POZİTİF DEVRİM

Cemal Şerik

ekleyen Komînal

YAZIYI KÜRTÇE OKU

Devrim kavram olarak içeriği gerçekleşme biçimine göre farklılıklar taşısa da özünde var olanın değişimi ve dönüşümünü anlatmaktadır. Burada değişim ve dönüşümün sağlanmasında tek bir yol ve yöntem dışında, farklı yol ve yöntemler seçenekler arasında yer almaktadır. Öne çıkan ya da seçenekler arasında yer alan yol ve yöntemlerin belirlenmesinde iradi ve koşullarla ilgili yönler her zaman gözetilen temel hususlar olarak öne çıkarlar.

Tarihin içerisinde yine sosyal, siyasal ve kültürel yaşamda öne çıkarak belirgin bir hal alan tedricen (aşamalı) gerçekleşen değişim ve dönüşümler de devrim olarak adlandırılabilmektedir. Günümüzde teknolojik ve bilimsel alanda yaşanan birçok buluş ve bunların toplumsal yaşam üzerindeki etkisi, ‘devrimsel’ bir gelişme olarak nitelendirilebilmektedir. Bu yönleriyle hangi özelliği öne çıkıyor olsa da devrim her zaman ilerlemede ön açıcı, değiştirici ve dönüştürücü rolü nedeniyle pozitif bir özelliğe sahiptir.

Bu temel karakteristik özelliği dikkate alındığında kimi zaman, devrim karşıtlığını anlatmak için kullanılmakta olan karşı-devrim, hiçbir zaman devrim kavramının yüklü kılındığı anlamı vermez. Adı üzerine devrime karşı imha, devrimin kazanımlarıyla birlikte soykırımdan geçirme saldırısı anlamına gelir. Pozitif olan karşısında negatif olanı anlatır. Fakat karşı cepheden bir niteliğe tekabül ettiği için, karşı-devrim denilmesi bir sorun teşkil etmez. Aksine devrime karşı yapılan saldırının negatif olan özelliğini daha da belirgin kılar.

Ancak burada üzerinde durulmak istenen, kavram olarak devrim değildir. Devrimlerin nasıl gerçekleştiği ve kriterlerin neler olduğudur.

Doğada yasa, toplumda eğilim belirleyicidir

Doğa ve toplum yaşamında zamansallık daima bir faktör olarak yer alır. Hatta zamansallık olmadan doğa ve toplumdan bahsetmenin olanağı olmaz. Tabi burada dikkat çekilen, oluşumun zamana duyduğu ihtiyaçtır. Ancak yaşanan bu değişim ve dönüşümlerde zamana duyulan ihtiyacın karşılanması kâfi gelmez. Bunun için başka faktörlere de ihtiyaç vardır. Ancak doğa ve toplumda değişim ve dönüşümler, birbirinin aynısı olarak yaşanmaz. Birbirlerinden farklı olarak gerçekleşirler. Doğa ve evrende bu ihtiyaç, Kuantum fiziğine göre ‘Belirsizlik’ ve ‘Rastlantı’ ile karşılanırken, ‘Parçacık’ ve ‘Dalgacık’ hareketiyle doğrudan olan bağlantısı kurulur. Bu yönüyle ihtiyaç duyulan zaman için az ya da çok kesin bir süre belirlemesinde bulunulmaz ve doğanın diyalektiğinde yasa belirleyici olarak kabul edilir. Toplumda yaşanan değişim ve dönüşüm doğada yaşanmakta olandan daha farklıdır. Doğadan farklı olarak, toplumda gelişim, değişim ve dönüşümde belirleyici olarak eğilim öne çıkar ve kabul görür.

İnsanın kendisi de biyolojik anlamda doğa yasalarına göre var olmuştur. Ancak biyolojik olarak insanı, diğer biyolojik varlıklardan ayıran temel özelliği kendisini toplumsallaşarak var edebilmiş olmasıdır. Bu yönüyle de kendi eliyle inşa edilen bir gerçeklik olma özelliğine sahiptir. Burada devreye giren ise insanın doğada diğer biyolojik varlıklara nazaran farkıdır. Daha belirgin bir ifadeyle bilince, örgütlenmeye ve eyleme dayalı olarak toplumsal bir varlık haline gelmesidir. Doğanın yasalarına göre değil eğilime göre davranışına, hareketine yön veriyor olmasıdır. O nedenle, doğada olduğu gibi iç gelişim yasalarının/iç diyalektiğine göre olan bir zorunluluk belirlemesi dışında bir değerlendirmeye tabidir. ‘Olabilir’ de ‘olmayabilir’ de burada öne çıkan bir olasılık, ikilem olarak kendisini göstermektedir. Daha önce, toplumsal gelişmeler içerisinde zorunluluk olarak ele alınan birçok hususun ‘Kaos’ teorisi içerisinde ‘belirsizlik’ olarak tanımlanmakta olması da böyle bir yaklaşım içerisinde olmayı gerekli kılar. Kaos aralıklarından, her zaman mantıken belirleyen güç olarak çıkması beklenen yerine her zaman bir başkasının çıkma olasılığının varlığı da bunu doğrulamaktadır.

Devrim ya da devrimsel olarak görülen birçok husus içinde böyle bir belirlemede bulunulabilir. Kapitalist modernite döneminde yaşanan birçok devrim ve devrimsel çıkış deneyimlerinden çıkarılan sonuçlar böyle bir sonuca ulaşmayı olanaklı kılmaktadır. Dikkat edilirse 19. yüzyılda da kapitalist modernite sisteminin krizinden bahsedilmektedir. On yılı bulan aralıklarla yaşandığı, devrevi bir özellik taşıdığı belirtilen bu krizlerin yıkıma dönüşmesinin önüne geçilen politikaların devreye konulduğunu da bilinmektedir.

19. yüzyılın ikinci yarısına doğru da kapitalizmin yaşadığı krizin uygulamaya konan politikalarla geriye çekilemediği ve devrimlerin artık kapıya dayandığı tespitinde bulunulmaktadır. 1848’de kaleme alınan Komünist Manifesto’da Karl Marks ve Friedrich Engels tarafından bu tespit çok net bir şekilde yapılmaktadır. Komünist Manifest’onun girişinde kullandıkları ilk cümlede yer alan ‘‘Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor… Komünizm Hayaleti. Eski Avrupa’nın bütün güçleri bu hayaleti defetmek üzere kutsal bir ittifak içine girdiler…’’ belirleme de buna işaret etmektedir. Ancak 1848 Avrupa İşçi Devrimleri’nin arifesinde Komünist Manifesto’da öngörülen devrim hızlı bir şekilde Kıta Avrupası’nda iktidarları sarsmasına, Amerika kıtasına varıncaya kadar etkisini göstermesine rağmen, zafere dönüştürülememiştir. Böyle de olsa Paris’te, sosyalizmin farklı yorumunu yapanlarla birlikte işçiler, emekçiler, işsizler ve daha birçok toplumsal kesimin katılımıyla 71 gün ayakta kalmayı başaran Komün[1] çıkarılması gereken sonuçlarla tarih içerisinde yerini almıştır. Uluslararası bir özellik taşıyan tekelleşme dönemine geçiş olarak değerlendirilebilecek olan bu süreçle birlikte kapitalizm için yapılan belirlemeler kapsam olarak daha da genişlemiştir.

O güne kadar, devrevi olarak kabul edilen kapitalizmin krizleri, bir süreklilik olarak ele alınırken, krizden çıkışın ancak devrimlerle mümkün olacağına dair kesinlik arz eden belirlemelerde bulunulmuştur. 1917’de Rusya’da yaşanan, Bolşevik Devrim’i bu değerlendirmelerin yapıldığı böyle bir dönemde gerçekleşmişti. Ancak, Bolşevik Devrimi’ni izleyen 1919 yılının Ocak ayında Almanya Komünist Partisi öncülüğünde başlayan devrim başarılı olamamıştır. Aynı yıl içerisinde ilanı gerçekleşen Macaristan Sovyet Cumhuriyeti de dördüncü ayında, ABD ve Fransa’nın desteğini alan Romanya Cumhuriyeti’nin saldırılarıyla yıkılmıştır. Bolşevik Devrimi resmi rakamlara göre gerçekleşmesinin üzerinden 73 yıl sonra İkinci Dünya Savaşı sonrasında Doğu Avrupa’da oluşan halk demokrasileri de yaklaşık 40. yıllarında çözülmüşlerdir. Dünyanın farklı coğrafyalarında yer alan Çin, Vietnam, Kore gibi ülkelerde yaşanan devrimler de hâkim üretim tarzları ve ilişkileri ile sosyalist cephede kapitalist moderniteyi yaşayan ülkeler olmaktan kendilerini kurtaramamışlardır. Sonuçta adı geçen ve geçmeyen birçok ülkede kapitalist hegemonyanın, tekelin egemenlik, baskı ve sömürü aracı olarak kabul edilen devletler yıkılmıştır.

Böyle bir sonuçla karşılaşılması devrim ve sosyalizm için yürütülen mücadelelerin, ödenen bedellerin, yapılan kahramanlıklar ve elde edilen kazanımların boşa gitmesi anlamına gelmedi. Aksine, halkların, devrimcilerin hanesine, büyük kazanımlar olarak geçti. Büyük sonuçların çıkarıldığı sorgulamalara ve çıkarsamalara dönüştü.

Kuşkusuz yapılan sorgulamalarda öne çıkan, ‘neden böyle oldu?’ sorusuna mutlaka devrimci öz eleştirel bir yaklaşım gösterilmesi gereği vardır. Acaba devrim tanımında, sosyalizme dair analiz ve çıkarsamalarda bulunulurken ‘‘nerede yanlış yapıldı, zaaflar ve eksikler nasıl yaşandı?’’ diye de sorulabilmelidir. Bu sorulara aranan yanıtlar içerisinde, devrimlerin tarihselliği ve toplumsallığıyla bugüne kadar kurulan ilişkiler de yer alabilmelidir.

Devrimlerin tarihsellik ve toplumsallıkla ilişkisi

Devrim için yapılan en genel tanımlama, köktenci değişim ve dönüşümdür. Yine, bu değişim ve dönüşümün koşullara ve gerçekleştiği mekâna göre değişiklikler gösterebileceği de kabul görmektedir. Ancak, bu kabule rağmen, devrim denildiği zaman ilk akla gelen değişim ve dönüşümün şiddete dayanarak gerçekleşmesi olmaktadır. En büyük devrimler arasında yer alan Fransız ve Rus devrimleri örneğinde bu çok somut görülmektedir. Bu devrimler kanlı bir şekilde yaşanmış, şehirler, yerleşim yerleri enkaz haline gelmiştir. Öyle ki, orada savaşın yaşandığı her yönüyle belirgin kılınmıştır. Siyasal iktidarlar değişmiş, mahkemeler kurulmuş, kralların, iktidar denildiğinde akla gelen bakanların, komutanların, memurların hatta yıkılan devletin hizmetinde olanlar sanık kürsülerine çıkarılmıştır. Zindanlar tutuklularla doldurulmuştur.  İktidardan uzaklaştırılanların mallarına, mülklerine el konulmuştur.

Bu yönüyle devrim, yaşanan yıkım üzerinden yeni olanı inşa etme eylemi olarak kabul görmektedir. Devrimin bir trajediye dönüştürülmeden, yıkım-inşa diyalektiği ile birlikte ele alınması ve ona göre değerlendirmelerde bulunulması anlaşılırdır. Yıkılan iktidar, el konulan mal mülk ve ortaya konulan can olunca böyle algılanarak kabul görmesinin yadsınacak bir yanı yoktur. Ancak devrimlerin böyle ele alınarak değerlendirmelere tabi tutulması da bir zorunluluk değildir.

İktidarlar şiddete başvurmadan el değiştirebilir, toplumsal değişim ve dönüşümler sağlanabilir. Mal ve mülklerin topluma ait hale getirilmesi olanaklı bir hale gelebilir. Yine topluma karşı suç işleyenler daha farklı yol ve yöntemler kullanılarak işledikleri suçlar nedeniyle yargı önüne çıkarılabilir. Öncesinde şiddetli çatışmaların yaşandığı ülkelerde görüldüğü gibi, müzakere ve mutabakatlarla bu belirtilenler başarılabilmiştir.

Bu değişim ve dönüşümün pratikteki karşılığı, tarafların birbirlerinin iradelerini kabul etmeleri ile uzlaşı içerisinde aralarındaki sorunlara çözüm gücü olma iradesini gösterebilmiş olmaları biçiminde somutlaşmaktadır. Bunlarla birlikte bu belirtilenlerden hareketle sorun ve çelişkilerin çözümünde mutlak bir yol ve yöntem dışında, koşullara göre yol ve yöntemlerin olabileceğini ve bunun öne çıkabileceğini görmek gerekmektedir. Kapitalizmin, burjuvalar arasındaki rekabette ihtiyaç duyduğu bazı kuralların işler kılınmasının toplum ve siyasal yaşam üzerindeki etkisi dikkate alındığında buna duyulan ihtiyaç daha da anlaşılmış olur.

Kuşkusuz yapılan bu belirlemelerden çıkarılacak sonuçlar var. Bunlar arasında her biçimsel değişikliğin bir devrim olamayacağı gerçekliği yer almaktadır. Örneğin tarihsellikleri içerisinde köleci yapısallıkların (Kölecilik, Feodalizm, Kapitalizm) aralarında yaşadıkları belirtilen ‘geçişler’ birer devrim değildir. Çünkü, zikredilen bu yapısallıklar, kölecilik olarak adlandırılan sistemin almış olduğu biçimler olma özelliği taşımaktadır. Bu anlamda niteliğe tekabül eden bir durum söz konusu değildir. Adı geçen köleci yapısallıkların, toplumsal doğanın pozitif olan ilişki düzenine, yaşam ve gelişimine karşı bir saldırı olması da bunu gerekli kılmaktadır.

“Erkekler kulübü” olarak da adlandırılan kastik katil örgütlenmesinin neden olduğu yarılma içerisinde klan, kabile, aşiret hiyerarşi içerisinde aristokratlaşan hâkim kesimin, toplumun hakikatlerini gasp etmesinin bir devrim olmadığı açıktır. Buradan hareketle de ‘kim bunun aksini iddia edebilir ya da aksini ispatlayabilir ki’ diye de sormak gerekir. Şöyle ki, söylendiği gibi, ilkel komünal topluluktan, köleci düzene bir geçiş olmamıştır. Böyle olduğu içindir ki köle sahiplerinin ayaklanarak sistemlerini adım adım inşa etmeleri söz konusu değildir. Benzeri bir belirleme, feodal beyler ve kapitalistler için de geçerlidir. Onlar da kendi yapısallıklarını kendileri gibi köleci olan iktidar güçlerine karşı ayaklanarak oluşturmamışlardır.

Tarihçiler ve sosyologlar köleciliğin, kölelerin ayaklanmaları ve klan ve kabilelerin saldırıları sonucu yıkıldığını belirtmektedirler. Roma’nın yıkılmasını da buna örnek olarak göstermektedirler. Dikkat edilirse Roma İmparatorluğu’nun çöküşü de çoğalan köle isyanlarına, imparatorluğun yaşadığı sorun ve karışıklıklardan rahatsız olanların artan öfkesine, Hristiyan inancının geniş halk kesimlerince kabulüne ve dışarıdan Cermen ve Slav klan ve kabilelerinin saldırılarına dayandırmaktadır. Roma’nın çöküşünde bu klan ve kabilelerin oynadığı role dikkat çekmektedirler.

Roma döneminde olduğu gibi öncesinde de farklı köleci devletler vardı ve bu devletler arasında hakimiyet ve hegemonya savaşı yaşanmaktaydı. Yine bu devletler içerisinde klan ve kabile direnişleri ve saldırıları karşısında gerileyen ve yıkılmaktan kendini kurtaramayan imparatorluklar olmuştu. Köleci Asur İmparatorluğu da bunlardan biriydi. Komşu ve akraba kabile ve aşiretlerle ittifak yapan Med kabilelerinin başlattıkları saldırılar sonucunda yıkılmıştı. Asur öncesinin ilk devleti olarak kabul edilen Sümerler de klan ve kabilelerin saldırıları sonucunda yıkılmıştı. Köleci imparatorluklar arasında süren hegemonya savaşları ise belirli zayıflamalara neden olsa da hiçbir zaman köleci sistemin sonunu getirmemişti. Aksine taraflardan birinin galibiyeti sistemin aldığı yaraları giderek daha da güçlenmesini sağlamıştı. Perslerle Makedonya arasındaki savaş böyle bir sonuç ortaya çıkarmıştı. Roma da yüzyıllarca süren dünya hegemonyasını, Makedonya’dan devraldığı bu mirasa borçluydu.

Roma çökmeden önce de Avrupa’da olduğu gibi Asya ve Afrika’da da klan ve kabilelerin saldırıları karşısında erkek egemenlikli devletçi sistem büyük darbeler yemişti. Onlar gibi, köleci Roma gibi feodal imparatorluklar da benzeri süreçler yaşamıştı. Ancak bu dönemlerin güçlü devlet ve imparatorlukları kendilerini genellikle miraslarını devraldıkları devlet ve imparatorluklar üzerinde var etmişti. Aralarındaki rekabet ve savaşlar ise onları güce eriştiren en etkili yol ve yöntemdi. Onun içindir ki içerideki tebaaları ile boyunduruk altına aldıkları klan ve kabileleri, asker ve lojistik depoları haline getirmişlerdi. Böyle de olsa sonuçta kendilerini hangi isimle[2] adlandırsalar da onların direnişleriyle karşılaşmaktan kurtaramamışlardı.

Avrupa’da da feodal köleci yapısallığı çözülüşe götüren nedenlerin başında, kıta genelinde 15.-16. yüzyılda etkili hale gelen köylü direnişleri yer aldı. Avrupa’nın kapitalist moderniteye ev sahipliği yapar hale gelmesini sağlayan da öyle sanıldığı gibi burjuvalar olmadı. Aksine burjuvalar, 15.-16. yüzyılda Avrupa’ya damgasını vuran köylü savaşlarının sunduğu imkân ve önünü açtığı koşullarda kendilerini örgütlü bir güç haline getirme imkanına kavuştu. 18.-19. yüzyılda kıta Avrupası ve ABD’de yaşanan devrimlerde de benzeri bir özellik taşıdı. O nedenle 18. ve 19. yüzyılda Avrupa ve ABD’de yaşanan devrimler birer burjuva devrimleri değillerdi. Bu devrimleri yapanlar sokaklardakiler olmasına rağmen üzerine konanlar kapitalistler oldu. Örgütlü ve ellerinde tuttukları imkanlar, onları devrimlerin oluşturduğu koşullarda iktidarla buluşturdu. Sanayi tekel kapitalizminin yaşandığı 18. yüzyılın sonları ile birlikte iktidarlarını daha da sağlamlaştırarak vahşi yüzünü bir bütün olarak gözler önüne serdi. Azami kâra ulaşmak için yoğun işgücü sömürüsünü esas aldı. Avrupa ve ABD devrimleri de bu yıllar içerisinde yaşanmıştı. İşçiler, günlük 12-16 saate varan işgünü karşılığı aldıkları ücretle karınlarını bile doyuramaz hale geldikleri bir yaşama mahkum edilmişti. Horlanmakta, aşağılanmakta, ekonomik, sosyal ve siyasal olarak da hiçbir hakları yoktu.

Sadece işgüçlerini değil, her şeylerini satabilecek hale gelen işsizler ise işçilerden daha berbat bir yaşama mahkûm edilmişlerdi. Aşırı yoksulluğun, açlığın neden olduğu hastalıklar, artan toplumsal sorunlar beraberinde toplumsal karşı koyuşlar için de tetikleyici olmaya başlamıştı. Sonuçta işçisi, işsizi ve yaşanan sorunları görerek karşıtlık içerisine girenin bir araya gelmesiyle, kapitalizmle doğrudan bir çatışma içerisine girmişti.

Aydınlanma döneminin düşünce akımlarının etkilerini taşıyan toplumu önceleyen düşünceler, “adalet”, “eşitlik”, “özgürlük” gibi kavramlar böyle bir dönemde kullanılmaya, savunulmaya başladı. Sosyalizm kavramı da bunlar arasında yerini aldı. Aslında tarihselliği içerisinde belki de devrim kavramı, anlamına denk gelecek haliyle ilk defa bilinçli bir şekilde kullanılır oldu. Sokaklara çıkan, barikatların arkasına geçen herkes “devrim”, “ihtilal” sözcüğünü kullanıyordu. Bu yönüyle bu sözcükler, üzerinde buluşulan birer parola halini almıştı. Yaşananlar, kapitalizme karşı ayağa kalkan halkın devriminden başka bir şey değildi. 1776 Amerikan Bağımsızlık Mücadelesi ve 1789 Fransız Devrimi, 1848 Avrupa İşçi Devrimleri, 1871 Paris Komünü, 1917 Rus Bolşevik Devrimi böyle bir anlam ifade etti. Çünkü kapitalizmden mustarip olan herkesin katıldığı, gerçekleştirdiği ve kendini gördüğü birer devrimler olma özelliğine sahipti.

Tarihin önceki yıllarında klan ve kabilelerin toplumsallıklarını korumak için direnişleri, kölelerin, serflerin, köylülerin toplumsallıklarına bağlı kalarak başlattıkları ayaklanmalar, devrimci bir karaktere sahipti. Bir kesintisizlik içerisinde, sürekli devrim yaşayan topluluk ve halklar olarak kalmaya devam ettiler.

Zamanla tarihselliği içerisinde toplumsal alanda örgütsel, kültürel ve yaşamsal olarak meydana gelen değişim ve dönüşümleri bunların dışında ele almanın gereği vardır. Çünkü bunların hepsi toplumsal hakikatler olarak anlam kazandıkları gibi, bir çatışma ve uzlaşmazlık içerisinde oluşmamışlardı. Zaman içerisinde birçok faktörle iç içe, bir arada, karşılıklı etkileşim halinde olunan değişim ve dönüşümlerdi. Birer toplumsal örgütlenme olan klan, kabile, aşiret örgütlenmeleri de böyle bir özellik taşımaktaydılar. Bunların hiçbiri topluma dıştan dayatılarak, yaşanan çelişki ve çatışmaların bir sonucu olarak oluşmamışlardı.

Toplumsal örgütlenme formlarından olan klanlar böyle bir özelliğe sahipti. İlk toplumsal örgütlenme formu olarak primitif haliyle de olsa birer komün örgütlenmeleridirler. Ana kadın etrafında oluşmuşlardır. Farklı klan ve güç getirilemeyen varlıklar ile doğa felaketleri karşısında akraba ve birbirine yakın konumlanan klanların bir araya gelmesiyle oluşan kabile ve aşiretler de benzer bir özellik taşımaktadır. Klandan farklı olarak sadece varlık olarak yaşam sürdürme eksenli değildir. Aynı zamanda dış saldırılara karşı bir öz savunma örgütlenmesidirler. Birlikte karar alan, beceri ve yeteneğe göre rol ve iş dağılımında bulunan, görevden alan siyasal yönü olan toplumsal bir örgütlenme formudur.

Halk, kavim/milliyet ve ulus örgütlenmeleri hiçbiri topluma dışarıdan zorla dayatılan örgütlenme biçimleri değildir. Ekonomi, dil, kültür, düşünce, sanat, bilim ve teknikle ilgili olanları da bu kapsamda ele almanın gereği vardır ve bunların hiçbiri durağan değildir, kendiliğinden olmamaktadır. İnsan eliyle inşa edilmiş hakikatler, karşılıklı birbirini tamamlayan ilişkilerin uyumluluğu içerisinde sürekli bir hareket, gelişim ve dönüşüm halinde bulunurlar. Dönüşüm ve dönüşümlerinin taşıdığı eğilimler ile öne çıkan belirgin özelliklerine göre adlandırılırlar. Temel özellikleri itibarıyla da tamamen ahlaki ve politik topluma ait olanlardır.

Toplumsal doğanın oluşumu ve gelişimi içerisinde başlangıç olan, bir dönemi kapatan ve yerine yeni bir dönemi başlattığı kabul edilen değişim ve dönüşümleri de böyle bir gelişim seyri içerisinde ele almanın gereği vardır. Ancak, ‘böyledir diyerek’ onları sıradanlaştıran bir yaklaşım içerisinde de olunmamalıdır. Çünkü, bunlar kelimenin gerçek anlamıyla toplumsal doğanın oluşumu ve gelişimi içerisinde adeta tsunami etkisi yaratan birer devrimdirler. Devrimlerin hangi biçimlerde yaşandığına dair kabul gören bu görüşler, aynı zamanda bu biçimlerin neye göre belirlendiğine dair sorulara verilecek olan cevaplar için de ön açıcıdır.

Devrimler çözüm arayışlarına göre biçim kazanır

Ahlak felsefecilerini doğa bilimcilerinden ayıran temel özellik, ‘İkinci Doğa’ olarak da adlandırılan Toplumsal Doğa’ya yönelmiş olmalarıydı. MÖ 6. yüzyılda Mezopotamya topraklarında yarı-din ve yarı-felsefe olarak oluşmuştu. Bu öğretiye öncülük yapan ise aynı yüzyılda yaşadığı söylenen Zerdüşt’tü. Oluşturucusunun adıyla anılan bu düşünce yapısı tek tanrılı inanca en yakın din olmanın yanı sıra hem doğanın kendi içerisinde hem de doğa ve insan arasında olduğu gibi toplumdaki uyumu, beraberliği savunmaktaydı. Temelinde iyilik ve kötülüğün savaşının olması ile doğada temel elementler olarak kabul edilen toprak, su, hava ve ateşin kirletilmeden kullanılmasının öğütlenmesi ve “İyi düşün, güzel söyle, doğru yap” belirlemeleri de göstermekteydi.

Zerdüştî düşünce yapısının kök teşkil ettiği Mezopotamya üzerinden geçiş ve göçlerin yaşandığı, eski dünya olarak bilinen Asya, Afrika ve Avrupa’da etkisi görülmüştü. Çin’de Lao Tse, Hindistan’da Buda, Mezopotamya’da Yahudi ideolojisi ve Greklerde Sokrates felsefesi de Zerdüştî düşünce yapısının etkisi altında gelişim yaşayan ahlak felsefesi içerisinde yer almıştı. Önder Apo’nun Demokratik Komünal Toplum Manifestosu’nda dile getirildiği gibi, tamamen birer komünalist hareketler olma özelliğine sahiptiler:

“Eksen çağındaki bu beş kol komünal ve komünistik çıkışlardır. Lao Tse komünaliteyi temsil ederken, Konfüçyüs devletleştirir. Orada bir komün tarihi, komünalite vardır. Lao Tse ezilenlerin gerçek komünalitesini geliştirir. Konfüçyüs ise aristokratlaştırıp devlet ideolojisi haline getirir. Greklerde gerçek komünalist Sokrates’tir. Platon, Sokrates’ten aldıklarını aristokrasiye ‘Devlet’ yapıtıyla sunar. ‘Devlet’ yapıtı devlet ideolojisidir. Konfüçyüs büyük bir devlet revizyonistidir. Şu andaki Çin, Konfüçyüsçülüğü oynamaktadır. Konfüçyüs kasttan devlete geçişi sağlatır. Tıpkı Platon’un daha sonraları yapacağı gibi. Yahudilikte de Süleyman-Davut baştan sona devletçi iken Samuel müthiş bir komünalisttir. Yahudi gelenekteki bu ilk bölünme saraylarda başlar. Yusuf sarayda Firavun’un yanında iken Yakup’un diğer oğulları komünalisttir. Yusuf Peygamber İbrani kabilesini ikiye böler. Bundan sonra ise Musa-Harun dönemi gelir. O da oldukça çarpıcıdır. Davut ve Süleyman devlet geleneğini, Samuel ile diğer peygamberler ise komünal geleneği temsil ederler. Bu ikilemler tarihsel kırılmayı ifade eder.’’

Ahlak felsefesinin oluşumu ve eski dünyaya yayılması, ana kadında temsilini bulan komünal toplumsal örgütlenme formları olan klan ve kabile yaşamına yapılan saldırıların neden olduğu sonuçlardı. Adeta “erkekler kulübü” olarak örgütlemiş olan, “kastik katil”[3] adıyla anılan gruplarca yapılan saldırılarla kadın eve kapatılmış, topluma ait olanlara el konulmuş, özgür-komünal klan ve aşiret düzeni dağıtılmak istenmiştir. Ahlak felsefesi olarak adlandırılan düşünce yapısı da topluma yapılan bu saldırıların neden olduğu sonuçlara karşıtlık temelinde oluşmuştu. Bu yönüyle ana kadında somutlaşan doğa ve toplum arasındaki uyumlu yaşamı anlatan, toplumsal doğayı savunan bir özellik taşımaktaydı.

Tarihe damgasını vuran, yeni başlangıçlara temel teşkil eden komünalist hareketler böyle bir gerçeklik içerisinde ile anlam kazandı. Aynı şekilde onları takip ederek, devlete doğru savrulmayan komüne dayanan toplumsal sorunlara çözüm temelinde gelişen hareket ve mücadeleler de devrim ve devrimci hareketler olarak kabul edildiler. Tarihte bunun yaşanmış örnekleri bulunmaktadır.

Tarihte yaşanmış olan bu örneklerden yola çıkarak, toplumsal doğadaki değişim ve dönüşüm ile yaşanan krizlerden çıkış arayışları arasında olan farkları da görmek olanaklı bir hale gelmektedir. Doğa ve toplum arasında olanla mukayese edilemeyecek olan bu fark, iki başlık altında ele alınsa da her ikisinin de kendi içerisinde alt başlıklar halinde ayrıştıkları görülmektedir. Böyle de olsa her ikisi de toplumsal doğanın kendi özgünlüğü içerisinde biçimde taşıdıkları farklılıklarla; insan aklı, eli ve eylemiyle yaşanan değişim ve dönüşümler olarak kabul edilmektedir.

İki başlık altında toplanan biçim farklılığının ilkinde öne çıkan değişim ve dönüşüm kimi hallerde birkaç nesli hatta kimi zaman daha fazlasını bulan bir sürede, zora başvurmadan karşılıklı bağlılık ve etkileşim içerisinde yaşanmaktadır. Toplumsal örgütlenme biçimleri olan klan, kabile, aşiret, halk, kavim, milliyet ve ulus için bunu söylemek mümkündür. Hatta belirtilen bu toplumsal örgütlenmelerin hepsinin birbirinin ardı sıra yaşanması da bir zorunluluk değildir. O nedenle de birçok klan ve aşiret daha sonraki toplumsal örgütlenme biçimlerini iç içe, hatta birini yaşamadan diğerini yaşayabilmişlerdir.

İkinci başlık olarak ele alınanda ise değişim ve dönüşümün daha belirgin ve görünür haliyle “düzeltme” ya da “doğrultma” adına örgütlü toplulukların irade ve eylemleriyle sağlanmaktadır. Ancak, içerisine girilen bu “düzeltme” veya “doğrultma” eylemi de tek boyutlu değildir. O da iki alt başlık altında ele alınmaktadır. Bunlardan ilki şiddet ve zor araçlarını gerekli görürken, diğerinde öne çıkan ise uzlaşı ve barışçıl mücadele yöntemlerine dayanan değişim ve dönüşümlerdir. “Eksen Çağı” olarak da adlandırılan, günümüze kadar ulaşan komün-devlet ilişki, çelişki ve mücadele tarihi içerisinde bunların örnekleri vardır.

Dinler tarihi ve içerisinde de tek tanrılı dinlerle ilgili olan kısımlar, bu konuda haylice öğretici bilgilerle doludur. Özellikle de Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet’in ortaya çıkış dönemlerinde bunları görmek mümkündür. Öyle ki, her biri tek tanrılı dinin ortaya çıkışı öncesinde komünal yaşamı/düzeni esas alırken, kendisinden bir önce olanın değişmesi ve yerine kendi öngördüğünün inşasını esas almıştır. Bu yer değişiklikleri tarafların karşılıklı çatışmaları sonucunda yaşanmıştır. Hiçbir zaman yıkılan bir devletin yerini bir başka devletin alması, yine devlet içerisinde farklı iktidar gruplarının el değiştirmesi biçiminde yaşanmamışlardır.

Klanların kabilelerin, köleci ve feodal devletlerin ve imparatorluklar karşısında savunmaya dayalı oluşturdukları birlikler ile kendi aralarında birleşerek başlattıkları saldırıları, bunlardan biraz daha farklı olarak ele almak gerekmektedir. Çünkü bu birlikler varlık koruma amaçlı oldukları gibi, Asur ve Roma imparatorluklarının çöküşünde olduğu gibi, etkili bir saldırı gücüne de dönüşebilmektedir. Asur İmparatorluğu’nun çöküşünün kölecilik sistemi içerisinde eksen değişikliğine, Roma İmparatorluğu’nun çözülmesinin de kölecilik sistemi içinden köleci-feodal yapısal bir sürece geçilmesini sağlamış olması da böyle bir yaklaşım içerisinde olmayı gerekli kılmaktadır.

Tarihe iz bırakan, köle, serf[4], proleter sınıf hareketleri ya da isyanlarının da tek tanrılı dinler ile klan ve kabile direnişlerinden farklı olarak öne çıkan yönleri bulunmaktadır. Fakat bunu belirtirken, tüm kölelik sistemi altına alınmış olanların direnişlerinin devlete karşı, komünü savunmakta olma gerçeği de reddedilmemektedir. Burada dikkat çekilmek istenen köle, serf, proleter sınıf direnişlerinin, komünü savunan saflarda yer aldığı kabulü üzerinden öne çıkan farklılıkları olmaktadır. Kuşkusuz köle, serf ve ücretli köle direnişlerini, böyle bir yaklaşım içerisinde bir devrim hareketi olarak ele almak gerekmektedir.

Devletin, toplum üzerinde kendini var etmiş olduğu, herkesin üzerinde uzlaştığı bir belirlemedir. Buradan hareketle de “devletin toplumsuz olamayacağı” sonucuna ulaşılmaktadır. Ama burada devletin toplumsuz olmayacağı fikri, devlet ve toplumun bir bütünlük oluşturduğu gibi bir sonucu ortaya çıkarmaz. Aksine, devletin toplum üzerinde kurduğu tekele bağlı olarak egemenliğini, sömürü, soygun ve baskı rejimi kurarak kendini var ettiği sonucuna ulaşılır. O nedenle, devletin toplumu denildiğinde ilk akla gelen, bir bütün olarak kölecilik olarak adlandırılan sistemin köleleridir. Bir başka ifadeyle de kölecilik sisteminin yapısallıkları içerisinde yer alan köleciliğin her yönüyle mülk haline getirdiği kırbaç altında zincirlenmiş köleleri, feodalitenin toprak köleleri ile kapitalizmin ayrım gözetmeksizin paraya mahkûm kıldığı ücretli köleleridir.

Tarihten günümüze kadar yaşanmış olan tüm köle isyanlarını, direnişlerini bu kapsamda ele almak doğru olan bir yaklaşımdır. Bu yönüyle, kölelerin hangi biçim altında olursa olsun içerisinde tutuldukları köleliğe karşı; özlemlerine ulaşacaklarına olan inançlarıyla, canlı tuttukları özgürlük tutkusu ve yaşam arayışları, koparıldıkları komüne sahip çıkma ve yaşatma direnişleridir.

Köleciliğin her türlüsüne karşı, bir bütün olarak komünü savunma kapsamında olan tüm direniş ve isyanlar, dönemlerinin yaşanan toplumsal sorunlara çözüm arayışlarıdırlar. İtalya’nın Sicilya bölgesinde yaşanan birinci ve ikinci köle savaşlarından sonra yaşanan ve önderliğini yapan Spartaküs’ün adıyla anılan Üçüncü Köle Savaşı’nı (Roma, M.Ö 73-71), kölecilik sisteminin feodal yapısallık dönemi içerisinde yaşanan Şeyh Bedrettin (Osmanlı. M.S, 1415-1416)’in, Thomas Müntzer (Almanya, M.S,1524-1525)’in, Niklaus Leuenberger (İsviçre, M.S,1635)’in öncülük ettiği, dönemlerinin devrimci önderlerinin adıyla anılan isyanlar/savaşlar böyle bir özellik taşımaktadır. Dolayısıyla da devrim ve devrimci hareket kavramına yüklenen anlama sahiptirler.

Köleci ve feodal yapısal dönemlerde yaşanan ve kölecilik sistemlerini zayıflatarak çöküşlerini hızlandıran bu isyanların/savaşların ardılları olan savaş ve isyanlar sonrasında da devam etmiştir. Ancak, bunlar köleci ve feodal yapısallıkların içerisinde yaşanmış olanlardan farklı bir özellik taşımaktadır. Buna neden olan da toprak köleliğinden, ücretli köleliğe geçişin, kölelikten toprak köleliğine geçişteki gibi olmamasıydı. Bunun bir sonucu olarak da sadece feodal monarşilerin değil, feodalitenin kendini, üzerinde var ettiği ‘toplumsallığın’ da çözülmeye başlamış olmasıydı. Oysa köleci yapısallıktan, feodal yapısallığa geçişte klan ve kabilelerin direnişleri, köle isyanları ve köleci devletler arasında yaşanan rekabet ve savaşlar etkili olsa da böyle bir geçiş süreci yaşanmamıştı. Aksine köleler toprak köleleri olarak efendilerin mülkü olarak kaldığı gibi, toprakla birlikte alınıp-satılmaya devam etmiştir. Kölecilik ilişkisi, sadece biçim değiştirmiştir. Bununla birlikte o zamana kadar köleliğe yabancı bir toplumsallığa sahip olan klan ve kabilelerden Cermen, Türk-Türkmen gibi topluluklar, feodal yapısallıkların tahakkümü altına alınanlar arasında yer almıştı.

Üzerinde önemle durulması gereken bu fark, feodal yapısallıktan, ücretli kölelik sistemi olan kapitalizme geçişin, anlatıldığı gibi o kadar kolay olmadığını göstermektedir. Hatta çözülen feodalizm yerine neyin geleceği ya da konulacağının belirsiz olduğu kısa sayılmayacak bir dönemin yaşandığına işaret etmektedir. Bu verilerde, her yönüyle çözülen feodalizmin enkazı üzerinde neyin yükseleceği belirsiz durmaktadır. Kıta Avrupası’nda devlet dini halini alan Hristiyanlık bir parçalanmışlık yaşandığı gibi Vatikan’ın da etkisi kırılmıştır. Krallıklar ve prenslikler arasında durmak bilmeyen savaşlar yaşanmaktadır. Kıra dayalı komünler halinde örgütlenen köylü savaşları giderek etki gücünü artırmaktadır. Kırdan kopan, tamamına yakın bir bölümünün işsiz ve mülksüz olduğu, her geçen gün daha da büyüyen şehirlerde toplanan nüfus, yeni bir toplumsallığa doğru bir yürüyüş halindedir. Fakat içlerinde, oluşmakta olan bu boşluğu dolduracak hazırlıklı, koşulları kendi lehine çevirecek; örgütlü ve hazırlıklı herhangi bir güce de rastlanmış değildir.

Kadını ve erkeğiyle; işçiler, işsizler, yoksullar, ezilenler ve diğer toplumsal kesimler de bunlar arasında yer almaktaydı. Hatta oluşan böyle bir ortamı kendisi için fırsata dönüştürmek isteyen kapitalistlere oranla çok daha güçlü ve etkili kitle potansiyeline sahiptiler. Ancak böyle olmadı. Son tahlilde, oluşan elverişli böyle bir ortamı komplo, entrika, darbe gibi yöntemlere başvurmaktan geri kalmayan kapitalistler değerlendirmiştir. Ellerinde tuttukları sermaye ve gücü, edindikleri tecrübe ve birikimi, iktidar güçleriyle olan ilişkileri kullanarak, bin bir türlü hileyle sömürü, soygun düzenlerini kurmuşlardır.

Ücretli kölecilik sistemi olan kapitalizme karşı ezilen, sömürülen, baskı altında tutulan ve horlananların isyan ve savaşları oluşan böyle bir düzene karşı başlamıştır. Tarihten günümüze kadar süren köle isyanları ve savaşları arasında önemli bir yer edinmiştir. Bununla birlikte, kaynağını içerisinde olunan yapısal sürecin özelliklerinden alan farklılıkları da vardır. Bilinç, örgütlenme, mücadele biçim ve düzey olarak daha gelişkin bir özellik taşımaktadır. Kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk, işçi, köylü, esnaf, zanaatkâr gibi ayrımlar yapmadan komünal yaşam ve düzen içerisinde yer alan toplumun tüm kesimlerini de içerisine almaktadır. Geçmişin birikimiyle donanımlı oldukları gibi, toplumsal sistem ve yaşamın; özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve adalet temelinde yeniden örgütlenerek düzenlenmesi hedeflemektedir. Cinsiyetçi, dinci, milliyetçi, bireyci, özel mülkiyetçi değildir. Bilinçli, örgütlü ‘düzeltme’ ve ‘doğrultma’ eylemidir. Bu yönüyle birkaç nesle bırakılacak değişim ve dönüşümü öngören bir yaklaşım savunuculuğu değildir. Buna neden olan da içerisinde olunan dönemin toplumsal sorunlarının çözümünü sağlayacak devrimci çıkışların kendisini dayatmasıdır; daha yalın bir ifadeyle de “Bıçağın kemiğe dayandığı” an’da yaşanılıyor olunmasıdır.

19. yüzyılın ikinci yarısına doğru giderek çok daha fazla öne çıkan ve 20. yüzyılın sonlarına kadar hızını koruyarak devam eden toplumsal sorunlara çözüm arayışları tam da bu temelde yaşanmaya başlamıştır. Sadece bununla da kalmamıştır. Köleci-feodal yapısal dönemin çözülmesiyle birlikte görüldüğü gibi, toplumsal hareketlerin artan ve genişleyen etki gücüyle komün-devlet arasında yaşanan çelişkinin, yapılacak olan devrimci hamlelerle her zaman Komün lehine çözülebileceğini göstermiştir.

Devrim ve devrimci hareketler pozitiftir

Devrimler yüklü kılındığı anlamlardan anlaşılacağı gibi, ‘İkinci Doğa’ ile ilgili ahlaki ve politik bir kavramdır. O nedenle de bir eğilim olma özelliği taşımaktadır. Aristoteles’in yaptığı ve sonrasında da kabul gören “bir durumdan bir diğerine geçilmesi ve mevcut durumun düzeltilmesi” olarak yaptığı tanımlamada bu çok açık bir şekilde görülmektedir. Aristoteles’in yaptığı bu tanımlama içerisinde yer alan ‘bir durumdan bir diğerine geçilmesi’ ibaresi, devrimlerin bir biçiminin herhangi bir ‘düzeltme’ ve ‘doğrultma’ olmadan kendiliğinden yaşanabileceğini anlatmaktadır. Aynı tanımın içerisinde yer alan “mevcut durumun düzeltilmesi” ibaresiyle de devrimin diğer biçiminin müdahale olarak yaşanacağına işaret edilmektedir. 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın sonlarına kadar olan sürede yaşanan devrimler de zamanlaması, yöntemi, biçimi ile Aristoteles’in yaptığı tanımlamada dile getirdiği “mevcut durumun düzeltilmesi” belirlemesi ile bir karşıtlık oluşturmamaktadır. Buna karşın aynı belirlemeyi devrimlerin diğer bir biçim olarak dile getirdiği ‘bir durumdan bir diğerine geçilmesi’ belirlemesi için söylemek olanaklı değildir. Buna rağmen, genel devrimin gerçekleşme biçimleri ele alınırken bu farkın yeterince üzerinde durulduğunu söylemek de mümkün değildir. Hatta kimi zaman o da bir ‘düzeltme’ ve ‘doğrultma’ hareketi olan barışçıl, demokratik siyasi mücadeleyi, ‘bir durumdan bir diğerine kendiliğinden geçiş’ olarak algılayanlar da olabilmektedir. O nedenle burada üzerinde durulan; bu yanılgıdan uzak olarak hangi biçimde olursa olsun ‘düzeltme’ ve ‘doğrultma’ olarak “mevcut durumun düzeltilmesi” için yürütülen devrim ve devrim hareketlerinin izlediği yol ve kullandıkları yöntemlere bağlı olarak, almış olduğu biçimlerdir.

Karl Marks’ın 18 Mart ve 28 Mayıs 1871 tarihleri arasında ancak 71 gün ayakta kalmayı başaran Paris Komünü’nün yıkılmasının hemen ardından 3 Temmuz 1871 tarihli The World gazetesinde yayınlanan makalesinde “barışçı yollardan iktidara gelmenin mümkün olduğu koşullarda ille de silahlı ayaklanmadan söz etmenin ahmaklık olduğu”nu belirtmektedir. 1872’de Lahey’de yapılan Birinci Enternasyonal’in 4. Kongresi’nin kapanış konuşmasında da “Sosyalizmi gerçekleştirmek için proletarya, iktidarı mutlaka ele geçirmelidir. Ama biz, hiçbir zaman, bu amaca varmak için yolların bütün koşullarda aynı olduğunu söylemiş değiliz. Başka ülkelerin birbirinden başka olan koşullarına yer vermek gerektiğini biliyoruz. Amerika, İngiltere ve sonra eğer yurdunuzun koşullarını iyi biliyorsam Hollanda gibi ülkelerde işçilerin barışçı yollardan amaçlarını elde edebileceklerini hiçbir zaman inkâr etmedik” demektedir. Friedrich Engels ise 1891 tarihinde “Halkın genel seçimlerde bütün iktidarı elinde bulundurabildiği ve anayasanın, ulusun oylarının çoğunluğuna sahip olana her şeyi yapma imkanını verdiği ülkelerde eski toplumdan yeni topluma barışçı yollardan gerçekleşebileceğini kabul ediyoruz” (Marks-Engels Gotha ve Programının Eleştirisi s.86) belirlemesiyle Marks’ı tamamlayıcı belirlemelerde bulunmaktadır.

Burada karşımıza çıkan ise her ne kadar Marks ve Engels Aristotales’in yaptığı devrim tanımını doğrudan reddetmeseler de devrime dair yapılan vurguda “mevcut durumun düzeltilmesi” vurgusunu öne çıkarmaktadırlar. Devrimi ‘düzeltme’ ve ‘doğrultma’ olarak ele almaktadırlar. “Barışçıl ve ayaklanma ile mi olacak?” sorusuna da buna göre içerisinde bulunan dönemin özellikleri ve toplumsal sorunların ulaştığı boyuta, bir başka ifadeyle de “zaman ve mekân koşuları” arasındaki uyumuna göre cevap verirler. Marks’ın 1. Enternasyonal’in 4. Kongresi’nin kapanış konuşmasında “Sosyalizmi gerçekleştirmek için proletarya, iktidarı mutlaka ele geçirmelidir” belirlemesi de anlamını, verilen bu cevapta bulmaktadır. Gotha ve Programı’nın Eleştirisi adıyla yayınlanan kitap çalışmasında da benzeri değerlendirmelere yer verilmektedir. Aynı şekilde Lenin’in ‘Devlet ve Devrim’ adlı kitap çalışmasında yaptığı “Her devrim bir iktidar sorunudur” belirlemesini de böyle bir gerçeklik içerisinde ele almanın gereği vardır.

19. yüzyılın ikinci yarısına doğru başlayan ve 20. yüzyılın sonlarına doğru dünya üzerinde etkisini gösteren Marks, Engels ve Lenin pozitif temelde toplumsal sorunların çözümünü öngören ‘düzeltme’ ve ‘doğrultma’ amaçlı görüşlerdir. Tanımına bağlı kalınarak, toplumsal sorunları çözümünü ön gören pozitif devrimlerdir. Onlarda somutluk kazanan bu anlamlaşma devrimin “Barışçıl mı? Yoksa ayaklanmayla mı olacak?” sorusuna verilecek olan cevaptan, bağımsız olarak ele alınması gereken bir özellik taşımaktadır. Tamamen komüne bağlı ve toplumsal doğaya dayatılan karşı saldırılara karşı bir duruşu anlatmaktadır. Bunun nasıl bir yöntemle olacağı ve biçime kavuşacağı tamamen zaman ve mekân koşulları içerisinde belirlenecek olanlardır. 1848 Avrupa İşçi Devrimleri’nin, 1871 Paris Komünü’nün, Avrupa ve Amerika’da yaşanan işçilerin demokratik, barışçıl mücadelelerinin ve 1905 Rus Devrimi’nin kanla bastırılmış olması da yapılan bu belirlemelerde önemli bir rol oynamıştır.

“Sosyalizmi gerçekleştirmek için proletarya, iktidarı mutlaka ele geçirmelidir” tespiti de böyle bir süreçte yapılmıştır. 1917 yılının Ekim ayında Rusya’da yapılan Bolşevik Devrimi’yle başlayan sürece damgasını vuran da bu belirlemelerdir. Bu temelde devrimle iktidarın ele geçirilmesi hedeflenmiştir. Sosyalizm için asıl sorun da tam da bu noktadan itibaren yaşanır bir hale gelmiştir. İşçilerin, emekçilerin, ezilenlerin, mazlumların çıkarlarını korumak ve onları sosyalizme taşımakla yükümlü kılınan iktidar beklenileni değil, kendi hükmünü icra etmeye başlamıştır. O da diğer iktidarlar gibi halk üzerinde baskı, sömürü ve egemenlik sağlayan bir güç olarak rolünü oynar bir hale gelmiştir. Değişen sadece oynadığı rolün, kimin adına olduğudur.

Devrimle hedeflenen sosyalizmin inşası ve toplumsal sorunların çözümü, bu kurumsal yapılanmalara bırakılmıştı. 20. yüzyılın son yıllarına kadar da bu böyle devam etti ve dünyanın coğrafi alanının üçte birlik bölümünde etki düzeyine ulaştı. Asya’dan Afrika’ya, Avrupa’dan Güney Amerika’ya varıncaya kadar hem doğrudan sosyalizm hedefli hem de sosyalizmin etkisi altında olan devletler oluştu. Bunlar içerisinde SSCB dünyanın süper devletlerinden biri haline gelirken, Çin ondan geri kalmadı. Hatta bu devletlerin varlığı, birçok ülke de devlet ve iktidar hedefli devrimlerin, hareketlerin sonuçlarını etkiledi.

İktidara dayalı sosyalizm hedefine ulaşılan bu ülkelerde biçim olarak, adına ister ayaklanma, isterse halk savaşı veya başka isimler konulsun -Şili dışında[5]– silahlı mücadele yöntemine başvuruldu. Hedefine ulaşan bu devrimci mücadelelerle birlikte, yürüttükleri silahlı mücadele ile Guatemala, Küba, Uruguay, El Salvador, Sri Lanka gibi güçlü gerilla mücadelelerinin olduğu ülkelerde hedeflerine ulaşamayanlar oldu. Ancak silahlı mücadele ile sonuç alınamayan adı geçen bu ülkelerin birçoğunda daha sonra örgütlenme ve mücadele biçimini değiştirerek; barışçıl, demokratik yol ve yöntemlere başvurularak, başkanlık seçimlerini kazanan, hükümetler kuran örgüt ve partiler de oldu.

Hangi biçimde olursa olsun bu belirtilen, devrim ve sosyalizm mücadelelerinin hepsinin, üzerinde buluştukları ortak nokta, tarihe iktidar ve devlet odaklı sosyalizmler olarak geçmeleri oldu. Ancak, bu ülkeler içerisinde Nikaragua Devrimi, kendine özgü yönler taşıdı. Uzun süren gerillaya dayalı mücadele ile Anastasio Somoza Garcia diktatörlüğü yıkılarak iktidar olundu. Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi (FSLN)’nin lideri Daniel Ortega, bir dönem Devlet Başkanlığı seçimini kazandıktan sonra, ikinci dönem tekrar girdiği başkanlık seçimini 1990 yılında kaybetmesine rağmen[6], devrim kurumsal varlığını korunarak yoluna devam etmişti. Daha sonra Daniel Ortega girdiği başkanlık seçimini kazanarak yeniden devlet başkanı oldu.

Kuşkusuz dünya yüz ölçümünün üçte birlik bir kısmında etkili olan devlet ve iktidara dayalı sosyalizm mücadelelerin kendi içerisinde değerlendirilmeli. Çıkarılması gereken sonuçlar da vardır. Ancak burada üzerinde durulması gereken gelinen aşamada bu kadar geniş bir hacme sahip hale gelmiş olmasına rağmen, son tahlilde çözülen, iktidar ve devlet odaklı ‘sosyalizmlerin’, geride bıraktıkları miras ve oradan çıkarılması gereken derslerdir.

1917-1990 yıllar arasında kalan süreçte yaşanan ‘devrimlerden’ gelinen aşamada  kendilerini sosyalist olarak adlandıran devletlerin sayısı nerdeyse bir elin parmağını geçmemektedir. Geride her ne kadar isim olarak kendilerini ‘sosyalist’ olarak adlandıran devletler bulunuyor olsa da onlar da kapitalist sistemin, pazarın bir parçası haline gelmişlerdir. Oysa, bugün sosyalizm adını kullanmayan ve kapitalist kulvarda yerini daha da güçlendirmek isteyen devletler içerisinde kendilerini sosyalizmin öncüsü görenler, komünizme geçiş yaptığını söyleyenler bulunmaktaydı.

Ne oldu da bunlar birden zıddına dönüştü? Acaba, kendilerini sosyalist olarak ilan ettikleri zaman, bunlar gerçekten de sosyalistler miydi? Elbette bu sorulara herhalde ‘evet’ ya da ‘hayır’ diye yanıt vermek o kadar kolay olmasa gerek. Çünkü bahsi geçen ülkelerde yaşanan devrimlere öncülük edenler, büyük bedel ödeyenler, onlara inanan ve izleyen geniş halk toplulukları sosyalizme ulaşacaklarına inanmışlardı. Yıktıkları yerine kurdukları devlet ve iktidar kurumlarını, başarıya ulaşmanın güvencesi olarak görmüşlerdi.

Oysa, sosyalizm kavram olarak toplumu önceleyen yaşam ve düzenin savunusuna dayanmaktaydı. Toplum da insanın var olma hali olarak kabul görmekteydi. Tarihselliği içerisinden insan toplum olarak var olmasını sağlayan ise ana kadın etrafında oluşan komünal yaşamdı. İktidar ve devletli toplumun bu oluşumla hiçbir ilişkisi yoktu. İktidar ve devlet insan yaşamına çok daha sonra girmişti. Bu yönüyle de devletten önce oluşan toplumun, devlete ihtiyacı yoktu. Buna karşın, devlet toplumsuz olamazdı. Varlığını, toplum ve hakikatleri üzerinde kurduğu tekele borçlu olması da bunu gerektiriyordu. Fakat böyle bir gerçekliğe rağmen sosyalistler devrimi koruyabilmenin en güçlü ve etkili aracı olarak devleti görmüştü. Belki de 1848 İşçi Devrimleri ve 1871 Paris Komünü yenilgisinden çıkarılan sonuçlar buna neden olmuştu. Çünkü her iki devrim, burjuva ve aristokratlar kendi içlerinde olduğu gibi uluslararası alanda da birleşerek yıkılmıştı. O nedenle benzeri bir sonuçla tekrar karşılaşmamak için devletin varlığına ihtiyaç duyma olasılığı fazlasıyla vardı. Rus Bolşevik Devrimi sonrasında da tüm devrimler aynı yolu izledi. SSCB ve diğer Doğu Bloğu ülkelerinde net bir şekilde görüldüğü gibi, sonuçta dünyanın süper güçlerinden biri haline de gelinse çökmekten, yıkılmaktan kurtulunamadı.

Kuşkusuz karşılaşılan bu akıbet ne bir zorunluluk ne de bir kaderdi. Toplum ve devlet arasındaki ‘ilişkinin’ doğru kurulamamış olmasının ortaya çıkardığı bir sonuçtu. Gerçekleşen sosyalizm adına tarihe geçen devlete ve iktidara dayalı yaşanan pratikleri oldu. Gerçekleşen sosyalizm de SSCB, Arnavutluk, Çin gibi devletlerde yaşananlarla hafızalarda yer edindi. Herhangi birine ‘sosyalizm nedir’ diye sorulduğunda alınan cevap, hep bu hafızalarda kalanlar oldu. Bu hafızalarda kalanlar doğrudan sosyalizm aleyhine bir propagandaya dönüştü ve hala da etkisini koruyor.

Gerçekleşen sosyalizmden, sosyalizme kalan bu miras etkisini o kadar kolay kaybedeceğe benzemiyor. Zaten bunun aksinin olması mümkün de değil. Öyle ki, sosyalizm adına yapılanların sosyalizmin sırtına yüklediği kamburdan kurtulmak çok zor. Bir de buna sosyalizme yönelik karşı propagandanın etkisi eklenince var olan zorluk birkaç kat daha artmış olmaktadır. O zaman bu kamburdan kurtulmak için tek yol kalıyor. O da çözülen, gerçekleşen sosyalizmin yerine sosyalizmin ne olduğunun doğru anlaşılmasını sağlayacak olan pratiklerin yaşanması ve sonuçlarının açığa çıkarılması oluyor.     

Kaybedildiği yerden başlamak

Sosyalizm aleyhine karşı propaganda ve algı, gerçekleşen sosyalizm öncesinde de vardı. Etki gücü de oldukça fazlaydı. Aristotales’ten bu yana özellikle de orta çağda, dini idealizm, toplum üzerinde büyük bir etki gücüne ulaşmıştı. Oluşturulan bu etki sosyalizme karşı en etkin bir karşı propagandaya dönüştürülmüştü. Bu propagandaya dayanılarak da dini idealizm tarafından taşa tutularak adeta recme uğratılan maddeci diyalektiği benimseyen sosyalistler ‘kafir’ olarak ilan edildiler. Hatta bununla da kalınmayarak karşı propagandanın kapsamı daha da genişletildi. Kavram olarak sosyalizmin “ortak mülkiyeti ve komünal yaşamı” savunması; mülkiyet düşmanlığı, insana, topluma ait ne varsa olan ‘her şey ve herkesin ortaklaştırılması’ olarak çarpıtıldı ve dinin kutsiyetleri adına karşı-propagandaya dönüştürüldü.

Bu şekilde kapitalizmin savunucuları, propagandacıları, gerçekleşen sosyalizm öncesinde sosyalizme karşı kara propaganda yapmaktaydılar. Bunu yaparken de o güne kadar dini idealizmin savunma, mekân ve güçleriyle aralarında olan çelişki ve çatışmaya son vererek, tam bir uzlaşma içerisine girmişlerdi. Sosyalistlerin içerisine girilen bu uzlaşmayı “dinin, topluma karşı uyuşturucu olarak kullanılmak istenmesi” olarak deşifre etmesini bile “dini morfin olarak görüyorlar” diye karşı bir propagandaya dönüştürmekten geri kalmamışlardı. Gerçekleşen sosyalizmin, sosyalizmin sırtına eklediği kamburlar da bu kara propagandalara eklenince, kapitalizm savunucularının sosyalizme karşı cepheden yaptığı saldırılar çok daha fazla bir yoğunluk kazandı.

Kuşkusuz gerçekleşen sosyalizmin sebebiyet verdiği kamburun, sosyalizm aleyhine yapılan kara propagandalardan müteşekkil olduğunu düşünmek veya öyle görmek büyük bir yanılgı olur. Bundan daha ciddi olan ve görülmesi gerekenler vardır. Bunların başında da primitif haliyle de olsa komünaliteye dayanan toplumsallığın ana kadın etrafında bir araya gelen klan ve kabilelerle başlamış olduğunun görülmemesi gelmektedir.

Asıl olarak da sosyalist düşüncenin tarihsel kaynağını aldığı yer de burası olmaktadır. Buna rağmen sosyalizm düşüncesini aydınlanma dönemi sonrasına dayandıranlar vardır. Ütopik sosyalistlerle ya da bilimsel sosyalist düşüncenin oluşturucuları Marks ve Engels’le açıklayanlar da çıkabilir. Toplumsallığı uygarlıkla açıklayarak, süregelen sınıf mücadelesinin vardığı bir aşama olarak görenler de olabilir. Öyle de olsa, görüşlerine temel teşkil eden dayanakları, onları karşı çıktıklarının tersinden kabule götürmektedir.

Marks ve Engels’in klan ve kabile yaşamını “İlkel Komünizm” olarak değerlendirdiği biliniyor. Aynı şekilde ütopyacı olarak bilinen düşünce insanlarının ilham kaynağının, MS 15.-16. yüzyılların keşifleri olarak adlandırılan sömürgeciliğin Avrupa’ya taşıdığı kültürel ve maddi değerlere, talan edilen yerlerdeki klan, kabile yaşam biçimi ve ilişkileri dair anlatımlar olduğu bilinmektedir.

Gerek Marks ve Engels’in gerekse de ütopyacıların sahibi haline geldikleri görüşlere kaynaklık teşkil eden bu temel dayanaklar bugün artık tüm dünyanın kabulü haline gelmiştir. Amerikan yerlileri, Afrika klan ve kabileleri, Avustralya Aborjinleri ve daha birçok coğrafik bölge ve ülkelerde rastlanan örnekler, ilk oluşumundan günümüze kadar, komünal yaşamın varlığını koruduğunu göstermektedir. Bunlar, tarihten günümüze klan, kabile, köle, serf, işçi-emekçi, ezilen, sömürülen mazlumların direnişleri olarak varlık ve eylemleriyle kesintisiz bir şekilde hep var ola gelmişlerdir. Aydınlanma dönemi öncesinin kendini din, mezhep, tarikat gibi adlarla içerik olarak benzer özellik taşıyan inanç örgütlenmelerini ve Arabistan’da Fütüvvet, Anadolu’da Ahilikde olduğu gibi farklı isimlerle adlandıran sivil toplum örgütlerin varlığını da bu belirtilenlere eklemek gerekmektedir.

Böyle bir gerçeklik içerisinde klandan kabileye ve oradan da günümüze kadar varlığını koruyan toplumsallığın kendini ifadeye kavuşturduğu; örgütsel, düşünsel ve eylemsel hallerinin bilimsel sosyalist öğretinin oluşumundaki yerinin yeterince görülememiş olmasının gerçekleşen sosyalizmin çözülmesinde rolünün olduğunu belirtmenin gereği vardır. Ayrıca kapitalizmin, öne çıkardığı azami güç kullanımına karşı doğru strateji ve taktiklerin geliştirilememiş olmasının da yaşanan bu çözülmedeki rolünü görmek gerekmektedir.

Devlete, iktidara dayalı gerçekleşen sosyalizm pratiği de bu belirtilenlerin yanına eklenebilecek olan birçok yanılgı ve yetersizliklerin sonucunda yaşanmıştır. Toplum üzerinde kurulan bir tekel olarak ancak var olabilen devlet ve iktidara dayanan, gerçekleşen sosyalizmin bundan daha farklı bir sonuç ortaya çıkarması mümkün değildi. Devletle karşı karşıya gelinerek mücadele edilebilirdi. Hatta bu mücadele içerisinde karşılıklı müzakere ve anlaşmalara varılabilirdi. Bu her zaman karşılıklı mevzilenen, çatışan, savaşan güçler arasında yaşanabilecek bir olasılıktı. Komünal toplumsal örgütlenme formları ile devlet arasında da böyle bir müzakere ve anlaşma olasılığı vardı. Oysa, içerisine girilen arayışlar sonucunda bulunan yöntem; toplumsal örgütlenme formu olan sosyalizm adına, toplum karşıtlığı olan devlete dönüşmek olmuştu. Fakat buna rağmen “Sosyalizmde ısrar, insan olmakta ısrardır” şiarıyla, gerçekleşen sosyalizm pratiğinden çıkarılan sonuçlara dayanılarak sosyalizm için mücadelede yola devam edilmektedir.

İçerisinde olunan dönem biriken toplumsal sorunların çözümünü dayatmaktadır. Bu, aynı zamanda çağın krizinden bir çıkış arayışı anlamına da gelmektedir. Çünkü kapitalizm ve gerçekleşen sosyalizm kullandıkları yöntem ve arayışlarıyla sorunlara çözüm olamamıştır. Hatta izledikleri yol ve yöntemle yaşanan sorunları ve çağın krizini çok daha fazla derinleştirmişlerdir. O halde yapılması gereken iki başlı hale gelen çağın krizinden çıkabilmek için bugüne kadar olandan farklı bir çözüm arayışı içerisinde olunmasıdır.

Küresel sermaye güçlerinin neden oldukları krizi aşmak için bulduğu çözüm, Üçüncü Dünya Savaşı olarak kendisini somutlaştırmıştır. Ancak bulduğu bu yol, çözümü değil, yaşanan krizi içinden çıkılamaz bir hale getirmiştir. Sadece bununla da sınırlı kalmayarak iç çelişkilerini yoğunlaştırmıştır. Ne kadar süreceği ve sonucunun ne olacağı belli olmayan Üçüncü Dünya Savaşı’nın neden olduğu doğanın ve canlı yaşamın uğradığı tahribat ve yıkım, ekolojik dengenin bozulması; dünyanın geleceğini tartışmalı bir hale getirmiştir. Bunun karşısında ise dünya insanlığının önünde, tek çözüm yolu olarak çağın krizinden çıkılmasını sağlayacak olan sosyalizm bulunmaktadır. Bundan başka çağın krizinden çıkış yolu da görünmemektedir. Ancak burada kastedilen sosyalizm, çökmüş olan iktidara, devlete dayalı sosyalizme ulaşma düşünce, strateji ve taktiği değildir. Çıkış, nerede kaybedilmişse, oraya dönülerek ve kalındığı yerden devam edilerek geliştirilecek bir sosyalist mücadele anlayışına dayanmaktadır.

Bilimsel sosyalizm öğretisi her ne kadar Marks ve Engels tarafından 19. yüzyılın ikinci yarısına doğru geliştirilmiş olsa da hedefinde yaşanan toplumsal sorunların çözüme kavuşturulduğu sosyalizme ulaşmak vardır. İzlenecek olan yol da buna göre belirlenmiştir. Fakat böyle bir hedefe ulaşmak için “Önce iktidar olalım, devlet kuralım” denilmemiştir. Tamamen sosyalist düşüncede öngörülen kolektif, komünal yaşamın örgütlendirileceği yer tasarımlarına uygunluk içerisinde ilk adımlar atılmıştır. Komünler, kooperatifler ve işçi sovyetleri örgütlendirilmiştir.

Her ne kadar atılan bu adımlar ütopik olarak görülse de toplumsal örgütlenme formu olan klan ve kabilelerden itibaren devralınarak yaşatılan; ortak yaşam, örgütlenme ve varlığı korumayla uyumluluk içerisindeydi. Zaten erkek egemenlikli iktidarcı ve devletçi sisteme karşı, ondan uzak duran klanlar, kabileler, kavimler, uluslar hep bu şekilde varlıklarını koruyarak gelmişlerdi. Köleler, serfler de isyan ettiklerinde aynı yola başvurmuş, köle sahiplerinden, efendilerden kendilerini kopararak özgür bir yaşamdan yana tercihlerini yapmışlardı. En büyük köle isyanlarından olan Spartaküs Ayaklanması’nda böyle bir yol izlenmişti. Roma için büyük bir tehlike haline gelmesine rağmen, Spartaküs kölelerden oluşan orduyla Roma’yı alma yerine özgür olduğu topraklara doğru yönünü çevirmişti. Osmanlı’ya karşı başkaldıran Şeyh Bedrettin de yoldaşları ile devlet ve iktidar dışı ortaklaşmayla, komünal bir yaşamı esas almıştı. Avrupa’da 16. ve 17. yüzyılda yaşanan köylü hareketleri de benzeri bir yolu izlemişti. Kapitalizme ilk karşı koyanlar da bulundukları, kaldıkları yerlerde komün halinde yaşamışlardı. Bu yönüyle sosyalizmi yaşayarak savunmuşlar ve böyle bir yaşamın doğru olduğuna inanmışlardı.

Her ne kadar gerçekleşen sosyalizm 20. yüzyılın sonlarına doğru çökmüş olsa da asıl olarak kaybetmeye, inanılan doğrudan uzaklaşılmaya başladığı anda başlamıştır. Asıl olarak da kaybedildiği yere dönmek derken kastedilen tam da burasıdır. Daha yalın bir ifadeyle, uzaklaşılan komüne dönerek, yola oradan devam edilmesidir.

Önder Apo, bugün Demokratik Komünal Toplum Manifestosu olarak kabul edilen tarihi çalışmasına temel teşkil eden düşüncelerini dile getirmeye başladığı andan itibaren bu hakikati dile getirmektedir. Bunu “Sümer Rahip Devleti’nden Demokratik Uygarlığa” adını verdiği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AHİM)’ne sunduğu savunmasında da dile getirmiştir. Ardı sıra Atina Davası için hazırlayarak sunduğu “Özgür İnsan Savunması” ile onu takip eden “Bir Halkı Savunmak” ve “Demokratik Uygarlık Çözümü” adını verdiği beş ciltlik savunmalarıyla birlikte, kaleme aldığı değerlendirmelerinde paylaşmaya devam etmiştir.

Önder Apo’nun adı geçen çalışmaları ile yaptığı birçok değerlendirmelerinde devlet ve iktidara dayalı, sosyalizme dayalı devrim ve sosyalizm arayışlarını eleştirmiştir. Yerine de demokratik toplum örgütlenmesi ve mücadelesine dayanan devrim ve sosyalizm düşüncesini koymuştur.

Devlet ve geleneksel toplumun dışında, halk örgütlenmesinin öne çıkarıldığı ‘Üçüncü Alan’, ‘İç içe Mücadele’, ‘Evrimci Dönüşüm’, ‘Demokratik Cumhuriyet’; toplumun demokratikleştirilmesi ve devletin demokrasiye duyarlı hale getirilmesi ön gören düşünceler, ‘Devlet artı Demokrasi’, ‘Demokratik Ulus’, ‘Demokratik Konfederalizm’, ‘Demokratik Özerklik’, ‘Demokratik Toplumcu Sosyalizm’, ‘Demokratik Entegrasyon’, ’Demokratik Siyaset ve Barışçıl Mücadele’; Komün, Meclis, Kooperatif ve Akademilerin rolü ve örgütlendirilmesi, öz savunmanın gerekliliği ve önemi  gibi konular üzerine yapmış olduğu tüm belirlemeleri kapsamı içerisine alan ‘Ekolojik, Demokratik, Kadın Özgürlük Paradigması’ da bunun en somut ifadelendirilmesi olarak anlam kazanmıştı. En son yayınlanan Demokratik Komünal Toplum Manifestosu’nu da ‘Ulus-Devlet Sosyalizmi Başarısızlığa, Demokratik Toplum Sosyalizmi Başarıya Götürür!’ belirlemesiyle sonuçlandırmıştır.

Önder Apo’nun tüm belirtmiş olduğu bu görüşler devlete, iktidara dayalı olarak ulaşılmak istenen sosyalizm düşüncesinden, anlayışından uzak olan farklılıkların anlatmaktadır. O nedenle de sadece fark anlaşılsın diye kullanılan türden olan kavramlar değildi. Tarihsel, felsefi, sosyolojik, ideolojik, teorik ve politik anlamlarla yüklü kılınmış olan kavramlar olma özelliğine sahipti. Bir dönemin gerçekleşen sosyalizminin çözümlenerek ulaşılan sonuçları içermekteydi.

Pozitif Devrim belirlemesi de bu görüşlerin eylemsel hakikate dönüştüğü Demokratik Komünal Toplum Manifestosu içerisinde anlam kazanmıştı. Aslında Pozitif Devrim belirlemesi ile sadece gerçekleşen sosyalizmin, sosyalizme yüklediği kamburdan kurtulmasının değil, sosyalizmin kendi hakikatiyle buluşmasının yollarını da açmış olmaktaydı. Bununla da zaten pozitif olan devrim, üzerindeki oluşturulmuş gölgeden kurtarılmış oluyordu.

Elbette, Pozitif Devrim kavramıyla yapılan karartma ve gölgelemelere son verilmiş olması, bu kavrama yüklenen anlamının sınırlarını belirlemiyordu. Çünkü Pozitif Devrim kavramı içerik olarak onu da aşan bir anlam ifade ediyordu. Her şeyden önce de Önder Apo’nun Demokratik Toplum fikriyatı içerisinde demokrasinin derinleştirilerek, devletin demokrasiye duyarlı kılındığı koşullarda sağlanacak olan değişim ve dönüşüm ile bunun mücadele yol ve yöntemlerini içermekteydi. Buna göre de ‘Devrim bir iktidar sorunu’ olarak ele alınmıyordu. Devlet ve iktidar dışı kendi ihtiyaçlarını karşılayan, kendi kendini yöneten, savunan bir toplum modelini ön görüyordu. Buradan yola çıkılarak da devrim tanımında köklü bir değişikliğe gidiliyordu.

Yapılan bu yeni devrim tanımında öne çıkan ise; geleneksel toplum ile iktidar/devlet toplumu dışında olan, halk arasında temel ayrımın yapılmış olmasaydı. Bu ayrıma göre de halk, niceliksel bir topluluk olarak görülmüyordu. Aksine, ne kadar varlığının bilincine varmış, örgütlü ve eylemsel kılınmışsa, ancak o zaman bir halk haline gelinmiş olacaktı. Asıl olarak, devrim tanımı bu ayrıştırma üzerinden yapılmıştı. Buna göre de Devrim kavram olarak halkın bilinçli, örgütlü ve eylemsel kılınması olarak anlamlandırılmıştı. Devrimci görev olarak da Kürdistan özgülünde onlarca yılı içerisine alan çok ağır bir süreçte büyük bedeller ödenerek oluşturulan iktidar ve devlet olan bu halk gerçekliğinin ayrı bir toplumsallık olarak örgütlendirilmesiydi ya da bir halk ne kadar örgütlendirilmiş, bilinçlendirilmiş ve eylemsel kılınmışsa; yapılan veya başarılan devrim o kadardı. Önder Apo’nu “Demokratik Ulus’un Boyutları” olarak belirttikleri de böyle bir toplumsallığın oluşturulmasında başarılması gereken görevlerdi.

Pozitif Devrim de böyle bir hakikati içermekte, yolunu ve yöntemini göstermekteydi. Uzun yılları bulan mücadele sonucunda açığa çıkarılan halk gerçekliğinin, kendi toplumsallığı üzerinde varlığını nasıl özgürleştireceği de izlenecek bu yol ve yönteme göre olacaktı. Böylece, yapılan devrim tanımıyla, halkın özgürleşme mücadelesinde yeni bir döneme girişin kapısı açılırken, Pozitif Devrim de yüklendiği anlam gereği ‘Toplumsal İnşa Devrimi’ olarak anlam kazanmaktaydı. Böylece o döneme kadar izlenen yol ve yöntem de belirlenen hedeflere bağlı olarak yerini; Barışçıl, demokratik siyasal mücadele de yöntemlerine bırakmış oluyordu.

Fakat böyle bir devrimin gerçek kılınmasında tek yanlı bir değişim, düzenleniş ve izlenecek yol ve yöntemlerde yapılacak olan değişiklikler kendi başına yeterli değildi. Devrim her iki karşıt güç arasında süren bir mücadelenin en tarihsel anı olduğuna göre, her iki karşıt gücün de yönünü aynı doğrultuya çevirmesi gerekiyordu. Pozitif Devrim’in diğer asli bir görevi de bunun sağlanmasıydı. Asıl sorun da bu adımların nasıl atılacağı idi. O zaman yapılması gereken bir muhataplık ve diyalog yolunun açılmasıydı. Bu da kuşkusuz pozitif bir dilin kullanımını ve ilişki içerisinde olmayı gerektiriyordu.

Devletin varlığının yok sayılamayacağı da bu gereklilikler içerisinde yer alıyordu. Karşılıklı birbirini kabul temelinde bir ilişki halinde, pozitif bir dil kullanımı burada önemli bir faktör olarak öne çıkıyordu. Silah ve şiddetin devreden çıkarılmasıyla, kamusal alanın daha geniş kılınarak empatiye dayalı; karşılıklı diyalog ve müzakerenin ise bunun yolu ve yöntemi olarak belirginlik kazanıyordu.

Tabii böyle bir ilişki dönemine girilmiş olması, komün ve devlet arasındaki çelişki ve mücadelesini ortadan kaldırmıyordu. Aksine, önceki mücadele yöntemlerinden daha zor olanın ilişki ve çelişki diyalektiği içerisinde karşılıklı bir mücadele dönemine girilmiş olmasını gerektiriyordu. O güne kadarki karşılıklı mevzilenerek doğrudan yürütülen mücadele yöntemler dışına çıkılarak hem ilişki hem de çelişki halinde olunması, ilkesel olanın korunması gibi hassasiyetler bunun da o kadar kolay olmayacağını gösteriyordu. Pozitif Devrim, bir yönüyle de bunun yol ve yöntemin ne olacağının formüle ediyordu. Buna bağlı olarak da karşılıklı kabullere bağlı, bağlayıcı bir sözleşmenin oluşmasını ön görüyordu. Bununla da çağın içerisinde bulunduğu koşullarda Pozitif Devrim’lerin geliştirilerek, başarısı için el verişli koşulları oluşturulmak isteniyordu. Çünkü kapitalizm ve gerçekleşen sosyalizmin yaşanan kriz ve kaostan çıkış ve varlıklarını ‘korumak’ için savundukları düşünce ve izledikleri yol ve yöntem herhangi bir başarılı sonuç yaratmamıştı. Gerçekleşen sosyalizmin çözülmesi ve hala sürmekte olan Üçüncü Dünya Savaşı ise bunun en somut bir belgesi olarak tarihe geçmişti.

Bu yönüyle Pozitif Devrim aynı zamanda, çağın yaşadığı krizden çıkışta izlenmesi gereken, bir çözüm modeli olarak öne çıkmaktadır. Üçüncü Dünya Savaşı’nın merkez üssü olan Ortadoğu’da yaşanan kördüğümün çözüm adresi olan Kürdistan’da bu devrim modelinin geliştirilmesi ise tarihi bir şans ve imkân sunmaktadır.     

[1] 18 Mart ve 28 Mayıs 1871

[2] Köleci boyunduruk altında tutulan; tebaa, maraba, serf, klan, kabile, kavim

[3] Klan ve aşiretlerin dışına atılan, işi-gücü talan ve yağma olan etkili silahlara sahip gruplar.

[4] Toprak kölesi köylü

[5] Şili Sosyalist Parti Genel Sekreteri olan Salvador Allende 4 Eylül 1970 yılında Unidad Popular(Halk Birliği)’ın adayı olarak demokratik yollarla seçimle Devlet Başkanı seçildi. 1973 yılında yapılan seçimler tekrar ikinci defa önceki almış olduğu halk desteğini artırarak Devlet Başkanlığına seçildi. 11 Eylül 1973’de de CİA tarafından planlanan Şili Silahlı Kuvvetlerinin Başkomutanı General Augusto Pinochet’in başında olduğu askeri faşist darbe de katledildi. Cansız bedenine ulaşıldığında da elinde Fidel Castro’nun hediyesi olan AK 47 bilinen adıyla Kalaşnikof silahı vardı.

[6] FSLN lideri deri Daniel Ortega 1984’de yapılan seçimlerde Devlet Başkanı olarak seçilmesine rağmen, 1990 yılında yapılan Devlet Başkanlığı seçimlerini kazanamadı ve  yerini Ulusal Muhalefet Birliği(UNO)’nin kazanan başkan adayı Violeta Barrios Chamorra’ya bıraktı. Daha sonraki katıldığı iki başkanlık seçimini kazanamayan Daniel Ortega, 2006 yılında katıldığı başkanlık seçimini yeniden kazanarak Devlet Başkanlığı’na seçildi. 1925’den bu yana da Nikaragua’da kabul edilen Eş Devlet Başkanı olarak görevini, aynı zamanda yaşam arkadaşı olan diğer Eş Başkanı Rosario Murillo ile birlikte yürütmeye devam ediyor.

İlginizi çekebilecek diğer yazılar

Oynatıcıyı Gizle/Göster
-
00:00
00:00
Update Required Flash plugin
-
00:00
00:00