veya programlar üzerinden düzenlenebilecek bir esnekliğe sahiptir. Asıl olan şey, felsefi, ilkesel doğrultunun korunmasıdır. Biz bu nedenle daha çok felsefi bir çerçeve sunmaya çalıştık.

Bu, aynı zamanda yeniden yapılanma temelinde tartışmaya, politik katılıma çağrıdır. Bu ülkeyi tüm renkleriyle, canlılığıyla seven, bu toprakları seven herkes bugünü ve geleceği inşa etme amaçlı bu çalışmanın doğal bir bileşenidir.

Konu bağlamında ve son olarak şunu söyleyelim: Bizim ideolojik-politik argümantasyonumuzu, önermelerimizi eleştiren insanlar, çevreler olur. Özellikle de sosyalist kimliğimiz nedeniyle sosyalistler ve etnik kimliğimiz nedeniyle de milliyetçi çevrelerin kimi eleştirilerinin olduğunu biliyoruz.

Her türlü eleştiri değerlidir. Yeter ki yanlışa, eksiğe işaret etsin ve tamamı, doğruyu göstersin.

Milliyetçi (Türk-Kürt) cenahlardan gelen eleştirileri, temsil ettikleri roller itibariyle anlaşılır buluyoruz. Fakat bilinmesini isteriz ki, biz milliyetçi değiliz. Dolayısıyla da meselelere milliyetçi kodlarla bakmıyoruz. Bizim nazarımızda Kürt’ün Türk’e, Arap’a, Çerkez’e üstünlüğü yoktur. Kimlikler eşittir. Demokratik ulus perspektifinden bakıyor; Kürt’ün, Türk’ün, Arap’ın halk olarak çıkarını aynı yerde görüyoruz; demokratik toplumcu sosyalizm.

Sosyalist ve dost çevrelerden gelen eleştirilere farklı zamanlarda yanıt olmaya çalıştık. Dediğimiz şudur; biz sosyalistiz, sosyalizmin tarihsel deneyimlerini ve Marksist kuramı sahipleniyoruz. Bunların tümünde yaşanan yetersizlikleri, eksiklikleri kendi öz-eleştirimiz olarak okuyor, aşmaya çalışıyoruz. Geliştirdiğimiz felsefi, ideolojik, örgütlenme modeli temelli argümantasyon, bu yoğunlaşmış emeğin ürünüdür ve tartışmaya açıktır. Daha çok tartışılmasını, mümkünse daha güçlü tamamlanmasını halklarımızın geleceği için yararlı görüyoruz/görürüz.

Türkiye sosyalist hareketi bizi sıklıkla eleştiriyor. Haklarıdır. Eleştirilerinden yararlanıyoruz. Mahirlerin ardılları olduğumuzu defaatle söyledik, söyleyeceğiz. Fakat Türkiye sosyalist hareketinin de sosyalist dünyaya ve Türkiye halklarına bir öz­eleştiri borcu olduğunu düşünüyoruz. Mustafa Suphilerden alırsak, Türkiye’de sosyalizm deneyimi yüz yılı aşkın bir birikime sahiptir. Şimdi Türkiye’de adında “Sosyalizm” olan onlarca örgüt vardır. Fakat tümünün toplumsal karşılığı %2’yi bile bulmuyor. Üstelik Türkiye’de bugün işçilerin durumu yirmi beş yıl öncesine göre bile çok daha kötüdür. Şimdi sendikal haklar bile kalmadı ülkede. Buna rağmen toplumla bağ kuramayan, toplum tabanı oluşturamayan bir toplumcu ideoloji nasıl olabilir? Proleterle bile bağ kuramayan bir proleter devrim teorisi savunusu nasıl sürdürülebilir? Ama yüzleşme olmadan başarı şansı yakalanamaz. Ve şunu unutmayalım; öz­eleştirel tutum ne kadar güçlü olursa hem muhatapları anlama hem de doğru ilişki opsiyonları da o kadar güçlü olur.

Herkesin yıllardır durduğu konfor alanını terk edip önce kendisiyle, sonra toplumsal ihtiyaçlarla yüzleşme cesareti göstermesi, başarılı bir demokratik ve sosyalist eylemselleşme için şarttır.

Biz kendimizi hiçbir zaman Türkiye Devrim Hareketi’nden soyutlamadık. Bilakis kendimizi Mahirlerin, Kaypakkayaların, Denizlerin anısına borçlu gördük. Türkiye devrim hareketiyle birlikte hareket etme yollarını her kulvarda zorladık. Fakat bunu istenen düzeyde olduramadık, başaramadık.

Şimdi bu tarihsel dönüşüm sürecinde sosyalist dayanışmayı güçlendirme imkanlarımız daha geniştir. Bunun gereklerini yapmaya çalışıyoruz. Bundan sonra bu yönlü çabalarımızı daha da artıracağız.

Biz, demokratik cumhuriyet ve demokratik entegrasyon projelerini de toplumcu, sosyalizan bir perspektifle ele aldık/alıyoruz. Bu projeler tartışmayla tamamlanabilir. Eleştiriye ve eleştirel katılıma açıktır.

Halklarımızın özgür geleceğine hizmet edeceği umuduyla …

Temmuz 2026

İlginizi çekebilecek diğer yazılar

Oynatıcıyı Gizle/Göster
-
00:00
00:00
Update Required Flash plugin
-
00:00
00:00