ŞEHİT YAŞAMIN SÖZÜDÜR

Şehit Çalışmaları Komünü

ekleyen Komînal

YAZIYI KÜRTÇE OKU

Kürt halkı, Kürdistanlılar ve dostları şehitlerini sonsuzluğa uğurluyor. Yarım asrı aşan Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’nde Kürt halkı, on binlerce evladını şehit verdi. Her türlü baskı ve zulme göğüs gererek özgürlük ve demokrasi mücadelesinden asla geri adım atmadı. Nihayetinde Kürt halkına dayatılan soykırım kıskacı önemli oranda kırıldı. İnkâr ve imha siyaseti aşıldı. Kürt varlığı kesinleştirildiği gibi, insanlığın kurtuluş mücadelesine öncülük etmenin büyük olanaklarına kavuştu. Kadın özgürlük mücadelesi tarihinin en gelişkin öncülük düzeyine ulaştı. Kuşkusuz bunların tümü Kürdistan Özgürlük Mücadelesi saflarında canlarını veren on binlerce kadın ve erkeğin büyük fedakarlıkları, özlü yaşamları sayesinde mümkün oldu. Bugün ise Kürdistan’da Özgürlük Mücadelesi yeni bir aşamaya evrilmiş durumdadır. “Direnişten toplumsal dönüşüm” sürecine geçişi ifade eden bu süreç, hiç şüphe yok ki büyük başarıları bağrında taşıdığı gibi dönem görevlerinin yeterince yerine getirilmemesi halinde büyük kayıpların da yaşanmasına neden olabilecek niteliktedir. Önder Apo’nun 27 Şubat 2025’te yaptığı “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ile başlayan bu sürecin başarıya ulaşması için çok daha fazla çalışmak, şehitlerin doğru takipçisi olmak gerekiyor. Şehitlerin yaşam ve mücadeleleri incelenmeli, amaç ve hayalleri doğru anlaşılmalıdır. Kürt halkı Ağustos ayında gerçekleştirilen şehit ilanlarına büyük bir özenle yaklaşıp şehit gerçekliği etrafında kararlı bir bütünleşmeyi yaşadı. Evlatlarını görkemli bir şekilde sonsuzluğa uğurlarken barışın, demokratik toplumun inşası için de görevleri ortaya koydu.

Barış ve demokratik toplumu inşa süreci önemli bir düzey yakalamış olmasına rağmen Önder Apo halen İmralı’da rehin tutulmaktadır. Kürt halkı olarak halen soykırım kıskacını parçalama mücadelesi veriyoruz, Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne karşı küresel ölçekte önleyici saldırılar devam etmektedir. İşte son aylarda tarihin tanık olamayacağı duruluk, güzellik, yiğitlik ve kahramanlığın ölçüsü olan yüzlerce kadın ve erkek özgürlük savaşçısı sonsuzluğa uğurlanmaktadır. Tam da bu noktada Önder Apo’nun “şehitlerin birleşik gücü olan” hakikati temelinde güçlü bir iç sorgulama yaşayıp şehitlerin anısına bu temelde sahip çıkmak gerekir. Eğer büyük mücadele şehitleri adına söz söyleme cüreti gösterilebiliyorsa o halde bunun pratik karşılığının zaferi garantileyen, Önder Apo ve şehitler gerçeğini doğru yaşayan ve yaşatanı olmanın bir zorunluluk olduğu bilinmelidir. Bunun dışında bir pratik sahte, yozlaşmış, alabildiğine bireyci, bencil, erkek egemenlikçi anlayışı en tortu şekilde yaşayan, kadın özgürlük çizgisinin geliştirilip derinleştirilmesinden kendisini sorumlu görmeyen, yoldaşlık ve toplumsal ilişkilerinde son derece hesapçı, maddiyatçı, dolayısıyla mücadeleye ürkek ve kaygılı katılan, öncülük görevlerini yerine getirmeyen, liberalizmin çürüten etkilerine karşı mücadelesiz kalan, özel savaşın geliştirdiği propagandadan etkilenen, sürekli koşulları bahane edip doğru mücadele ölçülerinden düşen olunursa şehit gerçekliğine doğru anlam verilemez.

Şehitlerin anısı toplumsal hafızayı oluşturur

Önder Apo, ölümü ‘sosyolojik bir anı’ olarak tanımlamaktadır. Anı herhangi bir zaman dilimi ve mekanda gerçekleşen değil, tarihsel toplumun bir kesiti olarak vuku bulmaktadır. Dolayısıyla anıya cevap olmak toplumsal yaşama doğru katılmanın, yaşam karşısında sorumluluk taşımanın bir ölçüsüdür. Burada şehadet gerçeğini derinliğine incelemek ve bu temelde yaklaşım belirlemek anlamlı bir yaşamın ilk koşulu olmaktadır. Nasıl ki insanın ana-ataları ilk anlamsallıklarını fiziki olarak aralarından ayrılanlara dönük oluşturmuşlarsa, günümüzde, özellikle ulusal-uluslar ortaklaşması olarak özgürlük mücadelesi verenler, bu konuda tutum sahibi olmak isteyenler şehadet olayını sosyolojik inşadan kopuk ele almamalıdırlar. Anı toplumsal hafızayı oluşturur. Anıya verilecek her cevap toplumsal hafızanın güçlenmesi için atılan bir adım olmaktadır.

Kürdistan için şehadet olayı çok eski bir geçmişe sahip olmasa da kahramanlık çizgisinde verilen yarım yüzyılı bulan Kürdistan özgürlük mücadelesi, bunu anı anına gerçekleşen yaratıcı bir hakikat olarak ifadeye kavuşturmuştur. Feda ve xweda birbirine içkin olup aynı anlam kapısına varırlar. Yani ‘kendini veren ve kendinden veren’ biri tanrısal olandır. Diğeri ise tanrısal olan ile bağ kuran insanın yaratıcı gerçeğidir.

Mücadelenin ilk büyük şehitleri bunun en yalın halini sunarlar. Kemal Pir gerçeği yaratıcı gerçeğin ta kendisidir. Kendini vererek kendinden sonrakilere bir ruh, bilinç ve irade ölçüsü olmuştur. Bir halkın adına konuşmanın ancak kendinden, aslında maddi varlığından geçerek mümkün olabildiğini ortaya koymuştur. Kemal Pir hakikati sadece bir halkın değil, tüm insanlığın ortak değerlerinin dile gelmesi olarak gerçekleşmiştir. Çünkü ‘yaşamın uğruna ölünecek kadar sevilmesi gerektiğinin’ anda gerçekleşen hali olmuştur. Özgür yaşam düşmanları bile bu yaratıcı hakikat karşısında suskun kalmışlardır. Kürdistan halkları bugün bu hakikat temelinde yaşamış, büyük mücadeleleriyle özgür yaşam değerlerinin bu topraklarda kök salmasına vesile olmuş kızlarını ve oğullarını ebediyete uğurlarken mücadele yükünü de omuzladıklarını bilmek durumundadırlar.

Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’nde şehadet böylesi büyük bir gerçeğe tekabül ettiğinden günlük olarak sömürgeciliğin saldırı hedefi olmaktadır. Daha önceleri savaşlar belli bir ‘ahlak’a dayanarak verilirdi. Fakat kapitalist modernite döneminde bu insanlığın görebileceği en aşağılık bir düzeye çekilmiştir. ‘Ölüye saygı’ tüm toplumsal kültürlerde ortak bir tavır olarak kabul görürdü. Bunun dışında bir yaklaşım oldu mu kabul etmez, bunu insan olmanın dışında bir durum olarak belirleyip karşısında dururdu. Ancak günümüz kapitalist modernite koşullarında, özellikle Kürdistan Özgürlük Hareketi öncülüğünde verilen ve demokratik ulus olarak şekillenen özgürlük mücadelesi karşısında Türk devleti bu yaratıcı hakikatin de farkında olarak en büyük saldırılarını kutsala yöneltmiştir. Mezarlıklar yıkılıp cenazeler teşhir edilmiş, toplumu birleştiren etkisini yok etmek için şehitliklerin oluşmasına izin verilmemiştir. Yıllarca büyük bir özveriyle çocuklarına ait bir ize ulaşmak için çırpınan anne ve babalara sadistçe çocuklarına ait kemikleri koydukları torbalar gönderilmiştir. Şimdi de çocuklarının yasını tutan annelerin direnci, Kürt halkının tek ses olarak çocuklarını sahiplenmesi üzerinden saldırılar geliştirilmekte, barış ve demokratik toplum süreci hedeflenmektedir. Bu da gösteriyor ki söylemde kimi farklılıklar olsa da Türk devleti halen Kürt inkarı ve imha zihniyetinden arınmış değildir. Şehitler canları pahasına bu durumu büyük oranda değiştirdiler. Kürt halkının varlığını garantilemeye adadılar yaşamlarını. Geride kalanların sorumluluğu ise bunu daha da ileriye taşıyıp özgürlüğü kesinleştirmek olmalıdır.

Şahadet gerçeğinin derin bilincine varmak şarttır

Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’nde neredeyse her gün bu hakikat ile ifade bulmaktadır. Şehit verilmedik Kürdistan toprağı kalmadığı gibi, şehadet gerçeğine şahit olmadığımız ay, hafta ve gün yoktur. Toplumsal inşa büyük bedeller göze alınmadan gerçekleştirilemez. Yüz yıllardır parçalanıp dağıtılan, kendisi olmaktan çıkarılan Kürt halk gerçekliği söz konusu olunca verilmesi gereken bedeller artmaktadır. Bu yüzden Önder Apo Kürdistan’da ulusal bir düzeyin yakalanması için amansız bir mücadelenin verilmesi gerektiğini ortaya koydu. Başlangıçta bu gerilla savaşı temelinde yürütüldü. 42 yılı bulan mücadelenin sonunda büyük değerler yaratıldı. Kürdistan halkı en seçkin evlatlarının bu uğurda şehit düştüğüne tanıklık etti. Şimdi de “demokratik siyaset ve hukuk” zemininde yürütülecek mücadeleyle şehitlerin kanlarıyla kesinleştirdikleri varlığın özgürlüğünü sağlama hedeflenmektedir. Çünkü Kürdistan’da büyük mücadeleler verilmeden günlük ekmeğin bile kazanılması söz konusu olamaz. Şehitler ve şehadet gerçekliği tam da bu noktada büyük bir öğretici olmaktadır. Önder Apo, “Hiçbir şehadet büyük yaşam gerekçeleri olmadan gerçekleştirilemez” demektedir. Kuşkusuz büyük yaşamlar mevcut sistemin dayattığı yaşam sınırları içerisinde oluşturulamaz. Dolayısıyla bu hakikat temelinde şehadet gerçekliğinin derin bilincine varmak şarttır.

Özelde Kürt halkı, genelde Kürdistan halkları son iki yüz yılda kesintisiz kırım, asimilasyon, göçertme politikalarıyla yüz yüze kaldı. Türk ulus devleti, Arap ulusunun parçalanması üzerinden kapitalist modernite sömürgeciliği tarafından inşa edilen Arap ulus devletleri, İran ulus devleti Kürdistan’ın bölünmesine dayanarak modern ulus devlet formuna ulaştılar. Gerçekleşen katliam ve kırım politikalarına karşı dört parça Kürdistan’da büyük direnişler gelişse de Apocu Hareket’in çıkışına kadar bütünlüklü, tüm Kürdistan’ı kapsayan bir ‘ulusal kurtuluş’ fikri gelişmedi. Apocu Hareket bu gerçekliğe dayanarak daha en başından ‘halk savaşı’na dayalı bir mücadele stratejisini esas aldı. Halkın doğrudan katıldığı, savaşan halk gerçekliğinin yakalandığı bir mücadelenin zafere ulaşması önünde bir engel olamazdı. Bu tarihen de ispatlanmıştı. En despotik, faşist, soykırımcı iktidar sistemleri bile büyük bir özenle örülen ve halkların katıldığı direniş hatlarını dağıtamamışlar ve en nihayetinde yıkılmaktan kurtulamamışlardır. 50 yılı bulan Apocu Hareket mücadelesi Kürdistan gerçekliği yönünden bize bu hakikati daha yalın sunmaktadır. İlk adımını halkına ve öz gücüne dayanarak atan Apocu Hareket, 3. Dünya Savaşı’nın verildiği günümüz koşullarında dünya hegemon güçlerinin tüm saldırılarına rağmen demokratik toplumcu sosyalizme dayandırdığı mücadele hattını korumakta, dünya insanlığına özgür yaşam umudu olmaya devam etmektedir. Tüm bunlar Önder Apo’nun ‘Şehidin anısına doğru cevaplar oluşturma’ yaklaşımıyla gelişmiştir.

Önder Apo ilk büyük şehidimiz Haki Karer’den günümüze değin “Şehitlerin vasiyetine gereken karşılığı verecek şekilde son nefesime kadar yaşayacağım” yaklaşımını bir ilke düzeyinde ele almış, şehide bağlılığı bir söz, duygusal bir an olmaktan çıkararak yaratıcı, geliştirici, zaferi garantileyen bir yaşam biçimine dönüştürmüştür. Şehadet olayı bir anı olmaktan çıkarılıp yaşamda eylemsel bir duruşa kavuşturulmadığı sürece doğru bir bağlılıktan söz edilemez.

Bu noktada oldukça yüzeysel, örgütsüz bir duygusallığa kapılma durumu yaşanmaktadır. Elbette her şehadetten büyük üzüntü duyma insan olmanın bir gereğidir. Ancak hiçbir Şehit, ardından yas bağlanıp üzülmek için amansızca düşmanın üzerine yürümedi. Aksine birçoğu fırsatını bulduklarında vasiyet olarak ‘ardımdan ağlamayın, halaya durun’ diyerek uyarılarda bulundu. Ağlayıp yakınmanın, onları (şehitleri) doğru anlamaktan alıkoyacağının farkında olarak şehadete yürürken bile büyük bir sorumluluk bilinciyle uyarılarını yapmaktan geri durmadılar.

Şehadete yaklaşım duygusallıktan öteye geçmemekte, daha da kötüsü şehit düşeni tanıyıp tanımamaya bağlı olarak şehadet olayı karşılanmaktadır. Yakından tanınan birileriyse duygular ona göre şekillenmektedir. Bir akraba ise ona göre karşılanmakta, tepkiler ona göre yükselmekte ya da daha normal bir düzeyde kalmaktadır. Şehidin bir emir olarak ardında bıraktığı zafer çizgisinin sürdürücülüğünü yapma oluşlarda açığa çıkmamaktadır. Üzülüyor, ağlıyor, şehitlerin anısına en güzel sözler sarf edilip onları yaşatmak istemi ortaya konuluyor. Bunun için mücadele edilmek istendiği belirtiliyor. Ancak tüm bunları kişi kendisine, hissiyatına ve bilinç düzeyine göre yapıyor. Şehitlerin kilitlendikleri zafer çizgisinin gereklerine göre karşılanmıyor, mücadeleye bu temelde yaklaşılmıyor. Bunun şehadet gerçekliğini doğru anlama olmadığı açıktır. Şehadete bütünlüklü bir hakikat olarak yaklaşmak oldukça zayıftır. Bu yüzden kimi şehadetler büyük bir duygu yoğunluğuyla karşılanırken kimi şehadetler de gündelik koşuşturma içerisinde küçük bir ifade bile bulmamaktadır. Söylemde bunun böyle olmaması gerektiği belirtilse de çoğunlukla kendine görelik düzeyinde seyretmeye devam etmektedir. Dolayısıyla ‘şehitleri yaşamsallaştırma’ pratiklerde karşılık bulmamakta, bunun örgütünü geliştirme, mücadelesini verme, pratikçiliğinin düzeyini yükseltme, ideolojik doğrultusunu derinleştirme zayıf kalmaktadır.

Her şehadet muhasebe ve mücadele gerekçesidir

Önder Apo’nun geliştirdiği tüm çalışmalar esasında şehit çalışmaları, şehidin anısına doğru cevapları oluşturma çalışmasını ifade etmektedir. Bu anlamda barış ve demokratik toplum sürecini geliştirme ve halkı komünalist toplum düşüncesi etrafında örgütleme en büyük şehit çalışması olmaktadır. Bugün demokratik ulus devriminin inşası tarihin önümüze koyduğu büyük görevdir. Bu aynı zamanda şehitlerimizin biz geride kalanlara mirastan öte, büyük bir irade ve kararlılıkla yerine getirmemiz gereken emrini ifade etmektedir. Önder Apo’nun ilk şehidin anısına verdiği cevap ile Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin kurumsal inşasına ulaşıldı ve Kürdistan özgürlük mücadelesi tüm dünyada ezilenlerin, emekçilerin, kadın ve gençlerin kapitalist modernite sömürgeciliğinin dayattığı kölelikten kurtuluşlarının umudu haline geldi. Bu öyle propaganda amaçlı dile gelen bir hakikat değildir, gerçekten de Önder Apo’nun geliştirdiği demokratik modernite paradigmasının evrensel karakteri yeterince anlaşıldığında bundan bir an bile şüpheye düşmek mümkün olmaz ve büyük bir coşku ve başarı inancıyla dönem görevlerine sahip çıkılır. Önder Apo her şehadete anında mutlaka doğru cevaplar oluşturmayı devrimci olmanın, yeterli yoldaş olmanın, daha doğrusu insan olmanın temel ölçüsü olarak belirledi. Büyük şehidimiz Haki Karer arkadaşın anısına PKK’yi kurarak cevap verdi. Diyarbakır Zindanı’nda faşizmin en katı haline karşı tepeden tırnağa direniş kesilen ve zaferin yollarını sonuna kadar açan Kemal Pir, Hayri Durmuş, Mazlum Doğan, Ali Çiçek, Dörtler ve daha nice şehidin anısına cevap olarak mücadeleyi ülkeye taşırma ve gerilla mücadelesini başlatma kararlılığını ortaya koyarak hayata geçirdi. Büyük komutan Egîd’e bağlı olmanın gereği olarak gerilla ordusunu büyütme ve ülke topraklarını baştan başa savaşan bir gerilla ordusuyla donatmayı tarihin mutlaka yerine getirilmesi gereken emri olarak karşıladı. Kadın Kurtuluş Ordusu’nu geliştirip toplumsal özgürlüğü kadın özgürlük çizgisi temelinde geliştirmeyi yine şehidin anısına verilecek doğru cevap olarak belirledi ve bugün PAJK öncülüğünde somutlaşan Kadın Kurtuluş İdeolojisi tüm dünya insanlığını etkileyen bir düzeye ulaştı. Önder Apo tüm dönemlerde yapılması gerekenin mutlaka süreklileşen bir örgütlülüğe ulaşmak olduğunu ortaya koydu; anı anına mücadele ederek, her dönemin örgütünü oluşturarak Kürdistan sınırlarını aşan demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü toplum paradigmasına ulaştı. On binlerce kadın ve erkek tereddütsüzce bu mücadele hattının başarısı için her şeylerini ortaya koyup şehadete ulaştı. Bu yüzden de her şehadetin büyük muhasebe ve mücadele gerekçesi olduğunu bilerek gerekleri mutlaka yerine getirilmelidir.

Birçoğumuzda şahadete ve şehitlere yaklaşım sıradan bir duygusallığın, dayanılmaz bir yüzeyselliğin sınırlarında kalma temelindedir. Her şehadet karşısında üzüldüğümüz, göz yaşı döktüğümüz doğrudur. Onları en güzel sözlerle, stranlarla karşılayıp yaşatmak istiyoruz. Gerektiğinde zalime karşı durmaktan da geri durmuyoruz. Fakat tüm bunları kendimize göre, günlük yaşamın hissiyatı temelinde yapmak istiyoruz. Şehadet gerçeğinin, şehitleri yaşatmanın mümkün olacağı katılımın ilkelerine ulaşamıyor ya da ulaşmayı bir görev olarak bellemiyoruz. Bir tören düzenlemek, törenlerde birkaç slogan atmak, anmalarda adlarını zikretmekle sınırlı kalıyoruz. Yoldaşları olarak bu gerçekliği yaşarken aileleri olarak da çoğunda değerli bir şeyimizi kaybetmiş gibi hayıflanıyor, şehadeti karşısında adeta çaresiz kalıyoruz. Oysa onlar, özgür bir ülkede özgür bir yaşamı yaratma uğruna şehit düştüler. Yüce amaç ve bağlılıkları vardı. Onlar, soykırımcı sistemin yaptığı her saldırıyı başarının temeli yaptılar, öfkelerini büyüterek intikama yöneldiler. Şehit düşen her yoldaşının silahını ve adını başka biri devralarak mücadeleyi sonsuz kıldılar. Şimdi tüm bu gerçekleri görmeden, kavramadan, en önemlisi de bunun derin hissiyatına ulaşmadan şehitlere cevap olunduğunu, onları yaşatmaya çabası verildiği iddia edilebilir mi? Bu ne kadar gerçekçi olacaktır? Söylemde bunlar kabul edilse de pratikte bunun karşılığı oluşturulmadığı, rutinin dışına çıkılmadığı bir gerçek.

Önder Apo şehide olan yaklaşımını “Ben şehitlerin zincirlenmesi biçiminde bir PKK tarihini anlatmayı çok istedim ve zaman zaman da temel dönemeçler itibarıyla anlattım. Şahadetlerin ufku nasıl açtığını ve bunda bir PKK’linin yer alışının nasıl olduğunu da göstermeye çalıştım. Ama sizler de bu zincirin orta halkalarını ekleyebilirsiniz. Her alanın, tüm ülke genelinin bütün görevlerinin şehitlik halkalarını birbirine ekleyebilirsiniz. Bu bir borçtur. Ben hepsinin adı neden aklımda değil diye kendime esef ediyorum. Neden hepsinin anısına verilmesi gereken karşılığı vermedim diyorum. Ama genelde hep şunu kanıtlamaya çalıştım: Şehit kanının döküldüğü her yerde bir militan bırakabilmek, kanı boşa aktı dedirtecek bir durumu düşmana sunmamak. Ne kadar şahadet yaşanmışsa, onların anısının amansız bir takipçisi olduğumu gösterdim. Biz bunu biraz gösterdik diye teselli buluyoruz. Ama yetersiz. Çünkü oralarda öyle pek yamanca savaşmıyorlar. Dolayısıyla anılarına biraz daha yetkin karşılık vermek gerekir diyorum. Bütün o sahalarda savaşı kızgınlaştırmak, şahadetin boşuna olmadığını ve şehitlerin intikamının alınacağını, emrettiklerinin gereğinin yerine getirileceğini gösterebilmek gerekir. Yaptığım bütün taktik arayışlar, bütün güne yüklenimlerim bu ahdime bağlı olmanın gereğidir. Ben de bu anılara karşılık vermek istiyorum. Bunun ancak böyle olacağına inanıyorum. Kendimi kandırmak istemiyorum” şeklinde ifadeye kavuştururken hayati bir gerçeği de ortaya koyuyor. Gerçekle yüzleşmeye çağırmakta, şehitlere yoldaş olmak için nasıl bir bilinç, hissiyat ve pratik düzey kazanılması gerektiğini ifade ediyor. Şimdi bu kadar apaçık olan bir gerçekliğin anlaşılmadığı söylenebilir mi? Elli yıldır durmadan bu gerçekliği haykıran, büyük eylemi ve düşüncesiyle şehitlerin dile geldiği hakikat olan Önder Apo’nun duyulmadığını söyleyecek kadar kendini kandırma durumu olabilir mi? Şehitler, birer hikayeden oluşmuyor; onlar tanınmayı, bilinmeyi, yaşama etki etmeyi gerektiren, dile gelmeyi bekleyen hakikattirler.

Şehadet gerçeğini anda yaşamak ve kendini yeniden doğurmak gerekir

Tüm şehitlerin yoldaşları, aileleri tarafından olduğu kadar halklar, dünya insanlığı tarafından da tanınıyor olması gerekmektedir. Kürdistan özgürlük mücadelesi Kürdistan sınırlarını çoktan aşmış, demokratik insanlığın değeri haline gelmiştir. Dolayısıyla çalışmalar artık sadece Kürdistan’da yarattığı etki üzerinden değerlendirilemez. Bizi doğru mücadele eder durumdan alıkoyan düşmanın gücü değil düşünme, planlama ve uygulamaya koymada yaşadığımız yetersizliklerdir. Zamanında yapılmayan çalışmalar, yerine getirilmeyen görevler sayısız şehidimizin isimlerinin netleştirilmemesine neden oldu. Önder Apo “neden hepsinin isimleri aklımda değil diye kendime esef ediyorum” derken kendimize “kaç şehidimizi yeterince biliyor, tanıyoruz” sorusunu sormak gerekmez mi? Şehitleri tanımıyor, bilmiyor olmak, onların ailelerini şehadet gerçeği etrafında yeterli bir örgütlülüğe kavuşturamamak bize ne kadar esef verici geliyor? Bilinmeyen, tarihe gömülmüş kaç şehidimizin sesine ulaşıp onları yaşamla buluşturduk? Yoksa sadece tanıdıklarımızla mı yetindik, sadece tanıdıklarımızı mı dert edindik? Ulusal bir düzeyi ifade eden şehadet gerçeğini kendi dar sınırlarında seyreden bireysel, ailesel, aşiretsel gerçekliğimize indirgedik. Özgürlük mücadelemizin tarihi bir zincirin halkaları gibi birbirine eklemlenen ve tarihin akışına etki eden şehitler gerçeğinden oluşmaktadır. Her bir halkanın oluş zamanını ve mekanını açığa çıkarmayı, demokratik toplum ve özgür yaşamın inşasında moral değer olarak belirlemeyi, ulusal mücadeleyi demokratik ulus paradigması temelinde en etkin düzeye ulaştırmayı şehitlere bağlılığın temel ölçüsü olarak belirlemek gerekmez mi? Bunları yoldaşları ve aileleri olarak bizim dışımızda yapabilecekler var mıdır?

     Kapitalist modernitenin, bağlı olduğu ideoloji olan liberalizmin birey-toplum diyalektiğinde yarattığı en büyük tahribat hakikati parçalama temelinde gelişmiştir. Hakikati parçalanmış toplumsallığın yarattığı kişiliğin de parçalı olacağı açıktır. Bilinç ve zihniyet kıyımı olarak gerçekleşen bu parçalılık hislerimize, sevinç ve kederlerimize kadar sirayet etmiştir. Dolayısıyla yaşananları değerlendirirken, sonuçlar çıkarmaya çalışırken de son derece parçalı, eksik ve hatta hatalı sonuçları bu temelde yaşamaktayız. Giderek anlamını yitiren bir şarkının nakaratı gibi tekrar durumları pratiklerimizde, düşünce ve kavrayışlarımızda kendisini dışa vurmaktadır. Bir bütünü ifade eden hakikati görmeyince kendimizce sonuçlara ulaşmakta ve birbirinin devamı olan hataları içeren bir oluşa katılmaktayız. Zaman içinde yanlışa, doğru olmayana alışıyor ve yanlışlarımızı doğru olarak addetmeye başlıyoruz.

Şehitleri anarken sürekli en iyiyi, en doğruyu, en güzeli onlara yakıştırmaya çalışıyoruz. Kuşkusuz şehitlerimiz her şeyin en iyisini hakketmektedir. Fakat nedense tüm bunları şehit düşmelerinden sonra yapıyoruz. Peki onlar da bizim gibi yaşayan ve mücadele edenler değiller miydi? Şehitler için en güzel sözleri bulmaya çalışırken kendimizi şehit gerçeğinin ne kadar yakınında ya da uzağında görüyoruz? Eğer onlar ahlaki politik birey olmanın en yalın halini ifade ediyorlarsa bizim de buna göre yaşamamız gerekmez mi? Bu bir çelişkiye, yanlışa işaret etmiyor mu? Şehitler çizgisini esas aldığımızı söylüyorsak bizim de iyiyi, doğruyu ve güzeli yaşayanlar olmamız gerekmiyor mu? Hiç kuşku yok ki tüm bunlar cevaplanmaya muhtaç sorulardır. İyi, doğru ve güzeli şehitlere ithaf ederken kendimizi bunun dışında görme durumumuz olamaz. Eğer şehitleri ölçü olarak belirliyorsak yaşam karşısındaki duruşumuzun, mücadeleye katılımımızın bu ölçüleri karşılaması gerekir. Yoksa şehitler adına nasıl söz söylemeye yeltenebiliriz, kim bizi ciddiye alabilir? Onların demokratik ve özgürlükçü zihniyet ilkelerini kendi pratiğimizde oluşturamazsak yanlışlarla yaşamaya alışma durumuna düşeriz ki, bu da büyük bir yozlaşmanın eşiğine adım atmak olur. Ki şehadetleri üzerinden öyle çok zaman da geçmiş değildir. Halen yüzleri aşan şehit ilanları yapılmakta, halk olarak taziye çadırlarına akmaktayız. O vakit şehadet gerçeği bir anı, belli zaman aralıklarında hatırlanması gereken değil, aksine anda gerçekleşen ve tarihin akışına yön veren bir gerçeklik olarak karşılanmalı, buna uygun yaşamayı, zihniyet ve vicdan devrimini kişiliklerimizde bu temelde gerçekleştirmeyi esas almalıyız.

Şehitlerle yürümek devrimci bir yürüyüştür

Önder Apo’nun İmralı tecrit sistemi içerisinde bile şehide, şehidin anısına doğru yaklaşım gösterme, başarının mutlaka bu temelde sağlanma hakikatini bir an bile düşünmeden yaşamamak gerekir. Önder Apo’nun şehide olan yaklaşımını görünce ürpermemek, derin bir muhasebe yaşamamak için vicdanların buz bağlamış, bilinçlerin körelmiş olması gerekir. İmralı duvarlarını, rejiminin zorbalık sınırlarını aşarak bize ulaşan değerlendirmeler, içinde bulunduğumuz gerçekliğin kavranması ve doğru sonuçlara ulaşmak için olması gerekenleri yakıcı bir şekilde bize göstermektedir.

Bu durumu her birimiz kendimize, çevremizdeki tanıklıklarımıza uyarlayabiliriz. Çeşitli uyarıcı etkilerle, kitap, şiir, film, eylem içinde bulunduğumuz ortamın etkisiyle birdenbire çok farklı bir insan olduğumuzu hissedip, bu etkinin dağılmaya başlamasıyla farklı bir kulvara geçiyorsak tam da halden hale geçiş anlamına gelen durumu yaşıyoruz demektir. Kendi içindeki insanlığı yitirmemiş her bireyi etkileyecek olan olayların etkisiyle kısa süreliğine yüce duygulara sahip insanlar gibi kendimizi hissetmek bizleri yanıltmamalı. Nerede ve kim olduğumuzu belirleyen esas şey, yaşamımıza yön veren başat duygular ve düşüncelerdir. Bazı değerler ilke ve amaç haline gelmiş midir? Yaşam bu amaca göre mi şekillenmektedir? Duygular, tutkular ve güdüler bunun emrinde midir? Cesurca yüzleşilmesi gereken gerçekler bunlardır. Şehitlerin çizgisini zafere taşıyabilmek için zafer çizgisinin militanlarına ihtiyaç varsa, kendi kendimizle hesaplaşarak böylesi kişilikleri yaratabilme uğraşı içinde bulunmak da şehitlerin anısına verilecek doğru yanıtlardan biridir.

Şehitler ölümsüzdür deyip, onların ardından biri ölmüş gibi yas’a girmek çelişki değil midir? Bedenlerini bir daha göremeyeceğiz, bir daha onlarla fiziken yan yana olamayacağız bunun özlemini, acısını hep hissedeceğiz, bu doğru ve gayet insani bir duygudur. Onların her birini tek tek çok arayacağız, her birinin bıraktığı boşluğu belki de tüm yaşamımız boyunca hissedeceğiz. Önder Apo’nun Haki hevalin şahadetinin ardından döktüğü gözyaşları da bunları anlatıyor zaten. Önder Apo’nun halen şehit arkadaşları özlemle anması, araması onları yaşarken ölümsüzleşecek denli büyük kişilikleri nedeniyledir. “Kemal sağ olsaydı her şey çok farklı olabilirdi” sözleri kaybın büyüklüğüne yapılan bir atıftır. Hakeza diğer arkadaşlar için de böyle. En güzel yoldaşların kaybı, yürekleri sarsmıyorsa insanlığımızdan çok şey yitirmişiz demektir. Bu sarsıntı neye yol açıyor, yaşama küsüp içe kapanarak yas tutmaya mı, daha büyük ve örgütlü zafer yürüyüşüne mi? İlkini yapanlar şehitlerin ölümünü kabullenirken, ikincisini yaşamının amacı haline getirenler şehitleri ölümsüz kılanlardır. Şehitlerin yol göstermeye devam ettiği belirtiliyorsa, gösterilen istikamette tek hedef vardır. Zafere ulaşmak! Onların gösterdiği yolda yorgunluk, yılgınlık, sistemiçileşme yoktur. Bu istikamette bir güzergah izleyenler, yanlış yola girip nefesi erkenden tükenenler olabileceği gibi, tercihini bilinçli bir şekilde böyle yapıp vicdan tatmini amacıyla yıl dönümlerinde şehitler için olağan yaşamlarında kısa bir anma parantezi açanlardır…

Verilen sözlerin hakikatinde kendini sorgulamak…

Şehit gerçekliği en ciddi olunması gereken konuların başında gelmektedir. Ne tek başına duygusallık ve hüzün ne de an’lık bir intikam arayışçılığı bu ciddiyetin içini doldurmaya yetmez. Önder Apo, şehit acısını yüreğinde en fazla duyumsayan olsa da moralinden, üretkenliğinden, yaşam enerjisinden ve milyonlara başarma inancını yaymaktan bir an bile geri durmadı. Her fırsatı bunun için değerlendirdi. Her diyalog, her görüşme, her nefes, her söz mücadeleyi daha da büyütme vesilesi haline getirildi. “Şehitlerin vasiyetine gereken karşılığı verecek şekilde son nefesine kadar yaşayacağım” sözleri ve yaşama yüklediği anlam ciddiyetin nasıl olması gerektiği açısından da öğreticidir…

Şehitler geçmişte kalan bir anı değil, bugünü ve geleceği aydınlatan birer meşale ise buna göre yaşadığını iddia edenlerimizin hem bu aydınlatıcı yolda neleri gördüğünü, hem de ne kadar buna göre yaşadığını sürekli bir muhasebe konusu yapması gerekiyor. Sürekli sorgulanması, hatalardan arınma, yanlışlarla yaşamaya alışmama yeni hedeflerin üzerine daha donanımlı bir yürüyüş demektir. Bunun arayışı ve kesintisiz iradeleşmesi demektir. İşte bu nedenle şehitlerle yürümek devrimci bir yürüyüştür. Bunu başarabildikçe Önderliğin yükünü hafifletme ve şehitlere yoldaş olma çizgisine yakınlaşacağımız açıktır.

Şu hususu önemle vurgulamak, yüksek bilinci ve derin hissiyatına ulaşmak gerekir. Tüm şehitlerin buluştukları ortak payda Önder Apo ideolojisine olan inançları, ülke ve halklarına olan sevgileri, dayatılan zulüm, talan, sömürü ve işgale karşı olan öfkeleriydi. Onların gücü iman ettikleri doğrulardan, özgür yaşam umudundan geliyordu. Kapitalist modernitenin sunduğu tüm maddi imkanları reddederek ana toprakları üzerinde onurlu bir yaşam mücadelesini tercih ettiler. Sonsuzluğa yol aldıklarında da hepsinin ortak şiarı ‘başladığımız özgür toplum inşasını başarıya ulaştırın’ idi. Bunun dışında geride bıraktıklarına dair bir şey bildirmediler. Yoldaşlarına silahlarını yerde bırakmamayı emrederlerken, ailelerine de bütün varlıklarıyla canlarıyla yarattıkları değerlere sahip çıkmayı, her koşul altında mücadeleye devam etmelerini emrettiler. O halde onlar adına söz söyleme sorumluluğunu gösteren bizler nasıl yapmalıyız? Özgürlük mücadelemizi halen başarıya ulaştıramadığımız, büyük bedellerle elde edilen kazanımları sağlama alamadığımız bir gerçek. Oysa biz yoldaşları, devrime gönül verenler, aileleri, arkadaşları onlara sözler verdik. Ağıtlar yakıp öfkemizi biledik. Halen sözler vermeye devam ediyoruz. Peki ne oluyor da şehadetlerini öğrendikten kısa bir süre sonra bunlar normalleşiyor, günlük yaşamın rutinine karışıyorlar? Şehitler üzerinde tasarruf geliştirmeye iten şey kaynağını nereden alıyor? “Benim şehidim, falan kurumun şehidi” deyip şehitler gerçeğini parçalayan, kategorize eden, şehitlerin ruhlarını incitecek yaklaşımlar sergilenebiliyor? Böyle yapmanın pekala ahlaki, soylu bir davranış olmayacağı açıktır. O halde durup yeniden düşünmek, yaşanan her şehadeti anlamanın büyük savaşını vermek şarttır. Şehitleri doğru anlamayı yurtsever, yoldaş, arkadaş ve dahası insan olmanın temel ölçüsü olarak belirleyerek, özgürlüğü ve başarıyı burada aramalıyız.

Şehit yaşımın sözü kalanlar ise sözün gerçekleştiricileridir

Şehit gerçekliği etrafında buluşmaların yaşandığı her mekan toplumun doğru zihniyet dönüşümünü yaşayarak ahlaki politik toplumun geliştiği yerler olmalıdır. Sadece belli zaman aralıklarında biraraya gelinen yerler değil, toplumun eğitildiği, gençlerin şehitler gerçeği çizgisinde kişilik kazandıkları, kadın özgürlük çizgisinin toplumsal özgürlüğün sağlanmasında esas ilke olarak benimsendiği, çocukların geleceğe Önder Apo ideolojisi temelinde demokratik ulusun özgür bireyleri olarak komün yaşamını her yerde geliştirecek kişiler olarak yetiştirildiği zeminler olmalıdır. Sadece sorun ve sıkıntıların dile geldiği, rahatsızlıkların ifade edildiği yerler olmamalıdır. Aksine tüm toplumsal sorunların çözümünün şehit aileleri ve şehit takipçilerinin edinecekleri bilinç, kültür ve mücadele kararlılıklarına bakılarak bulunduğu mekanlar olmalıdır. Peki bunu başarmak, insanları yeniden öz toplumsal değerlerle buluşturmak, birarada olmaktan hoşnutluk duymalarını sağlamak, kolektif mücadele ruhunu şehitler gerçeği temelinde yeniden güçlendirmek, toplumda sarsılmaz bir güven, hoşgörü ve sevgi geliştirmek imkansız mı?

Farklı farklı yerlerden, farklı inançlardan olsalar da Kürt halkının, şehit ailelerinin yek vücut ve bilinç olarak hareket etmeleri gerekir. Çünkü bağlı olduğumuz şehitler gerçeği yektir; tüm şehitlerimizin ortak çağrısı, varlığı kanıtlanmış halk gerçekliğinin özgürlüğünün sağlanmasıdır. Ne kadar farklılıklarımız olsa da hepimiz bunun başarısı için seferber olmak durumundayız. Şehitlerimiz bir aileye, aşirete ya da şehre ait değil, tüm Kürdistan’a aittir. Öyle ki günümüzde Kürdistan özgürlük mücadelesinde ifade bulan şehadet gerçeği tüm insanlığa aittir. Bunu böyle ele almalı ve şehitler gerçeğine bu temelde yaklaşılmalıdır. Şehadet gerçeğini aile, akraba, arkadaş sınırlarına hapseden her yaklaşımın Şehitler gerçeğine büyük bir haksızlık olacağı bilinmelidir.

Şehitlerin takipçisi olacağımıza dair söz verdik. Belirledikleri istikametten hiçbir şart altında sapmayacağımızı söyledik. Onları sonsuzca yaşatacağımıza ahdettik. Peki onları yaşama taşıyacak çalışmayı nasıl yapacağımızı hiç düşündük mü, yoksa görkemli bir uğurlamayı, belirli zamanlarda yapılacak anma etkinliklerini yeterli mi gördük? Şüphesiz her şehidin yaşam hikayesi destan, roman, öykü, büyük sanat eserlerine konu yapılacak niteliktedir. Bu yaşamların her birini yeterince inceleyip edebiyat, şiir, sanat konusu yaparak geleceğe taşıma devrimin inşasına, doğru bir zihniyet dönüşümüne öncülük edebileceği gibi demokratik toplumun yaşam ve ilişkilerinin örülmesine de büyük katkı sunacaktır. Mesele bunu kimin yapacağıdır. Çoğunda kendimizi böylesi bir çalışma karşısında sorumlu görmemekteyiz. Şehitler gerçeğini bütünlüklü bir hakikat temelinde toplumun zihniyet inşa çalışmalarına katmamaktayız. Şehit yaşamlarını inceleme, Onlar hakkında bilgi toplama ve güçlü bir direniş ve mücadele hafızasını geliştirmeyi kendimize dert etmemekteyiz. Eğer bunları yoldaşları, amaç ve ideallerine bağlı olduğumuzu büyük bir kıvançla ifade eden sevenleri, aileleri olarak bizler yapmazsak kim yapacak o halde? Bu konuda bir yüzeyselliğin olduğunu, şehit çalışmalarını merasim, anma ve aile sorunlarıyla ilgilenmekten ibaret gören bir yaklaşım sahibi olduğumuzu görmek gerekir. Kaldı ki çoğunda yaptığımız anmaların kendisi de şehadet gerçeğini parçalayan, anlamını daraltan, şehitlerin günlük didişmelere konu olmasına vesile olmaktadır. “Falan kesin şehidi, falan kurumun şehidi, benim şehidim…” gibi ifadeler ile başlayan ve giderek şehitler arasında bir kıyas yapmaya kadar giden anlamsız, şehit gerçekliğinden son derece uzak ve hatta karşıt yaklaşımlar gelişebilmektedir. Hepimiz çabalarımızı ortaklaştırıp şehitlerin doğru sesini yaşama hakim kılacakken, kendi anlayışlarımızı, basit duygularımızı şehitlerimizin amaç ve ideallerinin önüne geçirebiliyoruz. İşte şehitlerin ifade ettikleri hakikat bu şekilde parçalanıyor ve böyle davranarak şehitlerimizi sonsuz yolculuklarında huzursuz ettiğimizi, ruhlarını incittiğimizi bilmeliyiz.

Kürdistan özgürlük mücadelesinde kadın şehitlerin özgün bir yeri bulunmaktadır. Kürt kadınları, Kürt toplumunda büyük bir dönüşümün öncülüğünü yaşayarak geliştirmekle kalmayıp, kadın özgürlük mücadelesinde de tüm dünyaya yepyeni bir bakış sundu. Özgür Kadın Hareketi olarak Kürdistan özgürlük mücadelesinin her aşamasında yer alarak gelişmesine öncülük ettiler. Berivanlar, Beritanlar, Zilanlar, Sema, Nuda ve Berfinlere kadar binlerce kadın birer tarih yapıcı olarak zamanın akışına katıldı. Önder Apo, Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’ndeki şehadet gerçeğini tanımlarken kadın şehitlere ayrıca yer vererek şöyle değerlendirir:

“Daha şimdiden tarihe geçmiş bu kadar kadın şehidi olan bir hareket olarak, bir Önderlik olarak kanıtlanmışız gözüyle de değerlendiriyorum. Hiçbir harekete nasip olmayacak yüzlerce kahraman kadın şehitleri var. Bu, madem tarihte ve günümüzde hiçbir partide bulunmuyor o zaman bizim partimiz, Önderliğimiz büyük bir kadın özgürlüğünün de ifadesidir. Çünkü şehadet yalan söylemez! Üzerinde düşünülürse görülecektir ki bu kadar şehadetin açıkladığı tek olay; yüce kutsal özgürlük ilkesidir. Bu ilke temelinde yaşama çekiliyorsunuz. Herkesin büyük takdiri kadar, hürmet etmesi, saygı duyması gereken de bu yaşam biçimidir. Bu konuda gözünü kırpmadan kendini yakan şehadet gerçeğimizdir. Teslim olmamak için son bombayı kendisinde patlatan şehadet gerçeğimizdir ve bu en çok da kadın şehadetinde görülmüştür. Ne kadar üzerinde düşünülse, anlam verilse o kadar yeridir. Bence sizlerin kadın şehitlerimiz üzerinde düşünmeyi bilmeniz lazım. PKK’nin şehitleri içinde, en kahramanca ifade kadın şehadetlerindedir. Gerek yakma olayında gerek teslim olmama konusunda son kurşunu kendine sıkma olayında çarpıcı olarak böyledir. Sıradan geçiştirilecek şehadetler değildir. Bu temelde de yol alıyoruz…”

Kadın şehitler ayı olan Ekim ayının ön günlerini yaşıyoruz. Özgürlük mücadelemizin ulaştığı düzey bir bütün olarak şehitler gerçeği üzerine çok daha derinlikli yoğunlaşmayı zorunlu kılmaktadır. Ekim ayı şehitleri şahsında kadın özgürlük çizgisini anlama, Önder Apo gerçeğine doğru katılma ve dönemin görevlerini başarılı bir şekilde hayata geçirme ancak böyle mümkündür.

“Şehitler ölümsüzdür; çünkü onlar yaşanması gereken sözün yegâne sahipleridirler. Kaldı ki bunların da yaşaması bu son sözlere gösterecekleri bağlılıkla mümkündür. Şehit yaşamın sözüdür, kalanlar ise, o sözün gerçekleştiricileri olurlarsa yaşarlar. Başka tür bizim için yaşamın gerçekleşeceğine hiç inanamayız.”

İlginizi çekebilecek diğer yazılar

Oynatıcıyı Gizle/Göster
-
00:00
00:00
Update Required Flash plugin
-
00:00
00:00