Her zaman söylediğimiz gibi bu süreç ancak Rêber Apo tarafından yürütülürse pratikte gelişmeler ortaya çıkar. Bu açıdan dün olduğu gibi bugün de Rêber Apo’nun özgür yaşar ve çalışır konumda olması ve siyasi statüsünün belli olması çok önemli olmaktadır. Rêber Apo’nun özgürlüğünü hedeflemeyen hiçbir proje başarılı olmaz. Bu yönüyle bundan sonra da Rêber Apo’nun fiziki özgürlüğünün olmazsa olmaz olduğunu vurgulamaya devam edeceğiz.
Dünyada soğuk savaş sonrası siyasi dengeler netleşmemiştir. Siyasi dengeleri netleştirecek 3. Dünya Savaşı hala sürmektedir. Dünya savaşlarının 1. ve 2. Dünya Savaşları gibi olmasını düşünenler için 3. Dünya Savaşı başlamamıştır. Bu, dünya savaşının nasıl başladığı ve bittiği konusunda bir tanımlanmaya sahip olunmaması olmaktadır. Dünya savaşı her zaman göreceli siyasi dengelerin yıkılması sonrası gündeme gelen bir savaş biçimidir. Aslında ilk çağlardan bu yana belli bir savaş sürecinden sonra hep bir siyasi denge kurulmuştur. Bu siyasi dengeler eskiden birkaç yüzyıl sürmüştür. Ancak ekonomik, askeri, siyasi, toplumsal, kültürel gelişmeler daha hızlı değiştiğinden siyasi dengelerin değişmesi ve yeni siyasi dengelerin kurulması önceki yüzyıllara göre daha kısa olmaktadır.
Öte yandan dünya savaşlarının karakteri o dönemdeki ekonomik, toplumsal, siyasi ve askeri duruma göre şekillenir. Şu anda 1. ve 2. Dünya Savaşları dönemindeki gibi keskin kamplaşmalar yoktur. Küresel kapitalizm böyle bir kamplaşma gerçekleştirmeye uygun değildir. Bu da savaş tarzını 1. ve 2. Dünya Savaşları gibi kısa sürede bitirme durumunu yaratmıyor. Dünya savaşı uzuyor. Zaten hibrit denilen çok boyutlu bir savaş yürütülüyor.
İletişim ve bilişim tekniği baş döndürücü hızla gelişiyor. Yapay zeka ile öyle bir hal aldı ki, toplumsal ve kültürel yaşamda köklü değişiklikler yaratıyor. İnsanlık için olumlu ve olumsuz etkileri iç içe gelişen bir durumla karşılaşıyoruz. Öyle ki, kapitalist modernitenin şu anki merkezi olan ABD’nin önceki başkanı Biden, bu tekniki gelişmeye bazı kurallar getirmenin zamanı geldi, değerlendirmesini yaptı. Kapitalist modernitenin merkezinde bunlar söyleniyorsa önümüzdeki yılların temel tartışmasının bu olacağı şimdiden anlaşılıyor.
Zaten insanlığın tüm yaşamının özü olan kültür-sanata bile yapay zekanın girmesi insanlık için en büyük tehlikeyi ortaya çıkarıyor. Kültür-sanat bir yaratım işidir. İnsanlığın kültürel gelişimi esas olarak da buna bağlıdır. Yapay zeka ise var olan üzerinden üretim yapıyor. İnsan gibi duygusu, coşkusu, heyecanı, acısı ve sevinci olmayan bir aracın bu işe girmesi kültür sanatla yeniden yaratımda bir durağanlık demektir. İnsanlık için bundan kötü bir şey olamaz. Bu konu çok ciddi bir araştırma konusudur. Biz sadece sanat ve edebiyata yapay zekanın sokulmasının ürkütücülüğü ile kısaca bunları yazıyoruz. Çünkü yapay zekanın sanata el atması kıyametin yaklaşması gibi bir şeydir. Lanete uğrayan Sodom ve Gomora’nın gerçek anlamda yaşanmasına benzer bir durumla karşı karşıya kalabiliriz. Kuşkusuz yapay zeka başka alanlarda insanlığa büyük hizmetlerde bulunabilir ama duygu yaratımı olan sanat ve edebiyatta tersi sonuçlar doğurabilir. Herhalde sanatçılar ve edebiyatçılar giderek bu konuda seslerini daha fazla yükselteceklerdir. Biz 15 yıl kadar önce Serxwebûn dergisine tekniğe ahlaki ve felsefi yaklaşımı içeren bir yazı yazmıştık. Bu 15 yılda iletişim ve bilişim tekniği o kadar hızla ilerledi ki herhalde tekniğe ahlaki ve felsefi yaklaşım daha da önemli hale gelmiştir.
Rêber Apo 1. ve 2. Dünya Savaşları fizik, kimya, biyoloji bilimlerinin ve sosyal bilimlerin en fazla geliştiğinin söylendiği bir yüzyılda gerçekleştiğini belirterek bu savaşlara ve suçlara sosyal bilimciler de ortaktır, demiştir. Bu kadar entelektüellikten söz edilecek, ama tarihin en kötü savaşları bu yüzyılda olacak! Rêber Apo bu temelde geliştiği söylenen sosyal bilimlerin, üniversitelerin, entelektüellerin ciddi eleştirilmesi ve düzeltmenin buradan başlaması gerektiğini söyler. Rêber Apo’nun bu konudaki değerlendirmeleri çok çarpıcıdır. En başta da bilim adamı denenlerin durumunun sorgulanması gerektiğini vurgular. Eğer gelişen iletişim ve bilişim tekniği savaş teknolojisini görülmedik düzeyde geliştiriyorsa o zaman bu nasıl bir gelişme denilmeyecek mi? Bu gelişmenin insanlığın yaşamına verdiği zararların önüne geçilmeyecek mi? İnsanlığın verdiği zarar en başta da insanlar tarafından önlenebilir. Yoksa uzaylılardan mı bizi kurtarmalarını bekleyeceğiz? Ya da tanrının gazabını mı bekleyeceğiz?
NATO tam bir savaş örgütü olduğunu ilan etti
ABD ve İsrail’in İran’a karşı savaşı, teknolojinin savaş tarzını da değiştirdiğini ortaya koydu. Gelecekte kökten değişecekmiş gibi görünüyor. NATO’nun insansız savaş araçlarına neredeyse yüz milyar dolar ayırması savaş üzerinde nasıl yoğunlaşıldığını gösteriyor.
NATO’nun Türkiye’de yaptığı toplantı bir dönüşüm toplantısı gibiydi. Savunma örgütü iddiasıyla kurulan NATO tam bir savaş örgütü olduğunu ilan etti. Savaş araçları fuarı gibi yeni ölüm makineleri gösterildi. Kuşkusuz kendilerine yeni düşman buldular. Rusya’yı yeni düşman olarak ilan ettiler. Hem de Rusya ile de ilişki yürüten Ankara’da. Ankara toplantısı kapitalist modernist güçlerin NATO’ya ihtiyaç duyduğunun kanıtı olmuştur. Soğuk savaş sonrası siyasi dengeler göreceli olsa da oturmamıştır. Bunun için savaş çok yönlü sürmektedir. NATO da küresel kapitalizm için gerekli siyasi dengeleri oturtmada rol oynayacaktır. Çünkü küresel kapitalizmin de göreceli olsa da bir dünya statükosuna ihtiyacı vardır. Küresel kapitalizmin koşulları 1. ve 2. Dünya Savaşları gibi keskin bir vuruşmaya yol açmıyor. Ancak sürekli bir gerilim, mücadele ve lokal çatışmalar ile bir denge yaratılmaya çalışılıyor. Belki küresel kapitalizmin karakteri gereği gerilim ve mücadele her zaman olacaktır. Ancak bunu da asgariye indirecek bir statüko yaratılmaya çalışılacaktır. İşte NATO bunu sağlatmak için varlığını korumaktadır.
Öte yandan NATO’nun bunu sağlamaya yetmeyeceğini düşünen ABD ve İngiltere; Japonya ve Avustralya gibi ülkeleri de yanlarına alarak Uzak Doğu NATO’su oluşturmaya yönelmişlerdir. Çünkü son NATO toplantısında sadece Rusya’nın adını zikretseler de dolaylı olarak Çin’i de hedeflemişlerdir. Çünkü Rusya’yı NATO için tehlike haline getiren Çin’in varlığıdır. 3. Dünya Savaşı koşullarında eski ittifaklar ve kamplar olmaz, ancak dolaylı ve bazı konularda ittifaklar her güç için vardır, var olmaktadır. Rusya ile Çin arasında da açık olmasa da böyle ittifaklar vardır. Çin, küresel kapitalizm gereği kapitalist modernist güçlerin önemli merkezlerini karşıya almamak için Rusya ile açık ittifak yapmıyor, tam destek vermiyor. Ama çeşitli biçimlerde Rusya’ya destek verdiği ve güç kattığı bilinmektedir. Rusya-Ukrayna savaşı 3. Dünya Savaşı ilişki ve ittifaklarının karakterinin nasıl olacağı konusunda birçok örnek vermiştir.
NATO toplantısı ABD-İran çatışması ortamında gerçekleşti. ABD ile İran arasında bir ateşkes olmuştu. Trump İran’ın bazı gemilere saldırdığını belirterek ateşkesi sonlandırmış, savaşı başlatmıştır. Bunun NATO’nun Ankara toplantısı sırasında olması NATO’nun da bu savaşın içine girdiği anlamına geliyor. Kendini hep arada gösterse de NATO toplantısıyla Türkiye de açıkça ABD yanında savaşın içine girmiştir. Tabiki Türkiye’nin dahili farklı biçimlerde olur. Yine barıştan ve ateşkesten söz eder ama artık ABD yanında savaşın içindedir. NATO toplantısı sırasında Trump-Erdoğan ilişkisi de bunun açık kanıtı olmuştur.
ABD ve İsrail NATO’yu arkasına almadan İran savaşına girmişti. ABD’nin İran’a karşı savaşta zorlanmasının önemli nedenlerinden biri NATO’yu, yani Avrupa’yı arkasına almamasıdır. ABD Irak’a ve Ortadoğu’ya müdahalede hep Avrupa’yı yanına alarak savaşı yürütmüş ve böyle etkili olmuştur. Avrupa’yı savaş dışında tutmak en başta da dünya kamuoyunu yanına almamaktır. Eğer bu savaşta İran’ın bir propaganda etkisi olduysa bunun önemli nedeni Avrupa’nın bu savaşın yanında yer almamasıdır. Hatta yer yer karşıymış gibi olan tutumlar ortaya konmuştur. Bu, ABD’nin savaşta haksız olduğu algısı yaratmış, bu da İran’a direnme imkanı vermiştir. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatma gibi bir hamle yapması da Avrupa’nın bu savaşın içinde olmamasının yarattığı sonuçlardan biridir. Avrupa işin içinde olsaydı İran bu hamleyi kolay kolay yapamazdı.
İran’ın savaşta varlığını göstermesi Hürmüz Boğazı’nı kapatmasıyla sağlanmıştır. Asimetrik bir gücün etkili olmasına çarpıcı bir örnek olmuştur. İran’ın ABD-İsrail ittifakı karşısında zayıf olmasına ve çok ağır darbe yemesine rağmen savaşı sürdürmesi Hürmüz Boğazı’nda gösterdiği etkinlikle bağlantılıdır. Tüm gemileri vurmasa da bin gemiden iki-üç tanesinin darbe alması bile Hürmüz’ü kapatmaktadır. Hürmüz’e atılan birkaç füze ya da roket buranın güvenliğini ortadan kaldırmaktadır. İşte İran bu durumu kullanarak dünya enerji tedarikini tehdit etmekte, bu da birçok gücü zor durumda bırakmaktadır. Zaten İran’la komşu sayılan Körfez ülkelerine saldırması da Körfez üzerindeki bu etkisinin önemini katbekat artırmaktadır. İran savaşının siyasi karmaşıklığı İran’ın etki düzeyinin sürdürmesine imkan vermektedir.
Türkiye politikasını ABD’den yana çark ettirdi
Kuşkusuz İran’ı destekleyen güçler vardır. İran şimdiye kadar Türkiye’nin duruşundan yararlandı. Türkiye İran’ın yıkılmasını kendi aleyhine gördüğünden konumu ile İran’a imkan veren bir durumda oldu. İran’ın zayıflaması Türkiye’nin istediğinin olmasıydı. İran rejimi zayıflamalı ama varlığını sürdürmeliydi. Çünkü İran’ın politikaları Türkiye’nin otoriter politikasını yürütmede bir dayanak olmaktaydı. Türkiye şimdiye kadar ABD-İran çatışmasından yararlanma politikası yürütüyordu. Ancak NATO da işin içine girince Türkiye de politikasını ABD’den yana çark ettirdi. Böylece İran’ın dayandığı bir zemin zayıflamış oldu.
İran’a esas destek veren ülkeler ise Çin ve Rusya olmuştur. İran’ın teknik kapasitesini sürdürmede Çin desteği belirleyicidir. Zaten İran ve Çin daha önce çok önemli anlaşmalar yapmışlardı. İran ile Rusya da doğal bir stratejik ilişki içindedir. Humeyni rejimi ilk önce Rusya’yı da ABD gibi şeytan ve düşman ilan etmişti. Ama siyasi gelişmeler ve dengeler İran ile Rusya’yı doğal stratejik ortak haline getirmiştir. Bu strateji bir anlaşma ve belge biçiminde değildir. Jeopolitik konumlar iki ülkeyi bu duruma getirmiştir. Çin ise büyük ekonomik gücü ile ve kurduğu ilişkilerle İran üzerinde etkisi olan bir ülke haline gelmiştir. Zaten petrolün önemli kısmı Çin’e satılmaktadır. İran da Çin’den birçok malzeme almaktadır. Eğer ABD-İsrail saldırıları karşısında İran hala ayakta kalıyorsa bunda Çin’le kurduğu ilişkilerin önemli rolü olmuştur. Türkiye gibi İran’ın doğusunda yer alan ve ABD ile ilişkileri sıkı olan Pakistan da tarafsız görünen politikasıyla İran’a dolaylı güç veren bir konumdadır.
İran’ın böyle dayandığı zeminler olsa da NATO toplantısında Avrupa’nın ABD yanında savaşa katılmış olması dengeleri daha fazla değiştirmiştir. Avrupa savaşa açıktan girmese de ABD yanında gözükmesi ve bazı destekler vermesi İran’ın direncini daha da zayıflatacaktır. İran belli bir direniş gösterse de bunu fazla sürdüremez. Ya rejim içinden bir alternatif çıkararak ABD politikasına engel olmaktan çıkacak ve küresel kapitalizme adım adım entegre olacak. Yada bu savaşın sonunda bu rejim değişecek, yani bir siyasi yönetim iş başına gelecektir. Bu durumda halkların önemli etkisi olacak. Halkın iradesi ve talepleri belli düzeyde yeni oluşacak siyasi sisteme yansıyacaktır.
Jin Jiyan Azadî serhildanları rejimi en temel noktadan sarsmıştı
İran halkları on yıllardır mevcut rejimin değişmesini istemektedir. Jin Jiyan Azadî serhildanları rejimi en temel noktadan sarsmıştı. Çünkü rejim bir yönüyle de kadınlar üzerindeki egemenlikle iktidarını sürdürüyordu. Jin Jiyan Azadî kalkışması buna büyük darbe vurdu. Erkek egemen sistemi önemli oranda sarstı. Aslında İran toplumunda kadın dünyanın diğer yerlerinden farklı olarak anaerkil dönemin bazı etkilerini taşımaktadır. Mezopotamya ile birlikte İran coğrafyası da anaerkil dönemi en uzun yaşayan bir karaktere sahiptir. Diğer coğrafyaların önemli bölümü anaerkil dönemi az yaşamış ya da hiç yaşamamıştır. Daha sonra Mezopotamya ve Mısır’da ortaya çıkan erkek egemenlikli kültürü alarak toplumsal ve siyasi yaşamı oluşturmuşlardır. Mezopotamya ve İran’da kadın etkisi tarihin derinliklerinden bugüne kadar taşınmıştır. Bu açıdan Mezopotamya ve İran’da Jin Jiyan Azadî devriminin yaşanması tesadüfi değildir. Rêber Apo kadın özgürlük çizgisi ile bu değerleri açığa çıkarmış, günümüzün özgürlük ve demokrasi mücadelesinin ruhu haline getirmiştir.
İran’daki Jin Jiyan Azadî hareketi İran devletine kadınlara yönelik politikalarında bazı adımlar atma zorunda bırakmıştır. 2025 ve 2026 yılındaki serhildanlar kanla, şiddetle ve idamla bastırılsa da İran’daki demokrasi kültürünü yaygınlaştırıp derinleştirmiştir. İran devleti baskılarla halkların demokratik değişim istemini yok edemez. 2026 yılında süren ABD ve İsrail’le savaş İran’ı çok zayıflatmıştır. İran’ın yürüttüğü savaş antiemperyalist bir savaş değildir. Artık günümüzde hiçbir güç demokratik topluma dayanmadan antiemperyalist savaş yürütemez. Herhangi bir devlet ya da siyasi güç halkının desteğini almadan antiemperyalist mücadele veremez. Verdiğini söylerse bu sadece kandırmadır. Kendi gerici çıkarları için halkı aldatan bir demagojidir. İran’ın bu yönlü söylemleri halkı aldatmaya yöneliktir. Halkın en fazla yüzde 20’si bu iktidarı desteklemektedir. Yüzde 80’i İran’daki rejime ve yönetimine karşıdır. Destekleyenlerin önemli bir kısmı da bu rejimin belli düzeyde değişmesini istemektedir. Eğer bu savaş sırasında halk ayağa kalkmamışsa sorunu daha karmaşık ve ağır hale getirmemek içindir. Böyle bir durumda İran’a herkesin el atıp demokratik olmayan kesimlerle uzlaşma içine girme ihtimalinin ortaya çıkmaması için harekete geçmemiştir.
Şu kesindir; İran halkları bu rejimi istemiyor. Bu rejimin uzun olmayan bir zamanda değişmesi kaçınılmaz hale gelmiştir. Kürtler harekete geçebilecek en etkili kesimdir. İran’da bir hareketlilik olduğunda Kürtler etkin güç hale gelecektir. Demokratik siyasal mücadelenin en etkili gücü olacaktır. İran korkuyla ayakta kalmak için idamlara başvurmaktadır. Sürekli Başûrê Kürdistan’da Rojhilatlı örgütlerin kamplarına saldırmaktadır. İran içindeki PJAK’ın gerillalarına da saldırmıştır. Sınırı geçtikten sonra pusuya düşen İran KDP’si 8 peşmerge katledilmiştir. PJAK bu durumlar karşısında açıklama yapmış, saldırılar karşısında sessiz kalmayacaklarını belirtmiştir. Bu olaylar İran’ın Kürt politikasında bir değişiklik yaşamayacağını gösteriyor. Bunun İran politikasında ifadesi demokratik değişim yaşamayacağı anlamına geliyor. Zaten demokrasiyi sanki Batı’ya aitmiş gibi görme yanılgısı var. Halbuki toplum yaşamı demokrasi gerektirir. Toplum demokrasi ile toplum olabilir. Dolayısıyla toplumla doğal demokrasi iç içedir. Demokrasiyi toplumculuğu en fazla yaşayan halklar anlayabilir. Batı, Ortadoğu toplumlarının çok eskiden yaşadığını kendileri belli düzeyde yaşayınca bunu kavramlaştırıp adına demokrasi demiş. Yoksa demokrasinin kökü de esas olarak Ortadoğu toplumlarındadır. Doğal demokrasi olmadan toplum yaşamı olmaz.
Bugün de toplum ancak demokrasi ile var olabilir. Demokrasi de ancak toplumsallığın olduğu yerde anlam kazanır. Toplumsallığın olmadığı yerde gerçek bir demokrasiden söz edilemez. Bu açıdan özellikle Ortadoğu’da İslami akımların demokrasi kavramına Yunan kökenli olduğunu düşünerek uzak durmaları aslında kendi gerçekliklerinin de farkında olmamaktır. Ortadoğu toplumları demokrasi kavramını kullanmak istemiyorlarsa halkın yönetimi diyebilirler. Yunancada demos=halk, krasi ise yönetim anlamına gelir.
Rêber Apo Ortadoğu’nun toplumsallığı ile batının bireysel kültürünü karşılaştırdığında gerçek demokrasinin esas olarak Ortadoğu’da gerçekleşebileceğini söylemiştir. Ortadoğu manevi uygarlık coğrafyası, Avrupa ise maddi uygarlık coğrafyası olduğundan demokrasi manevi değerlerle gerçek anlamına kavuşabilir. Kuşkusuz Avrupa’da da manevi değerler vardır. Ancak kapitalist modernitenin bir sistem haline gelmesiyle birlikte manevi değerler geriletilmiştir. Rêber Apo bu açıdan geleceğin demokratik uygarlığının esas olarak Kürdistan merkezli Ortadoğu’da yaşamsal hale geleceğini vurgulamıştır. Rêber Apo bu gerçekliği Özgür İnsan Savunması’nın son sayfasında ‘Kürt teşisi dönecek, Ortadoğu’yu demokratik uygarlığa taşıyacaktır’ veciz cümlesiyle ifade etmiştir.
İran’daki Jin Jiyan Azadî devrimi bu gerçekliği ortaya koymuştur. İran halkı on yıllardır tüm baskılara ve idamlara rağmen özgürlük ve demokrasi için ayaktadır. Sık sık yaşanan bu devrimci kalkışlar İran halkında bir demokratik devrim gerçeğinin varlığını göstermiştir. Her ayağa kalkış İran toplumunu değiştiriyor, özgürlüklerin yaşanacağı bir demokratikleşme kültürü yaratıyor. Bu gerçeklik gelecekte İran’ın demokratikleşme konusunda örnek bir ülke haline geleceğini göstermektedir.
Şu açıktır ki, sadece İran değil, tüm Ortadoğu bir demokratik değişimin eşiğindedir. Her ne kadar Trump’ın Ortadoğu temsilcisi haline gelen Tom Barrack, Ortadoğu’ya demokrasinin değil, monarşinin uygun olduğunu söylese de bu söylemi Ortadoğu gerçeğini anlamamasının ifadesidir. Tom Barrack Avrupa’daki monarşilerden söz etmiyor. Avrupa’daki monarşiler neredeyse demokratik kültürün ve belli düzeyde demokratik değerlerin en fazla oturduğu ülkelerdir. Oralarda kral ve kraliçeler artık sadece semboliktir. Bir tür söz konusu ulusların bayrağı gibidir. Neredeyse ulusal kimlik bu kral ve kraliçelerde sembolleşmiş durumdadır. Giderek söz konusu ülkelerin demokratik ulus sembolü olma rolüne soyunmaktadırlar.
Tom Barrack tam bir oryantalist bakış açısına sahiptir. Ona göre Ortadoğu geridir! Ortadoğu’nun güçlü toplumsallığını ve bu toplumsallıkta var olan demokratik değerleri görememektedir. Yüzeysel bir bakışla bu toplumlar ne anlar demokrasiden, bunları ancak bir diktatör yönetir, diye düşünmektedir. Onlar için toplumun zapturapt altına alınması önemlidir. ABD böyle zapturapt altına alınan kişiler üzerinden Ortadoğu’da hakimiyetini sürdürmeyi amaçlıyor. Zaten demokratikleşmenin geliştiği bir Ortadoğu’da hegemonya kuramazlar. Monarşileri bir yönüyle de bu nedenle tercih etmektedirler.
Ortadoğu’da da cin şişeden çıkmıştır. İran’da on yıllardır halkların ayağa kalkışı, Arap Baharı ile birlikte Arap halkının hem dış güçlere hem de otoriter rejimlere tepki göstermesi, Irak halkının son 15-20 yılda defalarca ayağa kalkması, Kürt halkının onlarca yıldır Kürdistan’ın dört parçasında ayağa kakması, Rêber Apo’nun demokratik devrimci düşüncelerinin Kürdistan’ın dört parçasında toplum üzerinde etkili olması, Rojava Devrimi, Rêber Apo’nun kadın özgürlük çizgisinin Türkiye dahil kadınlar üzerinde etkide bulunması, Türkiye’de yetersiz de olsa ve devlet kontrolünü kıramasa da çift partili hayattan bu yana özellikle sosyalist güçlerin mücadelesiyle oluşan bir demokratik birikimin varlığı Ortadoğu’da demokratik geleceğin çok uzak olmadığının göstergeleri olarak görülmelidir. Aslında otoriter güçlerin diğer güçlerle birlikte halklara karşı yürüttükleri mücadele ile halkların özgürlük ve demokrasi mücadelesi kesintisiz sürmektedir. Özcesi Ortadoğu mücadelesizliğin coğrafyası değildir.
Kuşkusuz ABD’nin başını çektiği ve İsrail’in içinde olduğu güçler Ortadoğu’yu yeniden kendi çıkarları doğrultusunda dizayn etmek istemektedirler. ABD bu dizaynı İbrahimi Anlaşma olarak tanımladı. Sadece Arap ülkelerini değil, İran ve Türkiye’yi de bu düzen içine sokmayı hedeflediğini açıkça ortaya koydu. ABD bu düzeni kendisinin merkezinde olduğu İsrail-Arap eksenli düzen olarak kurguladı. Açıkça şimdiye kadar Ortadoğu Türkiye-İran üzerinden şekillenirken, şimdi Arap-İsrail ekseni üzerinden şekillendirilmek isteniyor. Herkesi İbrahimi Anlaşmaya katmak bu anlama geliyor.
Suriye’de HTŞ’yi iktidara getirerek İran’ı etkisizleştirmeyi sağlayan Hamas ve Hizbullah’ı tümden tasfiye etme hamlesi yapılmış oldu. Diğer taraftan kadın özgürlükçü demokratik ulus anlayışıyla demokratik bir sistem kuran Rojava ve Kuzey-Doğu Suriye de hedeflendi. Hizbullah ve Hamas onlar için ne kadar tehlikeli görüldüyse, halkların kardeşliğine dayalı demokratik sistem de kendi çıkarlarına görülmedi. ABD ve İsrail, halklar ve mezhepler çatışsın, Ortadoğu’nun ülkeleri ve toplumları zayıflasın, onlar da böyle bir Ortadoğu’da hakim olsunlar politikası yürütmektedir. Rojava ve Kuzey-Doğu Suriye’deki demokratik sistem değil, onların güdümünde, onların politikalarına hizmet edecek HTŞ tercih edildi. Zaten Colani’ye kravat takmaları da onun duruşunun sembolü oldu.
Kürtler tüm Ortadoğu’da demokrasinin öncü gücüdür
1999 yılında Rêber Apo’ya halkların kardeşliğine dayalı bir Ortadoğu öngördüğü için kendi projeleri önünde engel görülerek uluslararası komplo yapıldı. Rêber Apo, Özgürlük Hareketi’nin başında olsaydı bu güçlerin Ortadoğu’daki işbirlikçi ayakları zayıflayacaktı. Kürtler bir çatışma etkeni değil, Ortadoğu’da barış ve kardeşliğin köprüsü ve temeli olan bir halk haline gelecekti. 6 Şubat’ta Halep’le başlayan saldırı ise Ortadoğu’nun halkların kardeşliği ve demokratik ulus projesiyle yeni bir zihniyete dayalı yönetim gerçeğine yönelmesine müdahale oldu. Rojava Devrimi’ne dayalı demokratik ulus devrimi Arap halkının yaşadığı topraklardan koparılarak sadece Kürtlerin yoğun yaşadığı alanlara sıkıştırıldı. Kürt halkı Rojava ve Kuzey-Doğu Suriye üzerinden Suriye’yi demokratikleştirerek gerçek anlamda kazanımlara kavuşup bu kazanımları kalıcılaştırmak isterken, buna müdahale oldu. Zaten Türk devleti yıllardır böyle bir müdahaleyi yaratma peşindeydi. Türkiye Kürtlerin kazanımlarının kalıcılaşacağı her gelişmeyi kendi Kürt politikası konusunda tehlikeli gördü. Türkiye, Kürtler yararlanır diye her yerdeki demokratik gelişmeye karşı olmuş ve sabote etmeye çalışmıştır. Şam iktidarı da aynı Türk devletinin zihniyeti gibi demokratikleşmeye Kürtler yararlanır diye karşıdır. Türkiye ancak kendi Kürt sorununu çözdüğü takdirde hiçbir yerdeki demokratikleşmeye karşı çıkma gereğini duymayacaktır.
Şu açığa çıkmıştır. Demokratik ulus anlayışının gelişeceği bir yerde Kürtler ve tüm halklar varlıklarını güvenceye alır ama ulus devlet anlayışına dayalı siyasi sistemin kurulduğu her yerde Kürtlerin varlığı tehlikeye girer. Mevcut konjonktürde Kürtler ulus devlet olsun demek ise çatışma ve savaş demektir. Böyle bir ortamda Kürtler için soykırım tehdidi daha da büyür. Bu açıdan demokrasiden bize ne, demek Ortadoğu gerçeğini ve bu Ortadoğu içindeki Kürdistan gerçeğini anlamamak olur. Zaten demokrasiden bize ne, demek gericiliktir. Bölgedeki otoriter rejimler bizi ilgilendirmez, denmektedir. Bu da Kürtlerin hiçbir biçimde dememesi gereken bir şeydir. Aksine Kürtler kendi içlerinde başlamak üzere tüm Ortadoğu’da demokratikleşmenin öncülüğünü yapmalıdır. Kadın özgürlüğünün öncülüğünü yapmalıdır. Kürtlere Ortadoğu’da kazandıracak ve 21. yüzyılı Kürt yüzyılı yapacak bu anlayıştır. Zaten şu anda Kürtler Türkiye’de, İran’da, Irak’ta, Suriye’de ve tüm Ortadoğu’da demokrasinin öncü gücüdür. Kadın özgürlüğünün öncü gücüdürler. Kürtler bundan onur duymalıdır. Bunun Kürtlere kazandıracağı her gün daha iyi görülecektir. Zaten Kürtler tüm dünyada bu özellikleriyle dikkat çekmektedir.
Kürtler Irak’ta Irak’ın demokratikleşmesi doğrultusunda bir programa sahip olsalardı Irak’ın en etkili gücü haline gelirlerdi. Bağımsızlık referandumunda kaybettiği yerleri korurlardı. Kürtlerin şu anda Irak’ta sıkıntı yaşamaları demokratikleşme doğrultusunda bir anlayışa ve programa sahip olmamalarıdır. Kürtlerin Irak’ta yaşadığı bir sıkıntı da demokratik birlik anlayışını geliştirmemeleridir. Bir kesim illa da benim hakimiyetim esas olmalı diyor. Farklı bölgelerin yerel demokrasisini kabul etmiyor. 19. ve 20. yüzyıldaki ulusal birlik anlayışıyla merkeziyetçi bir yönetim yaratmak isteniyor. Bu, demokrasiyi reddeden bir anlayıştır. Halbuki yerel demokrasiye dayalı demokratik birlik Başûrê Kürdistan’da Kürtleri güçlendirir. Demokratik birlik yerine bana boyun eğilmeli dendiği için Kürt birliği ve Kürdün gücü açığa çıkarılamıyor. Kürdün gücü en iyi demokrasiyle açığa çıkarılır, yerel demokrasi ile açığa çıkarılır. 19. ve 20. yüzyılın ulusal birlik anlayışı bırakılmalı. Bunda ısrar Kürtleri güçlendirmiyor. Kürdistan’ın tüm parçalarında birlik anlayışını demokratik birlik temelinde ele almak gerekir.
ABD şirketleri, Irak ve Suriye ile petrol anlaşması yapıyor. Kerkük ile Suriye’nin Akdeniz kıyısındaki Barlays arasında var olan petrol boru hattı canlandırılacak. Bu, Türkiye’yi baypas etmek oluyor. Türkiye açısından ciddi bir sıkıntı yaratacak bir durum. Ancak bu boru hattı Başûrê Kürdistan açısından da ciddi sıkıntı yaratacaktır. Çünkü 2017 referandumu ile Kerkük ve birçok yer Irak kontrolüne girdi. Bilindiği gibi Kerkük’ten en son çıkan Kürt grubu PKK’liler olmuştur. Hatta, Irak bunu sorun haline getirdi. ABD, Irak ve Suriye’nin yaptığı petrol boru hattı anlaşması gerçekten takip edilmeye ve irdelenmeye değer. Rêber Apo, ‘Kürtler nan’ın coğrafyasında nan’a muhtaç hale getirildi’ demektedir. Başûrê Kürdistan petrol kaynakları üzerindeyken Kürtler petrolsüz mü kalacak? Bunun kabul edilmemesi, Kürtlerin bu konuda ortak politika yürütmesi gerekiyor. Petrol gelirinin Başûrê Kürdistan’a çeşitli biçimlerde aktarılması konusunda bir yol ve yöntemin bulunması gerekir. Kuşkusuz bu petrol gündemi yeni ama Kürtleri de yakından ilgilendirmektedir. Zaten Şam hükümetinin de Rojava’daki petrol kaynaklarını tümden kontrolüne almak istediği bilinmektedir.
Irak’ta da siyasi gelişmeler hızlı. Bunun bir kısmının İran’la bağı olsa da farklı güçlerin de kendi çıkarlarına göre bir yaklaşım gösterdiği anlaşılıyor. Tüm silahlı güçler Irak ordusuna entegre edilecekmiş. İran’a bağlı olan Haşdi Şabi gücü vardı. ABD bunların tasfiye edilmesi yada kontrol altına alınmasını istiyordu. Bu politika gerekçe gösterilerek Türkiye ve KDP Şengal’deki Êzidî öz savunma güçlerini de tasfiye ettirmeyi dayatıyor. bunun karşısında Şengal’de Êzidîler de Irak devleti ile bir demokratik entegrasyon yaratmaya çalışıyorlar. Karşılıklı anlayış olursa Şengal’de yerel demokrasi ve öz yönetimin var olduğu Irak’la bir entegrasyon geliştirmek zor olmayacaktır. Zaten eskiden beri Êzidî öz savunma güçlerinin Irak ordusu ile bir ilişkisi vardı. Bunu yeni bir biçime kavuşturarak çözebilirler. Tabi dışardan yapılan müdahalelerin dayatmaları olmazsa.
MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın Irak ziyareti vardı. Bu ziyarette, Irak ordusu dışındaki güçlerin orduya entegresi yada tasfiyesi kararına dayanarak HPG gerillalarının durumunun da gündeme getirildiği yönünde değerlendirmeler var. Hatta, Bakurê Kürdistan ve Türkiye’de yürüyen barış ve demokratik toplum sürecine gönderme yapılarak gerillanın Başûrê Kürdistan’ın bazı bölgelerinde kamplara yerleştirilmesinin de tartışma konusu olduğu yönünde duyumlar var. Zaten 3-4 yıl önce bu yönlü bazı planların olduğu yönünde bilgiler de çeşitli biçimde dolaşıma sokuluyordu. Irak’ı dolaşan İbrahim Kalın olunca akla bunların gelmesi doğaldır. Çünkü Türk devletinin derdi, tasası ve yoğunlaşması her zaman Kürt Özgürlük Hareketi olmuştur. İbrahim Kalın’ın herhalde biz sadece Hêwler’e gitmiyoruz; Süleymaniye’yi de dikkate alıyoruz gibisinden bir yaklaşımla Süleymaniye’ye gittiği anlaşılıyor. Ancak esas konuşmaların Hêwler’de yapıldığını tahmin etmek zor değildir.
Bu sürecin hakkı verilmedi
NATO toplantısı Türkiye’de yapılmıştır. Türkiye bu toplantıyı bile Kürtlere karşı mücadele ve tutumda değerlendirme hesabı yapmıştır. Öyle ki, çerçeve yasa taslağı NATO toplantısından önce İmralı’da tartışılması gerekirken; bu yasanın gündeme getirilmesi NATO sonrasına bırakılmıştır. Türkiye hala sorunlarını içerde çözüp dışa karşı konumunu güçlendirme politikası yerine; dış güçlerden destek alarak iç sorunlarına yaklaşım belirleme alışkanlığını, daha doğrusu hastalığını bırakmamıştır. Bu gerçeklik Türkiye’nin Kürt sorununda duyduğu kaygı ile kendisini dış güçlere nasıl bağımlı hale getirdiğini göstermektedir. Ne kadar şöyle bağımsızız, şöyle iradeliyiz deseler de gerçeklikleri böyle değildir.
Türkiye’de Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin 2. yılını tamamlamaya birkaç ay kaldı. Bu uzun süre çatışmasızlık ortamında geçti. Bu süreçle ilgili olumlu olumsuz birçok tartışma yaşandı. Özgürlük Hareketi olarak biz bazı eleştirilerimiz olsa da bu sürece olumlu yaklaştık. Temel amacımız demokratik siyasal mücadele ortamına kavuşmaktır. Bunun da ancak belli düzeyde demokratikleşme adımlarıyla gerçekleşebileceğini biliyoruz. Zaten şimdiye kadar Kürtler yararlanır diye Türkiye’de demokratikleşme adımları atılmamıştır. Barış ve Demokratik Toplum Süreci en başta da bu çıkmazı kırmayı hedeflemektedir. Dolayısıyla Kürt sorununun çözümünün önünü açacak bir süreç başlatılmıştır. Demokratik siyasal mücadeleye mevcut anayasa ve yasalar imkan vermemektedir. Bunun için düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü sağlayacak yasa değişikliklerinin olması gerekir. Çünkü mevcut yasalar Kürt varlığını yasal olarak kabul etmediğinden bu varlığın örgütlenmesini ve bu varlığın özgürlük ve demokrasi mücadelesi vermesini suç saymaktadır. Nitekim demokratik siyasal alanda mücadele eden binlerce siyasetçi zindanlara doldurulmuş, binlercesi yurt dışına çıkmak zorunda kalmıştır. Milletvekilleri ve belediye eşbaşkanlarına ağır cezalar verilmiştir. Halkın seçtiği belediye eşbaşkanlarına kayyum atanmıştır. Barış ve demokratik toplum süreci bunları tümüyle ortadan kaldıran bir gelişme yaratmayı hedeflemektedir.
Rêber Apo, PKK’nin 50 yıllık mücadelesi ile büyük gelişmeler yarattığını, Kürt varlığını görünür kılıp kalıcılaştırdığını vurgulamıştır. 1970’li yıllara gelindiğinde Kürtler üzerinde yürütülen soykırım politikaları önemli mesafeler almıştı. Kürt Özgürlük Hareketi’nin 1970’li yıllardaki güçlü ve radikal itirazı 1980 askeri darbesiyle ezilmek istenmiştir. Zindanlara doldurulan devrimci tutsaklar şahsında sadece PKK zindanın betonlarına gömülmek amaçlanmamış, Kürt halkının iradesi tümden kırılarak bunun üzerinden beyaz, yani kültürel soykırım hızlandırılıp Kürdistan coğrafyası Türk uluslaşmasının yayılma alanı haline getirilmek istenmiştir. 60 yıldır uygulanan bu politika 12 Eylül faşist askeri darbe sonrası tamamlanması hedeflenmiştir.
PKK, 14 Temmuz zindan direnişi ve 15 Ağustos hamlesiyle bu uğursuz amaca büyük darbe vurmuş; Kürt varlığını koruyan ve kalıcılaştıran bir mücadeleyi yükselterek Kürdistan’ın dört parçasında Kürdün özgür ve demokratik yaşamasının zeminini güçlendirmiştir. Bugün Başûrê Kürdistan’da var olan bazı kazanımlar da bu mücadelenin sonucu gerçekleşmiş ve bugüne kadar önemli düzeyde korunmuştur.
PKK, çıkışındaki amaçlarının büyük bölümünü gerçekleştirmiştir. Kürdistan’ın dört parçasında özgürlüğü için direnen bir halk gerçekliği yaratmıştır. Bu açıdan Rêber Apo daha 1993 yılında Kürt sorununun demokratik çözümü için tek taraflı ateşkes ilan etmiştir. Cumhurbaşkanı Özal, Türk devletinin klasik Kürt politikasında az da olsa bir farklılık gösterince zehirlenerek öldürülmüştür. Bu gerçeklik Türk devletinin Kürt politikasının ne olduğunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir.
1993 yılından bu yana defalarca çatışmasızlık yaratılmış; demokratik siyasal çözüm arayışı olmuştur. Bu gerçeklik mücadelenin sadece silahlı mücadele olmadığını ortaya koymaktadır. Tüm amaç sorunu siyasal mücadele ve müzakere yöntemleriyle çözmektir. Tüm bu süreçler demokratik siyasal mücadele ve demokratik siyasi çözüm için çok önemli birikim oluşturmuştur. Rêber Apo’nun barış ve demokratik toplum projesi de Özgürlük Hareketi’nin 50 yıllık mücadelesinin yarattığı birikime dayanmaktadır. Türk devletinin özellikle son 10 yılda yürüttüğü şiddetli ezme ve tasfiye amaçlı saldırıları sonuç vermeyince tüm bu etkenlerin birleşik etkisiyle Devlet Bahçeli, Önderliğe çağrı yapmak zorunda kalmıştır. Rêber Apo da 50 yıllık mücadelenin ortaya çıkardığı birikime dayanarak çatışma durumunu siyasi ve hukuki zemine taşıyabilirim, diyerek Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni başlatmıştır. 27 Şubat 2025 çağrısının arkasındaki gerçeklik bunlardır. 27 Şubat çağrısı PKK’nin neden fesih edilmesi ve Türkiye’ye karşı silahlı mücadelenin neden sonlandırılması gerektiğini tarihsel ve güncel temelleri çerçevesinde ortaya koymuştur. Kürt sorununun nasıl ortaya çıktığı ve nasıl çözülmesi gerektiği de belirtilmiştir. Rêber Apo her fırsatta bu çağrıya bağlı olduğunu vurgulamaktadır.
Rêber Apo, Demokratik Toplum Manifestosu’nda, PKK’nin feshi ve silahlı mücadelenin sonlandırılmasının yeni bir başlangıç olduğunu söylemiştir. Rêber Apo her zaman mevcut koşullarda en etkili mücadele nasıl yürütülür sorusunun cevabını vermiştir. Bunu sadece Kürt halkı için değil, tüm insanlık için yapmıştır. Zaten Rêber Apo Kürt sorunuyla ilgili her şey evrenseldir, diyerek Kürt sorununun çözümü ile dünya genelindeki askeri ve siyasi gelişmelerin bağını ortaya koymuştur. Kürt sorununun evrensel yanını ve bölgesel özelliklerini görmeden ortaya konulacak mücadele ve çözüm yolları duvara toslama gibi sonuçlar doğurur. Rêber Apo da bu yönlü çözümlemeleri en iyi yapan siyasi lider olarak Kürtler için büyük şanstır. Zaten çok derin ideolojik, teorik ve siyasi çözümlemelerle tarihsel toplum gerçeği içinde “Kürt aklını” yaratarak Kürt halkına en büyük hizmeti yapmıştır. Rêber Apo insanlık ve Ortadoğu çözümlemeleriyle Ortadoğu ve tüm insanlığa da büyük hizmetlerde bulunmuştur. Zaten kadınlar için ortaya koyduğu kadın özgürlük çizgisi ve kadın kurtuluş ideolojisi kadınlar için muazzam ufuklar açmış; kadın özgürlük mücadelesinin tüm dünyada görülmedik düzeyde ivme kazanmasını sağlamıştır.
Rêber Apo bu sürecin sadece İmralı’da yapılacak müzakerelerle sonuca gideceği yaklaşımı içinde olmamıştır. Kuşkusuz Kürt sorununa önderlik edenlerin idam sehpasından masaya getirilmesi önemlidir. Kürt sorunu masaya taşınmıştır. Eksikleri ve yetersizlikleri olsa da bu başlı başına önemlidir. Ancak siyasal mücadeleler güçle ilgili bir konudur. Güç de tabiki sadece askeri kapasite değildir. Güç, çok boyutlu bir konudur. Birçok boyutun bileşkesidir.
Rêber Apo, Barış ve Demokratik Toplum Süreci diyerek barış ile demokratik toplum arasındaki bağı da ortaya koymaktadır. Bu açıdan sık sık komünlere dayalı demokratik toplumun inşa edilmesinden söz etmektedir. Kürt halkının güçlü bir toplum ve güçlü bir halk olması için komünlere dayalı demokratik toplumun inşa edilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. İki yıllık çatışmasızlık süreci toplumu örgütleme konusunda çok önemli bir fırsattı. Bu fırsat doğru değerlendirilmemiştir. İmralı’daki görüşmelerden ne çıkacak, devlet ne adım atacak gibi beklentili yaklaşımlar bu altın değerindeki ayların heba edilmesini beraberinde getirdi. Bu sürecin hakkı verilmedi. Halkımız belli bir duyarlılık gösterse de bu süreklileşmemiştir.
Barış ve demokratik toplum sadece Kürtleri değil, tüm halkları ve demokrasi güçlerini ilgilendirmektedir. Kürt sorununun varlığı ve çözümsüzlüğü Türkiye genelinde olumsuzluklar ortaya çıkarmaktadır. Ancak Türkiye’de demokrasi güçleri ve sol, Kürt sorununu yakından ilgilendiren bu konuya gereken duyarlılığı göstermemektedir. Aslında bu Türkiye gerçeğini anlamamaktır. Başlarına gelen olumsuzlukların kaynağını görmemektir. Şu anda devletle Rêber Apo arasında bir müzakere süreci sürmektedir. Devlet bu işin içinde olsa da demokrasi güçleri dahil hiçbir kesimin bu süreçle bağlantılı ve ilgili olmasını istemiyor. Kendine göre Rêber Apo ve Özgürlük Hareketi’ni bu konuda yalnız bırakarak kendi konumunu zayıflatmak istemiyor. Demokrasi güçleri ve sosyalist sol da sanki devletin istediğini yapar gibi Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne aktif katılıp destek vermiyor. Karşıtlık yapılmıyor, destekliyoruz denilse de bunun pratik karşılığı olmuyor. AKP karşıtlığı onların doğru yaklaşım göstermelerini engelleyen etken haline gelmiş. AKP şöyle olumsuz, böyle olumsuz, bununla mı çözülecek diyerek negatif bir üslupla sürece karşı inançsızlık ortaya konuluyor. Böylece onlar da iktidardan bekliyor; bizim üstümüze düşen nedir demiyorlar. Bunun doğru bir demokratik duruş olmadığı açıktır.
Öte yandan Kürt sorunundan başka bir sorun yok mu, Türkiye’nin başka önemli sorunları var diyerek tutumlarını normalleştirmeye çalışıyorlar. Kuşkusuz Türkiye’nin başka sorunları da var. Ancak tüm sorunlar Kürt sorununun çözümsüzlüğünden etkileniyor. Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı savaş yürütüldüğü müddetçe işçilerin hak mücadelesi de karşılığını bulmuyor. Çünkü Türkiye’nin kaynaklarının önemli bölümü savaşa aktarılıyor. Bu savaş ortamında baskılar da had safhada oluyor. Kürt sorununun çözümsüzlüğü Türkiye cephesinde de baskı, şiddet ve zor demektir. Aslında bu gerçek 100 yıllık Türkiye siyasi tarihinde açıkça görüldüğü halde hala bu gerçekliğin görülmemesi solun ve demokrasi güçlerinin önemli bölümünün Türkiye’de yaşananlara şaşı baktığını göstermektedir. Barış ve demokratik toplum sürecinde yaşanan en büyük eksiklerden biri solun ve tüm demokrasi güçlerinin bu sürece yetersiz yaklaşımıdır. Kuşkusuz sol ve demokrasi güçleri diğer kesimlere göre daha olumlu yaklaşım içinde görülse de konunun önemi dikkate alındığında barış ve demokratik toplum sürecine yetersiz yaklaşıldığını belirtmemiz gerekir.
Türkiye’de sol ve demokrasi güçlerinin sürece yetersiz yaklaşımında Kürt demokratik güçlerinin de belli bir sorumluluğu bulunmaktadır. Son zamanlarda Kürt demokratik güçleri içinde Türkiye’deki demokrasi güçlerini önemsemeyen yaklaşımlar görülmektedir. Halbuki Kürt sorununu demokratik siyasal temelde çözme stratejisi Türkiye’deki demokrasi güçlerini de bu mücadelenin içine çekmeyi gerektirir. Bu demokrasi güçleri ile zaman zaman bir ilişkiyi değil, Türkiye’yi demokratikleştirme mücadelesinde ortaklaşmayı gerektiriyor. Kürt demokratik siyasetinin hedefi sadece milletvekili ve belediye başkanı seçtirmek olmamalıdır. Başarısı Türkiye’deki demokrasi ve sol güçlerle ne düzeyde ilişki ve ittifak geliştirdiğine bağlı olacaktır. Seçimlerde yüzde 20 oy hedefine ulaşmaktan söz ediliyor. Bunun Türkiye cephesindeki ilişkilerin güçlenmesiyle sağlanabileceği açıktır.
Türk devleti yüzde 7 barajını bile Kürt demokratik siyaseti Türkiye’deki demokrasi güçleri ile ittifak kurmasın diye düşürdü. Böylece strateji ve demokratikleşmeyi değil, sadece bazı Kürtleri milletvekili seçtirmeyi düşünenler, biz yüzde 7 barajını aşarız bu nedenle ittifak kurmaya gerek yok, diyebilecektir. Zaten Kürt oyları ile başkaları milletvekili seçtiriliyor demagojisi son zamanlarda daha fazla dillendirilmeye çalışılmaktadır. Bunun gerçeklikle hiçbir alakası yoktur. 2015’te stratejiyi düşünmeyen, sadece milletvekili seçilme hesabı yapanlar parti ile girmeyelim, bağımsız olarak girelim diyorlardı. Çünkü yüzde 10 barajı aşılmazsa milletvekili olamama kaygıları vardı. Halbuki Türkiye’de demokrasi güçleri ile ittifak yapılınca 2015 7 Haziran seçiminde 80 milletvekili çıkarıldı. Eğer bağımsız girilseydi ve Türkiye demokrasi güçleri ile geniş ittifak yapılmasaydı en fazla 35, taş çatlasa 40 milletvekili çıkarılırdı. Demek ki Kürt oylarıyla başkaları milletvekili oluyor demagojisi bir çarpıtmadır. Gerçeği anlamayanlara seslenmektir. Aksine yapılan ittifakla sadece daha fazla Kürt milletvekili çıkarılmamış, ortak demokrasi cephesi güçlendirilmiştir. Kürt oylarıyla başkaları milletvekili seçiliyor, tezinin tersi doğrudur. Eğer ittifak yapılmazsa daha az milletvekili çıkarılır ve Kürt demokratik hareketi siyasi olarak da daha etkisiz hale gelir.
Türkiye’deki seçim sistemine göre her bir derecelik oy artması önceki 2, hatta 3 dereceden daha fazla milletvekili çıkarılmasını sağlamaktadır. Bunu matematik bilen herkes görür. Bu açıdan Kürt oylarıyla şunlar bunlar milletvekili seçiliyor diyenlerin söyledikleri bir gerçekliği demagoji ile saptırma olmaktadır.
Son zamanlarda DEM Parti’nin oylarında bir yükselme olmuyor. Halbuki Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde oyların artması lazımdı. Bunun nedeni Türkiye cephesine seslenmedeki yetersizliktir. 2012 ve 2015’te büyük başarı elde eden HDK-HDP çizgisinden uzaklaşmadır. Kendini sadece Kürdistan ve Kürtlükle sınırlayan yaklaşım Rêber Apo’nun ortaya koyduğu stratejiye uygun bir yaklaşım değildir. Silahlı mücadeleyi sonlandırma ve demokratik siyasal mücadele stratejisine dönmek Türkiye’deki sol ve demokrasi güçlerine eskisinden daha farklı bakmayı gerektirir. Kuşkusuz sol ve demokrasi güçleri karakteri gereği Kürt halkının özgürlük mücadelesine destek verme sorumluluğu ile karşı karşıyadır. Şimdiye kadar eksik ve yetersiz de olsa bu destek belli düzeyde verildi. Artık Türkiye demokrasi güçlerine sadece destekçi gözüyle bakılamaz. Onlar artık yeni stratejimiz gereği Türkiye’yi demokratikleştirme stratejisinin ittifakı ve ortaklarıdır. Özcesi strateji değişikliği gereği Türkiye’nin demokrasi güçleri ve sol ile ilişki daha kapsamlı ve nitelikli olmak zorundadır. Bunu görmemek stratejisiz, dolayısıyla politikasız kalmak olur.
Süreç Rêber Apo tarafından yürütülürse gelişmeler ortaya çıkar
Rêber Apo sık sık demokratik cumhuriyet için demokratik entegrasyondan söz etmektedir. DEM Parti’nin de Demokratik Cumhuriyet Partisi olmasını öngörmektedir. Bu da açıkça Türkiye demokrasi güçleriyle birlikte demokratik cumhuriyeti yaratma siyasi hareketi olacaktır. Cumhuriyetin demokratikleşmesi de ancak Kürt sorunu başta olmak üzere Türkiye’nin temel sorunlarının çözümüyle gerçekleşecektir. Türkiye Cumhuriyeti izlediği 100 yıllık politika ile Kürtleri Türkiye’den uzaklaştırmıştır. Kürtler 100 yıllık politikalara itirazlarını çok güçlü biçimde ortaya koymuşlardır. Türkiye’de Kürtlerle Türkler birlikte yaşayacaklarsa, Türk-Kürt kardeşliği gerçekleşecekse bu, demokratik entegrasyonla cumhuriyetin demokratikleşmesiyle sağlanacaktır. Demokratik Cumhuriyet Partisi, Kürt demokratik güçleriyle Türkiye’nin demokratik güçlerini bir araya getirip demokratik cumhuriyeti sağlama programı temelinde demokratik entegrasyon sağlanacaktır. Bu, Türkiye’de on yıllardır mücadele birikimine dayalı olarak demokratik devrimi gerçekleştirmek olacaktır. Türkiye’de demokrasi güçleri ve sol hareketler on yıllardır demokratik devrim mücadelesi ve demokratik Türkiye hedefi ile mücadele ettiler. Rêber Apo Kürt halkının ve Türkiye halkının demokratikleşme mücadelesinin bu birikimi yarattığını görerek bunu demokratik bir siyasi sistemle taçlandırmak istemektedir. Rêber Apo’nun demokratik cumhuriyet projesinin amacı budur. Bu, aynı zamanda Kürt sorununun demokratik çözümünün kalıcı biçimde gerçekleşmesini sağlayacaktır. Bu temelde gerçekleşen demokratik cumhuriyet Kürdistan’ın dört parçasındaki Kürt halkının özgürlük ve demokrasi çözümünün de önünün sonuna kadar açılması anlamına gelecektir.
Demokratik Cumhuriyet Partisi, Kürt demokratik güçleriyle Türkiye’nin tüm demokrasi güçlerini birleştirirse sadece ana muhalefet partisi haline gelmez. Türkiye’de siyasi yönetimin bir parçası haline gelebilirler. Aslında AKP iktidarı ömrünü tamamlamıştır. Toplumda AKP iktidarına tepki vardır. Zaten bu durum görüldüğü için CHP’ye kayyum atanmış, CHP bölünmeye uğratılarak alternatif olmaktan çıkarılmıştır. CHP içinden yeni bir parti çıkmıştır. Ancak sadece AKP karşıtlığına odaklanma olduğundan AKP’yi alaşağı edecek alternatif ortaya çıkarılamıyor. Yeni kurulan parti mevcut durumda ana muhalefet partisi olsa da AKP karşısında ne kadar alternatif olur bilinmez. Bu ortamda kurulacak cumhuriyet partisinin önü açıktır. Hem AKP’den rahatsız olanların oyunu alabilir, hem de CHP’ye giden oyların bir kısmı Demokratik Cumhuriyet Partisine akar. Çünkü Türkiye’nin gerçek ihtiyacı böyle bir partidir. Ancak böyle bir parti Türkiye’de önemli dönüşüm sağlatabilir. Bu açıdan Kürt demokratik güçleri ve Türkiye’nin demokrasi güçleri bu gerçeği görerek, en geniş yelpazede toplumsal kesimlere seslenerek önlerine çıkan bu tarihi fırsatı iyi değerlendirmelidirler.
24 Mayıs’tan sonra Rêber Apo ile 2 ay boyunca görüşme yaptırılmadı. Halbuki Rêber Apo’nun sunduğu taslak dönemsel devlet olan AKP tarafından değerlendirilip Rêber Apo ile uzlaşılan bir taslak haline getirilecek, bu taslak Özgürlük Hareketimiz ile de paylaşılacaktı. Ancak hem NATO toplantısının sonuçları beklenmiş hem de bazı konularda uzlaşma sağlanamadığından Rêber Apo ile görüşme yaptırılmamıştır. Bu iki ay içinde İmralı ile AKP arasında tam bir siyasal mücadele ve müzakere gerçekleşmiştir. 20 Temmuz’da Rêber Apo ile gerçekleşen 5 saatlik görüşme tümden olmasa da belli konularda bir uzlaşmanın sağlandığını göstermektedir. Nitekim Rêber Apo karşılıklı hassasiyetler dikkate alınmalı ve sürece dar yaklaşılmamalı derken bundan sonra da nasıl yaklaşılması gerektiğini ortaya koymuştur.
Anlaşılıyor ki, taslak hem diğer siyasi partilerle tartışılarak hem de Kürt Özgürlük Hareketi’ne gönderilerek Meclis’e taşınacak hale getirilmeye çalışılacaktır.
Kuşkusuz Özgürlük Hareketimiz Rêber Apo’nun belirttiği gibi yetersiz ve eksik de olsa önümüzdeki dönemde atılacak adımlara bir başlangıç olacaksa yasa taslağına olumlu yaklaşabilir. Zaten taslak Özgürlük Hareketimize ulaştığında yasa taslağına yönelik görüşlerini kamuoyu ile de paylaşır. Rêber Apo Türk-Kürt kardeşliğini yeniden kurmaktan söz ediyor. Bunun ifadesi cumhuriyetin demokratikleşmesidir. Kürtlerin temel demokratik haklarına kavuşmasıdır. Bunun da olması açısından yerel demokrasinin sağlanması gerekir. Böylece Kürtler açısından öz yönetim de gerçekleşmiş olur. Rêber Apo çerçeve yasayı bu sonuçları yaratacak bir başlangıç olarak görmektedir. Bu başlangıcın siyasi zemini bu yasayla sağlanmış olacaktır. Rêber Apo’nun DEM Parti aracılığıyla gönderdiği mesaj bunu içermektedir. Anlaşılıyor ki, yasa taslağı üzerinde yoğun tartışmalar olmuş, sürece bir adım attırmak açısından bir uzlaşma sağlanmıştır. Bu çıkacak taslağın uygulanma biçimi ise belki çıkacak yasadan daha önemli olacaktır.
Hala yasayı ne bizler ne de kamuoyu görmüştür. Biz sadece DEM Parti’nin yaptığı açıklamalar üzerinden bazı görüşlerimizi dile getiriyoruz. Biz de Rêber Apo gibi sürecin ilerletilmesi konusunda hassasız ve üzerimize düşeni yapmaya çalışıyoruz. Tabi ki her zaman söylediğimiz gibi bu süreç ancak Rêber Apo tarafından yürütülürse pratikte gelişmeler ortaya çıkar. Bu açıdan dün olduğu gibi bugün de Rêber Apo’nun özgür yaşar ve çalışır konumda olması ve siyasi statüsünün belli olması çok önemli olmaktadır. Rêber Apo’nun özgürlüğünü hedeflemeyen hiçbir proje başarılı olmaz. Bu yönüyle bundan sonra da Rêber Apo’nun fiziki özgürlüğünün olmazsa olmaz olduğunu vurgulamaya devam edeceğiz.