TARİHTE KÜRT-TÜRK İLİŞKİLERİ

Demokratik Komünal Toplum Manifestosu’ndan alınmıştır...

ekleyen Komînal

YAZIYI KÜRTÇE OKU

Öncelikle şu noktanın altını kalın çizgilerle çizmeliyiz: Türklerin Ortadoğu serüveni Kürtlersiz olmaz. Bunu çok derinden anlamak gerekir. Türkler ne inşa ettilerse Kürtler üzerinden inşa ettiler. Bunu, komuta ilişkisi temelinde yapmışlar. Maalesef Harpagos’tan beri Kürtler, hep başka komutanların askeri olmuştur. Çok geleneksel bir Kürt özelliğidir. Komutan, hep başkasıdır. Tarihi Med Konfederasyonu, Harpagos tarafından ihanete uğrayıp sona erdirildiğinden bugüne kadar Kürtlerin en nitelikli askerleri, hep başka komutanların askerleri olmuştur.

Türkleri biraz daha açıklayacak olursak; Türkler bu coğrafyaya İslam’ın askeri olarak gelmişlerdir. O dönem Abbasi halifesi, bir Kürt hanedanlığı olan Büweyhilerin kuşatması altındadır ve işlevi de bir dini görevlinin yetkileriyle sınırlandırılmıştır. Fatımiler Dicle-Fırat sınırlarına dayandıklarından, neredeyse halifeliğin sonu gelmek üzeredir. Böyle bir ortamda Abbasi halifesi, Tuğrul Bey’i yardıma çağırır ve ona sultanlık verir. Temel şartı da Büweyhilerin etkisinin kırılmasıdır. Tuğrul Bey, askeri ihtiyacını karşılamak için, Şia Büweyhilere rakip olan sünni Kürtlerle ittifak yaparak, Kürt-Türk ilişkilerinin de temelini atmış olur. Nitekim sünni Kürtlerin desteğini alan Tuğrul Bey, Büweyhileri yenilgiye uğratır ve böylece halifeliği de yok olmaktan kurtarır. Tuğrul Bey, Şeddadi miri Manuçehr ile ittifak kurarak iki gücü birleştirir ve Ermeni krallığına karşı saldırı başlatır. Ani’den Kars’a tüm alanlarda hâkimiyet sağlayan Tuğrul Bey, Manuçehr ile kurduğu ittifakın gereği Ani kentini Manuçehr’e verir, Kars bölgesini ise kendisi yönetir.

Tuğrul Bey ile Manuçehr ittifakı Ermeni krallığını yenilgiye uğratırken, Tuğrul Bey güçlenir ve 1055’te Abbasi halifesinden “sultanlık” payesini alır. O dönemde Kürt mirlikleri, bölgede hayli etkin durumdadır. Bugünkü Azerbaycan merkezli Kürt Şeddadi Mirliği, alanın hâkim gücüdür. Farqin merkezli Mervaniler, Van’dan Urfa’ya uzanan hat üzerinde hâkim güç konumundadır. Eğil merkezli Mirdasiler, Adıyaman ve Malatya’ya kadar bir bölgeyi kontrol etmektedirler. Coğrafyanın bazı bölümleri, Hesenweyhi Mirliğinin denetimi altındadır. Bunlar gibi irili-ufaklı mirliklerin statüsü, Selçuklu içindeki bağımsız birlikler biçimindedir.

Kürt-Türk ilişkisi, tarihteki Med-Pers ilişkisine benzer. Medler olmadan Persler, Persler olmadan da Medler ayakta kalamamıştır. Pers İmparatorluğunun etkili askerleri büyük oranda Kürtlerden oluşurken, komutasında Persler vardır. Güncel dile çevirirsek, Kürtsüz İran olmaz. Nitekim bugün de bu yarı-stratejik, yarı-taktik ilişki devam etmektedir. Türklerin Ortadoğu serüveninde de komutanın Türklerden, önde gelen askerlerin ise Kürtlerden olduğunu görürüz. Tıpkı Med-Perslerde olduğu gibi. Günümüzün kavranması açısından bu önemli bir tespittir. Bunu, bütün detaylarıyla anlamak gerekir. Başka türlü kaybetmekten kimse kurtulamaz.

İttifak sadece askeri değil, devlet aklının oluşumunda da oldu

Tuğrul Bey, halifeden sultanlık ünvanını aldıktan sonra merkezini tarihsel olarak Medlerin başkenti olan Hemedan’da kurar. Bu merkezde zamanla Büyük Selçuklu Devleti’nin de temelleri atılır. Selçuklu ileri gelenleri bütün ailelerini Hemedan’a getirir ve burayı kendilerine mesken seçerler. Kürtler ve Selçuklular Sünni olduklarından birlikte hareket etme zeminini bulurlar. Bir Kürt alim olan Abdulkadir Geylani’nin bu dönemde devletin hukuksal temelinin teorik alt yapısını oluşturmak için fıkıh çalışmasına başladığı da belirtilmelidir. Devlete akıl hocalığı yapan Kürt uleması geleneği Nizamülmülk, İdrisi Bitlisi gibi isimlerle yüzlerce yıl devam edecektir. Kürtlerle Türkler arasındaki ittifak, sadece askeri alanda değil, devlet aklının oluşumunu teşkil eden diğer alanlarda da gerçekleşmiştir.

1100’lerden sonra Kürt mirlikleri adım adım Selçuklu sultanlarına tabi olmaya başlar. 1000’lerden 1100’lere kadar Kürt mirliklerinin bağımsız statüleri, Selçuklularla kurdukları eşit ilişki ve ittifaka dayanır. Selahaddin Eyyubi’de görüldüğü gibi bazen Kürt komutan önderlik eder, bazen de Türk komutan. O koşullarda Kürt-Türk ittifakı her iki halkın varlıklarını korumaları için olmazsa olmaz kabilindedir. 1100’lerden sonra bu denge adım adım değişirken, komuta Türklere geçer. İdeolojik alan büyük oranda Kürt molla kısmında kalır. Kürtler ise sosyal ve kültürel alanda ağırlıklarını sürdürürler.

Selçuklu aile geleneği, Ortadoğu’da devlet yöneticisi konumunda sultan, prens olarak varlığını sürdürür. Devlet yöneticiliği ve beylik dışında bir konumu kabul etmeyen Selçuklular, Ortadoğu’nun yeni hâkim gücüdürler artık. Hanedanlığa, beyliğe kabul edilmeyenler ise Türkmenleşirler. Türkmenler, aslında hanedanlıktan atılmış kişilerdir. Türkmenler, baskılara karşı isyan ederken Irak’taki ve Suriye’deki çöllere sürülmüş; diğer yandan Anadolu’nun, Karadeniz’in, Torosların doruklarına sığınmış kabilelerdir. Bugünkü Yörükler, Çepniler, Tahtacılar bunlardır. Ki bunlar “Etrak-ı bi-idrak” yani “İdraksiz Türkler” diye geçmektedir. Hanedanlık kesimi ise kendilerini bunlardan saymazlar. Gerek Osmanlı gerek Selçuklu beyleri hem din değiştirmişler hem törelerine yabancılaşmışlar. Bir yönetici kliktirler. Onlar için kan bağı hiç önemli değildir. Bunlar tamamen devlet ve iktidar kesilmiş bir kesimdir. Bunların esas kültürel, ideolojik zeminini ise Kürtler oluşturur. Kürtler de Perslerden beri, iyi asker olmaya ve dağlarda yaşamaya alışmışlar. Yardımcılıkta da üstündürler.

Osmanlı hanedanları Sünni Müslüman olurken, Türkmenler büyük oranda muhalif mezhep, tarikat ve inançlara sahip olmuşlar. Osmanlı beyleri için kan bağlarının hiçbir anlamı yoktur. Tamamen iktidara ve devlete odaklanmış aristokratik bir gücü temsil ederler.

Bin yıllık ilişki diyalektiği

Kürt-Türk ilişkisi, Türk-Yunan ilişkisi gibi değildir. Bin yıldan bu yana birbirini var etmiş bu ilişki diyalektiği, şimdiye kadar Kürt tarih yazıcıları tarafından “Türklerin Kürtleri kullanması” biçiminde yorumlanmıştır. Gerçekte bu ilişkiden Kürtlerin de kazandığı değerler vardır. Kürtler tek başına yapamadıklarını, Türklerle birlikte yaparlar. Bunun en somut örneği Malazgirt Savaşı’dır. Hemedan’daki Sünni Kürtler, Selçuklularla ilişki kurmazlarsa emirliklerinin elden gideceğini gördüklerinden, her ikisinin menfaatine olan bir ilişki geliştirmek zorunda olduklarını anlarlar.

Zagroslarda var olmak, ittifak kurmakla mümkündür. Bu gerçeği yakından deneyimleyen Kürtler ve Türkler, arada bir birbirleriyle çatışmış olsalar da genel olarak hep ittifaktan yana karar kılmışlardır. 1070’lerde Bizans kralı bugünkü Gürpınar’a kadar gelir. Hakkari’yi bile alabilecek durumdadır. Mervani Mirliği de tehdit altındadır. Daha kuzeyde Ermeniler, Bizans ile iş birliği yaptığından, Şeddadileri de denetim altına alma tehlikesi kapıdadır. Bu nedenle Kürt mirleriyle Sultan Alparslan ittifak yapma gereği duyarlar. Kürt mirleri Türklerle ittifak kurmazsa, süreç içinde Gürcü prenslikleri Ermeni Krallığıyla ittifak yapabileceklerdir.

Neticede bu tehlikeleri gören Kürtler ve Türkler ittifak gerçekleştirip Bizans’ı Malazgirt’te ağır bir yenilgiye uğratırlar. Malazgirt dahil Kars, Muş, Silvan hepsi Bizans’tan kurtarılır. Bu ittifak hem Kürtlere hem de Türklere kazandırdığı içindir ki, sonraki bin yıl boyunca, içinde gelgitleri barındıran ama mutlak surette birbirine dayanan bir ilişkinin zemini atılır. Türk-Rum, Türk-Yunan ilişkisi gibi olsaydı ve birbirleriyle savaşsalardı, Türkler Anadolu’yu Kürtler Mezopotamya’yı kaybederdi. Ne Türk kalırdı ne de Kürt. Bu 1000’li yıllarda böyleydi, 1500’lerde de böyleydi, şimdi 2025’te de halen geçerlidir.

Başlangıçta eşitliğe yakın bir ilişki vardır

Kardeşlik dediğimiz olgunun böyle objektif bir temeli olsa da sübjektif yönü eksik kalmıştır. Miras kavramına başvurarak da anlatabiliriz. Öncülerimiz bize bir tarih bırakarak tarihe mal oldular. Zagroslardan Kafkaslara kadar Kürt mirlikleri hâkimdi. Kültürel zeminleri de son derece güçlüydü. Kürtler yerleşiktir ve bütün ilişkileri eşittir. Savaşçı topluluklar olan Selçuklular, Kürt coğrafyasına geldiklerinde pek çok Selçuklu prensi, Kürtçeyle ortak bir dil olan Farsça’yı kullanmaya başlar. Giderek kabileler de Farsça ve Kürtçe dilini tercih ederler. Selçuklu saraylarında Türkçe değil Farsça kullanılır. Mevlana’nın yanındakiler Kürt’tür. Bu düzeyde iç içe geçen bir ilişkinin sonucunda Bizans yenilgiye uğratılır ve Malazgirt, Silvan, Urfa ve diğer yerler Bizans’tan alınır.

Başlangıçta eşitliğe yakın bir ilişki vardır. Böyle yakın bir ilişki kuran Kürtler ve Türkler, yüzyıllarca bu ilişkiyi sürdürmeyi başarırlar. Çaldıran Savaşı döneminde Yavuz Sultan Selim Kürt beylerine “kendi aranızda birleşip bir beylerbeyi seçin, ben onu muhatap alayım” der. Mustafa Kemal de Kürtlere, zorla “benim askerim olacaksınız” demez. Onları ikna etmek için konjonktürel durumu açıklar. Kürtler de işbirlikçi elit kesimin peşinden gitmez, Mustafa Kemal’le ittifak kurarlar. İlişki gönüllü temeldedir. Bu eğilimle kurulan ittifak, ulusal kurtuluş savaşını kazandırır. Ulusal kurtuluş savaşı, gerçekten kardeşliğin savaşıdır. Zaten onun anayasası olan Teşkilat-ı Esasiye’de, Kürtlere yer verilmiştir. Bu konuda Mustafa Kemal’in demeçleri de vardır. 16-17 Ocak 1923 İzmit basın toplantısında yaptığı konuşmada bunlar mevcuttur. Kürtlere muhtariyet verilmesi gerektiğini söyler. Daha sonra tehlikeyi görüp geri dönüş yapar.

Talat Paşa çizgisi soykırımcı bir çizgidir

O günden bugüne geriye ne kaldı? Kemalistler pozitivisttirler, burjuvadırlar. Kendi iktidarlarına karşı tehlike teşkil edecek her şeyi ortadan kaldırırlar. Talat Paşa çizgisi ise soykırımcı bir çizgidir. “Ermenileri yok ettim” der. “Zozoları yok ettik, sıra Lololarda” der. 1915’te bunları söyler. Savaşı kaybetmese, asıl soykırımı o zaman yapacaktı. Kürtleri boğacaktı. Mustafa Kemal, biraz gerçekçi olduğu için bu kadar radikal hareket etmez. Çünkü Kürtlerin, kendisi için hayati önemde olduğunu anlar. Talat Paşa politikasını yürütmez.

Bin yıllık Türklerle Kürtler arasındaki tarihe bakıldığında kültürel geçişkenliğin oldukça yoğun olduğu görülür. Germiyanoğulları Anadolu’da bir Kürt beyliğidir. Artukoğulları Kürdistan’da bir Türk beyliğidir ama tebaası Kürt’tür. Kendisi de Kürtleşmiştir. Sadece Kürt ve Türkler değil, Mezopotamya ve Anadolu topraklarında kimlikler, kültürler, inançlar büyük oranda ittifak halinde yaşarlar. Tek başına Türk yoktur, tek başına Kürt de yoktur; tek başına Arap ya da Fars da yoktur. İç içe geçmiş bir tarih ve kültür vardır. 

Kürdistan’da inanç toplulukları Konfederal bir biçimde yaşıyordu

Ermeniler bir etnisitedir. Büweyhiler bir hanedanlıktır. Türkmenler bir milliyettir, Kürt aşiretlerinden farklıdırlar. Yahudiler bir milliyettir, farklı bir dine mensupturlar. Süryaniler ayrı bir milliyettir, ayrı bir dine mensupturlar. Onlar da Kürdistanî bir topluluktur. Demokratik bir Kürdistan’da, tüm bunların demokratik birer topluluk olarak inşa edilmeleri gerekecek. Daha önce “Aşiretçilik geridir, hemen ortadan kaldıralım” diyorduk. Oysa binlerce yıllık bir kültürdür. Pozitif yönleri de vardır. Onu demokratikleştirmek, çağdaşlaştırmak gerekir. Demokratik Ulus kavramı da bunlarla ilgilidir. Bütün bu etnisiteleri, tarikatları, mezhepleri, hatta dinleri kapsayacak bir derinlik ve genişliktedir. Kürdistan hem Yahudiliğin hem Hristiyanlığın doğduğu coğrafyadır. Müslümanlığın başarıldığı yerdir. Bunları inkâr etmek yerine, demokrasi ve barış içinde kendilerini ifade etmelerine ve birleşmelerine imkân açmak gerekir. Bunlar birleşince, muazzam bir demokratik ulus enerjisi açığa çıkar. Demokratik ulusun büyük gücü, buradan gelir. İçinde her türlü mezhep, din, kültür ve etnisite vardır. Bir nevi konfederal biçimde yaşarlar. Demokratik konfederalizm dediğimiz budur.

Türklerde boy ve kabilelerden oluşan Türkmen kitlesinin oluşması, tarihsel açıdan sınıfsal bir yarılmayı ifade eder. Aynı şekilde Kürtlerde de kabile ve aşiret dışı kalmış kesimler, Kurmanc kesimini oluşturur. Bu sosyolojik ayrışma, ortaçağın sonlarında karşımıza çıkar. Başka bir ifadeyle Türkmenleşme ve Kurmanclaşma, bir halklaşma sürecini ifade eder. Türkmenler Türk beylikleri karşısında, Kurmanclar da Kürt beylikleri karşısında yeni bir sosyal kimlik olarak var olurlar. Tarihsel sosyoloji bağlamında bu gelişmeyi değerlendirme ve yorumlamaya ihtiyaç vardır. Bu sosyolojinin bizdeki ifadesi, Önder Abdullah Öcalan’ın “Tarih günümüzde gizli, biz tarihin başlangıcında gizliyiz” biçimindeki tespitidir.

Kurmanclaşma öncesi Kürt egemen kesimleri aristokratik bir yapının içindeyken, halkın büyük bir bölümü ise kabile kültürü altında yaşamaktadırlar. Kurmanclaşma, tıpkı Türkmenleşme gibi İslami dönemin sosyolojik ürünü olarak ortaya çıkar. Kurmanc’ın ana özelliği, artık kabile ve aşiret bağları düşmüş, kentleşme sürecine girmiş insanlardan oluşmasıdır.

Mirlikler ise kaldıkları bölgede hâkim olan kimlik hangisiyse, onunla benzeşerek varlıklarını sürdürürler. İran’da Pers, Arap yarımadasında Arap, Anadolu’da Türk kimliğine bürünürler. Askeri sahada da benzer bir yaklaşım görülür. Harpagos, Pers imparatorluğunu Ege kıyılarına kadar genişleten Kürt komutandır. Osmanlı’da Bayezid Paşa, Abbasilerde Ebu Müslim Kürt’tür. Benzeşme yaşayanlar, başka kimlikleri kendi halk kimliğine tercih ederler. Benzeşmeye çalışmak, mirliklerin bir tercihi olarak bugün de devam etmektedir.

Kurmanc, ilk defa kabile-aşiret dışı sosyo-kültürel bir varlık olarak gelişirken hem bu başkalaşma döngüsünü kırar hem de milliyetin ve halklaşmanın temelini oluşturur. Milliyet, ulustan önceki kategori veya aşamadır. Ulus olmak, siyasal yönetimle ilgili bir durumdur. Kürtleri bir ulus durumuna gelmiş olarak tanımlamak abartı olacaktır. Ama Kurmanclaşma söz konusudur. Kurmanclık sürekli gelişmesine ve büyümesine rağmen, kendi içinde bir öz siyasi yönetim oluşturamadığı için siyasal olarak varlığını gösterememiştir.

Bir başka deyişle, Kürt kabile ve aşiret kültüründen çıkışla gerçekleşen halklaşma olgusuna Kurmanc denilmektedir. ‘Kürt insanı’ anlamına gelmektedir. Türklerde Türkmen, Araplarda Bedevi, İran’da Acem aynı anlamı içermektedir. Kurmanc aşiret ve kabile bağlarından tümüyle sıyrılmasa da, günümüze doğru hız kazanan kentleşmeyle birlikte gittikçe gelişen bir kategoridir. Tüm aşiretler ve kabilelerden çeşitli nedenlerle kopan ailelerin kalabalık köy ve kentlerde bağımsızlaşarak güçlenmesi, Kürt halklaşmasının temel gücünü teşkil etmiştir. Bu tarzda Kürtler halk olarak gelişir ve yeni demokratik uluslaşmaya doğru yol alırken, aşiret üst tabakasının zayıf milliyetten millete, ulusa geçiş yapması aynı yoğunlukta ve hızda gerçekleşmemiştir. Bu tabakanın devlet ulusu haline gelmede yaşadığı başarısızlık, demokratik uluslaşmanın Kürtlerin şansı haline gelmesine yol açmıştır. Demokratik uluslaşmayla devlet uluslaşması arasında köklü farklar vardır.

Ulusçuluğun tarihi son iki yüzyılın inşasıdır, ama Türk ile Kürt’ün kardeşliği bin yılı aşar. Nitekim Batı ulusçuluğunun gelişmesinde Hristiyanlık büyük rol oynamıştır. Kürtlerde ise İslamiyet ve din, uluslaşmanın önünde bir engel konumuna gelir. Şah İsmail, buna açık bir örnektir. Bir Kürt olmasına rağmen hem Farslaşır hem Türkmenleşir. Fars milliyetçiliğinin temeli de Şah İsmail’e dayandırılır. Şah İsmail’de, Kürtlüğe dair değerler yitip gitmiştir. Osmanlı ulemasının içinde kendine yer bulan Kürtler de Kürtlüklerinden uzaklaşmışlardır. Ahmedê Xanê’nin daha 1700’lerde ifade ettiği “Bizim de bir krallığımız olsaydı, ulusal birliğimizi sağlasaydı ne Acem’in, ne Rum’un, ne Arap’ın kölesi olurduk” tarzındaki özlemi, buradan kaynaklanır.

İlginizi çekebilecek diğer yazılar

Oynatıcıyı Gizle/Göster
-
00:00
00:00
Update Required Flash plugin
-
00:00
00:00