SORUN-SORUNSAL VE SORUNSALLIK

Abdullah Öcalan Sosyal Bilim Akademisi

ekleyen Komînal

YAZIYI KÜRTÇE OKU

Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nun ‘Giriş’ bölümünün yayınlanması ile birlikte ‘sorunsallık’ kavramı tartışılan, araştırılan ve anlamaya çalışılan kavramlardan biri olmuştur. Önder Apo tarafından ‘Özgürlük Sosyolojisi’nde ‘Toplumsal Sorunun Ortaya Çıkışı’ başlıklı bölümde ‘toplumsal sorun’ kavramı ile bağlantılı olarak ‘sorun’ kavramı ele alınmıştır. Sorunsallık kavramı ise ‘Savunmalar’da daha önce kullanılmış olsa da bu yoğunlukta ve doğrudan kullanılmadığı için bizlerin fazla dikkatini çekmemişti.

Önder Apo’nun kullandığı bu kavramın ne anlama geldiğini, neden kullandığını ve neyi sorunsallık olarak ifade ettiğini anlamaya çalışırken öncelikle bu kavramların sözlük anlamlarını da içeren bir kavramsal çerçeve ile başlayacağız. Bu kavramların sabit ve ortaklaşılmış net bir kullanımı olmadığı için gündelik yaşamda dilimize nasıl yerleştiği ile düşünürlerin bu kavramlara nasıl anlamlar yüklediklerini de ayrıca tartışmak gerekmektedir. Son olarak da Önder Apo’nun bu kavramları kullanım biçimindeki temel farkları vurgulamaya çalışacağız.

Kavramsal bir çerçeve

Sorun (problem); çoğunlukla belirli ve tanımlanmış olan bir şeyin eksikliği, yaptığımız işlerde engel oluşturan somut durum, çözülmesi veya aşılması gereken güçlük olarak tanımlanmaktadır. Çözüm bekleyen, cevap arayan, sınırları belli, ‘aşılabilir’ ve ‘çözülebilir’ bir hali ifade eder.

Saatinizin çalışmaması bir sorundur. Çevre kirliliği, işsizlik birer sorundur.

Sorunsal (problematik); Latince’deki ‘problema’ kelimesinden türetilmiş olup Türkçeye Fransızca ‘problematique’ kelimesinden geçmiştir. Özellikle sosyal bilimlerde kullanılan bir kavramdır. Birçok soruyu ve tartışmayı içeren kavramsal bir çerçevedir. Burada tek bir sorun ele alınmaz, daha çok o sorunu ilgilendiren sorular, sorunun oluşumuna neden olan ilişkiler yani sorunu kuşatan bir sorunlar alanı söz konusudur.

Örneğin ekoloji sorunsalı, ekoloji ile çevre arasındaki farkı ortaya koyan, ekoloji-insan ilişkisini çözümleyen, çevre kirliliği sorununu ve onun nedenlerini de kapsayan alt sorulardan oluşan bir analiz alanıdır.

Sorunsallık; bir şeyin sorunsal olma durumu ya da neden sorunsal hale geldiğinin tartışılmasıdır. Çözüm üretmekten ziyade soru sormaya yönelten felsefi bir düzlemdir. Bir şeyin nasıl sorunsal hale geldiğini, kökenlerini düşünmeye sevk eden haldir.

Ekoloji sadece doğa-çevre ile ilgili bir sorunsal değil aynı ölçüde toplum ve bireyle de ilgili bir sorunsaldır. Bu çok boyutlu olma hali ekoloji sorunsallığı olarak tartışılır.

Birbiri ile çok sıkı ilişkisi olan bu üç kavramı daha anlaşılır kılmak için gündelik kullanımlarına başvurmak yararlı olabilir. Hemen her gün duyduğumuz ‘kadın sorunu’ ifadesine bakalım. Aslında bir kadın sorunu yoktur zira kadın bir sorun değildir. Kadın sorunu diye ifade edilen husus kimi zaman erkek şiddetidir, kimi zaman cinsiyet eşitsizliği gibi bir sorundur.

Belirtilen anlamda ‘kadın sorunu’ dediğimiz olgu kendiliğinden ortaya çıkmaz. Bu sorunun ortaya çıkmasına neden olan bir mekanizma, bir ilişkiler ağı vardır. Sorunun içinde şekillendiği bu alanı tarif etmek için ‘kadın sorunsalı’ denilmesi daha uygun düşmektedir. Cinsiyet eşitsizliğine neden olan hukuki mekanizmalar ve ekonomik ilişkiler anlaşılmadan, erkek şiddetini doğuran kültür çözümlenmeden kadın sorunu anlaşılamaz. Bu sorun bir yapının, bir mekanizmanın yani bir sorunsalın parçasıdır.

Sorunsallık ise doğrudan kadın olma haline yoğunlaşır. Kadınlık biyolojik mi, kültürel bir inşa mı? Neden kadının konumu, varlığı vb. sorunsal hale geldi? Bu gibi soruları sormaya, tartışmaya ve düşünmeye sevk eden duruma ise sorunsallık denilmektedir. Kadın sorunsallığı dediğimizde sorunsalı oluşturan mekanizmanın da ötesine geçip onun kökenine, çıkış koşullarına yoğunlaşırız.

Bu üç kavramı odaklandıkları hususlar ve çözüm perspektifleri bakımından da karşılaştıracak olursak; Sorunun genellikle bir cevabı, bir çözümü vardır. Engeli kaldırırsan, eksikliği giderirsen, güçlüğü aşarsan sorun çözülür. Sorunsal ise çok boyutludur. Bir tek çözümden ziyade analiz etmeye odaklanır. Sorunsalı çözmek çok yönlü mücadeleyi şart kılar. Bunun için bilinçlenme, paradigma değişimi gerekebilir. Sorunsallık ise çözüme odaklanmaz, anlamaya çalışma çabasını ifade eder. Sürekli soru sorarak olgunun doğasını anlamaya çalışmak bir tartışma alanı oluşturmaktır.

Özetle sorun, tekildir. Sorunsal, birbiriyle ilişkili sorunlardan oluşan bir yapıdır. Sorunsallık ise bir şeyin neden sorun veya sorunsal olduğunu düşünmek ve tartışmaktır. Örneğin tekniğin ilerlemesi ile bize ait her bilgiye ulaşılması, gizliliğimizin kalmaması bir sorundur. Tekniğin gündelik yaşamı kolaylaştırmak için insan yararına mı, askeri alanlarda mı kullanılması sorunsaldır. Tekniğin iyi mi, kötü mü olduğu, teknik kullanılsın mı kullanılmasın mı gibi sorular ise sorunsallığı ifade eder.

Sorunsal anlaşılmadan sorunun oluştuğu zemin anlaşılamaz. Sorunları çözmek için sorunsallığı anlamak gerekir. Olguya nasıl yaklaşacağını bilmeden çözüm üretmek mümkün değildir. Bu nedenle doğru ve kapsayıcı çözüm de bulunamaz. Sorunsallık anlaşıldığında sorunsalı oluşturan mekanizma-yapı da daha kolay çözümlenir. Felsefi düzlemde sorun çözümü aranan, sorunsal çok yönlü araştırılan, sorunsallık ise analiz edilerek anlaşılmaya çalışılan olgulardır.

Bu kavramların kullanım biçimleri

En başta şunu belirtelim ki sorun-sorunsal ve sorunsallık kavramları zaman zaman birbirlerinin yerine kullanılabilmektedir. Kavramlarla düşünmek düşüncedeki sınırlılıkları aşmak, bakış açısı kazanmak ve konuyu derinliğine analiz edip anlamak açısından önemlidir. Felsefi düzlemde, akademik yazında kavramlar arasındaki ayrım ve farka bu kadar titiz yaklaşılmasının bir nedeni de budur. Ancak her zaman akademik tarzda konuşmuyor, yazı yazmıyoruz. O nedenle aralarındaki küçük ayrımlara da fazla dikkat etmeyebiliyoruz. Çoğunlukla bu kavramları kullanan kişiler tanımlama ve analizlerini de eş zamanlı olarak ifade ettikleri için yanlış kullansalar bile neden ve niçin kullandıklarını belirttiklerinden içerikleri anlaşılmaktadır. Ayrıca çevirilerde anlam kaybı ortaya çıktığı için yayınevleri kavramın orijinal dilinde yazıldığı biçimde kullanılmasını tercih etmektedir. Akademik çevreler de vermek istedikleri anlamı tam verebilmek için kavramların orijinal hallerini kullanmaktadırlar.

Sorunsal ve sorunsallık kavramları da felsefi olarak Türkçe kaynaklı kavramlar değildir. Bu nedenle zaman zaman anlatılmak istenen durumu tam karşılayamamaktadırlar. Bunu aşmak için kimi yazarlar kavramların orijinal halleri olan problematik ve problematika kavramlarını kullanabilmektedirler. Foucault gibi kimi düşünürler ise bununla da yetinmemekte aralarındaki farkı anlaşılır kılmak için daha başka kavramlara başvurmaktadırlar. Örneğin Foucault ‘problematizasyon’ kavramını tercih etmektedir. Bu gibi kullanımların tamamını göz önünde tutarak, kelimelere takılmadan kavramların içeriğine dikkat edildiğinde kavramlar birbirinin yerine kullanılmış olsa da anlatılmak istenen anlaşılacaktır.

Yukarıdaki tanımlamalarımız ışığında sözünü ettiğimiz kavramlara ilişkin şunu belirtebiliriz: Tekil bir durum anlatılıyorsa sorun kavramı; çoklu sorunlardan oluşan bir durumun karmaşıklığı, sistemsel yapısı anlatılıyorsa sorunsal kavramı (bunun yerine birçok akademik makalede problematika kavramına da başvurulmaktadır); bir sorunun özünü, soruna neden olan doğasındaki belirsizlik veya çelişki vurgulanıyorsa sorunsallık kavramı kullanılmaktadır.

Gündelik kullanımda zaman zaman sorunun sorunsalın ön aşaması olduğu, zaman zaman da sorunsalın sorunun ön aşaması olduğu belirtilmektedir. Bu kavramlar arasında doğrudan bir hiyerarşi kurmak mümkün değildir. Aralarındaki ilişkiyi şu şekilde tarif edebiliriz; birbiri ile ilişkili birçok sorunun oluşturduğu yapısal duruma sorunsal diyoruz. Sorunların çoğalmasına sorunsal diyebiliriz. Bir soruna yeni yeni sorunlar eklendiğinde bu yapısal bir sorunsal haline gelir.

Ama sorun sorunsalın ön aşaması değildir. Sorunsalın birçok sorunu içerdiğini biliyoruz ama her sorun bir sorunsalın parçası olmak durumunda değildir. Sorunu semptom gibi düşünürsek sorunsala hastalık diyebiliriz. Ama bazı semptomlar farklı hastalıklarda da görülmektedir. Diyelim ki halsizlik semptomu görülen birine doğrudan tiroit hastası diyemeyiz. Belki griptir, belki zehirlenmiştir! O nedenle her sorun doğrudan bir sorunsala işaret etmez.

Sorunsal sorunun bir ön aşaması veya henüz soruna dönüşmemiş halidir şeklindeki yorumlara ilişkin ise şunu diyebiliriz. Yukarıda da vurguladığımız gibi sorunsal daha derin ve kapsayıcı bir hali ifade eder. Birçok sorunu kapsayan yapısal-sistemsel bir haldir. Bir sorunsal fark edildiğinde ona neden olan yapı-sorunlar araştırılır. Somut bir çözümden ziyade bir çözüm stratejisi düşünülmeye başlanır. Sorundan daha farklı bir boyut söz konusudur. O nedenle kesinlikle bir ön aşama diyemeyiz.

Sorunsallık felsefi düzlemdeki bir tartışmadır. Sorunların ve sorunsalın ana nedeni, kökenine işaret eden bir nitelemedir. “Neden bir kadın sorunu vardır? Nasıl sorunsala dönüşmüştür?” şeklindeki soruların cevabı bizi sorunsallığa götürür. Sorunsallık bir sorun değildir. Felsefi bir alandır, analiz edilip anlaşılmaya çalışılan bir özelliği ifade eder. Sorunsallık çözümlenmezse sorunların neden çıktığı, nasıl girift bir hal alarak sorunsala dönüştüğü anlaşılamaz.

Bu kavramların arasındaki ilişki anlaşılmaya çalışılırken aralarında bir hiyerarşi kurmak, birbirini takip eden çizgisel bir ilişki aramak bizi doğru sonuçlara götürmeyecektir. Birbirleriyle ilişkili kavramlar olsa da farklı düzlem ve farklı boyutlardaki nitelikleri ifade etmektedirler. Sorun somut bir durumu, sorunsal yapısal bir alanı-düzlemi, sorunsallık ise felsefi boyuttaki bir niteliği ifade etmek için kullanılmaktadır.

Düşünürlerin özgün kullanımları

Bir yazar, ‘kültür’ kavramının 164 farklı tanımı olduğunu belirtmektedir. Thomas Kuhn ‘paradigma’ kavramının 27 farklı tanımını yapmaktadır. Buradan da anlaşılacağı gibi kimi kavramlar farklı yazar ve düşünürler tarafından farklı tanımlanabilmekte ve bu kavramlara farklı anlamlar yüklenebilmektedir. Sorunsal-sorunsallık kavramlarına da birçok düşünür kendi tanımını geliştirmiştir. Dahası sadece tanımlamalarda bir farklılık ortaya çıkmamakta bir de özel bir anlam yüklemektedirler. Bu kavramlar, bir düşünce yapısını, bir sorgulama mekanizmasını ifade ettikleri için, felsefede genellikle tek bir tanım yerine, bağlamlarına göre ele alınmışlardır.

Felsefe ve bilimde yaşanan ilerlemenin kaynağında sorunları çözmekten ziyade doğru soruları sorabilmek vardır. Bunun için de eski düşünme alışkanlıklarımızın, kullandığımız yöntemlerin dışına çıkabilmek gerekir. Önder Apo, “eski yollar eski adreslere çıkar” derken bunu kastetmektedir. Esas olarak felsefe doğru soruları sorabilmektir. Hangi soruları sorduğumuzu belirleyen bir soru çerçevemiz vardır. Soru çerçevesi dediğimiz husus sorunun çok boyutlu olmasına ve yapısallığına işaret ettiği için buna sorunsal demek de mümkündür. Doğru sorunsal inşa edilebilirse, doğru cevaplar bulmak da mümkün olacaktır. bazı düşünürlerin hangi bağlamlarda sorun ve sorunsallık kavramlarını kullandıklarına bakmak açıklayıcı olabilir.

  İlk olarak Gaston Bechelard ‘Yeni Bilimsel Tin’ isimli kitabında sorun kavramını ele alır. Bilimsel ilerleme ile birlikte yeni sorunsal çerçevelerin kurulduğunu belirtir. Eski bilgilerle sorun olarak ele aldığımız hususlar kendiliğinden aşılmaz. Onları sorun haline getirmek gerekir. Bechelard’a göre ‘iyi kurulmuş sorunlar’ ile zihnimiz çalışır, bilimsel gelişim sağlanır. Sorunlar hazır değildir, biz onları sorunsal hale getiririz. Şu şekilde örneklendirmeye çalışalım; Galileo dünyanın güneş etrafında döndüğünü belirtinceye kadar bu bilinmiyordu. Galileo bir sorunsal oluşturarak bu sonuca varmıştır. Gece-gündüz oluşumunu, mevsimleri, günlerin kısalıp uzamasını sorun haline getirdi. Bunlar kendiliğinden anlaşılan hususlar değildi.

Sorunsal kavramına yönelik özgün yaklaşımlardan birini de Althusser geliştirmiştir. ‘Althusser’e Karşı Marx İçin’ kitabının sözlük bölümünde Althusser’in sorunsal kavramını nasıl kullandığı şöyle ifade edilmiştir: “Sorunsal (problematique, problematic): Bir sözcük ya da bir kavram yalıtılmış biçimde tek başına alınamaz; o ancak kullanıldığı kuramsal ya da ideolojik çerçeve yani kendi sorunsalı içinde var olur. İlişkili bir kavramı Foucault’nun Deliliğin Tarihi adlı kitabında işbaşında görmek açıkça mümkündür. Sorunsalın bir dünya görüşü olmadığı vurgulanmalıdır. Bir metinler bütününden ampirik, genelleştirici bir okumayla çıkarsanabilecek olan şey bir bireyin ya da çağın düşüncesinin özü değildir; bu, sorunsalın içerisinde sorunların ve kavramların varlığı üzerinde olduğu kadar yokluğu üzerinde de merkezileşir; bu nedenle buna ancak Freudçu analistin hastasının söylediklerini okuması modelinde belirtisel bir okumayla ulaşılabilir.”

Buradan da anlaşılacağı üzere Althusser’e göre, bir metni veya düşünürü anlamak için onun verdiği cevaplara değil hangi sorulara cevap verip hangilerine cevap veremediğine bakmak gerekir. Cevap vermediği konular sormadığı soruları göstermesi açısından önemlidir. Aynı zamanda yazarın sorunsalının sınırlarını da belirleyen bir çerçevedir. Genç Marx ile Kapital’in yazarı Marx arasındaki farkın nedeninin tam olarak kullandığı sorunsal çerçeveden kaynaklandığını belirtir. Alıntıda Sorunsalın bir dünya görüşü olmadığı zaten vurgulanmış ama sorular yönelttiğimiz, cevaplar aradığımız bir bakış açısı olarak ifade edebiliriz. Çünkü bakış açısı görmemizi sağladığı gibi görmememize de neden olur. Cevaplarımızın çerçevesini belirler. O nedenle sorunsalını değiştirebilenler, ‘iyi bir sorunsal kurgulayabilenler’ daha farklı şeyleri de görmeye başlayabilirler. Marx’ın devrimi, görünmeyen sorunu görünür kılan yeni bir sorunsal kurması olmuştur. (paradigma değiştirmiştir şeklinde okumak da mümkündür!)

Doğrudan sorunsal kavramını kullanmasa da Foucault da ilişkili bir kavram kullanmıştır. Althusser, Foucault’un kendisinin öğrencisi olduğunu, kendi formülleştirmelerinden bazılarının onun yazılarına da geçtiğini belirtir. Ama “benden ödünç aldığı formülleştirmelere yüklediği anlamlar dahi onun kaleminde ve düşüncesinde benimkinden oldukça farklı başka bir anlama dönüştürülmüştür” der. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Foucault ‘sorunsallaştırma (problematizasyon)’ kavramını kullanır.

Foucault’a göre bir şey kendiliğinden sorun haline gelmez, belirli pratikler, kurumlar ve söylemler yoluyla sorunsallaştırılır. Sadece Deliliğin Tarihi’nde değil, cinsellik, iktidar, hapishane ve söylem üzerine yaptığı tüm araştırmalarda belirli tarihsel koşullarda suç sayılmayan, yanlış görülmeyen pratiklerin nasıl doğal olmaktan çıkarılıp sorunsallaştırıldığını ortaya koyar. Bizim neyi doğal neyi sorun olarak göreceğimizi bilgi-iktidar yapıları belirlemiştir. Bu nedenle neyin sorunsal olduğunu araştırmaktan ziyade nasıl sorunsal haline getirildiğini araştırır. Sorunsalı yaratan sistemleri ‘hane’leri (tımarhane, hapishane vs.) analiz eder. ‘Delilik nedir’ sorusunu sormaktan ziyade onun Ortaçağ’da dinsel bir günah, 18.yy’da ahlaki bir suç, modern tıpla birlikte klinik bir vaka olarak görülmesinden hareketle farklı tarihsel süreçlerde nasıl sorunsallaştırıldığı ile ilgilenir.

Foucault’un bu yaklaşımı sorunsallık kavramına yeni bir boyut kazandırır. Artık ‘neyin gerçek olduğu’ sorusu yerine hangi tarihsel ve toplumsal koşullarda ‘ne gerçek olarak kurulur’ sorusunu sormaya başlarız. Deliliği neden sorun olarak görüyoruz? Onu sorun olarak görmemizi sağlayan nedir? Bu gibi sorular kendi düşüncemizi de sorgulamamıza vesile olurlar. Böylece sorunsallık soruna cevap arayan bir yöntem değil sorunun nedenlerini analiz eden bir metodoloji olarak anlam kazanır. Ve eleştirel düşünceye yeni bir boyut kazandırır.

Klasik felsefede düşüncenin odağında soru vardır. bu sorularla sorun anlaşılmaya ve çözümleri bulunmaya çalışılır. ‘Erdem nedir’, ‘adalet nedir’ gibi sorulara doğru cevaplar verilirse hakikate ulaşılabileceği düşünülür. Hegel’e varınca sorun tanımı da farklılaşır. Ona göre her şeyin ardında bir diyalektik karşıtlık vardır. Sorun ise bu karşıtlığın dışa yansımasıdır. Özgürlük sorunu, bireysel özgürlük ile toplumsal düzen arasındaki karşıtlıktan doğar. Modern felsefede düşüncenin odağında sorundan ziyade bir şeyin nasıl sorun haline geldiği vardır. Bu, felsefede önemli bir ayrıma da işaret etmektedir. Felsefe ‘gerçek-somut’ sorunlarla ilgilenirken artık ‘kurulan’ sorunlarla yani sorunların kaynağındaki sorunsallıkla ilgilenmeye başlar.

Sosyolojik yaklaşım

Bu bakış açısını sosyolojiye uyarlayan düşünür ise Marx olmuştur. İşsizlik, yoksulluk gibi hususları tek başına ortaya çıkan sorunlar olarak görmez. Sorunların toplumsal yapılardan kaynaklandığını belirterek sorundan sorunsala geçişin örneğini sergiler. Önemli olan sorunsalı anlamak ve çözümlemektir. Kapitalist ilişkiler (sorunsal) çözümlenmeden yüzeydeki sorunlar tam anlaşılamayacağı gibi çözüme de kavuşturulamazlar.

Marx’a göre toplumsal sorunun (sorunsalın) kaynağında ekonomik yapı vardır. Sermaye sürekli büyümek ister. Buna karşı kaynaklar sınırlı ve kıttır. Ayrıca işçi sınıfı da bu büyümeye çıkarları gereği karşı çıkar. Bu bir antagonizma (uzlaşmaz çelişki) yaratır. Üretim güçleri ile üretim ilişkilerinin yarattığı bu gerilim toplumsal sorunun kaynağıdır. Diğer tüm sorunlar bu sorunsalın yansıması veya sonuçları olarak ortaya çıkarlar.

   Sorunsallık kavramı ile birlikte sosyolojide eleştirel düşünce öne çıkmıştır. Olgucu yaklaşımdan yapısal sosyolojiye geçişte bu bakış açısının önemli etkisi olmuştur. Bir toplumsal sorunun tek bir nedenden kaynaklanmadığı, derin yapısal çatışmaların, sistemin ve tarihsel sürecin birbirini etkilediği karmaşık bir ilişkiler ağının ürünü olduğu düşüncesinin gelişmesini sağlamıştır. Bir toplumsal olguyu anlamak için sorun ve çözümüne odaklanmak yerine o sorunu var eden yapısal zeminin analizine odaklanmanın gerektiğini göstermiştir.

Tarihsel sosyoloji ile birlikte toplumsal bir sorunu kavramak için o sorunun arka planında işleyen yapıyı bilmek kadar onu etkileyen tarihsel süreci de analize katma gereği ortaya çıkmıştır. Çünkü toplumsal olan aynı zamanda tarihseldir ve tarih ile toplum birbirinden ayrıştırılamayacak bir bütünselliği ifade ederler. Tarihsel ve yapısal bütünlüğü içinde sorunsallık anlaşılmadan doğru bir sosyoloji yapılamaz. Bu nedenle ‘sorunsallık’ kavramı, sadece sorunu değil, sorunun tarihsel, toplumsal ve düşünsel olarak nasıl üretildiğini sorgulayan bir kavram olarak görülebilir.

Önder Apo’nun kavrama yaklaşımı

Yazımızın odağında Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda yer alan sorunsallık kavramı olsa da Önder Apo’nun önceki savunmalarda kavramı nasıl kullandığına bakmak da yararlı olabilir. Bu kapsamda İmralı sürecinde yazdığı savunmalarına bakacağız.

‘Sümer Rahip Devletinden Demokratik Halk Cumhuriyetine’ isimli iki ciltlik savunmada sorunsal kavramı sadece “Tartışma halen teolojinin ‘Tanrı var mı, yok mu?’ sorunsalıyla, sosyolojinin kaba inkârcı materyalizmi arasında geçmektedir.” cümlesinde kullanılmıştır. Sonraki Özgür İnsan Savunması’nda da “Günümüzde daha çok sorulan soru, ‘Avrupa uygarlığının beşiği gerçekten Anadolu mu yoksa Yunan Yarımadası mı?’ sorunsalına dönüşmüş bulunmaktadır” cümlesi geçmektedir. Buradan da anlaşılacağı gibi Önder Apo kavramı sözlük anlamı ile kullanmış olup özel bir anlam yüklememiştir.

Özgür İnsan Savunması ve Bir Halkı Savunmak adlı savunmalarda üçer kez Kürt sorunsallığı ifadesi geçmektedir. Burada da Kürt sorununun birçok sorunu iç içe taşıyan, çok boyutlu bir sorun olma özelliği vurgulanmıştır. Yine sözlük anlamı tercih edilmiştir. BHS adlı savunmada kullandığı “Ortadoğu sorunsallığında tanımlanması gereken bazı temel olgular daha vardır. Etnisite, ulus, vatan, şiddet, sınıf, mülkiyet ve ekonomi vb. olgular kavramsal düzeyde tanımlanmış olmaktan uzaktır” ifadesi sorunsallık kavramına yönelik çok iyi bir örnek oluşturmaktadır. Ortadoğu sorunsalının etnisiteden ekonomiye kadar çok geniş bir sorunlar silsilesini içerdiği vurgulanmıştır.

Sorunsallık kavramına bir kez de ‘Özgür İnsan Savunması’nda geçen “Aile ve köy toplumunda kendimi tanımaya başlar başlamaz, ‘doğru olan nedir?’ sorunsallığıyla karşı karşıya geldim” cümlesinde rastlamaktayız. Burada da kavram felsefi anlamı ile kullanılmıştır.

Beş ciltlik ‘Demokratik Uygarlık Manifestosu’na kadar Önder Apo sorunsal ve sorunsallık kavramını özel bir anlam yüklemeden, sözlük anlamları ve felsefi içeriğine göre kullanmıştır. Bilindiği gibi bu savunmalarda paradigma değişiminin esasları belirlenmiş, ‘Bir Halkı Savunmak’ ile ‘demokratik, ekolojik, kadın özgürlüğüne dayalı toplum paradigması’ tanımlanmıştır. Tarih yöntemi, sosyal bilim yaklaşımı, bakış açısı ve paradigmasal çözümlemeler bu dönemde gelişmiştir. Yani tarihsel, sosyolojik sorunlar tanımlanmış, çözüm önerileri sunulmuştur. Sadece bunu sorunsallık kavramsallaştırması ile ifade etmemiştir.

Beş ciltlik savunmaların birinci cildinde “Hakikat rejimiyle kastettiğimiz husus, ‘yaşamın’ anlamına en iyi nasıl ulaşabileceğimize ilişkindir. İnsan düşüncesini çok meşgul etmiş olan ‘hakikat, gerçeklik’ nedir, nasıl ulaşılabilir veya ulaşılamaz sorunsalına cevap aramak, her ciddi araştırma için çözülmesi gereken hususların başında gelir” cümlesinde de ifade ettiği gibi ‘Hakikat Sorunsalı’na eğilir. Diğer ciltte “Bu savunmalarım ise, ‘kapitalist moderniteyi sorunsallaştırma ve bu modernitenin aşılması’ gereği kadar, hem demokratikleşmenin siyasi sistemini hem de onun özgürlükle bağlantısını çözüm alternatifi olarak anlam zenginliğine kavuşturmayı amaçlamaktadır” diyerek bizzat kendi ifadesiyle ‘kapitalist moderniteyi sorunsallaştırmıştır.’ Bu iki örnekte de görüldüğü gibi sorunsal ve sorunsallaştırma kavramı yukarıda kısaca örnekler sunduğumuz düşünürlerde olduğu gibi temel bir analiz yöntemi olarak kullanılmıştır.

  Üçüncü cilde ‘Özgürlük Sosyolojisi’ adını vermesini Önder Apo şu şekilde ifade eder; “önemli bir bölümünü; problem çözme ve yaşam farkındalığını geliştirme boyutlu sosyolojik çalışmaları bu ad ile yayınlamanın isabetli olacağı açıktır.” Bu savunma ile birlikte artık açıkça sorun kavramı kullanılarak sosyolojik bir yaklaşım belirlenmiştir. Bu savunmanın 6. Bölümü ‘Toplumsal Problemin Ortaya Çıkışı’ olarak belirlenmiş, alt başlık olarak da ‘Toplumsal Sorunlar’ ayrıntılı şekilde tanımlanmıştır.

Bu andan itibaren tıpkı Bechelard gibi ‘sorun’ kavramı tercih edilse de Althusser’in ‘sorunsal’ kavramında ifade ettiği yaklaşım öne çıkmıştır. Sorunun ortaya çıktığı an ve koşullara dönük analizler yapılarak günümüz toplumsallığını belirleyen sorunsallık ifade edilmiştir. Yine bir sorunsallık alanı belirlenerek bir analiz çerçevesi oluşturulmuş ve özgün bir metodoloji geliştirilmiştir.

Bu ciltte ‘Sorunları bölmenin sakıncalarının farkındayım’ diyerek belirttiği tüm sorunların bir bütünün parçaları olduğu, toplumsal sorunun esasında bir tane olup dal budak verdiğini belirtmiştir. Özgün olarak ‘sorunsallık’ başlığı kullanılmamış olsa da buradaki sorun kavramının birçok sorunu kapsayan bir sorun olması onun sorunsallığına işaret etmektedir. Yine ‘Temel toplumsal sorunu tespit etmeyi küçümsememeliyiz’ diyerek sorunların ‘temel sorun’dan türediğini vurgulamıştır. Bu da sorunsal kavramını içeren bir ifadedir.

Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda ‘sorunsallık’ kavramı başlık olarak kullanılmışsa da önceki beş ciltle birlikte Önder Apo’nun kavram setinde ‘sorun’,‘sorunsal’ ve ‘sorunsallık’ kavramlarının modern bilim ve felsefedeki kullanımlarına denk bir kullanıma rastlamaktayız. Hem de düşünce sistematiğinin odağında yer alan stratejik önemde bir kullanım.

Önder Apo’nun farkı 

İncelediğimiz düşünürler bir analiz çerçevesi ve metodoloji sunmaktadırlar. Önder Apo ise sorunsalı doğrudan adı ile çağırmaktadır. Bechelard ve Thomas Kuhn gibi düşünürlerde olduğu gibi bir yöntem eleştirisi ve önermesi ile sınırlı tutmamakta, Althusser ve Foucault’ta olduğu gibi bir analiz çerçevesi belirlemekle yetinmemektedir. Marx gibi temel sorunsalı ortaya koymakta ama Marx’tan farklı olarak bunu bir sorunsallık olarak çözümlemeye tabi tutmaktadır.

Marx, ekonomik indirgemeci bir tarzda temel toplumsal sorun olarak sınıf çelişkisini belirlemiştir. Önder Apo ise temel sorunun toplumun toplum olmaktan çıkarılması olduğunu belirterek çözüm olarak toplumun ahlaki-politik niteliğinin yeniden canlandırılması gerektiğini vurgulamıştır. Böylece Marksist analiz çerçevesi daha da genişletilmiş, Marx’ı sınırlayan sorunsallık çerçevesinin cevapsız ve çözümsüz bıraktığı devlet, iktidar, zihniyet sorunları gibi sorunlar da analize dahil edilmiştir. Manifesto ile bu analiz çerçevesi daha da genişletilmiştir. Önder Apo bunu Manifesto’da şöyle ifade etmektedir; “Toplumsal sorunsallık uygarlık sonrasında devletle başlıyor demiştim. Öyle görünüyor ki devletle değil; çok daha öncesinde, 30 bin yıl önce gelişmiş.”

Burada sorunsalın başlangıcı daha eski bir tarihe alınmıyor, sorunsalın kökeni daha derin bir analize tabi tutuluyor. ‘Özgür Eş Yaşam’ kuramında “Kadınla erkek arasındaki ilişkiler kavranmadan, hiçbir toplumsal sorun ne yeterince kavranabilir ne de çözümlenebilir. Toplumsal sorunların temelinde kadın-erkek ilişkilerindeki sorunsallık yatar” şeklinde ifade edilen husus tarihsel sosyolojik dayanaklarla derinleştirilir. Sorunsalın başlangıcının sınıf çelişkisi ile değil kadın toplumsallığı etrafında geliştiği belirtilir. Esas sorunsallığın eril ve dişil öğelerin tutuculaşmasına dayalı çatışmadan kaynağını aldığı çarpıcı tarzda ifade edilir. Bunlara dayalı olarak sorunsallığın erkek egemen kastik grupların kadın etrafında oluşan toplumsallığa saldırmasıyla başladığı vurgulanmıştır. Bu sorunsal tarihsel bir yarılma ile sonuçlanmıştır.

Sorunsallığın doğru belirlenmesi önemlidir. Önder Apo açısından uygarlık analizinin odağında sorunsallığın doğru tanımlanması yer almaktadır. Bu sorunsallık çözümlenmeden ne tarihsel yarılma, uygarlığın çatallanması, ne kastik katilin tarihten günümüze kadar oynadığı rol ne de bu katilin zorla gerçekleştirdiği kölelikten çıkış mümkün olacaktır. Hatta bu sorunsallık anlaşılmadan kastik katil çözümlenemeyeceği için sosyoloji de yapılamaz.

Sorun, sorunsal veya sorunsallık kavramlarının nasıl tanımlandıkları, onlara hangi özel anlamların yüklendikleri elbette önemlidir. Ancak esas olan Önder Apo’nun Budha’nın bir sözüne atıfta bulunarak sırttaki hançer olarak tanımladığı konudur. Sırttaki hançer metaforu çözüm bekleyen en temel sorunu ifade etmektedir. Manifesto’da kastik katil erkek grupları tarafından kadın toplumsallığına yönelik saldırılar ve bunun sonucunda gelişen tarihsel yarılmayı ifade etmek için hançer metaforu kullanılmıştır. Bu hançer anlaşılmadan ve çıkarılmadan sorunlar üzerine konuşmak sadece sorunlara bir yenisini eklemek, sorunsalı derinleştirmek, sorunsallık karşısında tavırsız kalmak olur.

İlginizi çekebilecek diğer yazılar

Oynatıcıyı Gizle/Göster
-
00:00
00:00
Update Required Flash plugin
-
00:00
00:00