27 Şubat 2025’te Rêber Apo’nun “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ile başlayan süreci tüm boyutlarıyla anlamak, halkların ve inançların eşit ve özgür geleceği için hayati bir konudur. Bu nedenle “süreci tüm boyutlarıyla anlamak” cümlesi, geleceğin demokratik ve özgür bir temelde inşa edilmesi için önemli bir hatırlatma olarak anlaşılmalıdır. Sürece anlayarak katılmanın demokratik bir ölçü ve görev olduğunu söylemek de yanlış olmayacaktır. Çünkü bu, sürece özgür birey ve demokratik toplum kimliği ile katılabilmenin ilk ve en önemli adımıdır.
Süreci anlamaya dikkat çekmenin nedenleri vardır. Sürecin Türkiye ve Kürdistan için bölgemiz için ortaya koyduğu vizyon, bu vizyonu somutlaştıran teori ve bu teoriyi formüle eden kavramlar yeterince anlaşılmadan, doğru tutum alınamaz ve pratik yürütülemez. Demokrasiyi ahlaki-politik toplumun yönetim sistemi olarak gören, eşit ve özgür yaşam talebi olan halkların ve inançların, kadınların ve gençlerin, kısaca tüm kimliklerin, sürece özne olarak katılmaları, yeni bir başlangıca yol açacaktır. Çünkü Rêber Apo’nun, demokratik, kadın özgürlükçü ve ekolojik toplum paradigmasından damıtarak hazırladığı ve siyasi bir program halinde sunduğu süreç perspektifleri, eşit ve özgür yaşamın inşa manifestosudur.
Bir olayı ve olguyu her kimlik kendi zihin ve kültür kodlarına göre ele alabilir. Ancak bir strateji ortaya koyan, bunu kendisinin anlam yüklediği kavramlarla anlatan, pratiğinde bunu gösteren bir düşün insanının, stratejik ve politik bir liderliğin ne dediğini adilane ele alabilmek için ne dediğine bakmak ve onu kendi ifadelerinden anlamak gerekir. Bu, ahlaki bir tutumun da gereğidir. Söz kuranın yerine başkasının, onun adına, üstelik kendisini anlamadan, önyargılarla ve kodlanmış düşünce kalıplarıyla konuşması her açıdan sorunludur. Ahlaki de değildir. Kuşkusuz bununla “eleştiri yapılmasın” denilmiyor. Eleştiri ayrı, söz kuranı, teori geliştireni anlamadan, tanımadan değerlendirmek ayrı bir tutumdur. Karşıdakini anlama çabası içinde olmadan, anlamaya gayret göstermeden, “sen bunu dedin, bunu demek istedin” mantığı Ortadoğu’da çok güçlüdür. Ve bu, Türkiye’de özellikle siyasiler ve devletle bağlantılı çalışan propagandacılar arasında hakim bir anlayıştır.
“Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” süreci ile birlikte özellikle de Türkiye’de demokrasi, demokratik müzakere, diyalog, demokratik entegrasyon, demokratik cumhuriyet kavramları daha sık kullanılmaya başlandı. Okunduğunda kulağımıza yabancı gelmeyen bu kavramların yerli yerinde ve anlam bağlamlarından kopartılmadan kullanılması, Türkiye’nin demokratikleşmesi için çok önemlidir. Eğer bu kavramların daha sık kullanılması Rêber Apo’nun demokratik siyaset stratejisiyle birlikte gelişti diyorsak, o zaman Rêber Apo’nun bu kavramlara yüklediği anlamın bilinmesi hakkaniyetli olmanın bir gereğidir.
Sürecin halkların ve inançların demokratik çıkarları temelinde ilerlemesini ve gelişmesini neden Rêber Apo’nun düşüncelerinin doğru ve yeterli anlaşılmasına bağladık diye sorulabilir. Bunun birden çok nedeni vardır.
Baş müzakereci olarak ne düşündüğünü, ne söylediğini ve ne anlatmak istediğini bilmek gereklidir. Yıllardır kendisine karşı, sistemli ve planlı özel savaş konseptiyle iftiralar düzülmektedir. En ağır hakaretlerle saldıranlar az değildir. Bu, Türkiye’de her sınıftan, bilgi ve bilinç düzeyi farklı ve hemen her inançtan azımsanmayacak sayıda insanın vicdanını ve düşüncesini kirletmiştir. Egemenlerin peygamberleri bile suçladıklarını, peygamberlere iftira attıklarını ve kötü insanlar olarak gösterdiklerini hatırlarsak, bu husus daha iyi anlaşılmış olacaktır. Bir diğer nedense, Rêber Apo’nun kendisine ait bir kavram setinin olmasıdır. Örneğin demokratik entegrasyon ile neyi nasıl tanımladığını, bu kavrama hangi anlamı yüklediğini bilmeden, yürütülen görüşmeler, sürecin ilerlemesi için atılmasını istediği adımlar anlaşılamaz. Anlaşılmadığı için de başta milliyetçiler ve mezhepçiler olmak üzere çıkar çevreleri aklına gelenleri söylemeye başlar ve toplumda belirsizliğe yol açarlar. Rêber Apo’nun değişik çevrelerden şahsiyetlerle doğrudan ve kamuoyuna açık görüşmeler yapamıyor olması da bir diğer sebeptir. Rêber Apo’nun düşünceleri üzerindeki yasak sürmektedir. Fikirlerinin topluma daha yaygın ve bizzat kendi hitabıyla ulaşması önünde dijital medyadan geleneksel basına kadar konulmuş engeller tümüyle ortadan kaldırılmamıştır.
İnanç grupları tanınmaz hale getirildi
Türkiye ve Kürdistan’da demokratik toplum sürecine hem doğru hem de özne olarak katılmak, kimliklerini din ve inançlar üzerinden tanımlayan toplumsal kesimler için tarihi bir görev ve sorumluluktur. Türkiye ve Bakûrê Kürdistan’da yaşayan inançların “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ile başlayan sürece katılmaları demokratik toplum ve demokratik cumhuriyet dönüşümü için olmazsa olmazdır. Bu aynı zamanda demokratik ulus fikriyatının ve sisteminin inşası için tartışılmaz bir gerekliliktir. Dolayısıyla din ve inanç gruplarının sürece katılıp katılmamaları konusu tümden yanlış değilse bile çok eksik bir tartışmadır. Doğru ve yeterli tartışma, Türkiye toplumunun zenginliği olan bu kimliklerin nasıl ve hangi tarzda sürece katılırlarsa ülke zenginliğine zenginlik katacaklarıdır. Örneğin kimi Alevi temsilciler, hâlen bile “sürece karşı değiliz ve destekliyoruz” diyebilmektedir. Türkiye’de inanç kimlikleri üzerindeki inkarı kaldırmaya yol açacak bir sürece, “destekliyoruz, karşı değiliz” cümlesiyle değil, nasıl katılacaklarını beyan eden söylemle başlanırsa daha doğru ve yerinde bir yaklaşım olacağını belirtmek yanlış olmayacaktır.
Türkiye’nin resmi sınırları içinde yaşayan inançların her birinin talepleri farklıdır. Cumhuriyetin, farklı etnik kimliklerde olduğu gibi resmi din ve mezhep dışındaki din ve inançları tek tipleştirme amaçlı politikası, her inancın farklı sorunlarla karşı karşıya kalmasına yol açmıştır. Aleviler inkâr edilmiş, inançsal soykırıma maruz kaldıkları için kendi gerçekliklerinden epeyce uzaklaştırılmıştır. Kimi adımlar atılmış da olsa gerçekte yasaklı bir inanç olmaya devam etmektedir. Ezdîler baskı görmüş, topraklarını terk etmek zorunda bırakılmıştır. Hristiyanlar resmen kabul edilmiş fakat sürülmüş kalanlar ise doğrudan ve dolaylı engellemelere, açık ve gizli baskılara maruz kalmıştır. Müslümanları mezhep ve tarikatlar üzerinden ele aldığımızda daha farklı sorunlarla karşılaşırız. Hanefilik görece rahat bir ortam bulmuş, daha çok Kürtlerin kabul ettiği Şafiilik ise taviz vermeye zorlanmıştır. Tarikatlar önce yasaklanmış, sonra devlet ve iktidarlara bağlanarak doğuş gerekçeleri ve temsil ettikleri inanç ve kültürden uzaklaştırılmış, hatta kendilerine karşıt bir yerde konumlandırılmıştır. Örneğin ahlakiliğin ve paylaşımın ocağı olarak doğdukları hâlde, bugün çoğu kapitalist şirkete dönüşmüş, bazılarında ciddi ahlaki problemlerin yaşandığı basına sıkça yansımaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti devleti, etnik ve inançsal kimliklere dönük siyasi ve hukuki sınırlarını, ‘tek millet, tek bayrak, tek din, tek dil ve tek devlet’ sloganıyla çizmiştir. Rejim, hedefine ulaşmak için resmi kabul ettiği kimlikler dışındaki kimlikleri inkâr edip, devletin çıkarı için dönüştürme siyasetiyle kuşatmaya almıştır. Bu strateji, inanç gruplarını, amiyane deyimle, tanınmaz hale getirmiştir. Bu sonuç, asıl ciddi sorunları bizzat inanç toplulukları içinde yarattı. Örneğin Türkiye’de özellikle askeri darbeler öncesi sıkça yaşanan sağ-sol çatışmaları üstündeki örtüyü kaldırdığımızda, göreceğimiz gerçeklik aslında yaşananın sağ-sol değil, etnik ve inanç grupları arasındaki gerginliklerin çatışmaya dönüştürülmüş hali olduğudur. Bu tarihsel gerçeklik, etnik ve inanç kimlikleri arasında yaratılmış düşmanlaştırma siyasetinin bilinen sonuçlarındandır. İnançlıların hiçbir önyargıya düşmeden kendi aralarında, iktidar çıkarları için yaratılmış her türden sorunu çözmeleri, demokratik toplum sürecinin en önemli gelişmelerinden biri olacaktır. Dolayısıyla, cumhuriyetin demokratik dönüşüm süreci, devlet ve iktidarların kendi çıkarları için inanç grupları arasında yarattığı çelişkileri ve yol açtığı sorunların daha rahat ve açık bir şekilde görülmesine imkan sunacaktır. Böylece inançlıların sorunlarını daha kolay çözecek siyasi ve toplumsal ortamı bulacakları da kesindir. Bu çelişki ve sorunları kendi aralarında çözmekse, demokratik inancı ve tüm din ve inançların emrettiği kardeşliği yaşama geçirmek anlamına gelecektir. Sürece böyle bir katılım tarzı da özgür birey ve toplumcu olmanın, demokratik inanç kültürü gereği olacaktır. Zaten demokratik cumhuriyet, aynı zamanda farklı kimliklerin kardeşlik içinde yaşadığı zemini güçlendiren siyasi sistem demektir. Bu da demokratik cumhuriyet dönüşümünün en çok inanç özgürlüğüne yol açacağı anlamına gelmektedir.
İnançlar birbirlerine karşı kışkırtılıyor
Türkiye toplumunun azımsanmayacak bir bölümünde tehlikeli düzeye varmış bir sosyo-psikolojik gerginliğin yaşandığı, işlenen cinayetlerden ve cinnet hâllerinden bellidir. Toplumda neredeyse herkes kendini doğru ve haklı, ötekisini yanlış ve haksız görmektedir. Gerginlik halinin en rahat patladığı zeminin, kimliksel farklılıkların gerekçe yapıldığı durumlar olduğu biliniyor. Çünkü Türkiye’de en az yüz yıldır inanç kimlikleri birbirine karşı kışkırtılmaktadır. Farklı kimliklerin varlığı, milli birliğe ve bütünlüğe karşı en büyük tehlike olarak tanıtılmaktadır. Tanrı’nın ‘dillerinizin ve renklerinizin ayrı ayrı olması ayetlerimdendir, birbirinizi tanıyasınız diye sizleri farklı kimliklerle yarattım’ anlamındaki ilahi yasası, devlet Türklüğü ve Diyanet’in temsil ettiği resmi din tarafından inkâr edilmeye devam edilmektedir. Hâlen bile “Kürt yoktur, hepimiz Türk’üz” diyen milyonlar vardır. Bunlar, ruh hâli itibarıyla tehlikelidir, kişilik olarak zavallı, gerçeklikler karşısında da kara cahildirler.
Türkiye’de kimlikler arasında çok derin önyargılar, şüphe ve güvensizlikler yaratıldığı bir vakadır. Devlet ve hükümetler, oldukça tehlikeli bu sonucun müsebbibidir. Gerginlik ve çelişkilerin derinliğini ve patlaması hâlinde şiddet derecesini hesaplayarak siyaset yapmaktadırlar. Çünkü devlet ve hükümetler, Türkiye toplumu ve inançları arasında, derinliği ve sarsılması halinde şiddetinin boyutu farklı olan birçok fay hattını bizzat kendileri yaratmıştır. Halk ve inanç grupları, hak talep ettiğinde bu fay hatlarından birini diğerine karşı doğrudan kullanmasa da ‘falancanın hassasiyeti’ adı altında kendi çıkarlarını koruma altına almaktadır. Hükümetlerin hassasiyet dediği şey, kendilerinin yarattığı hastalıklı durum olduğu için, en başta inanç topluluklarının bu oyunu boşa çıkarması gerekir. Yani aralarındaki güvensizliğin nedeninin hükümetler olduğunu bilerek, aralarında güven tesis edecek politikalara yönelmesi, inanç kültürünün özü gereğidir. Şayet bu başarılmazsa, ötekinin hassasiyeti adı altında demokratik talepler ya tanınmayacak ya da törpülenerek önlerine getirilecektir. Bu realite, mevcut Türkiye gerçekliğinde çok önemli bir sorundur. Örneğin Türk-Kürt çelişkisi adı altında dillendirilip halklar arasına düşmanlık sokan politikaya benzer bir söylem, Alevi-Sünni çelişkisi ve güvensizliği adı altında da dillendirilir. Bu politik yöntemle devlet ve hükümet, kendini sorun çözen hakem yerine koymak için alan yaratmış olduğu gibi, toplumun taleplerini budayacak gerekçe de üretmiş olur. Bu, devlet ve iktidarların şimdiye kadar değişmez siyaseti olmuştur. Halkın ve inançların bu gerçeği görmesi, Türkiye’deki sorunların çok önemli bir kısmının çözülmesine yol açacaktır. Ve gerçek demokratikleşme de bu çabaların eseri olarak yaşanmaya başlanacaktır. İkincisi, kendi sorunlarını kendisi çözen halk ve inançlar, demokratik cumhuriyetin hem dönüştürücü özneleri hem de sahipleri olmuş olacaktır. Çünkü demokratik cumhuriyet sistemi, farklı kimliklerin toplumsal çıkarlarını gözeterek buluşacakları zemini güçlendirecektir. Demokratik cumhuriyet, sadece devlet değildir ve devletin her yerde ve her şeyi belirlediği bir sistem de değildir. Halkın iradesiyle her gün karar alma imkânı yakaladığı ve kullandığı bir sistemdir. Demokratik toplum süreci, devletin inkâr ettiği kimliklerin haklarını verme eksenli gelişecek bir süreç değil, kimlikleri tanıma süreci olup, gerçek manasıyla her kimliğin haklarını bilinçli ve örgütlü kullanma sürecidir. Başka bir ifadeyle, devletin ve hükümetlerin halk ve inançlar arasına soktuğu fitne ve nifakın önüne geçilmesi ve düşmanlaştırılanların kendi öz bilinç ve iradeleriyle barışması, kardeşleşmesidir.
Alevilerin süreçteki rolü
Türkiye’de inanç topluluklarının sorunları denilince ilk akla gelen, Aleviler olmaktadır. Bu yanlış bir düşünce de değildir. Çünkü Kürtler gibi inkar ve imha edilmek istenen başlıca inanç topluluğu Aleviler oldu. Alevilerin inkar edilip baskı altına alınmaları, Alevilikte ve doğal olarak Alevi toplumunda içsel bazı sorunlara da yol açmıştır. Demokratik toplum süreci, Alevilerin inkâr edilmesini sonlandıracağı gibi, Alevilerin iç sorunlarıyla daha rahat ve kaygısızca yüzleşmesine, diyalog ve tartışma ile sorunlarını çözmesine de olanak verecektir. Bu gelişme aynı zamanda Alevilerin başta Müslümanlar olmak üzere diğer inanç gruplarıyla daha rahat bağ kurmasına, kendilerini anlatmasına ve tanıtmasına da yol açacaktır.
Alevilerin süreçte etkili rol oynamasının bir boyutu maruz kaldıkları haksızlıkların ortadan kaldırılmasına bağlıysa, diğer boyutu da kendi içinde yaşadıkları sorunlarını çözerek katılmalarına bağlıdır. Bu nedenle demokratik toplum sürecinde asıl odaklanılması gereken konunun, inkâr ve baskı politikalarının Alevilerde yol açtığı sorunları çözme gayreti olması doğru olandır. Bu sorunların Alevilerce görülerek giderilmesi daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Çünkü bu yaklaşım ile Aleviliğe bakmak her zamankinden daha gereklidir ve daha güçlü demokratik katılımı beraberinde getirecektir. Gündemdeki yerini koruyan demokratik toplum süreci, bir kazaya uğramadan nihayete ererse, bu ancak Alevilerin kimliklerinin tanınmasına yol açacaktır. Bu da önemli bir adım olacaktır. Ancak tanınmak, tüm sorunların çözüleceği anlamına gelmez. Her etnik ve inanç topluluğunun yaşadığı sorunları kendi bilinç, irade ve örgütlülüğü ile çözmesi, demokratik toplum ve demokratik sistem gereğidir. Demokrasi, toplulukların maruz kaldığı inkâr ve baskının yol açtığı sorunları ele alarak çözmesine olanak tanırken, demokratik toplum ise kendi sorunlarını kendi çözen ve çözüm yol ve yöntemleri geliştiren toplum demektir. Demokrasinin sadece seçimle sınırlı bir sistem olmadığının en çarpıcı göstergesi, toplulukların sorun çözen toplumsal birimler olarak söz ve karar sahibi hâline gelmesi, katılımın sorun çözen, zenginlik katan bir süreç olarak anlaşılması ve pratikleşmesi olacaktır. Sürecin Türkiye toplumuna pozitif katkılarından biri de bu olacaktır. Bu temeldeki bir katılım, devletin yükünü, meşguliyetlerini önemli oranda azaltacak, devlet ile inançlar arasında saygıya dayalı yeni bir ilişkiye yol açacaktır. Ve bundan herkes kazançlı çıkacaktır.
Türkiye’nin normalleşmesi, önemli oranda inançlar arasındaki önyargıların, gerginliklerin ve güvensizliklerin giderilmesiyle gerçekleşecektir. Bu, bizlerden bu alanda yaşanan sorunların müsebbiplerini, iktidar politikalarıyla bağını ve toplumun örgütsüz bırakılmasının nedenlerini adil bir biçimde görünür kılmamızı istemektedir. Yöntem olarak hiçbir kesimi yadırgamadan, yüzde yüz haksızsın diyerek mahkum etmeden sorunları göstermeyi başardığımızda, zorlukları önemli oranda aşmış olacağız. Bu konuyla bağlantılı olarak şu çarpıcı gerçekliğin altını çizmek gerekir: ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’, Türkiye devleti ile Kürdistan Özgürlük Hareketi arasında savaşı durdurma ve Kürt sorununu demokratik siyaset stratejisiyle çözme ile sınırlı değildir. Kürt sorununu çözmek kadar, inançların yaşadığı sorunların çözülmesine odaklı bir süreçtir. Örneğin bu süreç, Alevi inkârının sonlanması sürecidir de. Dolayısıyla inançlılardan sürece katılmaları istenir ve beklenirken, kendi dışındaki bir sorunun çözümüne katkı ve destek olun denilmiyor. Bizzat kendilerinin devlet ve hükümetlerle yaşadıkları sorunlarını çözmeleri de isteniyor. Yani Kürtlere destek için sürece katılınmıyor. Türkiye’nin herkese kazandıracak demokratik dönüşümüne katılmaları öneriliyor, isteniyor. Anlatımlarımız içinde ısrarla din ve inançların, kendi içsel sorunlarını ve devlet ve hükümetlerin aralarında yarattığı sorunları çözmeleri gerekir denilmesi, bu amaçladır. Sıkça vurguladığımız sorunların çözümü de sürece demokratik ve yurtsever tarzda katılmak oluyor.
Ulus-devlet dinciliği ve milliyetçiliği besliyor
İnanç alanında yaşanan sorunlar ve devletin inanç kimliklerini sorunsallaştırması konusunu biraz daha anlaşılır kılmak için, Türkiye’de son yüz yılda yaşanan bazı önemli gelişmeleri hatırlatma ihtiyacı vardır. Bunun için son yüz yıllık tarihte yaşanan kimi yasal ve siyasal değişiklikleri ve bunların yol açtığı sonuçları hatırlatmak kolaylık sağlayacaktır.
Kemalist Cumhuriyet olarak da adlandırılan mevcut rejim, dört yüz yıl kadar Müslümanlara halifelik yapmış Osmanlı İmparatorluğu’nun mirası üzerine inşa edilmiştir. Yeni rejimin kurucu kadroları, halifeliğin bürokratları, aydın ve dindarlarıydı. Cumhuriyet tek etnisiteye dayalı politikaya yöneldiğinde halklara, laikliği seçtiğinde de din ve inançlara karşı tercih ettiği sistemin felsefesine göre siyaset belirledi, kanunlar çıkardı. İlişki ağları ördü.
Kurucu kadrolar, cumhuriyeti laik bir sistem olarak kurguladığını iddia ettiler. Halifeliğin kaldırıldığı 1924’te Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. 1925’te Tekke ve Zaviyeler kapatıldı. 1937’de laiklik anayasaya yazıldı. Böylece Diyanet İşleri Başkanlığı, devlet adına din işlerini yöneten, işi devlete dua etmek olan on binlerce kişinin çalıştığı bir kurum işlevi görmeye başladı. Devlet, çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’de Sünni İslam’ı ve Hanefi mezhebini resmi din olarak kabul etti. Bunun dışında kalan inançlar resmiyetin dışında kaldı. Fakat devletin Sünni İslam politikası, Osmanlı bakiyesi dini anlayışla önemli oranda çelişikti. Bu, Müslüman halk ile cumhuriyet arasında ciddi gerginliklere yol açtı. Devlet bu gerginliği, Osmanlıdan gelen Sünni İslam yaşam tarzını ve kültürünü, Diyanet İşleri Başkanlığı faaliyetleriyle biçimlendirme politikalarıyla gidermek istedi. Bu, halk içinde devlete ve rejime güvensizliğe yol açmış oldu. Halk içinde, devletin Diyanet İşleri Başkanlığı yerine tarikatları dini merci görme eğilimi yaygınlaştı. Cumhuriyetin din ve inanç politikası laiklik olarak tanımlanmıştır. Türkiye’deki laiklik, devletin dini alanda istediği her şeyi yapması, inançlıların devletin istediği çerçevede dindar olması şeklinde formüle edilebilir. Bu, devletin kendine din seçmesidir. Devletin din seçmesi, kendini birey ve toplumun yerine koymasıdır. Oysaki devlet, çıkar gruplarını temsil eden kurumların bir araya geldiği bir örgüttür. Devletin dini değil, toplumla ilişkilerini düzenleyen siyaseti ve hukuku olur. Bu siyaset ve hukuk tüm din ve inançlara eşit mesafede durursa, demokratik değerleri kabule açık devlet olmuş olur. Türkiye Cumhuriyeti devleti, hâlen de bunu başarmış değildir. Demokratik değerleri kabule açık olmayan devlet, laiklik politikasıyla vatandaşlarından dini taassuptan uzak durmalarını isterken, kendisini tapınılması gereken puta dönüştürmüş oldu.
Uygulanan laiklik, ulus devlet sınırları içinde din ile milliyetçiliği besleme ve milliyetçiliği yeni din haline getirme politikasıyla sonuçlanmıştır. Türkiye’de laiklik adı altında yürütülen politika, sadece Müslümanlara değil, belki de Müslümanlardan çok Aleviler üzerinde tatbik edilmiştir. Örneğin devlet, Alevilikle arasına inkara varan bir mesafe koymuştur. Alevilik-Bektaşilik inkar edildiği hâlde, sanki laiklik Alevi-Bektaşi inancının güvencesiymiş gibi propaganda edilmiştir. Müslümanlarsa laikliği, Alevi-Bektaşi topluluğunun bilerek ve isteyerek getirdiği bir politika olduğuna inandırılmaya çalışılmıştır. Böylece laiklik, devletle inançlılar arasında demokratik ilişki kuran bir laiklik değil, inançlar arasına gerginlik ve güvensizlik sokan, yer yer çatışmalara vardırılan, düşmanlaştırıcı bir ilkeye dönüştürülmüş oldu. Süreçle Müslümanlarda bir Alevi algısı, Alevilerde de Müslümanlara karşı ayrı bir algı ve aralarında önyargılar vücut bulmaya başladı. Bu negatif durumların hiçbiri, doğrudan inananlarca geliştirilmemiştir. Kaynağı önemli oranda devletin laiklik politikası olan yapay bir durumdur.
Osmanlı’da toplumu yönetmek için dine dayandırılarak oluşturulan bir takım hurafeler gibi, başta ceza ve medeni yasalar olmak üzere kanunlara kaynak yapılan dini nasların tümünü zamanı geçmiş, gerilikler olarak gören cumhuriyet, bu sorunu laiklikle çözmek istediğini belirtmiştir. Laikliği, devleti tüm din ve inançlarla eşit mesafede konumlandırmanın garantisi olarak da tanıtmıştır. Ancak bu hiçbir zaman uygulanmamış, sadece bir iddia olarak kalmıştır. Alevileri görmezden gelen ve tarihte ilk defa Aleviliği inkâr eden bir politikaya yer yer dayanak bile yapılabilmiştir. Alevileri bu politikaya inandırmak için kullanılan en etkili propagandalardan biri, cumhuriyetin Osmanlı’dan daha iyi bir din siyaseti uyguladığını, Alevileri şeriatın baskısından kurtardığını sıkça dillendirmesi olmuştur. Bu iddiasına, Osmanlı dönemindeki kimi saldırı ve katliamları sürekli hatırlatarak dayanak yaratmaya çalışmıştır. Oysaki Osmanlı’nın Alevilere saldırısı, cumhuriyet döneminde bazılarının yazıp çizdiği kadar dini gerekçelere dayandırılamaz. Çünkü Osmanlı, imparatorluk hâkimiyeti için tüm din ve mezheplere ve belki de en çok Sünni Müslümanlara karşı şiddet uygulamıştır. Osmanlı saldırı ve katliamlarının cumhuriyet döneminde sıkça işlenmesindeki asıl gaye, Dersîm Kürt Rêya Heq Alevi katliamı başta olmak üzere diğer Alevi katliamlarının üstünü örtmek, dikkatleri yüzlerce yıl önceki trajedilere çekerek yakın tarihte işlenmiş suçları unutturmaktır. İkinci ve belki de en önemli amaç ise Kürt Rêya Heq Aleviler ile Sünni Kürtler arasına nifak sokmaktır. Özellikle de Kürt Aleviler içinde resmi ağızların ısrarla ‘Alevilerle Şafilerin çelişkisi’ iddiasını dillendirmeleri, tarihsel ve toplumsal anlamda hiçbir ispatı olmayan iddialardır. Kürtleri inanç üzerinden parçalamanın söylemi olarak bu politikanın farklı bir argümanı olarak geliştirilmiştir.
CHP Alevileri, AKP dindarları alet etti
Müslüman kesimin laikliği eleştirip alternatif olarak Osmanlı dönemine atıfta bulunması, Aleviler içinde resmi ideolojiye bağlı bazılarınca gericilik, katliamcı Osmanlı’yı geri getirme gibi dillendirilmiştir. Müslüman kesim içinde de devletle bağlantılı bazı kişi ve gruplar, Alevileri Şii ve İran yandaşı olarak propaganda etmiş, solculuk üzerinden tehlikeli göstermiş, toplumcu ve eşitlikçi değerleri üzerinden de iftiralarla kötülemiştir. Her iki inanç içinde azımsanmayacak bir kesim, rejimin kendisini koruma ve hükümetlerin iktidarlarını sürdürme politikasının karşıtlaştırma-düşmanlaştırma oyununa gelmiş, yönlendirilmiştir. En nihayetinde Türkiye siyasi sistemi çok partili döneme geçince, belirttiğimiz çelişkiler ve sorunlar daha da artmış, kimi kent ve kasabalarda aynı mezhep ve inançtan insanların yoğun olarak yaşadıkları mahalleler ortaya çıkmıştır.
Aleviler özellikle CHP politikalarıyla sisteme angaje edilmeye çalışılmış ama devlet resmiyetinde kendilerine yer verilmemiş, kanunen tanınmamıştır. Müslümanlarsa dini kullanan ve bugün AKP’nin temsil ettiği siyasi geleneği kurtarıcı sanmıştır. CHP Alevileri, AKP’nin dayandığı siyasi gelenekse dindar ve dini kültürü önemseyen toplum kesimini siyasi amaçları için istismar etmiştir. İki siyasi çizgi arasındaki gerginlikler, çelişki ve yer yer çatışmaya vardırılan karşıtlıklar, doğrudan topluma sirayet etmiştir. En son AKP iktidarıyla Türkiye toplumu adeta ikiye ayrılmıştır. Alevilerin hatırı sayılır bir bölümü, CHP politikalarıyla Alevilikten epeyce uzak düşünceye kapılmış, kapitalist moderniteyi ilerici ve Aleviliğe en yakın yaşam ve kültür olarak görme yanılsamasına düşmüştür. Dindar Müslüman toplumun bir kesimi 1980’e kadar daha çok sistem dışı kalmış, geleneklerine göre yaşamaya çalışmış, önemli oranda toplumculuklarını korumuş, ancak AKP ile iktidar oldukları yanılgısına kapılarak sistem içileşmiştir. Bu kesimler AKP ile çok ciddi kültür erozyonuna uğramış ve toplumsal ahlaki değerlerinden uzaklaşmıştır. Sonuçta Türkiye’de çok partili sistem, din ve inançları çok ciddi sorunlarla karşı karşıya getirmiştir. Demokratik toplum sürecinde, Türkiye toplumunda inançların iktidar alanı içine çekilmesinin yol açtığı sorunlar ve çıkmaza dönüşen problemlere el atma imkânı doğmuştur. İnançların sürece katılması, bu tür sorunların çözülmesini de beraberinde getirecektir.
Bu süreçte inançlar arasında hiçbir önyargıya düşmeden karşılıklı kabulün gerçekleşmesi elzemdir. Rejimin, özellikle de ilk on yıllarında, kaba pozitivist ideoloji ile din ve inançları çok planlı ve sistemli bir biçimde kötüleme, düşmanlaştırma ve ötekileştirme propagandası yapması, toplumun ahlaki bağlarını oldukça gevşetmiştir. Alevilerin Türkiye’de kötü ve tehlikeli ötekiler olarak tanınmasında ve böyle bir algı ve zihniyetle karşı karşıya kalmasında, devletin Alevi inancını inkâr etmesi ve toplumun çok önemli bir kesimini de buna inandırması etkili olmuştur. İslam kültürünü toptancı bir yaklaşımla gerici, ilkel ve gereksiz görme, kültürel İslam ve Demokratik İslam değerlerini de kapsamıştır. Bu ve benzer sorunlu sonuçları ertelemeden gidermek, farklı din ve inançlar arasında olması gereken kardeşleşmenin gereğidir.
Gelinen aşamada gerekli olan, inançlara tarihselliklerini unutmadan günümüz gerçekliği ile yaklaşmak ve inancın toplumsal yaşamdaki yerini doğru anlamaktır. İkincisi de temsil ettikleri değerlerden güç alarak sorunların çözümünde sorumluluklarını yerine getirmelerini sağlamaktır. Bu, en başta inançlılar ve bu alanda çalışan entelektüellerin yapması gereken bir iş olmaktadır. Devletin resmi politikaları ve resmi ideolojisiyle yarattığı zihniyet sınırları içinde birbirine yaklaşmak, devletin inançları topluma anlatırken kullandığı argümanları kullanmak, yaratılmış önyargıların ve karşılıklı güvensizliklerin derinleştirilerek sürdürülmesi anlamına gelecektir. Türkiye toplumunun normalleşmesinde din ve inançların hayati rollerinin olduğunu bilerek, bu alan hakkında negatif dil kullanmamaya azami dikkat etmek, sürecin bizlerden istediği bir tutumdur.
Cumhuriyetin Anadolu ve Mezopotamya inanç gerçekliğinin çok azını gördüğü aşikârdır. Bu yanlış ve tarihsel gerçekliklerden kopuk, yüzeysel politika, içinden çıkılmaz sorunlara yol açmıştır. Kürt sorununun demokratik siyasetle çözülmesi süreciyle çok daha net görülmeye başlanmış bir realitedir bu. Artık daha rahat ve pozitif bir dille sorunlarımızı tartışabiliriz, diyebilmeliyiz. Demokratik toplum inşa sürecinin inançlara en büyük kazanımı, hiçbir önyargıya, art niyete düşmeden kendi içinde tartışma ve sorunlarını çözme şansı vermesidir. Sürecin pozitif dili, olumlulukları önceleyen yaklaşımı esas alması, farklı din ve inançların birlikte tutum almasına, yan yana gelmesine de ortam hazırlamaktadır. Süreç, devletin ve hükümetin de kendini gözden geçirmesine yol açmıştır. Yavaş da olsa bu yönlü bazı gelişmelerin yaşandığı görülmektedir.
Sürecin temel dinamiklerini anlamak
“Barış ve Demokratik Toplum” süreci, devletin demokratik içerikli hukuki düzenlemeler yapmasıyla, Kürt halkı gibi inanç gruplarının da varlığını demokratik komünal yapı ve birimler inşa ederek toplumsal ve siyasal iradelerini ortaya koymasıyla ilerleyecek bir süreçtir.
Bu sürecin nihai hedefinin demokratik cumhuriyet dönüşümü olduğunu belirtmiştik. Demokratik cumhuriyet, halkların ve inanç gruplarının demokratik taleplerini örgütlü tarzda ortaya koymasıyla gerçekleşecektir. Bu nedenle “Barış ve Demokratik Toplum” süreci, halk ve inanç gruplarının, emekçilerin, kadın ve gençliğin demokratik toplum mücadelesini tüm zamanlardan daha güçlü geliştirme süreci de olmaktadır. Hukuki düzenlemelerin demokratik nitelikte olmasının yolu, hakları gasp edilmiş toplumsal yapıların ve grupların haklarını örgütlü mücadele ile talep etmesinden ve devletin hak vermesini beklemeden hak ettiklerini kendilerinin yaşama geçirmesinden geçer. Yani bu süreç, devlet ne verdi süreci değildir; bu süreçte devlet ne verecek ne kabul edecek sorusunu sorma süreci de değildir. Halk ve inançların istediği demokratik komünal yaşamı örgütleyerek bizzat kendilerinin demokratik temelde pratikleştirmesi sürecidir. Mücadele vermeden yasaların çıkmasını beklemek demokratik bir tutum değildir; haklarını ve taleplerini devlet ve hükümetlerin insafına bırakmak ise inançların temsil ettiği komünal değerler sistemini iktidar elitlerinin eline vermek demektir. Dolayısıyla “Barış ve Demokratik Toplum” süreci, demokratik mücadeleyi büyütme sürecidir.
Türkiye ve Kürdistan halklarının gündeminde, 27 Şubat 2025’ten beri tüm eksikliklerine, belirsizliklerine ve ağır bir tempoda da olsa ilerleyen ve en azından gündemdeki yerini koruyan bir demokratik mücadele süreci vardır. Bu mücadele sürecinin geçmiş mücadele dönemlerinden farklı özellikleri söz konusudur. Bu özellikleri anlamadan sürece katılmak, haklarını elde etmek, varlığını güvenceye almak zor olacaktır. Dolayısıyla tüm halk ve inanç grupları, Türkiye’nin demokratikleşmesini istiyorsa ve sistemin demokratik cumhuriyet çizgisinde değişime uğratılmasında yarar ve fayda görüyorsa, bu dönemin taşıdığı özelliklere göre anlayış, tutum, duruş ve mücadele vermek durumundadır.
Bu sürecin en önemli özelliği, demokratik hakların kapsamının örgütlü demokrasi mücadelesiyle belirlenecek olmasıdır. “Ne kadar örgütlü demokrasi mücadelesi, o kadar demokratik hukuk ve siyasi haklar” diyalektiği, özellikle de bu süreç için geçerli bir doğrudur. İkincisi, demokrasiyle kazanımların tüm kesimlerin ortak mücadelesini zorunlu kılmasıdır. O zaman bu doğrunun bizlere, her zamankinden çok daha fazla derin ve yaygın örgütlülükle haklarımızı yaşama geçirmeyi zorunlu kıldığını bilince çıkarmak durumundayız. Bu bilinçle sürece yaklaşmadan görevler başarıyla yerine getirilemez. Yaygın, çok boyutlu, ortaklıkları temel alan derin demokratik örgütlülüklerin bu dönemdeki özelliğinin de komünal, toplumcu bir öz ve biçime sahip olmasının olmazsa olmaz olduğunu belirtmek gerekir. Komünal olmayan bir örgütlülüğün talebi demokratik olamaz. Demokratik komünal olmayan bir örgütlülük de adil olamaz. Haksızlığa karşı mazlumun hakkını tam savunamaz. Zulümden uzak, hak ve eşitliğe yakın duramaz. Bu temel ilkelerin, insanlık tarihinde ilk defa din ve inançlarca sistemli düşünceler olarak topluma sunulduğunu hatırlatmak yerinde olur. Dolayısıyla demokratik komünal toplumun, önemli oranda din ve inançların insanlığa önerdiği yaşamın güncel kılınması anlamına geldiğini belirtmek mümkündür.
Demokratik komünal örgütlülük, gerçek kardeşliğin örgütlenmesidir. Alevi kavramsallaştırmasıyla demokratik komünal örgütlemeler, gerçek ve tam anlamıyla müsahiplik örgütlemeleridir. İslami literatüre göre Muhacir-Ensar kardeşliğidir. Dönem örgütlemelerinin özellikleri, İslami gelenekteki Eshab-ı kiram topluluğunun yaşamına, Alevilerde de Ayin-i Cem’in gerçekleştirdiği hizmetlere benzerlikler barındırmaktadır. Bu inanç ve ikrara göre toplumsal dayanışma ağlarını yaygınlaştırmak, din ve inançların günümüzde özleriyle buluşmasını sağlayacak yegâne yöntemdir. Süreç, Alevilerin demokratik toplumcu özlerini daha da güçlü yaşayan ve görünür kılan Aleviler olmasını; Êzidîlerin ve göçen Hristiyan halkların topraklarına dönmesini; Müslümanlarınsa Medine’de Hz. Peygamber etrafında oluşan toplumu gerçek ve demokratik İslam kabul ederek değerlerini güncelleme dönemidir. Din ve inançların gerçek özleriyle kendi sorunlarını çözmesi ve aralarında kardeşlik ahlakı ve hukuku geliştirmesi, kadim topraklarımızı kutsal kitaplarda yazıldığı gibi cennete dönüştürecek potansiyele sahiptir. Bu inançla sürece katılım olduğunda, tıpkı Nuh Tufanı’ndan sonra yaşandığı gibi, ahlaki değerlerle donanmış eşit ve özgür yaşamı yeniden ülkemizde inşa edebilir, bunun bizlere kazandıracağı güç ve irade ile tüm Ortadoğu’ya bu kutsal yaşamı yayabiliriz. Böylece kangren olmuş tüm sorunların çözümüne demokratik dindarlar ve inançlılar olarak öncülük edebilir, katkımızı sunabiliriz.