Türkiye’ye önerimiz, demokratik toplum entegrasyonu temelinde Ortadoğu’da Kürtlerle stratejik ittifaktır. Bu ittifak herhangi bir halka veya devlete karşı değildir. Tersine tüm Ortadoğu halklarının eşit, demokratik ve özgür yaşamının sağlanmasına dayalıdır.
Yerel demokrasiyi tanımayan bir anayasa demokratik olamaz. Sadece Türkiye için değil, bütün bölge için demokrasinin vazgeçilmez ilkesi yerel demokrasiyi tanımaktır. Ortadoğu için gerekli olan böyle bir anayasal çözümdür.
Demokratik entegrasyon stratejisi, somutu, somut gelişmeleri ele almaktadır. Özellikle Kürdistan ve Kürt olgusu strateji sorununu önemli kılmaktadır. Çokça dile getirmeye çalıştığımız gibi Kürdistan ve Kürt sorunu bağlamında şimdiye kadar herhangi bir strateji söz konusu değildir. Olsa bile derme çatma bazı ideolojik belirlemeler düzeyinde kalmıştır. İlkel milliyetçilik ve reel solculuk bağlamında bu yönlü bazı ifadeler kullanılmıştır ama bunlara strateji demek mümkün değildir.
Strateji, bir güç olgusudur. Bir ülke ve halk gerçekliğinde stratejiden bahsetmek için bir iradenin siyasi ve askeri gücün ortaya çıkması, var olması gerekir. Kürt sorununun çözümü için tarihte çok çaba verilmiştir ve günümüzde de verilmeye devam etmektedir. Fakat bunlar isyan niteliğini aşamadığı için strateji olarak ifade edilemez.
İsyanlar ilkel mücadele biçimleridir. Strateji ise daha çok arkasında ciddi bir aklı ve bu aklın yaptığı planlamayı gerektirir. En önemlisi de gerçekçi bir durum değerlendirmesini, uygulanabilir bir siyaseti ve başarıyı mümkün kılan bir mücadeleyi esas alır.
Bu hususları göz önünde bulundurduğumuzda, Kürtler için artık stratejik bir tutum çok gereklidir, olmazsa olmazdır. Bunun için benimseyebileceğimiz en doğru tarzı tespit etmek de hayati önemdedir. Genelde Kürtler “tarihte çok direndik, ama hep kaybettik” diye bir değerlendirme yapar. Bu bir anlamda doğrudur. Çünkü stratejiden yoksun bir direniş ve isyan kazandırmaz. Neden stratejiden yoksun çatışmalara girilmiştir? Çünkü Kürtler stratejik aklı geliştirebilecek bir stratejik kurmaylıktan veya kolektif önderlikten yoksun kalmışlardır. Bunun iç ve dış nedenleri üzerinde durulabilir. Ortada olan gerçeklik, böylesi bir aklın gelişmemiş olmasıdır.
Strateji, kurmay ve kolektif önderlik bilincini gerektirir. Hatta düzenli, disiplinli ve dönemine göre çağdaş, asli bir toplumu gerektirir. Bu niteliklere sahip bir toplum olunmadan strateji sahibi olunamaz, dolayısıyla onun savaşı da verilemez.
Günümüze doğru artık Kürt ve Kürdistan bağlamlı belli bir toplumsallık ve ülke somutlaşması yaşandığı için strateji belirleme ve değerlendirme de gündemleşmek durumundadır. Biz PKK’yi bir isyan hareketi olarak değil, düzenli bir siyasi programı ve stratejisi olan bir hareket olarak geliştirmek istediysek de pratikte istediğimiz gibi gelişmedi. Strateji ve taktik kavramları çok kullanıldı ama yaşanan bunun tam tersiydi. Bu büyük sorunları doğurdu, altından çıkılamaz, güç eriten, dağıtan bir duruma yol açtı.
Bir de bu yönüyle PKK’nin aşılmasını ele almak gerekir. Stratejik olarak söylediklerini uygulayamadı, demagojiden öteye taşıramadı. Dolayısıyla aşılması bu anlamda da gerekliydi. Bu da sadece örgütsel aşılma değil, ona dayalı bir stratejinin de aşılmasıdır. Uygulanamayan bir strateji başarısızdır, dolayısıyla terk edilmesi gerekir. Çünkü söz konusu olan, toplumun hayati konularıdır.
Kürt sorununu tarihsel, bölgesel ve küresel ölçekte ele almak önem taşıyor. Özellikle günümüzde Ortadoğu bağlamında böylesi bir yaklaşım yaşamsal önem arz etmektedir. İlk bakışta, tarihte olduğu gibi günümüzde de Kürdistan dış güçlerin stratejik çatışma sahası olarak beliriyor. Bu niteliğiyle kendisi için değil, başkaları için stratejik saha kılınmak isteniyor.
Tarihte böylesi bir durumun sürekli olarak Kürtlere dayatıldığı görülmektedir. Sümer, Akad, Babil, Asur ve Pers dönemlerinden 20. Yüzyıla dek egemen güçler Kürdistan’ı sürekli bir savaş-çatışma alanı olarak kullanmışlar ve üzerinde kozlarını paylaşmışlardır. Daha sonra Kürdistan Doğu-Batı çatışmasına sahne olmuştur. Doğu’da Persler, Batı’da Grek ve Romalılar arasındaki savaşlar yüzlerce yıl boyunca bu topraklarda sürmüştür. Yine Osmanlı-Bizans, Osmanlı-Safevi çatışmalarına, 20. Yüzyılda da reel sosyalist ve kapitalist sistemlerin çatışmasına tanıklık etmiştir.
PKK ile Kürdistan ilk defa Kürt halkının öz çıkarı için direnen, strateji üreten bir önderliğe sahip olmuştur. Kürdistan bir strateji ve taktik alanı haline gelmiştir. Ama belirtildiği gibi, bu doğrultuda elli yıllık tarihi bir mücadele verilmesine rağmen stratejinin gerçekleştirilemediği de doğrudur. Ortaya çıkan gerçekliğe göre, somut duruma uygun anlamlı bir strateji ve taktikle savaşıldığını söylemek oldukça zordur. Ulusal bağlamda bir varlık savaşı verildi ki bu da büyük oranda isyancı bir pratik olarak yorumlanabilir.
Tüm çabamıza rağmen Kürt kişiliğindeki isyancılığı aşamadık. Toplumsal olgudaki zayıflıklar nedeniyle ulusal ve sınıfsal bağlamda bir stratejik akıl gelişemedi. Klasik Kürt isyancılığının tekrarı yaşandı. Bilindiği gibi klasik Kürt isyancılığında her kabile, aile veya ortaya çıkan her örgüt ve önderliği aklına estiği gibi bir gün isyan eder, ertesi gün teslim olur veya dış güçlerle ilişki kurarak onların kullanışlı aparatı haline gelir ve geleneksel yaşam tarzı sürüp gider. Bu anlayışı aşmak için olağanüstü uğraştıysak da başarılı olamadık.
Günümüzde stratejik ve taktik husus tüm ciddiyetini koruyor. Somut güncelde yaşanana bakıldığında, Sykes-Picot sonrası durumun bir benzerinin yaşandığı söylenebilir. Küresel güçler biraz geride kalıyor gibi görünseler de esas olarak bölge ulus devletlerini ayakta tutmak ve sorunu onlar üzerinden denetimde tutmak istiyorlar. Kürtleri yok sayma ve giderek eritmeye dayalı olan bu strateji halen tam olarak terk edilmiş değildir. Bunu işbirlikçi ulus devletler eliyle yürütseler de arka planda her türlü desteği vermeyi sürdürmektedirler.
Özellikle son elli yıldan bu yana İsrail etkeninin devreye girmesiyle Ortadoğu’nun boydan boya yeniden şekillendirilmesi söz konusudur. Bu temelde geliştirilen stratejik denge Sykes-Picot düzenlenişini, sistematiğini bozuyor. 7 Ekim 2023’te Hamas’ın saldırısından sonra İsrail, Sykes-Picot’un tamamen aşılması gerektiğini ilan etti ve buna uygun hamleleri geliştirmeye başladı. Küresel hegemonik güç olan ABD ile anlaşarak hamlesini başlatan İsrail’in başta Gazze olmak üzere, tüm Ortadoğu’yu kapsayan eski kurulu stratejik dengeyi bozmaya yönelik bir strateji geliştirdiği anlaşılıyor. Halen de yoğun bir biçimde uygulanmakta olan budur. Gazze görünüşteki hedeftir. Esas hedef Ortadoğu’ya yeni bir stratejik denge dayatmak ve yeni bir biçim vermektir. Yeni Ortadoğu dengesine göre yeni bir inşa sürecine girişmektir. Bu savaşın ardı sıra Lübnan, İran, Suriye ve Yemen’deki gelişmeler, bu stratejik dengenin kapsamına işaret etmektedir.
Dolayısıyla son iki yüz yıldır bir kördüğüm haline getirilen Ortadoğu’nun merkezinde yer alan Kürdistan’ın yeni dönem stratejisinin merkezinde olduğunu söylemek abartı olmayacaktır. Tersine yaşanan gerçekliğin en yalın ifadesi bu olmaktadır.
Ortadoğu Birinci Dünya Savaşı sonrası şekillendirilirken Kürdistan merkez alınmıştı. Bu, Kürdistan’ın jeo-stratejik ve jeo-politik konumundan kaynaklanmaktadır. Günümüzde PKK’nin elli yıllık mücadelesi sonucu Kürdistan’ın bu konumu daha da güçlenmiştir. Şu açıktır ki PKK Kürdistan’ın her yönüyle stratejik konumunu daha da açığa çıkartmıştır. Şimdi hesaplar bu konum üzerinden yapılmaktadır. Dolayısıyla yeni stratejik denge veya hegemonik değişim Kürdistan merkezlidir ve çok yakında bu durum daha da anlam bulacaktır.
Kürdistan, mutlaka yeni hegemonik kaymaya göre yeniden düzenlenmek istenecektir. Irak’ta, Suriye’de yaşananlar çok yakında İran’da yaşanacaktır ve yine bağlantılı olarak Türkiye’ye de dayatılacaktır. Gelişmeler tüm sıcaklığıyla böylesi bir değişimin başladığını göstermektedir. Bu yönlü gelişmelerin kendini dayatacağını görmek için kâhin olmaya gerek yoktur. Biraz tarih ve jeo-politik bilgisi olan herkesin görebileceği hakikatten bahsediyoruz.
Daha önce eski stratejik denge üzerine çeşitli değerlendirmelerimizde “Proto İsrail” olarak ifade etmiştik. 1923’ten sonra Türkiye’de “Lozan Dengesi” denilen veya Arap ülkelerinde “Baas Dengesi”, İran’da “Humeyni öncesi ve Humeyni Dengesi” denilen durum bir geçiş sürecinin stratejik dengesini ifade ediyordu. 7 Ekim 2023 ile birlikte bu denge dağıldı.
Yerine ne ikame edilecek? Belli ki ulus devletlerin yeni bir dizaynı söz konusudur. Fakat burada esas problem, sadece Filistin-İsrail bağlamında değil -ki burası küçük bir kenar çerçeveyi ifade ediyor, burayı düzenlemek o kadar zor değil- esas düzenleme Ortadoğu’nun kalbi olan Kürdistan’da ulus devletlerin dizaynıyla gerçekleşecektir.
Esas soru şudur: söz konusu ulus devletler nasıl düzenlenecektir? Bunun artık planlandığını ve giderek öne çıkarılacağını biliyoruz. Mevcut Kürdistan federe devleti ihtiyacı karşılayamadığı için aşılmak istenecektir. Federe devlet ya daha da kalıcılaşıp bir ulus devlete dönüşecek ya da farklı bir siyasi oluşuma evrilecektir.
Bu noktada can alıcı iki strateji ortaya çıkmaktadır. Kürt sorunu dediğimiz sorun, bölgenin temel sorunu haline gelecek ve tüm bölgenin kaderini değiştirecek kapasitede stratejik bir açmazla karşı karşıya kalacaktır. Şu anda yaşanan durum bu stratejik açmazın başlangıcıdır. Güney Kürdistan’da 2017’de bir referandum deneyimi yaşandı, tüm bölge devletleri karşı çıktı, hegemonik güçler de sessiz kaldılar. Referandumun sonuçları pratikleştirilemedi ve sorun öylece kaldı. Kürtlere kendi kaderlerini belirleme hakkı tanınmadı.
Neden? Çünkü geleneksel statüko henüz bu defteri açmamıştı. Bir stratejik Kürt devleti devreye koyulmamıştı. Mevcut işbirlikçi devletlerle süreç sürdürülmeye çalışılmaktaydı. Bu direncin başını çeken de Türkiye’dir. Kürtler söz konusu olduğunda Türkiye asla değişime ve değiştirmeye gelmemekte, Mars’ta dahi olsa bunu bir beka meselesi olarak görmektedir. Bunun için her türlü Kürt hareketini ve statüsünü ölüm-kalım meselesi olarak ele almaktadır.
Ama artık küresel sistemin bölgesel planları değişmektedir. Değişim olmadan eski statüko sürdürülemez duruma gelmiştir. Türkiye tutucu bir şekilde Lozan’a dayalı stratejide ne kadar ısrar ederse etsin, değişmek zorundadır. Çünkü tüm bölgesel ve küresel güçler bunu zorunlu görmektedir.
Kaldı ki daha belirleyici olan 60 milyon nüfusuyla Kürt halkının kendi özgürlük mücadelesidir. Uzun süreli özgürlük mücadelesi artık imha stratejilerinin sürdürülmesine şans tanımamaktadır. Bizzat PKK’nin varlık savaşının getirdiği nokta, imha stratejilerini boşa çıkarmıştır. Dört parçada da özgürlük hamlesi çok güçlü bir biçimde varlık bulmuş, ifadeye kavuşmuştur. Bunun pratik yaşamda vücut bulması için demokratik siyasal eylemini de her an gündemde tutmaktadır. Kürtlerin özgürlük iradeleri, politika ve örgüt üretme kapasiteleri güçlenmiştir.
Bu noktada Kürtlerin geçmişte yaşadıkları stratejiden yoksunluk küresel ve bölgesel güçlerin inkâr çabaları artık anlamını yitirmektedir. En önemlisi de daha da kabul edilebilir bir stratejinin gereğinin ortaya çıkmasıdır. Bu nedenle stratejik yaklaşımı netleştirmek hayatiyet ifade etmektedir.
PKK hareketi ulusal kurtuluş stratejisini terk etmiştir. Bu stratejinin fazla işlevsel olmadığı, bununla artık mücadelenin ilerletilemeyeceği, kazanımları koruyamayacağı görülmüştür. Bu durumda eskinin yerine ne ikame edilecektir? Şu anda yakıcı olarak bu tartışılmaktadır.
PKK reel sosyalist etkileşimli bir hareket olarak “Bağımsız Birleşik Kürdistan” formülünü dillendirdi. Bunun stratejik aracı olarak ulusal kurtuluş savaşı da bir söylem olmaktan öteye gidemedi. Bu stratejinin içinin çok boş olduğunu söylemek doğru olmayacaktır. Fakat sonuna kadar uygulanması gereken bir strateji olduğunu söylemek de gerçekleri göz ardı etmek anlamına gelmektedir.
Stratejik değişim için öncelikle reel sosyalizmin gözden geçirilmesi gerekir, ikinci olarak da bölgesel ve küresel güçlerin konumu ele alınmalıdır. Her iki yönden bakıldığında da eski stratejinin terk edilmesi gerektiği açığa çıkmaktadır.
Eski terk edilirken yerine ikame edilecek strateji önem kazanmaktadır. Kürdistan’da bu konuda iki stratejik yaklaşım karşı karşıyadır. Birincisi ilkel milliyetçi yaklaşımdır. Bu yaklaşımı arkasındaki güç ile değerlendirmek gerekir. Bu yaklaşımın esas aldığı önce otonomi, sonra federe ve sonunda da bağımsız bir Kürt ulus devletçiğine gitmektir. Özellikle PKK’nin istismarını da esas alarak böylesi bir strateji geliştirilmiştir. Bunun iyi görülmesi gerekir. Mevcut Güney Federe Kürdistan oluşumu bir ulus devlet stratejisiyle çalışmaktadır. Diplomasisi yapılmakta, ordusu kurulmakta, diğer kurumları hazırlanmaktadır. Tümü ulus devlet eksenlidir. Bu PKK’nin de reel sosyalizm temelinde de olsa öngördüğü bir stratejiydi. Onun stratejik, taktik, politik vb. uygulamalarını geliştirmişti. PKK bundan vazgeçti ama diğerleri vazgeçmemiştir. Ulus devlet stratejisi yürürlüktedir. İç ve dış politika bu temelde geliştiriliyor.
Bu stratejinin tümüyle geçersiz olduğu söylenemez. Proto-İsrail’in birinci yüzyılını Türkiye Cumhuriyeti idame etti; şimdi de Ortadoğu’da hegemon bir güç haline gelen İsrail için Kürdistan bir “post-İsrail” olarak ulus devlet biçiminde inşa edilmek istenmektedir.
Post-İsrail stratejisi için Kürt devleti olmazsa olmaz kabilindedir. Ortadoğu’da birincil doğal müttefik olarak görülmektedir. Nitekim PKK’nin zorla tasfiye politikası da bu stratejinin gereğiydi. KDP önderlikli anti-PKK hareketi bu yönüyle desteklenmiştir. Özelikle Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte bu yürütülmüştür. Halen de bu strateji uygulanmaktadır. Görünüşte AKP İsrail’e karşı çıkıyor, ama Kürtler söz konusu olduğunda objektif olarak İsrail politikasını yürütüyor. Bu, dikkatle ele alınması gereken bir husustur. Gazze nedeniyle kimi çelişkiler çıkmış olabilir ama bunun anti-Kürt temelinde giderilmesi işaretleri de vardır. Kuzey Doğu Suriye’deki Kürtlere karşı yaklaşımda bu açıkça görülmektedir.
Dolayısıyla Kürt federe devlet, Kürt ulus devletçiğine dönüşebilir. Türkiye Cumhuriyeti’ndeki bazı kesimler açısından bu bir tehdit olarak da görülebilir. Ancak bunun önemle göz önünde bulundurulması gerektiğinde ısrar ediyoruz. Şu an Türkiye ile Kürt federe devleti arasında birçok alanda anlaşmalar vardır. Hatta çok dostane bir ilişki de sürdürülmektedir. Buna rağmen Kuzey Doğu Suriye’de benzer bir oluşuma şiddetle karşı çıkılmakta, bir tehdit olarak görülmektedir. Bu çelişki dikkatle çözümlenmeyi gerektiriyor.
O halde yaşanan stratejik açmaz nasıl aşılabilir veya nasıl bir karşı strateji geliştirilebilir? Güncel olarak büyük önem taşıyan husus budur. Manifesto’da demokratik toplumun programını ve hukuk bağlantılı demokratik siyasetin stratejisini çözümledik. Fakat anlaşılıyor ki yeni dönem stratejisinde taraflar açısından daha iyi anlaşılması gereken noktalar vardır.
Demokratik toplum stratejisi ulus devlet stratejisinden farklıdır. Ulus devlet stratejisi, ağırlıklı olarak askeri güçle yürütülmek durumundadır. Demokratik toplum stratejisi, demokratik siyasetle yürütülür. Bir imha ile karşı karşıya gelindiğinde, toplumsal varlık söz konusu olduğunda ve siyasetin tüm kapıları kapandığında silahlı mücadele de dahil her türlü mücadele yöntemi devreye girer. Eğer hukuken ve siyaseten mücadele yürütme ortamı varsa, strateji askeri olamaz. Demokratik siyaset ve hukuk stratejisi esastır, pratiği halkın demokratik hareketliliğiyle gerçekleştirilir. Anayasal ve yasal düzenlemeler hukuku ifade eder. Bu hukuka bağlı kalınarak demokratik siyaset yürütülür.
Dolayısıyla demokratik toplum stratejisi ulus devlet stratejisinden köklü bir ayrılığı ifade etmektedir. Bu strateji demokratik toplum sosyalizmini esas almaktadır. Sosyalist anlayışımız, çatışmaya ve savaşa dayalı değildir. Çatışma ve savaşa dayalı bir sosyalizm inşa edilse ve on yıllarca sürdürülse de sonuçta çözülmekten ve çürümekten kurtulamaz.
Demokratik toplum sosyalizmi esas olarak demokrasiye dayalı olarak inşa edilir. Demokratik olmayan bir sosyalizm, sosyalizm değildir. Sosyalizm olduğu iddia edilse bile çözülmekten ve çürümekten kurtulamaz. O halde inşa edilecek sosyalizmi demokrasiye, demokratik siyasete ve hukuka dayandırmak zorunludur veya temeli böyle olmalıdır. Çünkü sosyalizm demokrasisiz, demokratik siyaset ve hukuksuz olamaz. Belki ilan edilebilir, fiilen geliştirilebilir ama demokrasi, demokratik siyaset ve hukuk olmadan er veya geç yıkılır. Sosyalizm demokratik siyaset ve hukukla süreklilik kazanabilir ve kalıcı hale gelebilir. Bu temelde yaşamsallaşabilir ve halklara mal edilebilir.
1- Yerel Demokrasi İlkesi
Demokratik entegrasyon somutlukla önem kazanabilir. Demokratik entegrasyonu taktik olarak ele almıyoruz. Bir teknik olgu da değildir. Stratejik bir olgudur. Demokratik toplum teorisi ve siyasetine dayanmaktadır. Uygulama kısmını da hukuk ifade ediyor. Buna göre entegrasyon ve özgürlük yasalarının çıkartılması gerekiyor. Entegrasyon önündeki anayasal ve yasal engeller kaldırılmalı, entegrasyon hukuku geliştirilmelidir.
Mevcut anayasanın bir 12 Eylül kalıntısı olduğu tartışmasızdır. Faşist bir anayasadır. Dolayısıyla demokratik entegrasyonun ve demokratik cumhuriyetin anayasası olamaz. Bu temelde demokratik cumhuriyetin yeni bir anayasa gerektirdiği herkesçe dillendirilmektedir. Demokratik cumhuriyet anayasası gündemdedir. Bağlantılı olarak demokratik yasalar da söz konusu olacaktır.
Demokratik cumhuriyet anayasası hem bir bütün olarak ülke bağlamında tüm toplum kesimlerinin demokratik hak ve özgürlüklerini hem de yerel demokrasiyi esas almak durumundadır. Mevcut anayasa ve yasalar katı temelde merkezidir. Bütün bölgesel farklılıkları bir sayan monolitik bir anlayışla hazırlanmıştır. Tüm kapitalist devletlerde yerel haklar oldukça gözetilmiştir. Ancak Türkiye’nin üyesi olmaya çalıştığı AB’nin yerel özerklik şartına bile Türkiye çekince koymuştur. Demek ki bu noktada tutucu, özgürlük karşıtı bir tavır söz konusudur. Bu, demokrasi açısından yanlış bir tavırdır. Burada yerel demokrasinin inkârı vardır.
Türkiye şimdi de aynı zihniyetle Suriye’ye yaklaşmaktadır. Yerel demokrasi olmamalıdır gibi bir tavır geliştiriyor. Sadece Kürtlerin değil, Türkmenlerden Dürzilere, laiklerden Alevilere kadar herkesin yerel demokrasi sorunu varken, tek bir kişinin otoritesine göre bir anayasa geçerli kılınmak isteniyor. En hafif deyimle bu kadar anti-demokratik bir zihniyet olamaz. 21. yüzyılda bu zihniyetle yol alınamayacağı açıktır.
Ülke bütünlüğünü esas alan, yerel demokrasiyi ihmal etmeyen yeni bir anayasa Türkiye’yi ikinci yüzyılda güçlü kılabilir. Yerel demokrasiyi tanımayan bir anayasa demokratik olamaz. Sadece Türkiye için değil, bütün bölge için demokrasinin vazgeçilmez ilkesi yerel demokrasiyi tanımaktır. Ortadoğu için gerekli olan böyle bir anayasal çözümdür. Yerel demokrasi olmadan ulusal bütünlük içinde demokrasi olamaz.
Tekrar belirtme gereği duyuyoruz; tüm Avrupa ülkeleri yerel demokrasiyi temel şart olarak kabul etmektedir. Yerel demokrasisi olmayan bir demokrasiyi tanımamaktadır. Amerika ve Avrupa devletlerinin hemen hemen tümü ya federedir ya da bölgesel, yerel demokrasiye sahiptir. Gelişmiş demokratik tüm ülkelerde durum böyledir. Türkiye’nin yerel demokrasiye çekince koyması demokrasisinin düzeyini gösteriyor. Üstelik amansız bir denetimle engellemeye çalışıyor. Bunun aşılması gerekir.
Bizim devletle diyalogumuz ve müzakeremiz yerel demokrasisiz düşünülemez. Tüm diyalog ve müzakereler yerel demokrasiye dayalı geliştirilir. Bir geçiş aşaması yaşanacaktır. Bunun için “geçiş hukuku” gereklidir. Adı üzerinde, geçiş hukukudur. Ama demokratik entegrasyon kalıcı, demokratik ve yerel demokrasiyi içeren hukuku gerektirir. Demokratik entegrasyon ancak yerel demokrasiyle anlamını bulabilir devletle demokratik ilişkisi yerel demokrasi üzerinden düzenlenir.
Yerel demokrasinin olmayışı Türkiye’yi ciddi sorunlarla karşı karşıya getirmiştir. Son yıllarda uygulanan kayyım politikası, genel olarak belediyelerin rant kapısına dönüşmesi ve daha birçok sorunun kaynağında yerel demokrasinin olmayışı yatar. Ciddi bir keyfiliğin olduğu kayyım atamalarında ortaya çıkıyor. Demokrasinin bu denli kolayca inkâr edilebildiği bir ülkede, hiçbir sorun çözülemez ve çözülemediği de ortadadır.
Sadece Kürt sorunu bağlamında değil bir bütün olarak Türkiye için mevcut yerel yönetim sorunlarını aşmanın yolu, güçlü yerel demokrasiden geçer. Yerel demokrasinin güvence altına alınması en gerçekçi ve tek çözüm formülüdür. Yerel demokrasinin sadece Kürtler için değil tüm Türkiye ve Ortadoğu için de sorun olduğu yaşanılanlardan anlaşılmaktadır. Suriye, Irak ve İran için de gerekli olan, yerel demokrasinin tam ve eksiksiz uygulanmasıdır.
Demokratik siyasetin stratejisi yerel demokrasisiz olmaz. Demokratik siyasetin en temel niteliği yerel demokrasiyle iç içe olmasıdır. Eğer sağlıklı bir üniter devletle gerçek anlamda bölücülük karşısında durulmak isteniyorsa; bölgesel, kültürel, federal ve Lübnan’da uygulandığı gibi ayrıcalıklı-kotalı yönetime karşı duruluyorsa; bu tür bir çıkmazla karşı karşıya gelinmek istenmiyorsa, tüm bunların alternatifi olan yerel demokrasinin önünün açılması için gereken anayasal ve yasal reformların yapılması kaçınılmazdır. Tüm olumsuzlukların panzehri demokratik siyaset ve yerel demokrasidir. Sorunların gerçekçi ve kalıcı çözümü bu stratejiyle mümkün olabilir.
Demokratik siyaset entegrasyonunu tekniki bir uygulama olarak ele almamak gerekiyor. Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız gibi, ciddi reformlar gerektiriyor. Devletle demokratik toplumun entegrasyonu sihirli bir icat değildir. Ama önemsiz de olmayıp temel uzlaşım formülasyonudur. Uygulama içindir. Uygulama alanı en çok yerel demokrasidir. Devletin yerel demokrasiye açık olması, demokratik devletin de ayrılmaz bir niteliğidir. Ondan ayrı düşünülemez. Eğer demokratik devlet iddiası varsa, onun en somut ifadesi yerel demokrasinin kabul edilmesidir. Yerel demokrasiyi kabul etmeyen devlet, demokratik olamaz. Demokrasi asıl olarak yerelden gelişip tüm ülkeye yayılır. Bunun dışında istendiği kadar söylemde veya anayasada “demokratik bir devletiz” denilsin, demagojiden öteye gidemez ve örtülü faşizmin ifadesi olur.
Dolayısıyla demokratik entegrasyon demokratik siyaseti, demokratik siyaset de yerel demokrasiyi gerekli kılar ve bunların pratik çözümü de hukukla gerçekleşir. Bu da yukarıda ifade edildiği gibi anayasal ve yasal değişiklikleri gerektirir. Demokratik topluma ancak böyle ulaşılır.
Demokratik toplumun teorisi, programı ve sistemi vardır. Bu Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda öz olarak ortaya konulmuştur. Ayrıca demokratik toplumun en temel özelliklerinden biri ulus devlet sistemini veya farklı bir sistemi reddetmemesidir. Hatta ister kapitalist ister sosyalist sistem olsun, demokratik toplum içinde yerel demokrasiye dayalı olarak yerini alır. Demokratik toplum açısından önemli olan yerel demokrasinin olmasıdır.
2- Tarihi Kürt-Türk ilişkisini güncellemek
Demokratik entegrasyonun bir boyutu da Kürtleri ilgilendirmektedir. Kürtler içinde ulus devlet peşinde koşan güçler vardır. Özellikle İsrail’in ve arkasındaki-önündeki ABD’nin böylesi bir arayışı bilinmektedir. Kürt ulus devletinin yeni Gazzeler yaratacağı çok açıktır. Sadece bir Türk-Kürt çatışmasını değil, Kürt-İran ve Kürt-Arap çatışmasını da beraberinde getirecektir. Bu tehlike göz ardı edilemez.
Bu olası çatışmalı durumun önünü almak ve Kürtler arası ilişkiler için demokratik toplum ve demokratik siyaset stratejisini geliştirdik. Kürtlerin bölge ulus devletlerle çatışmasını önlemek için böylesi bir strateji hayati önemdedir.
Hareketimiz açısından ise, pratiğimize ve ideolojimize de en uygun olanı budur. Hem sosyalist stratejik arayışa cevaptır hem de PKK somutunda yaşananlar böylesi bir stratejiyi gerekli kılmaktadır. Pratik, taktik hususlar da bu stratejinin ne denli anlamlı olduğunu göstermektedir.
Bu gerçeklikler ışığında Kürdistan ve Kürt somutunda stratejik çekişmeleri de dikkatle değerlendirip hareketimizin tarihine, dönüşüm yeteneğine ve değerlerimize de bağlı kalınarak böylesi bir stratejiyi bütün akışkanlığıyla ortaya koyarak her koşul altında doğru pratikleştirip yanıt üretmek ertelenemez görev olarak önümüzde durmaktadır.
Dikkat çekmek istediğimiz bir husus da İsrail’in stratejisidir. İsrail’in bir Kürt ulus devleti stratejisinin olduğu açıktır. Bu gerçeklik orta yerde duruyorken, Türkiye ne yapmaktadır? Türkiye’nin en azından İsrail kadar -hatta buna İran da dahil edilmelidir- yeni dönemde yeni bir stratejiye sahip olması gerekiyor. Şimdiye dek olagelen stratejisi imha-inkar temelindedir. Buna strateji de demeyeceğiz, bu körlüğü ve yıkıcılığı hızla terk etmesi gerekmektedir. Kürdistan ile ilgili Malazgirt’ten Çaldıran’a, oradan ulusal kurtuluş savaşına dek tarihteki stratejik ittifak anlayışına dayalı bir strateji geliştirmelidir. Kürdistan kavramını ilk kullanan Selçuklu sultanı Sancar kadar bir stratejik aklı geliştirmesi gereklidir. Yine Yavuz Selim ve Kanuni Süleyman kadar açık bir Kürdistan politikasını geliştirmesi bir zorunluluk halini almıştır. Yavuz Selim, Kürtlere imzalanmış boş bir antlaşma metnini gönderip istediklerini yazmalarını ister. Kanuni Süleyman, Kürt ve Kürdistan ittifakını en sağlam duvar olarak tanımlar. M. Kemal, Kürdistan’dan kurtuluş savaşını başlatır. Önce Kürt ittifakını kurar ve böylece kurtuluş savaşını kazanır.
Şimdi ivBktidar ve siyasi partiler nasıl bir Kürt stratejisini öngörüyor? Böyle bir kabulleri var mı yok mu, ortaya koymalılar. Artık eskisi gibi olmayacağı açıktır. Eskisi gibi olacağını sanmak, en hafif deyimle kendini kandırmaktır. Deniliyor ki “İsrail ikinci bir İsrail kurmak istiyor” İsrail isteyebilir. Önemli olan Türkiye’nin yeni dönemde Kürtlerle nasıl bir stratejik ilişki kurmak istediğidir. Herhalde Kürtlerin stratejik önem kazandığı bu dönemde Kürtlere “kendini yok et” veya “eskisi gibi devam edelim” denilemeyeceği yeteri kadar anlaşılmıştır. Bu konuda Türkiye’nin açık bir netleşmeye gitmeye, stratejisini paylaşmaya ihtiyaç vardır. En önemlisi de yeni politika ve strateji gereklidir. Bu konunun üzerinde bu kadar ısrarla durmamızın nedeni, gelişmelerin oldukça hızlı, çarpıcı olması ve aynı oranda cevap olmamızı istemesidir.
Tüm gelişmeler Türkiye açısından bir değişim ve dönüşümü zorunlu kılmaktadır. En önemlisi devletin bekası için değişim olmazsa olmazdır. Yoksa Kürdistan elden gider. Bunun çok iyi anlaşılması gerekiyor. Türkiye’yi asıl bölmeye götürecek olan eski imha-inkâr politikasında ısrar etmektir. Türkiye için en tehlikelisi, hiçbir şey olmamış gibi yeni dönemin stratejisinden yoksun olmaktır. Denilebilir ki, bu kritik dönemde yeni stratejiden yoksun olmak Türkiye için büyük bir boşluk yaratmaktadır. Bunun aşılması gerektiği açıktır.
İran’ın da kendine göre bir stratejisi vardır. Yine küresel güçlerin de yeni dönemde stratejileri devrededir. Dikkat edilirse ABD’den İngiltere’ye, Fransa’dan Almanya’ya her gücün yeni bir stratejisi olduğu yansımaktadır.
Tüm bu gelişmeleri dikkate alarak stratejik değişikliğe gittik. Bunu gerçekleştirirken Türk-Kürt tarihsel ittifakının güncellenmesini esas aldık. Türkiye’nin de bu konuda tarihsel ittifakı güncelleştiren bir stratejiyi geliştirmesi gerekir. Kürt sorununa yeni bir stratejik bakış açısı kendini dayatmaktadır. Demagojiye boğmadan her iki halka da kazandıracak bir strateji dönemin ruhudur. Eğer böylesi bir strateji geliştirilmezse, açıkça ifade edelim ki, Türkiye kendi eliyle Kürtleri İsrail ve ABD, hatta İran stratejisine itecektir. Eğer Kürtler kaybedilmek istenmiyorsa, acilen Türk-Kürt stratejik ittifakına ve ona göre anayasal çözüme gidilmelidir. Böylesi bir gündemin oluşturulmasını, Ortadoğu’daki gelişmeler acil kılmaktadır.
İsrail’in dolaylı denetiminde gerçekleşen 7 Ekim 2023 tarihli Hamas saldırısı sonrasında İsrail yeni bir strateji belirledi. Bunun bir göstergesi olarak Kürtlerle stratejik ilişki arayışına girdi. 7 Eylül 2025 tarihinde Almanya’da gerçekleşen Kürt-Yahudi kongresi bunun bir sonucudur. Kongre tamamen yanlıştır demiyoruz. Kongre neden tam da bu süreçte gerçekleşiyor? Kürtlerin Ortadoğu’da stratejik konum kazanmasıyla ilgili olduğu açıktır.
Ortadoğu’da belirleyici olmak isteyen her güç Kürtlerin dinamik gücünü hesaba katmak durumundadır. Kürtsüz Ortadoğu dengesi, stratejisi düşünülemez. Yeni dönemde Ortadoğu için demokratik Kürt dinamiği olmazsa olmazdır. İsrail-Kürt kongresine karşı katı bir karşıtlığımız veya tamamen kabulümüz yoktur. Sadece böylesi bir gerçekliğin olduğunu belirtip, onu görerek kendi stratejimizi geliştiriyoruz.
Bu kongrenin Kürt ulus devletçiğini kazanımlarımız üzerine ikame etmeye hedeflediği, tartışma ve açıklamalarından anlaşılıyor. Biz sosyalist ve demokratik toplumu temsil ediyoruz. İki strateji karşı karşıyadır. Kongre ulus devletçiğin işaret fişeğidir. Bizim stratejik tercihimiz ise ulus devlet değildir.
Bu konuda bir realiteye dikkat çekmek istiyoruz. Stratejik ufkumuz kapitalist modernite temelli değil, demokratik modernite temelli demokratik sosyalizmdir. Dayatılan ulus devletçiğe karşı sosyalist demokratik toplum programını, stratejisini ortaya koyuyoruz. Ulus devletçik ile sosyalist demokratik toplum çekişme halindedir. Bu savaşa, çatışmaya dayalı bir çekişme değil, ideolojik ve politik çekişmedir ya da demokratik toplum stratejisi ile ulus devletin çekişmesidir.
Ortadoğu’da kapitalist modernite güçlerinin geliştirebileceği bir Kürt ulus devletçiği ve bunun çıkaracağı bölgesel sorunları önleyecek demokratik toplum ve demokratik siyaset stratejisi iyi değerlendirilmek durumundadır. Çünkü stratejimiz her türlü askeri savaşa neden olabilecek ihtimalleri devre dışı bırakmaktadır. Bu iki strateji bir realitedir. Türkiye bu noktada bir yol ayrımındadır. Hangi stratejinin ağırlık kazanacağını Türkiye’nin yaklaşımı belirleyecektir.
Eğer Türkiye şimdiye dek yaptığı gibi demagoji siyasetiyle, “Kürtçe TV kuruldu, kurslar açıldı, üniversitelerde bölümler açıldı” deyip devam ederse, İsrail stratejisi PKK kitlesi dahil, tüm Kürtleri etkisi altına alır ve yanına çeker. Türkiye açısından bu büyük bir tehlikedir. Eğer Kürtler demokratik toplum entegrasyonuna göre bir yaklaşım görmezlerse olacak olan İsrail stratejisinin hayata geçmesidir.
Türkiye’nin mevcut yaklaşımları bu stratejinin kazanma ihtimalini yükseltiyor. Açıkça belirtelim ki, mevcut strateji bir körlüğü ifade ediyor. Açık ki PKK-Kürtler ilelebet arada kalmayı kabul etmeyeceklerdir. Bunun yaratacağı risk görülerek acilen demokratik entegrasyon stratejisinde ortaklaşmak gerektiği açıktır. Kürtleri anayasal güvenceden ve yerel demokrasi haklarından mahrum bırakmak, açıkça İsrail’e itmektir. Örtülü veya açık, anlamının bu olduğu açıktır. Ortaya koyduğumuz bu hususlar teorik varsayımlar değil, yaşanan gelişmelerin somut ifadesidir.
Şu husus açıktır; Kürtlerin kazandığı jeo-stratejik ve politik konum onları stratejik bir güç haline getirmiştir. İster Türkiye ve diğer ulus devletler ister ABD, İsrail veya diğer küresel güçler olsun, hangisi Kürtlerle demokratik, eşit ve özgürlük esaslı stratejik ittifak kurarsa, o güç kazanır. Elli yıllık mücadele sonucunda Kürtler tarihte ilk kez böylesi bir konuma erişmişlerdir. Ortadoğu’daki Kürt jeo-stratejisinin çarpan etkisi tüm bölgeyi etkileyeceğinden belirttiğimiz Kürt stratejik ittifakı Ortadoğu çapında etkili olmayı getirecektir.
Türkiye’ye önerimiz, demokratik toplum entegrasyonu temelinde Ortadoğu’da Kürtlerle stratejik ittifaktır. Bu ittifak herhangi bir halka veya devlete karşı değildir. Tersine tüm Ortadoğu halklarının eşit, demokratik ve özgür yaşamının sağlanmasına dayalıdır. Bu da ideolojik, ahlaki ve politik çizgimizin olmazsa olmazıdır. Karşıtlık temelinde ittifak kurma politikamız yoktur. Karşıtlık politikaları ve hegemon olma hırsı Ortadoğu’yu kan deryasına çevirmiştir. Baştan beri Ortadoğu’da politikamız karşıtlık temelli değil, ittifak ve birlik temellidir.
Türkiye açısından anayasal ve yerel demokrasi yasaları çerçevesinde Kürtlerle demokratik entegrasyon, tüm Kürtleri bu strateji ekseninde tutacaktır. Bu, tarihsel ittifak geleneğine de uygundur. Şunu da belirtelim; Osmanlı-Kürt tarihsel ittifakı, kapitalist güçlerin böl-parçala politikası sonucunda Osmanlı’nın merkezileşmeye meyletmesi ve Kürt ittifakını dağıtması nedeniyle yıkılmıştır. Eğer Kürtlerle stratejik ittifak politikasını devam ettirseydi, Doğu’dan aldığı güçle, Avrupa’dan gelebilecek her türlü yönelime karşı koyabilecekti. Ama Kürtlere saldırıp en önemli ittifakını karşısına aldığında, stratejik olarak düşmanlarına karşı güçsüzleşti ve kaybetti.
Cumhuriyet sonrasında 1924 Anayasası ile Kürtlere yönelik imha ve inkâr politikası yüz yıl sürdürüldüğü için Türkiye günümüzde yaşadığı ekonomik, sosyal, siyasal, toplumsal krizlerle karşı karşıyadır. Eğer demokratik entegrasyon temelinde tarihi ittifak güncellenirse Türkiye rahatlıkla bir Japonya, Fransa, Almanya olabilir. Kürt Sorununun Türkiye için gerçek anlamda pranga olmasının nedeni, Kürt inkârı ve imhasında ısrardır.
Türkiye açısından Malazgirt’ten Çaldıran’a, Osmanlı’dan ulusal kurtuluşa dek kazandıran bu tarihsel Türk-Kürt ittifakıdır. Yüzyıllık prangalardan kurtulmanın en anlamlı yolu da bu ittifakı güncellemektir.
Eğer demokratik entegrasyon yerine büyük operasyonlar devreye konulursa, Kürdistan ve Kürtler tamamen kaybedilir. Operasyon mantığı ve her defasında neredeyse gün aşırı askeri tehdidin devrede tutulması Kürtleri Türkiye’den uzaklaştırır ve kaçınılmaz olarak farklı ittifaklara zorlar. Özellikle Kuzey Doğu Suriye’yi yeni askeri operasyonlarla tehdit etmek, tamamen Kürtleri farklı ittifak seçeneklerine itmek demektir.
Kürtlerin Ortadoğu’daki jeo-stratejik ve politik konumu son derece gelişmiştir. Kürtler Lozan sonrası proto-İsrail döneminde stratejik ölüme mahkûm edildiler. Gerek mücadelemizin açığa çıkarttığı gerçeklik gerekse de post-İsrail dönemindeki yeni Ortadoğu dizaynı Kürtlerin stratejik önemini açığa çıkartmıştır. Ağrı isyanı sonrası çizilen karikatürde Kürdistan’ın mezara gömdürülmesi proto-İsrail ile ilgilidir. Kendiliğinden değil, proto-İsrail’in inşasıyla bağlantılıdır.
İttihatçıların gelişiminde ve önlerinin açılmasında ne kadar proto-İsrail varsa, Türkiye’nin kuruluşunda da bu devam etmiştir. Kürdistan’ın mezara konulmasına karşılık Türkiye’ye varlık kazandırılmıştır. Anti ümmetçi ve anti-Kürt bağlamlı siyonist ideoloji Türkiye’yi şekillendirmiştir. Hep örtbas edilen gerçeklik budur. Bunları belirtirken Türkiye’nin kuruluşunun yanlış olduğunu söylemiyoruz; sadece İsrail’in ön evresi olarak şekillendirildiğini belirtmek istiyoruz.
Türksüz Kürt, Kürtsüz Türk düşünülemez; biri olmadan diğeri varolamaz. Ayrıca Türk, İslamsız da düşünülemez. Orta Asya’daki ve diğer bölgelerdeki Türklerin yok oluşu, İslamsızlıkla, Kürtsüzlükle ilgilidir.
Cumhuriyet bu konuda iki temel kurucu unsuru veya müttefiki dışlamıştır. Lozan’da İngilizler Kürtleri mezara gömmesi ve ümmetten çıkması karşılığında cumhuriyete izin vermiştir. K. Karabekir’in anılarından buna karşı çıktığı için idam edilmekle yüz yüze kaldığı anlaşılmaktadır. Ulusal Kurtuluş Savaşı ümmet ve Kürt unsurlarıyla kazanılmıştır. Ancak buna rağmen 1924 Anayasası’yla bu iki ittifak gücü dışlanmıştır. Esas eleştirilmesi gereken nokta budur.
Bu politika ısrarla sürdürülmesine ve tüm darbelerin gerekçesi olmasına rağmen başarılı olmamıştır. Ümmetçi damar AKP şahsında iktidara gelirken, Kürtler PKK’nin çıkışıyla mezarı çatlatmış ve gelinen aşamada Ortadoğu’nun en önemli stratejik gücü haline gelip demokratik entegrasyonu önerecek politik bilince ulaşmıştır.
İsrail 1948’de kesinleşen devletini 7 Ekim 2023 provokasyonundan sonra daha da kalıcılaştırma ve Ortadoğu’da hegemon güç olma sürecini başlatmıştır. Şüphesiz Ortadoğu’nun kadim halklarından olan Yahudilerin de diğer halklarla birlikte eşit, özgür ve demokratik yaşama hakkı esastır. Burada sadece bir gerçekliğe işaret edilmektedir. Ortadoğu’da hegemon güç olmak isteyen İsrail’in, mezarı çatlatıp çıkan Kürtlerin stratejik rolünü görüp ilişkilenme arayışları derinleşmektedir.
Türkiye açısından yeni bir yüzyıldan bahsedilecekse, demokratik toplum entegrasyonu eksenli Kürt-Türk ittifakına dayalı yeni bir strateji geliştirilmek durumundadır. Türkiye geçmişte olduğu gibi Kürtleri imha-inkâr ederek yeniden dizayn edilen Ortadoğu’da var olamaz. Bu sürece girilmiştir.
Kürtler artık eskisi gibi yaşamayacaktır. Ya ulus devletçik ya da demokratik toplum olarak yaşayacaklardır. İkisinden biri de olabilir, iç içe de olabilir. Ulus devletçik imkânı olmasına rağmen stratejik olarak demokratik toplumu savunuyoruz. Bu, PKK’nin tarihsel hakikatine ve yarattığı mirasa da uygundur. PKK açısından bir ulus devlet olamaması bir şanstır. Bundan dolayı üzüntü duymuyoruz. Tersine vazgeçtik. PKK ulus devlet olsaydı kapitalist modernitenin bir varyantı olmaktan ya çökmekten ya da çürümekten kurtulamayacaktı. Bu nedenle tercihimizi demokratik toplum sosyalizminden yana yaptık. Demokratik toplumu tercih etmemizin nedeni, orta sınıf tuzağına düşmemektir.
Tarihi olarak Türklerin Ortadoğu’da varlık kazanması Kürtlerle ittifak içinde olmuştur. Selçuklu sultanı Sancar’ın bizzat Hemedan merkezli Kürdistan eyaletini kurması şöyle anlaşılmalıdır: Türkü yaşatmak için, Kürt yoksa dahi var olmak için onu bizzat inşa etmek gerekir. Selçuklular Kürtsüz Ortadoğu’da nefes alınamayacağını bildiğinden Kürdistan’ı ve Kürtleri stratejik ittifak gücü olarak tercih etmiştir. Türklerin Kürtsüz ayakta kalması, hatta kültür olarak varlığını sürdürmesi zordur.
Sürekli dile getirilen beka sorununu aşmak için güncelleşmiş Türk-Kürt ilişkisi tek seçenek olarak öne çıkmaktadır. Türk varlığının bekası için iki seçenek vardır:
1) Geçmiş yüzyılın imha-inkarını devam ettirmektir. Yüz yıl boyunca bu denendi. PKK’nin çıkışıyla bu seçenek boşa çıkartıldı. Artık eskisi gibi Kürtleri yok saymak mümkün değildir. Türkiye’nin bekasının Kürtlerin imha-inkarına dayandırılması yanlıştı/yanlıştır.
2) Tarihi ittifakı güncelleyip dostluk, kardeşlik ve demokratik birlik temelinde demokratik toplum entegrasyonuyla yeni bir stratejik ittifak kurmak.
Türkiye’nin bekasının ancak bu temelde sağlanacağını, tarihsel ve güncel gerçeklik göstermektedir. Bunu görmemek asıl beka sorununu yaratmaktır.
Açık ki yeni bir Kürt-Türk savaşı iki halkı da bitirir. Ziya Gökalp’in dediği gibi, “Türk Kürtsüz, Kürt Türksüz olamaz.” Devlet Bahçeli bunu en iyi anlayandır ve bir özeleştiri olarak görülebilecek şekilde ortaya koymuştur; bu değerlidir. Demokratik toplum entegrasyonuyla buna hayatiyet kazandırıyoruz. Kürtlerin bu temelde entegrasyonu, herkes için temel sorumluluk olmalıdır. Beka sorununu giderecek olan budur. Hepimiz için en acil ve ertelenmez olan da bu görevdir.
Bu kısa metinle demokratik ilkelere dayalı bir müzakereden ve bunun sonucunda oluşacak bir çözümden beklentilerimizi paylaştık.
Çözümden yana olan herkes toplumun tüm gelişim dinamiklerini etkileyen, çözülmedikçe geri dönülemez şekilde yaraları derinleştiren temel sorun olarak “Kürt Sorunu”nun çözümü için atılan adımları önemsemekte ve bu süreçle birlikte sergilenen çabaların nihayete erdirilmesini istemektedir.
O halde tartışmaktan, düşüncelerimizi paylaşmaktan geri durmamalıyız. Konuştukça ortaklaşılan noktaların artacağına, üzerinde uzlaşılamayacağı düşünülen hususların müzakereyle bir çözüme kavuşacağına inanıyoruz. Demokratik müzakere de bunu gerektirir.
Onurlu birliktelikler demokratik entegrasyonla kurulur.