KAOSTAN, KRİZDEN ÇIKMANIN YOLU DEMOKRATİK ENTEGRASYON ÇÖZÜMÜDÜR

Abdullah Öcalan Sosyal Bilim Akademisi Üyesi Duran Kalkan Komînal’in sorularını yanıtladı:

ekleyen Komînal

YAZIYI KÜRTÇE OKU

Komînal: Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin şehitleri anılıyor. Şehit ailelerinin bu süreçteki rolü ve gösterdikleri kararlılığı nasıl değerlendiriyorsunuz? Önder Apo’nun da bu konuda bir açıklaması oldu. Bu sürecin şehitler anısına saygının bir gereği olduğunu belirtti. Önümüzdeki süreçte şehitlerin mücadelesine sahip çıkılması açısından neler söylenebilir?

 Duran Kalkan: Hareket yönetimimiz geçen dönemin yoğunluğu nedeniyle ilan edemediği şehitlerini Ağustos’un ikinci yarısıyla Eylül ayının ilk yarısında ilan etti. Başta şehit ailelerimiz olmak üzere tüm halkımız tarafından özgürlük mücadelesi şehitleri büyük bir bağlılıkla, heyecanla anıldı, sahiplenildi. Başta Önder Apo olmak üzere çeşitli kurumlar, yönetimimiz önemli açıklamalar yaptılar. ‘Kürt Halkı Şehitlerini Anıyor’ sloganı altında etkili bir halk hareketi, şehitleri anma temelinde gelişti. Bu temelde öncelikle ilan edilen şehitlerimiz şahsında tüm Özgürlük Mücadelesi Şehitlerimizi saygı, sevgi ve minnetle anıyorum. Eylül ayının sonlarında şehit düşen büyük şehidimiz Rıza yoldaşı, yine “Güneşimizi Karartamazsınız” şiarı temelinde büyük bir şehadet direnişi geliştiren, komploya karşı Önder Apo etrafında ateş çemberi oluşturan kahraman şehitlerimizi, onlar şahsında tüm Ekim ayı şehitlerini yine saygı, sevgi ve minnetle anıyorum, amaçlarını başarma ve anılarını yaşatma sözümüzü yineliyorum.

Önder Apo “PKK’nin şehitler partisi” olduğunu ifade etti. Haki Karer’in anısının örgütlenmesi olduğunu söyledi. Şehitlerimizin PKK biçiminde yaşadığını halkı eğitip öncülük ettiğini belirtti. Şimdi de içinde bulunduğumuz Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin “şehitlerin anısının gereği olarak geliştirildiğini” belirtiyor. Fuat ve Rıza arkadaşların anısına verdiği mesajda “yeni süreçteki mücadelemizin esin kaynağı olacaklar” demişti. Bu sürecin temel esin kaynağı yönlendirici ve ilham verici gücü kesinlikle kahraman şehitlerimizdir. Bu süreç 1976-77 yılından itibaren başlayan ve günümüze kadar da gelen kahramanca mücadelenin sonucunda ortaya çıktı. Bu mücadeleyi Önderlik geliştirdi, şehitlerimiz var etti ve ete kemiğe büründürdü. Dolayısıyla “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” temelinde yeni bir süreç başlatmak, yeni başlangıçlar yapabilmek, yeni bir umut ve heyecan oluşturabilmek kesinlikle şehitlerimizin gücü sayesinde oluyor. Yarattıkları değerler, verdikleri güç bu tür yeni ve tarihi çıkışlar yapmaya imkan veriyor. Başka türlü olamazdı.

Başta şehit anneleri olmak üzere şehit ailelerimiz bu son dönemdeki şehit ilanlarına çok güçlü katıldılar, şehitler gerçeğini çok güçlü bir biçimde sahiplendiler. Bu temelde hepsini saygıyla selamlıyorum, şehit annelerimizin elinden öpüyorum.

Şehit anmalarında şu gerçek görüldü: Gerçekten de şehadet çizgisinde kendini yenileyen, yeniden var eden, yaşayan ve yürüyen bir halk gerçekliği, şehitler partisi olan PKK mücadelesiyle yaratılmıştır. Önder Apo şehitleriyle var olan yaşayan ve şehitlerin izinden yürüyen, ondan kopmayan bir halk gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Bu son anmalar ve şehitler gerçeğini çok güçlü sahiplenme bu durumu net bir biçimde açığa çıkardı. Şehitleriyle var olan, şehitleriyle duyan, anlayan, şehitleriyle yaşayan, şehitler gerçeğinden kopmayan ve uzaklaşmayan bir halk gerçeğinin ortaya çıktığı herkes tarafından görüldü.

Bu neye işaret ediyor: Bir; yaşayan gerçeklik, şehitler gerçekliğidir. Geçmişte, bugünde, gelecekte, en büyük güç kaynağımız şehitler gerçeğidir. Varlık ve özgürlük mücadelesine şehitler gerçeği öncülük ediyor. Öncü güç, örgütlü güç, önderliksel gerçekleşmeyi temsil eden güç şehitler gerçeğidir. Bunu net bir biçimde ortaya koyuyor. İkincisi; şehitleriyle var olan şehadet çizgisinde duygu ve düşüncelerini geliştiren, yaşamını örgütleyen bir halk gerçekliği ortaya çıkmıştır. Ne olursa olsun artık şehitlerinden kopmayan bir Kürt insanı var, kadını-erkeği var, yaşlısı-genci var, yaşayan temel gerçeklik olarak şehitler gerçeğine sahip çıkıyorlar.

Böyle bir şehitler öncülüğü ve bu öncülüğe bu düzeyde sahip çıkan, o temelde bilinçlenen, örgütlenen ve yürüyen halk gerçekliği var. Böylesine bir halk gerçekliği şunu göstermiştir ki; karşıtları ne olursa olsun, ne kadar saldırıya uğrarsa uğrasın her zaman kendi yolunu bulur, doğru yolda yürür, her türlü saldırıyı kırar özgür ve demokratik yaşamı mutlaka yaratır. Bu şehit anmaları bize bunu net olarak gösterdi. Kürt halkının artık böyle bir düzeye ulaştığını net bir biçimde ortaya koydu. O halde saldırı ne olursa olsun, inkar imha hangi biçimlerde yürütülmeye çalışılırsa çalışılsın bu halkı hiç kimse şehitlerinin izinden, davasından koparamaz. Şehitlerinin yarattığı bilinç ve örgütlenmeyi dağıtamaz, şehitlerin çizgisinde özgürlük yürüyüşünü zafere götürmekten alı koyamaz. Bu net bir biçimde bir kere daha ortaya çıktı.

Güncel açıdan da şunu ifade edebiliriz: Halk şehitlerine çok büyük bir bağlılıkla sahip çıktığı gibi aynı zamanda bu sahip çıkış Önder Apo’nun 27 Şubat 2025 tarihli “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ile ortaya çıkan yeni sürece de sahip çıkma oldu. Geçmiş mücadelenin şehitlerine sahip çıkan halk, Önder Apo’nun geliştirdiği yeni sürece de aynı oranda sahip çıktığını dost-düşman herkese gösterdi. Böyle bir Önderlik ve halk bütünlüğü var. Bunu herkes gördü. Bu da Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin başarısı açısından oldukça önem arz eden bir durumdur. Çünkü herkes ‘süreç toplumsallaşırsa başarıya ulaşır’ diyor. Evet toplumsallaşmadan hiçbir süreç başarıya gitmez, şehit anmaları bize gösterdi ki; Barış ve Demokratik Toplum Süreci en azından Kürt cephesinde en ileri düzeyde toplumsallaşmıştır. Yediden yetmişe Kürt halkı, kadını-erkeği süreç konusunda bilinçlenmiş, süreci çok güçlü bir biçimde sahiplenir, onun gerektirdiği görev ve sorumlulukları yerine getirir hale gelmiştir. Bu, Kürt cephesi açısından oldukça büyük anlam ifade ediyor ve bu da gösteriyor ki Kürtler süreci başarıya götürmüş.

PKK, 12. Kongresi’nde şehitlere ilişkin önemli değerlendirmeler yaptı. Tarihi kararlar aldı. Bütün gelişmelerin yaratıcısı ve sahibinin şehitler gerçeği olduğunu ifade etti. Her şeyin şehadet çizgisinde yaratıldığını, kazanıldığını belirtti. Halka iki çağrı yaptı. Bir; ’50 yıllık mücadelenin ortaya çıkardığı en büyük değer olan şehitler gerçeğini her düzeyde sahiplenmek için size emanet ediyoruz. Bundan sonra parti adına siz sahiplenip yürüteceksiniz’ dedi. İki; ‘şehitler çizgisinden sapmayacaksınız, şehitlerden uzaklaşmayacaksınız, şehitler çizgisinde yürür mücadele ederseniz her zaman doğru yolda yürür ve başarı elde edersiniz’ dedi.

Ağustos sonu ve Eylül başında yapılan hala da devam eden şehit anmaları bize gösterdi ki halk bu çağrıya olumlu cevap veriyor. Kendilerine emanet edilen bu yüce değerlere canları pahasına sahip çıkıyor. Şehitler çizgisinde şehitlerin amaçlarını başarmak için tüm güçleriyle mücadele edeceklerini sözleriyle ve eylemleriyle ortaya koyuyor. Bu da son anmaların ortaya çıkardığı, kanıtladığı bir gerçeklik oldu.

Bazı çevreler korktular, ürktüler, engellemek istediler ama herhangi bir olumsuzluk yaşanmadan bu anmalar sürecin ruhuna uygun gerçekleşti. Bu da iki şeyi ortaya çıkardı. Bir; Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin Kürt cephesinde ne düzeyde güçlü ve etkili sahiplenildiğini ortaya koydu. İki; Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin başarıya ulaşması için demokratik entegrasyon çözümünün gerçekleşmesi için gerekli olan Demokratik Komünal Toplum örgütlülüğü için ne kadar güçlü bir zeminin olduğunu gösterdiği gibi örgütlenme ve eylem zeminini çok daha canlı hale getirerek güçlendirdi. Bunun üzerinden demokratik toplum inşa çalışmalarını en ileri düzeyde, çok yönlü ve etkili bir biçimde geliştirmek mümkündür. Var olan toplumsal zemin çok daha duyarlı ve güçlü hale geldi. Bundan sonrası bu temelde eğitim ve örgütleme çalışması yapacak olan kadrolara, devrimcilere, komünarlara kalıyor. Onların çalışmaları sonucu belirleyecek. İnanıyoruz ki, bu öncülük de tıpkı toplumun şehitlerine anmalarda gösterdiği sahiplik düzeyinde bu sonuçlara sahip çıkacak ve bu zemini güçlü bir demokratik toplum eğitimine ve örgütlülüğüne dönüştürecektir.

Aynı durum Türkiye’deki halklara yayılır mı, ne oranda yayılır, dolayısıyla bir Türkiye başarısına dönüşür mü, ne zaman dönüşür, bunu kuşkusuz önümüzdeki çalışma ve mücadele süreci belirleyecek. Bu açıktır ama Kürt cephesinde sürecin en güçlü biçimde sahiplenildiği, en derin biçimde toplumsallaştığı ve en etkili bir biçimde de gereklerini yerine getirildiği açığa çıkmıştır.

 Çerçeve yasanın çıkışı ve sonrasındaki gelişmeler biliniyor. Devletin, Önder Apo’ya statü vermekte ve resmi bir rol atfetmekte gösterdiği isteksizliği nasıl değerlendiriyorsunuz? Önder Apo’nun fiziki özgürlüğünün sağlanmasının sürecin gelişimi açısından önemi nedir? Ayrıca Avrupa Parlamentosu’nun Aralık ayında Umut Hakkı gündemini yeniden görüşeceğini açıklamasının sürece nasıl bir etkisi olur?

Hem tarihsel değişim ve dönüşüm bakımından önemli hem de güncel siyasetin yürütülmesi açısından önemli konular. Devletin özellikle AKP iktidarının süreci yürütmede Önder Apo’ya statü vermede, Önder Apo’nun sürecin başarısı için etkili çalışır koşullara sahip hale gelmesinde isteksiz olduğu bir gerçektir, bu gözle görülebiliyor. Bu durum aslında “Çerçeve Yasa” denilen yasada da görülüyor. Hareket yönetimi olarak bizim ve Önder Apo’nun bütün uyarılarına rağmen yasayı bu şekliyle çıkardılar. Şimdi uygulayamıyorlar. Çünkü birçok bakımdan uygulanması mümkün olmayan bir yasa oluyor. Örneğin yasa çok büyük oranda PKK’yi içermiyor, ‘PKK için çıkarılmış bir yasa!’ deniliyor da ama PKK’lileri içermiyor. Örneğin Önder Apo’yu içermiyor. Örneğin 800 kadrosunu içermiyor. PKK için çıkarılmış bir yasa olarak tanımlanıyor ama aslında PKK’liler için çıkarılmış bir yasa değildir. PKK’nin taraftarları için çıkarılmış bir yasa gibi duruyor. Somut durum budur. Bunu da PKK’lilerin eliyle, Önder Apo eliyle uygulamak istiyor. Hem PKK’lileri dışlıyor, örgütü, halkı, kadroyu, yönetimi, savaşçıyı, sempatizanı birbirinden ayırıyor ve bölüyor, hem de bunlar içerisinde yönetimi, Önderliği dışlıyor ama uygulamasını da bunlar üzerinden yapmak istiyor. Bu kadar çelişkilerle dolu bir yasa oluyor. Siyaseten de hukuki bakımdan da ciddi çelişkileri var. İnsan buradan bakınca devletin de iktidarın da genel olarak Türkiye Cumhuriyeti diyelim PKK’yi içine almaya hazır ve istekli olmadığı görülüyor. PKK’yi içine alacak bir açıklıkta ve genişlikte değildir. Tekçi cumhuriyet PKK’ye dar geliyor çünkü PKK 60 milyon Kürdü temsil ediyor. 60 Milyon Kürde ya ayrı bir devlet vereceksiniz ya da bir devlete entegre edecekseniz. Burada ortada duramaz. Yapılmak istenen müzakere, diyalog, süreç aslında böyle bir dahiliyetin sağlanmasını içeriyor ama bunun gereklerine göre devlet-iktidar gerekli zihniyet ve politika açılımlarını yapmış değildir.

Yasa bu biçimde sonuç vermez demeyeyim, uygulanamaz bile!

Ortada Demokratik Cumhuriyet, demokratik siyaset yoktur. Tekçi, Türkçü, Sünni İslam, ideolojik ve ulus-devlet var. PKK’yi de bunun içine sığdırmak istiyor. PKK zaten ona sığsaydı dağa çıkmazdı, gerilla olmazdı, bu kadar mücadele gelişmezdi. Geçen 50 yıl böyle yaşanmazdı. Bunlar görüldü. Böyle yaşanmıyor, bunu değiştirelim-dönüştürelim deniliyor ama ortada değişim-dönüşüm yapacak bir zihniyet ve siyaset yoktur. Henüz Kürdü inkar eden zihniyet ve siyasette ciddi bir değişiklik ortaya çıkmış değildir. Dil ucuyla Kürdün var olduğu söyleniyor ama nasıl bir Kürt? Kürt halkı tanımlanmıyor. Halksa, hakları verilmek istenmiyor, görülmek istenmiyor. Bu yaklaşım hala devam ediyor. Yasada da böyledir.

Yasanın uygulanmasına yaklaşımda da böyledir. Yasa bu biçimde sonuç vermez demiyeyim, uygulanamaz bile. Yasanın uygulanabilmesi için yeni yaklaşımlara hatta yeni yasalara ihtiyaç var. Bu uygulanamaz yönlerinin yasanın içerdiği kurullar tarafından ortadan kaldırılması, düzeltilmesi gereklidir.

Bu konuda Önder Apo’nun birçok önerileri, tartışmaları, uyarıları oldu. Yasanın hazırlık sürecinde de vardı. Yasa çıktıktan sonda da oldu. Bunlar ne kadar dikkate alınıyor, alınacak, gerçekten bu temelde düzeltmeler değişiklikler ne kadar yapılacak onu önümüzdeki günler gösterecek. Henüz pratik bir uygulama bu konuda görülmüyor. Bu açık bir durumdur. Oysa hareket ve halk olarak biz hep söyledik. PKK’nin 12. Kongresi çok net karar aldı. Kongre öncesinde ‘kongreyi ancak Önder Apo toplayabilir, biz toplayamayız’ dedik. Önder Apo toplanmasını istedi, yazılı-görüntülü perspektif sundu. O zaman da ‘biz kongreyi toplar ve karar alırız ama uygulama Önder Apo’ya ait olur’ dedik. Nitekim PKK’nin 12. Kongresi böyle karar da aldı. Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın istediği kararlar oldu ama onların altına da ‘Bu kararların uygulanmasını ancak Önder Apo yapar’ kararını aldı. Dolayısıyla PKK’nin örgütsel yapısının sona erdirilmesi, silahlı mücadele stratejisinin sona erdirilip hareketin siyasi mücadele stratejisi temelinde yeniden yapılandırılması, yeni tarzda mücadele eder hale gelmesi gibi temel kararların tek uygulayıcı ve yönetici gücü Önder Apo’dur. Dolayısıyla Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü olmadan silahsızlanma olmaz, demokratik siyasi mücadele yürütmenin koşullarları oluşmaz, fesih kararı uygulanamaz.

Fakat mevcut haliyle özellikle iktidar çevrelerinde görülen şey şudur: Hem Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü olmasın, özgür yaşar ve çalışır koşullara kavuşmasın hiçbir statüye sahip olmasın hem de bu kararları uygulasın! Böyle olmaz. Ama Önder Apo “bu koşullarda ancak buraya kadar yapabilirim, bundan öte rol oynamam isteniyorsa o zaman pratik iş yapmamın uygun koşulları oluşturulmalı, içinde bulunduğum koşullar çalışma yapmaya uygun hale getirilmeli” diye onlarca kez ifade etti. Yönetim olarak biz de bunu çok söyledik, halk bunu her gün söylüyor. Bu konuda Önderlik, Örgüt ve Halk düzeyinde tam bir birlik var. Bu birliği bölüp parçalamaya, çeşitli biçimlerde tartışarak psikolojik savaşla farklı göstermeye çalışıyorlar ama bunların hiçbiri tutmuyor. Kürtler bu konuda son derece bilinçlidir. Önderliğiyle, örgütüyle, halkıyla tam bir bütün olmuştur. Kendiliğinden değil, 50 yıllık mücadele bunu yarattı. Dolayısıyla basit oyunlarla, psikolojik savaş yöntemleriyle bunu bozmak, farklı duruma getirmek mümkün değildir. O halde gerçeği görmek gerekiyor.

Eğer Türkiye bu ateş çemberinden rahat çıksın isteniliyorsa bu gerçeklerin görülüp bu adımların atılması lazım. Bunun da temel koşulu Önder Apo’nun fiziki özgürlüğünün sağlanması, Önder Apo’nun bu süreci etkili bir biçimde yürütür-yönetir hale gelmesidir. Başka türlü olmaz. Mevcut haliyle böyle bir durum oluşmuş değildir. Yasa çıkarken bazı vaatlerde bulundular, ‘yasa çıktıktan hemen sonra İmralı’ya gazeteciler, aydınlar gidecek, kapılar açılacak ve her türlü iletişim sağlanacak’ diye söyledir. Fakat yasa çıktı ve üzerinden iki aya yakın bir süre geçti hiçbir adım hala görülmüş değildir. Bu süre içerisinde değil grupların İmralı’ya gitmesi ve Önder Apo’nun birçok çevreyle iletişim kurması, Dem Parti İmralı heyeti yasa çıktıktan 40 gün sonra bir sefer gidebildi.

Bilindiği gibi çerçeve yasa meclisten rekor oyla geçti. Buna rağmen neden korkuluyor?

Evet rekor oyla meclisten geçmiş bir yasa var. İktidar ‘elim zayıf güçsüz’ de diyemez. Hem meclis komisyonunun raporunda Türkiyenin demokratikleşmesinin yasaları çıkartılcak ve Kürtlere hakları verilecek hem de onun uygulanmasının önünü açacak çerçeve yasa mecliste rekor oyla geçti. Sürece verilmiş bu kadar güçlü bir destek var. Ama buna rağmen pratik adım atılmıyor. Çünkü iktidar isteksizdir, her şeyi kendi çıkarlarına göre, seçim oyunlarına göre, iç siyasetin gereklerine göre düzenlemek, alet etmek istiyor. Bu yaklaşım doğru değildir. Bunun için bir mücadele var, çok çeşitli biçimlerde bu mücadele sürüyor. Daha fazla da sürdürülmesi gereklidir. Özellikle de Türkiye’nin içindeki mücadeleler, konferanslar oluyor, çeşitli etkinlikler var. Bunların hepsi çok önemlidir ve çok daha fazla geliştirilmesi gerekiyor. Aydınların, siyasetçilerin, sanatçıların, kadınların, gençlerin Türkiye toplumunun bu sürece çok daha fazla sahip çıkması gerek.

Evet dıştan destek de önemli. Aslında dıştan da güçlü bir biçimde destek var. Dıştan bu sürece dönük, Önder Apo’ya dönük kamuoyu desteği iyidir. Fakat devletlerin desteği, siyasetin desteği aynı düzeyde değildir. Siyasette iki yüzlülük var. Bir taraftan ‘destekliyoruz’ diyorlar, arkadan AKP’nin bu yaklaşımlarına onay veriyorlar. Belli ki gizliden anlaşmalar yapıyorlar. Avrupa kurumları da öyledir. Avrupa Konseyi de öyledir. Aslında yeniden yargılanma, Umut Hakkı konusunda öncesinden de olabilirdi, çünkü 14 yıl geçti. AİHM’nin kararının Avrupa Konseyi’nin uygulama koyması gerekiyordu. Şimdi Aralık ayında yeniden görüşecek, Türkiye’den çeşitli kurumlardan, hukuk kurumlarından başvurular var. Bunun tartışılması da önemlidir, bu da önemli bir mücadele alanıdır. Böyle bir süreçte yürütülen bu mücadele de önemlidir. Fakat Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi ne karar verecek çok belli değildir. Geçen süreçte yaşananlara bakınca insan çok umutlu olamıyor. Umutlu olmak, umutlu konuşmak istiyoruz ama realite çok onu yansıtmıyor. ‘Olmaz’ dememek lazım fakat net bir durum da yoktur. Durum böyledir diye mücadelede bir tavsama, zayıflama, geri çekilme kesinlikle olmamalıdır. Bakanlar Komitesi karar almayabilir ama bu konuda ne kadar çok etkinlik gösterilirse, başvuru olursa, umut hakkı üzerinde ne kadar mücadele olursa bu da Önder Apo’nun özgür yaşar ve çalışır koşullara kavuşması için o kadar fayda sağlar. Bu nedenle mücadeleye devam etmek lazım.

Mehmet Uçum’un Önder Apo’nun yer alacağı alt kurullara ilişkin bir açıklaması oldu. Önder Apo sürecin başından beri “Barış ve Siyasallaşma Kurulu’ tanımlaması yapıyor, sürecin ancak böyle gelişebileceğine dikkat çekiyor. Önder Apo’nun sürekli olarak bu iki başlığa vurgu yapması ve iki başlığı da birlikte kullanmasını nasıl okumak gerekir?

Bu çerçevede şunu belirtelim: Neden Takip ve Değerlendirme Kurulu diye tanımlanan ya da alt komisyonlara karar verdiğini söyleyen kurum; onların içeriğinin nasıl olduğuna, nasıl çalışacağına dair bir açıklama yapmadı da Mehmet Uçum yaptı? Doğrusu onu anlayamadık. Denebilir ki; Cumhurbaşkanlığı danışmanlarından biridir ama Mehmet Uçum gibi onlarca Cumhurbaşkanı danışmanı daha var. Bir de o kurulu Cumhurbaşkanı yardımcısı olan Cevdet Yılmaz yönetiyor. Çıkartılan yasaya göre de böyledir, fiili olarak da böyledir. O halde kurum başkanı olarak Cevdet Yılmaz neden açıklama yapmadı ya da yapmıyor ama Mehmet Uçum yapıyor? Bir defa bu anlaşılmaz bir durumdur. Öyle kolay kabul edilir bir durum da değildir. Bu işin içinde bir terslik var. Mehmet Uçum sadece kurulun tanımlanmasını da yapmadı. Aynı zamanda Önder Apo’ya İmralı’da nasıl bir tesisin yapıldığını, çalışma koşullarının oluşturulduğunu kamuoyunu etkilemeye dönük sözlerle anlatmaya çalıştı. Arkasına da ‘Tayyip Erdoğan yeniden cumhurbaşkanlığına adaydır’ diye ekleme yaptı. Bunların birbiriyle ilişkisi neydi onu da anlayamadık. Aslında Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı adaylığı açıklanacaksa bunu kendisi değil de ya da yardımcıları değil de Mehmet Uçum açıklayacaksa başka bir açıklamayla bunu yapabilirdi. Önder Apo’ya dair yapılan açıklamaların yanına onu da koymanın ne anlamı var? Mehmet Uçum’un açıklamaları karışık ve çelişkilerle doludur.

Şunu söylememiz gerek: Örneğin İmralı’da ‘villa yapıldığını’ söyleyenler de oldu. ‘İmkanlarla dolu bir evin yapıldığını’ da söyleyenler var. Mehmet Uçum da çok uygun koşulların oluşturulduğunu söylüyor. Bunu niye söylüyor ve propaganda yapıyor, insan anlayamıyor. Öyle yapacaklarına İmralı’nın kapılarını açsınlar, basın ve diğer kurumlar gitsin. Villa mı yapılmış, ünite mi oluşturulmuş ne yaratılmışsa görsünler. Hiçbir şeyi gösterme ve tam bir tecrit uygula, herkese yasakla, görüşme yaptırtma ondan sonra da çıkıp ‘iyi şeyler yaptık’ diye propaganda yap. Bu da iyi bir tutum değildir. Kamuoyunu aldatmaya dönük bir propaganda çalışmasının olduğu açığa çıkıyor.

Bir açıklama değil de ortada birilerini bir şeye ikna etmeye dönük bir propaganda çalışması var. Eğer gerçekten öyleyse kamuoyuna dönük açıklık ilkesi işlesin herkes görsün ve kararını kendisi versin. Mehmet Uçum’un sözleriyle insanlar karar vermesin. Bir yanı budur.

Diğer yandan ‘Silahsızlanma ve Strateji Koordinasyon Alt Komisyonu’ diye ilginç bir kurul açıklandı. Güya ‘barış ve siyasallaşma kurulu’ tanımlaması daha önce DEM Parti adına yapılan basın toplantılarında söylenmiş-deşifre olmuş, karar veren kurul da onların talimatını uygular pozisyonuna düşmemek için adını değiştirerek ‘Silahsızlanma ve Strateji Komisyonu’ yapmış. Halbuki en çok konuşulan, en çok deşifre edilen, en fazla dillendirilen kavram ‘Silahsızlanma’ydı. Eğer başkalarının söyledikleri ‘Takip ve Değerlendirme Kurulu’ üzerinde baskı oluşturuyorduysa en çok baskı oluşturacak kavram ‘Silahsızlandırma’ kavramıydı.

Önder Apo, ‘Barış ve Siyasallaşma Koordinatörü’dür

Dolayısıyla o tanımlamanın da gerçekle bir alakası yoktur. Bu süreci yürüten iktidar çevreleri böyle diyerek karşıtlarını, DEM Partiyi, çeşitli basın çevrelerini suçlamak istiyor. Bunu da herkesin bilmesi gerekiyor. Gerçek öyle değildir. Önder Apo, Devlet Bahçeli’nin yaptığı tanımlamayı esas alıyor. Kendisi için geçerli olanın o olduğunu söylüyor. Dolayısıyla olacaksa bir kurul ‘Barış ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü’ biçiminde olursa kabuldür. Önder Apo’nun çalışacağı kurul kesinlikle böyle bir kuruldur. Bunu Kürt kamuoyu, demokratik çevrelerin iyi bilmesi gerekiyor. Önder Apo ‘Barış ve Siyasallaşma Koordinatörü’ olarak hareket ediyor. Bir de Önder Apo böyle bir kurul içerisinde birçok insandan bir tanesi değildir. Bunun başkanı, bunun koordinatörüdür. Devlet Bahçeli de Önder Apo’nun statüsü için ‘Barış ve Siyasallaşma Koordinatörü olsun’ dedi. Önder Apo’yu tanımlayan demokratik çevreler bilmelidirler ki Önder Apo ‘Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörü’ olarak hareket ediyor. Hem isim olarak böyle tanımlanmazsa hem de koordinatör olarak görev yürütmezse Önder Apo’ya ilişkin herhangi bir statü belirlenmiş olmaz. O durumu ne Önder Apo kabul eder ne hareketimiz kabul eder, ne de Kürt halkı bunu kabul eder. Demokratik çevreler de bunu kabul etmezler. Bunu herkesin bu biçimde bilmesi lazım.

Kavramlar niye bu kadar önemli? Çünkü Önder Apo süreci ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ olarak tanımladı. Çağrıyı, ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ olarak yaptı. Silahsızlanma bunun içerisinde çok dar bir alanı ifade ediyor. Kongrede hareket olarak ‘Silahlı Mücadele Stratejisi’ne son verdik. Bir buçuk yıldır bir kurşun bile patlamamıştır. Türkiye’de savaş yoktur. 11 Temmuz 2025’te 30 arkadaşımız silahlarını yaktı ve silahlı mücadele konusunda tutumumuzu ortaya koydu. Bütün çatışma alanlarından güçlerimizi geri çektik. Provokasyon ve çatışmaya meydan verecek hiçbir durum bırakmadık. Dolayısıyla silah bitti. Silahsızlanma esas olarak gerçekleşmiş durumdadır. Daha neyi gerçekleştireceğiz.

Peki yeni oluşan kurulun adına ‘silahsızlanma’ diyerek ne yapacaksın! Bir de ‘Strateji koordinatörlüğü’ deniliyor. Neyin stratejisini çizecek! Önder Apo Cumhurbaşkanı mı oluyor, Başbakan mı oluyor ya da Milli Güvenlik Kurulu’nun yerine mi geçiyor! Stratejilerin nerede çizildiğini herkes biliyor. O ismin bir geçerliliği yoktur. Aslında sadece ‘silahsızlanma kurulu’ diyecekler ama böyle söylerlerse kabul görmez diye ‘strateji’ kavramını da yanına eklemişler. Dolayısıyla pratikte hiçbir geçerliliği ve anlamı olmayan bir isim, kabul edilmesi de mümkün değildir.

Süreci ‘silahsızlanma ve strateji’ gibi anlamsız kavramlarla yürütemeyiz

Niye Önder Apo barıştan ve siyasallaşmadan bu kadar söz ediyor, çünkü sürecin temel iki boyutu oluyorlar. Bir; barış oluyor. İki; siyasallaşmadır. Önder Apo, ‘barış, silahlı mücadelenin sona ermesine tekabül ediyor’ dedi. Siyasallaşma ise demokratik siyasetin demokratik toplum inşasının önünün açılmasına, Demokratik Cumhuriyet’in oluşmasına tekabül ediyor. Dolayısıyla sürecin esası budur. Barış ve siyasallaşma, barış ve demokratik toplum sürecinin iki temel boyutunu tanımlıyor. Dolayısıyla içeriğe uygun isimlendirme budur. O nedenle anlamı var. ‘Barış ve Siyasallaşma’ denilince bu kurulun ya da koordinatörlüğün rolünün, görevinin, misyonunun, işinin ne olduğunu insan tüm ayrıntılarını bilemezse bile esas olarak anlıyor. O bakımdan isimlendirme içeriği temsil ediyor, görevi ortaya koyuyor. Elbette böyle olmak durumundadır. Diğer türlü biz süreci ‘silahsızlanma ve strateji’ gibi anlamsız kavramlar ile anlayamayız ve yürütemeyiz. Sürecin temel karakterleri neyse isimlendirilmesi de öyle olmalıdır. Temel karakteri ‘Barış ve Siyasallaşma’dır. Dolayısıyla bu süreci yürütecek kurulun ismi de ‘Barış ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü’ olmak durumundadır. Başta koordinatörlük görevini de Önder Apo’nun yürütmesi gereklidir. Bunu böyle hepimiz iyi bilmeliyiz ve anlamalıyız. Tüm demokratik yurtsever çevreler, hareketimiz, halkımız özellikle basın çevreleri kavramları doğru kullanmalıdır. Birçok çevre yanıltmaya ve içini boşaltmaya çalışıyor. O oyunlara gelmemek gereklidir.

 Bunun gelişme koşulları var, Kürt cephesi buna sonuna kadar açıktır. Türkiye’de kamuoyu fazlasıyla bunu istiyor. Dünyada kamuoyu desteği de var. Fakat Kürt sorununu yaratan ve ondan nemalanan, rant elde eden çevreler buna karşılar. Kürt sorunun çözümüne karşı olanlar, evet böyle bir kurulun oluşmasına da çalışmasına da karşı çıkıyorlar. Bu temelde süren bir mücadele var. Kim etkili mücadele ederse o başarıya gidecek. Bu bakımdan da mücadelenin koşulları var, başarı durumu etkili, doğru, yaratıcı yöntemlerle mücadele etmeye bağlıdır. Biz böyle bir mücadele yürütürsek sonuç alınır.

Yakın zamanda Önder Apo ile görüşme tutanağı olduğu söylenen bazı içerikler neden gündeme konuldu? Kürt Özgürlük Hareketine saldırı içinde olan bazı ‘Kürt milliyetçi’ çevreler, bazı sol gruplar ve belirli Kemalist kesimlerin saldırılarını daha da arttırdıklarını görüyoruz. Yine bu çevrelerin Önder Apo’nun, İdris’i Bitlis’i ve Yavuz Selim değerlendirmelerini çarpıtarak Özgürlük hareketiyle Alevileri karşı karşıya getirmelerini nasıl okumak lazım?

 Bu konular yoğun tartışılıyor. Son olarak Önder Apo temel cevapları verdi. Bazı belgelerin sızdırılmasına dönük de açıklama yaptı. Özellikle Kürt Özgürlük Hareketi’yle Alevileri karşı karşıya getirme, Önder Apo’nun sözlerini çarpıtarak Alevi toplumunu tahrik etme yaklaşımlarının bir provokasyon olduğunu, maksatlı yapıldığını açıkladı. Bizim çok fazla bu konuda yorum yapmamıza gerek yoktur. Fakat Önder Apo’nun belirttiği bazı hususlar da önemliydi. Evet Yavuz Selim ile İdris-i Bitlisi bir anlaşma yaptılar. O anlaşma Kürtlerin üç yüz yıllık statülerini belirledi. Öyle basit bir şey değildi. Fakat onu kimler yaptı. Sultan ile Kürt Mirleri, Beyleri yaptılar. Şimdi Önder Apo, Sultan ile Beylikler arasındaki ilişkileri yürüten, ilişki-ittifaktan bunu anlayan bir kişilik değildir. Halk önderliğidir, ezilen kimliklerin özgürlüğüyle uğraşan bir önderliktir, kadın özgürlüğüyle uğraşan bir önderliktir. Ezilen kadın kimliği yanında etnik kimliklerin başında Kürt kimliği geliyor. Dinsel-mezhepsel kimliklerin başında ise ezilen Alevi kimliği geliyor. İşte Önder Apo bunların özgürlüğü için mücadele eden, yaşamını buna adayan bir önderliktir. Önder Apo, ‘geçmişte egemenler arasında da böyle bir ittifak yapılabilmiş. Şimdi ise halklar arasında demokratik temelde ittifaklar yapılarak bu kimlikler demokratik birlik içinde özgürlüğü yaşayabilir, özgür kılınabilir’ diyor. Buna çağrı yapıyor, bunu geliştirmek istiyor. Bunun öyle Yavuz Selim-İdris-i Bitlis’e benzeme ya da orayı esas almasıyla bir alakası yoktur. Sadece ‘egemenler geçmişte bunu yapmışlar, ezilenler olarak biz niye yapmayalım’ diyor. Ezilenlerin bunu yapmasını istiyor. Önder Apo bunu açıkladı, anlaşılır bir durumdur.

Bu tür tahrikler maksatlıdır, bilinçlidir, provokasyon niteliğindedir. Arkasında egemen güçler var, iktidar çevreleri var. Arkasında tekçi, milliyetçi ulus-devlet çevreleri var. Ezilenlerin özgür iradeye kavuşmasını istemiyorlar. Daha da çok ittifak yapmasını, birleşmesini istemiyorlar. ‘Birleşirlerse güç sahibi olurlar dolayısıyla kendilerine karşı etkin mücadele edip egemenliğimi yıkarlar’ diye korkuyorlar. Böyle bir provokasyon zemini her zaman var, çünkü Türkiye’de örgütlü bir özel savaş sistemi var. Geriletilmedi, dağıtılamadı, etkin bir biçimde sürüyor. Herkesin buna dikkat etmesi gerekiyor. Söz söylerken, iş yaparken böyle bir özel savaş rejiminin var olduğunu bilmesi lazım. Ona karşı da her zaman örgütlü ve duyarlı olması gerekli.

Diğer yandan ise ‘bir şeyden kim fazla fayda görürse onu o yapar’ diyorlar, böyle bir genel tanımlama var. Madem bazı belgelerin basına sızması adıyla ismi geçen çevreler Kürt milliyetçileri, bazı sol çevreler, Kemalistler bu kadar saldırıya geçmişlerse o zaman bu tür girişimlerin ardında onları aramak gerek. Bu konuda da Önder Apo, kendisine yöneltilmiş komplonun devamı olan komplo niteliğinde bir provokasyon girişimi olarak tanımladı. Gerçekten de öyledir. Bir gerçek buluyorlarsa önüne ya da arkasına birkaç yalanı da ekleyerek karşıtını kötülemeye çalışıyorlar. İdeolojik mücadeleyi, teorik mücadeleyi böyle yürütüyorlar. Bir eleştiri ya da bir tartışma değil, gerçekten de ölçüsüz, ilkesiz, ahlaki kuralları zorlayan yöntemlerle bunu yapıyorlar. Bu tehlikeli bir durumdur. Madem beğenmiyorsun düşüncelerini eleştirebilirsin, Önder Apo’nun düşünceleri sadece bir belgede yok ki, yüzlerce kitapta binlerce yazıda var, belki de bu dünyada Önder Apo kadar konuşan ve yazan insan yoktur. Düşünceleri bilinmeyen bir kişi değil ki, düşüncelerine karşıysan sen doğru düşünceni ortaya koy tartışma yürüt ve düşüncesini çürüt. Niye bilinmeyen, görülmeyen, herkesin bilmediği bir şeyi kendine göre çarpıtıp yorumlayıp topluma servis ediyorsun ki! Bu ahlaki bir yaklaşımın dışında bir mücadele tarzı denilebilir, buna aslında mücadele de dememek gerekiyor, çünkü saldırı boyutunda ele almak gerekiyor.

Buradan yola çıkarak bazı şeyler geriye itilmeye çalışıldı. Biz esas olarak onun üzerinde duruyoruz. Ne sızmış, o sızıntı üzerine kim ne diyor bunlar üzerinde çok fazla durmaktan ziyade, bir; Alevileri tahrik eden yaklaşımı tehlikeli bulduk. Onun üzerinde durduk. Diğeri buradan yola çıkılarak Önder Apo’nun üzerinde daha fazla tecrit uygulamaya dönük girişimler gelişebilir. Bunu kabul edemeyiz. Buna yönelimler var. O halde Önder Apo ile kimse görüşmemeli, daha az görüşülmeli, Önder Apo’nun düşünceleri kimseye yansıtılmamalı gibi bir sonuç çakarsa bu kötüdür. Nitekim AKP sözcüsü mecliste yasayı sunarken açıkladı, ‘oylamadan sonra İmralı kapıları açılacak çeşitli çevreler gidip Önder Apo ile görüşecek’ dedi. Şimdi neredeyse Çerçeve Yasanın meclisten geçmesi üzerinden iki ay geçiyor sadece bir kez Dem Parti heyeti gidebildi, onun dışında kimse gitmedi. Bundan yararlanılarak İmralı yeniden bu duruma dönüştürüldü.

Önder Apo ile örgüt de görüşmeli yönetim de, basın ve aydınlar da

Basına bazı şeyler sızmış diye bir tecrit uygulaması geliştirilmek isteniliyor. Biz bunu asla kabul etmiyoruz. Önder Apo ile örgüt de görüşmeli, yönetim de görüşmeli, halk da görüşmeli. Çeşitli çevrelerden insanlar, basın, aydınlar herkes görüşebilmelidir. Eğer Önder Apo bu sürecin yürütücüsü olacaksa, kendisinin ilan ettiği süreci yürütecekse, devlet yürütmesini istiyorsa bunlara izin vermelidir. Bunlar olmadan, böyle çalışmadan süreci nasıl yürütecek. Bu bahane ediliyor ve İmralı kapıları daha fazla kapatılmaya çalışılıyor. O zaman bu tür şeyler maksatlı mı sızdırıldı ya da bu tür tartışmalar maksatlı mı açıldı, şüpheleniyoruz. Böyle yapılırsa böyle söyleriz. Çünkü araştırmalar gösteriyor ki, çok önceden internette bazı şeyler dolaşıyormuş ama basın bunları hiç görmemiş. Ne zaman görmüş, yasa çıktıktan sonra İmralı’nın kapıları açılacak Önder Apo ile görüşmeler olacak taahhüdü ortaya çıktığı anda bunlar basına verildi ve kapılar kapatılmak istendi.

Bence iktidar ve devlet çevreleri, Önder Apo ile tartışmaları yürüten ve bu süreci yürütmeye çalışan yetkili çevreler buna dikkat etmeliler, bu konuda duyarlı olmalılar. Eğer bu kadar abartıp da Önder Apo’nun çalışmalarını engellemeye, Önder Apo ile görüşmelerin önünü kapatmaya yönelirlerse en büyük yanlışı yapmış olur, en büyük tehlike öyle olur. Bunu hiçbir biçimde kabul edemeyiz. Bu durumun arkasında başka niyetler de aranabilir. Dolayısıyla bu tür şeylerden uzak durmak gerek. Aslında sızdırılmış denilenler Önder Apo’nun düşünceleriyle bağdaşmayan kelimeler, cümleler bu tür notlar adı altında servis edildi. Bunların gerçekle hiçbir alakası yoktur. Önder Apo’nun bu kadar konuşması ve yazısı var o tür durumları hiç kimse göremez. O halde bunun bir provokasyon olduğu, birileri tarafından yapıldığı açıktır. Karşı çıkılması gereken budur, teşhir edilmesi gereken bu çarpıtma durumudur.

Onun ötesinde buna dayanarak Önder Apo ile görüşmeler engellenecekse, İmralı kapıları daha fazla kapatılacaksa bu çok kötü ve tehlikeli olur. Süreç açısından da gerçekten olumsuz sonuçlar verir. En fazla da bu süreci yürüteceğim diyen, bu süreçten fayda bekleyen devlet çevreleri bundan zarar görürler. Bunu da belirtmek istiyorum.

 

Rojava’daki entegrasyon sürecini, çeşitli atamaların yapılmasını, Şara yönetimi ve arkasındaki güçlerin politikalarını, Kobanê’deki olayları, Geçici Hükümet Güçlerinin tutumlarını, özellikle Kürtçe eğitim konusundaki kararlarını; ilişkisellik bağlamında değerlendirirsek neler söylemek mümkün?

 Öncelikle Kobanê yangın şehitlerini, o tür olayların gelişmesinin başlangıcı yapılan Sipan Xizni adlı savaşçının şehit edilmesini değerlendirmek istiyorum. Bunlar peş peşe gelişti. Sipan Xizni olayıyla bir katliam başlatıldı. Kobanê hapishanesine yayıldı. Halep’ten gelen güçler Kobanê’de gözdağı verdi. Kürtler açıktan o durumla tehdit edildi ve şehit edildiler. 11 Kürt genci, yurtseveri şehit edildi. Bu şehitleri saygı ve minnetle anıyorum. Katliamı ve katliamcıları kınıyorum.

Şunu söylemek istiyorum: Bu tür durumlar Kürtleri korkutamaz, ürkütemez, kaçırtamaz. Rojava Kürt halkına şunu ifade etmek istiyorum. Asla bu tür yaklaşımlara boyun eğmemeliler, korkmamalılar, ürkmemeliler, hiçbir zaman yalnız değildirler. Bütün Kürt toplumumun, Kürt Özgürlük Hareketi’nin desteği yanlarındadır, arkalarındadır.

Soruda birçok şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu sorulmuş. Soru bu bakımdan bütünlüklü ve tutarlıdır. Sonuçta belirttiklerim olmuştur. Eğer bu belirttiklerim doğruysa o zaman ortada görülen Şam’daki Ahmet Şara yönetimi Kürt varlığını, Kürt halkının demokratik haklarını kabul etmiyor. Kürtlere karşı soykırımcıdır, inkarcıdır.  Kürt varlığını ve demokratik haklarını reddedicidir. Bunu nerede görüyoruz. Örneğin bu katliamlarda görüyoruz. Bir defa ordu içerisinde bir savaşçı, devletin kendi savaşçısı katledilmiş sahip çıkması gerekecek ama sahip çıkmıyor, katillerden yanadır.

Diğer yandan Kürt kentinde bir olay olmuş oranın güçleri var, asayişi ve yönetimi var, onların iradesini kabul etmesi gerekecek, etmiyor. Ama Halep’ten güç getiriyor. Sanki Halep’ten Kobanê’ye güç gönderip de gözdağı vermek için özel planlanmış bir saldırı gibi duruyor.

Bütün bunlarla birleşen ve herkesin gözle gördüğü bir olay da Kürtçe eğitimin yasaklanması durumudur. Bunlar birleştiğinde tablo net olarak görülüyor. Ahmet Şara yönetimi Kürt varlığını, iradesini, öz yönetimini kabul etmiyor. Kürtleri bir irade olarak görmüyor. Kürtlerin özgür iradesine saygılı değildir. Kürt toplumunun kendi kendini yönetmesini reddediyor. Yerel yönetim iradesine saygılı değildir, reddedici konumdadır. Bu net bir biçimde açığa çıkıyor. Bunları yaparken bazı şeylerle de kendi yüzünü maskelemeye çalışıyor. Esas zihniyeti buyken, bir yere birini görevlendiriyor bunun üzerinden propaganda ediyor. Örneğin ‘Savunma Bakanlığı’na yardımcı yaptım ve bu yardımcı bu alanlardan görevlidir’ diyor ama görevlendirdiği yerde katliamlar oluyor. Bu yardımcının hiçbir yetkisi ve etkisi yoktur.  Kobanê’ye güç sevk ediliyor, gösteriler yapılıyor ama komutanın haberi bile yok! Böyle şekli, pratik değeri olmayan görevlendirmelerle de kamuoyunu aldatmaya çalışıyorlar. Bakın Kürtlere yer veriliyor adı altında bunlar yapılmaya çalışılıyor. Cumhurbaşkanına danışman yapılmış, dış işlerine görevlendirme olmuş, savunma bakanlığına görevlendirme olmuş, filan yere vali yapılmış deniliyor. Ama vali yapılmış da hiçbir örgütü ve yetkisi yoktur. Kaymakam yapılmış ama hiçbir yetkisi yoktur, alttan işleri yürütenler başkaları oluyor. Böyle entegrasyon olmaz. Alenen Kürtlerin ve kamuoyunun gözü bu tür görevlendirmelerle boyanmak isteniliyor. Fakat maske iki şeyde düştü. Bir, Kobanê katliamında düştü. İki, anadilde eğitim konusunda düştü. 12 yıldır ilkokuldan üniversiteye kadar okullar kurulmuş, eğitim müfredatları var, binlerce öğretmen var. Yıllardır eğitim yapılmış, Kürtçe okunmuş, bilinç edinilmiş, Kürtçe okuyup yazan bir gençlik ve toplum ortaya çıkmış. Ama şimdi Şam’da yeni bir yönetim çıkmış ve gelip ‘bu eğitimi durduruyorum Kürtçe değil siz Arapça okuyacaksınız’ diyor. Niye Arapça okuyorlar? Örneğin birileri gidip Şam’da ya da Halep’te bir okula ‘siz Arapça okumayı durduruyorsunuz Kürtçe okuyacaksınız’ dese o zaman Ahmet Şara ve yanındakiler bunu nasıl karşılar? Bunun bir mantığı olabilir mi? Buna ‘güç bende istediğimi yaparım, soykırım uygularım’ denilir. Bu, açık bir soykırım uygulaması oluyor.

Örneğin Kürtçe okullar, öğretmenler, müfredat, yıllardır Kürtçe yapılmış eğitim olmasaydı ‘şimdi yeni yapalım’ denilseydi, örneğin Bakur’da öyle deniliyor, Türkiye’den o isteniliyor ama Türkiye ise ‘bunların hiçbiri yok biz nasıl yapacağız, böyle eğitim olmaz’ diyor. Ama Suriye’de Rojava Kürdistan’da bunların hepsi yapılmış. İşleyen bir sistem var. Ama onu durdurup Kürtçenin yerine Arapça konuşulsun deniliyor. Kürt genci, Kürt çocuğu Arapça konuşsun Arap olunsun deniliyor. Niye Arap olsun, Kürdü Arap yapmaya çalışmanın tanımı asimilasyondur, soykırımdır. 21. yüzyılın ortasında dünyanın gözünün içine baka baka Kürtlere, Kürt gençliğine asimilasyon ve soykırım dayatılıyor, bu asla kabul edilemez. Anadilde eğitim talebiyle yürütülen eylemlerin hepsini kutluyorum, o gençleri, çocukları selamlıyorum, alınlarından öpüyorum. Onlar asla geri adım atmamalılar. Kürtçe olmayan eğitime ne olursa olsun gitmemeliler. Gittikleri zaman yok olmuşlar ölmüşler demektir. Gittikleri gün varlıkları biter, her şeylerini kaybederler. Ama direnerek kazanacaklar. Çünkü Kürtçe eğitimi durdurmaya çalışanlar insanlık suçu işler konumdadırlar. En haklı pozisyon anadilde Kürtçe eğitim isteme pozisyonudur. Bu bakımdan da hiçbir geri adım atma olmamalıdır. Taviz verme, geri dönme olmamalıdır. Sonuna kadar bu direniş sürmelidir, böyle bir durumda kesinlikle kazanırlar. Böyle bir soykırım uygulamasını Şam yönetimi hiçbir biçimde sürdüremez, kabul ettiremez, ettirememelidir. Biraz Suriye’de demokratikleşme, Kürtlerin ve diğer halkların özgür demokratik yaşamı yönünde gelişme olacaksa Şam yönetiminin bu zihniyet ve siyasetine karşı mücadeleyle olacak. Dolayısıyla doğru çizgi tutturulmuştur, en haklı mücadele olarak bu temeldeki mücadeledir. Provokasyonlara karşı örgütlü ve dikkatli olmak gereklidir. Demokratik entegrasyonu doğru anlamak ve doğru yürütmek lazım. Kürt toplumu kadınları, gençleri öz gücüne ve öz iradesine güvenmeliler. Kürt halkı diğer halklarla birleşerek özgürlük ve demokrasi mücadelesini yürütmelidir. Kesinlikle kazanabilir, fakat şimdi güncel olan anadilde eğitimdir. Anadilde eğitim konusunda zafere kadar mücadeleyi sürdürmek ve asla vaz geçmemek ve geri adım atmamak lazım.

Şengal’deki son gelişmeler hakkında düşüncelerinizi alabilir miyiz? Özellikle son günlerde yapılan görüşmelerde statü konusunda bir şey belirtilmese de YBŞ’nin Irak ordusuna dahil edilmesi kararı alındığı açıklandı. Bu süreç Êzidî halkının varlığını sürdürmesi ve güvenliğini sağlaması açısından nasıl yürütülmelidir, neler yapılmalı?

 Soruya sondan başlayabilirim. Êzidî halkının varlığı ve güvenliği açısından örgütlülüğünü geliştirmesi, sürdürmesi, kendini daha çok bilinçli eğitimli kılması lazım. Demokratik mücadelesini yaratıcı doğru yöntemlerle daha etkili yürütmesi gerekli. Bu bir mücadele işidir ve bu mücadele hiç bitmeyecektir. Bu mücadeleyi sürekli yürütmek lazım ama dikkatli olmak da gereklidir. Böyle provokasyonlara zemin sunmamak, oyuna gelmemek gerek. Ne mücadelesiz bir biçimde boyun eğici olmak doğru ne de önünü arkasını hesap etmeden provokasyonlara zemin sunacak tarzda mücadelelere yönelmek doğrudur. Bu iki yanlışa da düşmemek gerekiyor. Bu temelde mücadele edilmelidir. Êzidî halkımız için bunu söyleyebilirim.

Şengal’daki duruma ilişkin şunlar söylenebilir: Irak’taki tartışmaları biz de izliyoruz. Belki tüm ayrıntılarını bilemiyoruz ama belli düzeyde bilgimiz oluyor. Kamuoyuna açıklandıkça biz de dikkatle takip ediyoruz. Biraz dengesizlik var. Bazen Irak cephesinden çok olumlu açıklamalar geliyor bazen ise ona ters durumlar oluyor. Söylenenler pratiğe geçmiyor. Çözüm üretecek açıklamalar yapıldıktan sonra bir bakılıyor ki ters pratikler gelişiyor. Tehditler ortaya çıkıyor, askeri girişimler oluyor. Bir defa böyle olmazsa iyidir.

Evet Irak’ın durumunu anlıyoruz, parçalılık var ama bunlar aşılabilmelidir. Bu yönlü bir önemli çaba da var. Mevcut karar verici güçler Şengal’in durumunu özenle ele almalılar. Irak geneliyle ölçülmemeli. Gerçi Irak Anayasası uygulaması olsa Şengal’in de bir özerklik hakkı olacak. Ama onun ötesinde orada bir dini topluluk var, hem de etnik topluluk var, Kürt’tür Arap değildir. Êzidî inancına mensuptur. Soykırım altında olan yok olmakla karşı karşıya bulunan bir inancı temsil ediyorlar. Asgari düzeyde demokrat olmak bunlara saygı göstermekle sahip çıkmaktan geçiyor. Başka nasıl demokrat olunur ki! Êzidî toplumunun varlığından, güvenliğinden yana olmayacaksın, görmezden geleceksin, üzerine baskı uygulayan ya da baskıyı destekleyen pozisyonda olacaksın ondan sonra da kendine demokrat diyeceksin, bu olmaz!

Dolayısıyla Irak’ta demokrasiyi uygulamaya çalışan yönetimin Êzidî Kürt toplumu karşısında pozitif ayrımcılığı uygulaması gereklidir, daha duyarlı ve dikkatli davranması lazım. Asgari demokrasinin ölçütü olarak bu etnik topluluğun özellikle de en eski dinsel topluluğun ayakta kalması, güvenliğini sağlaması, kendini yaşatması için çaba harcaması lazım. Çünkü bu insanlığın bir zenginliğidir. Bu dünyada bir millet ya da bir din olsun diyemeyiz, o zaman yaşamın bir anlamı ve tadı kalmaz. Herkes tekleşirse yaşam olur mu? Yaşam farklılıklardan oluşuyor, zenginlik farklılıktan çıkıyor. Ölüm olmazsa yaşamın bir değeri olur muydu! Herkes dinozor olarak kalsaydı yaşamın heyecanı, önemi, canlılığı, güzelliği olmazdı. Dolayısıyla öyle diyemeyiz. Tek tiplilik yaşam felsefesine, varlık felsefesine aykırıdır. O halde çokluk, farklılıklar; güzelliktir. Çünkü zenginlik yaratıyor, yaşamı güzel kılıyor. O halde bir zenginlikte Êzidî toplumunun varlığıdır. Êzidîliğin de insanlığa kattığı birçok şey var, bunu görmek ve anlamak gerek. Yaşam, özellikleriyle var, çelişkileriyle var, her şeyiyle var. O halde bu toplumun varlığı ve güvenliğine sahip çıkma, ondan yana olma asgari demokrat olmanın temel koşuludur. Bu olmadan demokrat olunamaz. O halde bu konuda da Irak yönetiminde bir netlik gelişirse iyidir.

Son duyumlarımız olumlu tartışmaların olduğu yönündedir. Çeşitli yönetimler düzeyinde görüşmelerin olduğu açıklandı. Êzidî heyeti muhatap alındı, görüşmeler yapıldı. Bunlar iyidir. Tartışmaların da olumlu geçtiği basına açıklandı. Fakat daha iyi olması bunların pratiğe geçmesiyle olacak. Söylenenlerin pratikte uygulandığını gördüğümüz zaman bu söylenenlere daha çok inanacağız ve daha anlamlı bulacağız. Olması gereken de budur. Bir de gecikmeden de olmalıdır. Çünkü bölge karışıktır, Irak’ta da karışıklıklar var. Mevcut yönetim, Irak hükümeti, siyaseti, meclisi Êzidî toplumuna ilişkin kararlar alabilmelidir. Yerel yönetiminin olacağı, öz savunmasını kendi güvenliğini sağlamasının mümkün olacağı hakları vermelidir.

Bu temelde bildiğimiz kadarıyla Şengal’deki Êzidî Kürt toplumu da devletle demokratik entegrasyon temelinde bir bütünlük oluşturmak istiyor. Bunu da anlamlı bulmak lazım. Bu, Êzidî toplumunu yaşatır ve insanlığa hizmet eder ama Irak’ı da güçlendirir. Irak’ı demokrat yapar. Irak yönetimini Ortadoğu içerisinde dünyada saygın demokratik yetimlerden biri haline getirir. Her bakımdan da Irak’ı politik olarak da askeri olarak da güçlendirir. Çünkü demokratik entegrasyon temelinde kendi öz yönetimiyle varlığını sürdüren, güvenlik içinde olan bir Şengal Êzidî Kürtlüğü, Irak’ın varlığına, gelişimine, demokrasisine büyük güç katar. Biz bu inançtayız. Kesinlikle zayıflatmaz, güçsüz kılmaz, tam tersine güç katar. İnanıyoruz gelişmeler bu temelde olacak. Hareket olarak görüşlerimiz böyledir.

Önder Apo’nun da bu yönlü çağrıları oldu. Biz Êzidî Kürt toplumu içerisindeki ilişkilerimizi de demokratik entegrasyonun gerçekleşmesine teşvik ediyoruz. Umuyoruz, inanıyoruz ki geçmişteki olumsuzluklar tekrarlanmadan da demeyeceğim, onlara benzer durumlara bir daha hiç düşülmeden sorunlar demokratik yaklaşımlarla çözümlenecek. İnancımız ve beklentimiz budur.

ABD ve İran arasındaki gerilimlerin yeniden yükselmesi ve İran’daki idamlar bölgedeki istikrarı tehdit eden önemli faktörler olarak değerlendiriliyor. Bu durumun gelecekte nasıl şekilleneceğine dair öngörünüz nedir? Bölgedeki savaş farklı boyutlara taşınır mı? Bu ortamda genelde Kürtler, özelde PJAK’ın nasıl bir yol haritası izlemesi gerektiğini düşünüyorsunuz?

 İran savaşı tekil bir savaş değildir. Öncesi var çevresi var. Tarihsel ve coğrafi bütünlük içerisinde ele alınıp değerlendirilmesi en doğru olandır. Aslında bu savaşın geçmiş dayanağı devletçi uygarlığın şekillendiği döneme kadar, iktidar ve devlet sistemleri arasındaki ilk çelişki ve çatışmalara kadar götürülebilir. Çünkü gerçekten de bu coğrafyada bu zeminde bütün bunlar yaşandı. Yakın dönem olarak Birinci Dünya Savaşı’na kadar götürülebilir. Orada da bazı şeyler oldu. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda da benzer şeyler yaşandı. Fakat esas olarak bu ’90 başındaki Körfez Savaşıyla başlayan ve Üçüncü Dünya Savaşı olarak tanımlanan son 35 yıllık savaş süreciyle bağlantılıdır. Birinci Dünya Savaşı’nın ortaya çıkardığı ulus-devletçi statükoya Önder Apo “Proto-İsrail dönemi” dedi. İsrail’in ortaya çıkartılması ve geliştirilmesi süreci olarak gördü. Bu statüko buna hizmet etti. Söz konusu statükonun Post-İsrail döneminde yeniden şekillendirilmesini ifade ediyor. İsrail’in varlığı, güvenliği ve bölgedeki hegemonyası temelinde bu ulus-devlet statükosunun yeniden yapılandırılmasını içeriyor.

Şunu tanımlamalıyız: Proto-İsrail döneminin bölgesel ulus-devlet statüsü nasıl şekillendi? Bu konuda oluşturulan ilk devlet Türkiye Cumhuriyeti’dir. İngiltere-Fransa-Kemalist hareket arasında Lozan Anlaşması’yla bunun önü açıldı. İkincisi İran Şahlığı’ydı. 1924-25’te İngiltere tarafından Şah Rıza getirilerek Tahran’da Şahlık rejimi kuruldu. 22 parçaya bölünmüş Arap toplumunun ulus-devletleşmesi, dört parçaya bölünen Kürtler üzerinde soykırımın uygulanması bu eksende geliştirildi. Türkiye ve İran merkezli bölgenin ulus-devlet statükosunun altında gerçekleştirildi. Arabistan bu kadar parçaya bölündü. Bir sürü ulus-devletçik ilan edildi. Kürtler ise en ezilen, en ağır baskı gören, yok sayılan ve yok edilmek istenen bir toplum haline getirildi. Dört dörtlük soykırım yüz yıllık süre içerisinde Kürtler üzerinde etkili bir biçimde uygulandı. Başta Kuzey Kürdistan olmak üzere Kürdistan’ın diğer parçaları üzerinde çeşitli biçimde uygulandı. Şimdi bu statüko yeniden yapılandırılmak, değiştirilmek isteniyor. Üçüncü Dünya Savaşı bunu ifade ediyor. Son iki yıla kadar bu savaş Arap sahasında sürdü. Arabistan’a dayatılan ulus-devletçikler Post-İsrail döneminin özelliklerine ve gereklerine göre yeniden şekillendirildiler. Mısır’dan Tunus’tan başladı, Suudi, Irak ve Suriye’yi zaten baştan içine aldı. Bütün Arap sahasındaki siyasi güçler, iktidar güçleri İsrail-Arap anlaşması temelinde yeniden şekillendirildi. Buna “İbrahimi Anlaşma” deniliyor.

Proto-İsrail döneminin Ortadoğu ulus-devlet statükosunu Lozan Anlaşması çizmişti. Post-İsrail döneminin ABD-İsrail hegemonyasındaki Arap-İsrail ittifakına dayalı yeni ulus-devlet şekillendirilmesini de İsrail-Arap ittifakını ifade eden İbrahimi Anlaşma temelinde şekillendiriliyor. Bu çerçevede Arap sahası yeniden yapılandırıldı. Zorla, savaşla, saldırılarla, katliamlarla yapıldı. 35 yıldır kan, acı, gözyaşı Arap sahasında eksik olmadı. En son 7 Ekim 2024 Gazze Savaşı’yla bu doruğa çıktı. Ardından Lübnan’a ardından da Suriye’ye kadar geldi ve böylece Mısır’ın Nasırcılığı, Irak ve Suriye’nin Baasçılığı, Libya’nın Kaddaficiliği Arap milliyetçiliğini ifade eden bütün ideolojik tanımlamaların ortaya çıkardığı egemenlik yapıları yıkıldı, değişime ve dönüşüme uğratıldılar. Hepsi İsrail hegemonyasıyla uyumlu hale getirildiler.

Şimdi iki yıldır savaş doğrudan İran ile oluyor. Daha önce Arap sahasında olan savaşların sadece Arapları etkileyen bir boyutu yoktu, Kürtleri de Kürdistan’ı da etkiliyordu. Ama İran’ı ve Türkiye’yi de etkiliyordu. Çünkü Arabistan’da değiştirilmek istenen statüko Türkiye ve Irak’taki ulus-devlet yapılanmalarına dayalı olarak geliştirilmişti. Doğrudan Türkiye-İran savaşı değildi ama dolaylı bir biçimde bütün o savaşların hepsi İran ve Türkiye’yi ilgilendiren savaşlardı. Şimdi iki senedir doğrudan savaş İran’dadır. Çok vahşi bir savaş oldu. Belli aralıklarla havadan ABD-İsrail saldırıları oldu. İran bunlara karşılık verdi. İran belli bir mukavemet gösterdi, fakat çok ağır bir tahribat yaşadı. İran toplumu ağır bir zarar gördü. Bu savaş körfezi, ticareti, petrol ihracatını etkiledi. Dolayısıyla bütün dünyayı zarara uğratan sonuçlar yarattı. Bunlar birer gerçektir.

Arkasından şu görülüyor: Savaş gelip İran’a dayanınca Türkiye, sonrasının kendisi olduğunu açıkça gördü. Zaten Gazze’de savaş başlayıp da Lübnan’a yönelince Türkiye planlı bir saldırının yürütüldüğünü ve sıranın kendisine geleceğini farketti. Savaş Suriye’ye gelip dayandığında bunu daha yakından hissetti. Şimdi İran savaşını kendi savaşı olarak da görüyor. Geride İran ve Türkiye kalmış bulunuyor. Bu Post-İsrail döneminin İsrail-Arap ittifakına dayalı yeni Ortadoğu hegemonyasına göre Ortadoğu statükosunun oluşmasında İran çözüme götürülecek ve arkasından sıra Türkiye’ye gelecek. Bunun için Bahçeli ve çevresi beka sorunundan söz ettiler. Türkiye büyük bir tehlike altına girdiğini hissetti. Önder Apo’ya çağrılar bu temelde oldu. Kürt-Türk kardeşliği çağrıları bu tehlikeyi gördükten sonra kendilerini kurtarmak için yapıldı. Bunu herkes biliyor, bu anlaşılıyor.

İran’da mevcut durum şimdi nedir?

İlginç bir durum var. İki taraf da zafer kazandıklarını ilan ediyor. Fakat elle tutulur bir zafer de yoktur. Evet İran ciddi bir tahribat yaşadı, zarar gördü fakat bir ölçüde mukavemet de gösterdi. ABD-İsrail cephesi İran’a ağır darbeler vurdu ama yıkamadı. ABD-İsrail cephesi ‘yıkacağım ve sona götüreceğim’ biçiminde açıklamalar yapmış olmalarına rağmen bunu gerçekleştiremediler. Mevcut İran yönetimi varlığını sürdürüyor. Ali Hamaney başta olmak üzere rejimi temsil eden yüzlerce görevli çatışma içerisinde vuruldu, katledildi. Fakat mevcut rejim yönetim ayakta kalmayı sürdürüyor. Sipah-i Pasdaran yönetimi sürüyor. Meclis hükümet bir biçimde işler haldedir.

Son dönemlerde de Hürmüz Boğazı’nda daha çok da petrol ihracının olup olmaması, yine Hürmüz Boğazı’nın kim tarafından denetleneceği üzerine çatışmalar yoğunlaştı. Buna son günlerde Kızıl Deniz’in ticareti üzerindeki savaşta eklenmiş durumdadır. Yemen bunun uzun bir parçası, orası üzerinde yoğunlaştı. Zaten İran yanlısı olanlarla Suudi yanlısı olanlar karşıt haldeydiler bir iç savaş vardı. Şimdi Suudi karşıtı olup İran yanlısı olanlar, Kızıl Deniz girişinde bir adayı ele geçirdi. Kızıl Deniz ticareti üzerinde etkinlik sağlar hale geldiler. Bu durum İran’ı biraz güçlendirmiş gibi görülüyor. Daha öncesinde Mekke’de Türkiye-Suudi-Pakistan askeri anlaşması yapılmıştı. Buna ‘Ortadoğu Natosu’ dediler. Türkiye’deki NATO toplantısından sonraydı. NATO toplantısı sırasında Trump İran’a saldırı emri vermişti. ‘Türkiye savaşın içine böyle çekildi’ diyenler oldu.

Bunun ötesinde de Ankara’daki NATO toplantısında ABD’nin Türkiye’yi İran savaşına katmaya çalıştığı, Tayyip Erdoğan yönetimiyle o tür anlaşmalara vardığı söyleniyordu. Mekke ittifakı ortaya çıkınca bu görüşü savunan çevreler Türkiye’nin İran savaşına dahilinin bu anlaşma temelinde olacağını, Suudi üzerinden gerçekleşeceğini ifade ettiler. Şimdi bütün bunlar da tartışmalı durumdadır. Suudi savaşa ne kadar girecek, Türkiye böyle bir savaşın içine girecek mi, bütün bunlar tartışılıyor. Çelişki ve çatışma alanları daha fazla genişlemiş durumdadır. Petrol ticareti yüzde otuzdan fazla azalmış haldedir. İran, Husilerin elde ettikleri başarıyla birlikte Petrol ticaretinde yüzde otuzdan fazla olanı denetler hale geldiği ifade ediliyor. Son olarak Türkiye ile görüşmeler yaptılar. Bir de Asya İttifakının toplantısına katıldılar. Çin, Rusya, Hindistan ile anlaşmalarını tazelediler. Böyle bir pozisyon var. Çelişkili ve çatışmalı durum sürüyor, arada saldırılar oluyor, kesilmiş değildir, fakat görüşmeler de sürüyor. Böyle ilginç bir durum ortaya çıkmış durumdadır. Ne savaş var ne de savaşsızlık var. İki taraf da barıştan söz ediyor, barışa hazır olduklarını belirtiyorlar ama savaştan da söz ediyorlar. Birçok kaynak ABD’nin savaşa hazırlandığını, yakın süreçte İran rejimini yıkmak üzere son hamlesini yapacağını, bunun için birçok planın yapıldığını söylüyor. Ama bunların hepsi söylenti oluyor, ne kadar gerçeği yansıtıyorlar bilemiyoruz. Şunu anlıyoruz; en azından çok yönlü hazırlık yapıyor. Pratikleşmese bile boş sözler değildir, altında bir geçerliliği olan sözler oluyor. Öyle anlamamız gerek.

Diğer yandan İran biraz kendisini toparlamış durumda. Özellikle Körfez ve Kızıl Deniz’deki etkinliğiyle birlikte daha fazla askeri cevaplar da verebiliyor. Ekonomi ve ticaret üzerinde etkili hale de biraz geldi. ABD tarafından İran üzerinde ambargo uygulanıyor, Avrupa’da buna katılıyor. Bu ambargonun çeşitli düzeylerde etkisi var. ABD-İsrail saldırılarıyla İran’ın ekonomik kaynakları önemli oranda tahrip edildi. Ambargo ile de zorlanıyor. Ambargoyu boşa çıkarmak için Asya’dan karşılamaya çalışıyor ama ekonomik krizin olduğu söyleniyor, yazılıyor, bunlar açık hususlar.

Toplum rahatsız fakat mevcut ABD-İsrail saldırılarıyla birleşecek bir duruma da girmiyor. Bu konuda hem reformist muhalefet denilen çevreler hem de çeşitli toplumsal kesimler çok duyarlı. ABD ve İsrail’in yedeğinde mevcut rejime karşı savaşan ya da mücadele eden duruma düşmek istemiyorlar. Kendi bağımsız tutumlarını göstermek istiyorlar. Bu durumlarda mevcut İran yönetimini biraz daha ayakta tutuyor. Şu anki durum böyledir.

İdam karşıtı kampanyalar desteklenmeli

İran bir yandan tehditle bir yandan Asya tarafından ticareti geliştirerek daha çok baskı, tutuklamalar, idamlarla bu krizin bir toplumsal harekete dönüşmesini engellemeye çalışıyor. Çok vahşi ve ağır bir biçimde günlük idamlar sürüyor. Kabul edilebilecek bir durum değildir. Rejime karşı çıkan, özgürlük isteyen, geçmişte Jin Jiyan Azadî Serhildanı’na katılmış olan kadınları, erkekleri; yine özgürlük isteyen çeşitli halklardan kadınları erkekleri hapishanelere doldurmuş durumdadır. İşkence ve idamlar çoktur. Rejim bunlarla ayakta kalmaya çalışıyor. Mevcut durum biraz böyledir. Elbette idamlara karşı çıkmak gerekiyor. Bu konuda bir kampanya var, bu kampanyayı herkes desteklemelidir. İran’ın bu işkence ve idamlarını durdurmak lazım. Hiçbir şey bu rejime söz konusu işkence ve idamları yapma hakkı ve yetkisi vermiyor, hiçbir gerekçeyle bunlar haklı görülemez, gösterilemez.

Diğer yandan İran’daki rejimin olduğu gibi sürmesi çok zor görülüyor. Değişim başlamıştır, değişim olacak da mevcut durum bu değişimin sürecini uzatıyor, içeriğinin nasıl olacağını biraz muğlaklaştırıyor, çok yönlü kılıyor, kesinliği ortadan kaldırıyor. Henüz netleşmiş bir durum yoktur ama İran’da değişim olacak. ABD vurup yıkacak deniliyor ama ABD rejimi değiştiremedi, yapamadı. Bu anlamda ABD prestij kaybetti. Bütün tekniğine ve her türlü yöntemi kullanmasına rağmen sonuç alamadı. Bu da ABD’nin ‘ben her şeyi yaparım, yok ederim’ yaklaşımını boşa çıkardı. ABD içinde de buna muhalefet var, dışında birçok çevrede de müttefikleri arasında da buna muhalefet var. ABD-İsrail saldırı yürütür mü? Sonuç alacağını bilse yürütür ama yaptıklarının ötesinde ne yapabilir? Dolayısıyla yeni şeyler geliştirmeden yapacağı saldırılarla da sonuç alması zor görülüyor. Bu durumda taraflar yeni yöntemler arayacaklar.

Bunlardan daha çok bizim üzerinde durup kafa yormamız gereken İran toplumunun üçüncü bir güç olarak devreye girmesi, kendi özgür iradesini ortaya koyması, öz gücünü ortaya çıkarması olmalıdır. Hep ABD-İsrail ya da mevcut İslami rejim ne yapacak diyerek onların iki yönünün arasına düşünce ve değerlendirme olarak sıkışıp kalmamalıyız. Üçüncü güç var, bu da önemlidir. Olması gerekiyor. Bu kadar dış saldırı, bu kadar iç baskı idam, eziyet, işkence mutlaka bir toplumsal hareketi ortaya çıkarması lazım. İran toplumunda böyle bir dinamizm ve duyarlılık var. Yani sivil toplumun, demokratik toplumun geçmişten gelen bir gücü de var. Fakat bu iç ve dış saldırılar kıskacında toplum büzüldü, ağır baskı altına alındı. Öyle ki en ufak bir şeyde ağır baskı işkence katliam görüyor. Diğer yandan bir şey yapsa hemen ABD-İsrail uzantısı olarak görülüyor, ihanetle suçlanıyor. Aslında oldukça duyarlılık var, bu duyarlılığı biz önemsiyoruz. Mevcut sessizliği öyle ifade etmek gerek. Bütün toplumlarda bu görülüyor. Rojhilat’ta Kürt toplumunda da bu duyarlılık fazlasıyla var, bilinci var, örgütlülüğü var. Kürt örgütleri ittifak oluşturdu. Kendi öz güçleriyle üçüncü güç olarak İran toplumunun Demokratik Federal İran yaratmak üzere bir etkinlik geliştirmesini sağlamaya çalışıyorlar. Bu konuda öncü bir rolleri var, etkinlikleri var. Fakat şimdiye kadarki girişimleri ileri bir düzey kazanmadı, henüz hazırlık düzeyindedir. Yerelde gelişiyor. Deyim yerindeyse alttan alta alevleniyor, örgütleniyor, öyle bir düzey var.

Rojhilat Kürdistan’ın özgürlük hareketi olarak PJAK’ın da pozisyonu böyledir. Bilinçli, planlı bir strateji izledi. Şimdiye kadar temel ağır yanlışlarda bulunmadı fakat eksiklikleri var. Etkili, öz gücü dayalı bir pratikte geliştiremedi. Bunu ortaya çıkarması lazım. Bunu Kürt halkının öz gücüyle yaptığı gibi İran halklarının ittifakı temelinde yapması gerek. Böyle yaparsa başarılı olur. Gözlediğimiz kadarıyla PJAK böyle bir yol haritası izliyor. Rojhilat Kürdistan halkı özgürlük güçleri böyle bir politik çizgi izliyorlar. Bu önemli bir çizgidir. Sabır gerektiriyor, daha çok direnç ve yaratıcılık gerektiriyor. Fırsat bulunca da etkinlik gerektiriyor. Bunu gösterebilmeliler.

Son olarak şunu söylemek isterim: İran’da son sözü bu üçüncü güç dediklerimiz söyleyecek. Rojhilat Kürtleri ve İran halkları söyleyecek, İran’ın demokratik güçleri söyleyecek. İran değişim sürecine girdi, bunu ne ABD-İsrail hegemonyası gerçekleştirecek ne de mevcut rejim uzun ömürlü olacak. Tersine rejim aşılacak, ABD başarılı olamayacak. Yeni İran Demokratik Federal bir İran olacak. Dolayısıyla Kürdistan’da da demokratik federasyonun oluşması İran’da demokratik sonucun ortaya çıkmasını sağlayacak tek çözüm yöntemidir.

Böyle olursa İran çözümü ne eski statükonun sürdürülmesi biçiminde olacak ne de ABD-İsrail hegemonyasının başarı kazanması olacak. Tam tersine Ortadoğu’ya yeni bir model olarak Demokratik Ortadoğu’nun önünü açacak ve Demokratik İran Federasyonu ortaya çıkacak. Yani İran demokratik çözümün önemli bir merkezi haline gelecek.

Son yıllarda Suriye’deki iç karışıklıklar, Kıbrıs-Yunanistan-Türkiye gerilimi, ABD’nin Irak’tan çekilme kararı, İran-ABD arasındaki gerilimler, İsrail’in birçok güçle savaş içine girmesi, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması ve Kürt sorunundaki gelişmeler, Ortadoğu coğrafyasını derinden etkiledi. Bu karmaşık tabloyu genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Bölgedeki mevcut savaş ve kaos durumundan çıkış için hangi adımlar atılabilir? Özellikle bu gelişmelerin Kürt halkı üzerindeki olası etkileri nelerdir?

Bu soruya dair önceki soruda kısmen cevap oluşturacak ifadelerde bulunduk. Onları tekrarlamamalıyız. Bölgede 35 yılı aşan ve Üçüncü Dünya Savaşı denen düzeyde bir savaşın yaşanmasına yol açan temel etkenleri bir defa görmeliyiz. Bu savaş kapitalist modernite sisteminin kendi iç çelişki ve çatışmalarından doğan bir savaş. Aslında Ortadoğu’da yaşanan Birinci Dünya Savaşı yüz yıldır bitmedi. İngiltere ya da Fransa’ya göre savaş bitti. Onlar kendi çıkarlarını sağlar hale geldiler ama siz bunu gelin Kürtlere sorun, Araplara sorun, Ortadoğu’daki insanlara sorun onlar için de savaş bitmiş mi? Hayır yüz yıldır bu savaş sürüyor, çünkü yaratılan bu ulus-devlet statükoculuğunun kendisi bir iç savaş durumuydu. Devletler ve toplumların çatışmasıydı, devletlerle Kürtlerin çatışmasıydı, devletlerin birbiriyle çatışmasıydı, mezheplerin birbiriyle çatışmasıydı. Her türlü çelişki, milliyetçilik temelinde kışkırtıldı çatışır hale getirildi. Birinci Dünya Savaşı’nda belli devletlerin askeri güçleri savaştılar, onun sonrasındaki süreçte ise Ortadoğu’daki bütün çelişkiler bir savaş ve çatışma etkeni haline getirildi. Bir defa bunu görmemiz lazım.

20. Yüzyıl siyasi yapıları, savaş yapılarıydı. Dış güçlerin ortaya çıkardığı, bölgeye empoze ettiği yapılardı. Bölgenin toplumlarına dayanmıyordu. Bölgenin tarihine dayanmıyordu. Kapitalist modernitenin dıştan empoze etmesiydi. Kendi zihniyetini ve egemenlik biçimini Ortadoğu’ya sokmasıydı. Bölgeye yabancıydı, ajan konumundaydılar. Bunu net ifade edebiliriz. Hepsi kapitalist modernite sisteminin ajanları konumundaydılar. Çatışma ve savaş etkeni oldular, Ortadoğu’yu hep savaş içinde tuttular, dahası Ortadoğu’yu hep dış müdahaleye açık tuttular. En tehlikeli yönü de buydu.

Şimdi ise dış müdahale olarak ABD-İsrail müdahalesi gelişti. Aslında Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında yaratılan bölgenin ulus-devlet statükoculuğu ile süper sermaye ya da ulus üstü sermayenin daha fazla sömürü arama siyaseti arasındaki çelişkiden kaynaklanan bir çatışmaydı. Bunu giderek ABD ve İsrail ittifakı temsil etti, NATO’dan da destek alıyorlar. Fakat savaş İran’a dayandığında görüldü ki, ABD-İsrail’in ittifak ettiği düzey kadar NATO’dan destek alma durumları söz konusu değil ya da NATO’nun bazı devletleri örneğin İngiltere ile çelişkili hale gelebildiler. Fransa ile ayrı politikalar izler duruma düştüler. Bu hala da sürüyor. Eski statükoyu yaratan Avrupa devletleri ABD ve İsrail’in tek başlarına Ortadoğu üzerinde egemen olmalarına razı olmayan, karşıt olan bir tutum gösterdiler. İran savaşı bu gerçeği açığa çıkardı. İlk defa herkes ABD-İngiliz siyaseti arasında farklılıkların olduğunu gördü. Bu oldukça önemliydi. Şu görüldü ki, İngiltere’de eski statükonun değişmesine tümden karşı değildir. Ama ABD ve İsrail’in yaptığı değişikliği de olduğu gibi onaylamıyor, aynı düzeyde ona katılmıyor. Biraz daha farklı yaklaşımları var. Nihayetinde ABD-İsrail ittifakı geliştirdiği yeni teknolojiye dayanarak çok kimseyle de paylaşmadan kendi hegemonyalarını kurmak üzere bu saldırıları yürüttüler. Aslında bu süreç Körfez Savaşı’ndan sonra başladı. ABD buna ‘Yeni Dünya Düzeni’ dedi. Ardından Afganistan-Irak savaşları olarak sürdü. Daha sonra Kuzey Afrika’ya, Mısır’dan Sudan’a, Tunus’a yayıldı buna da ‘Arap Baharı’ denildi.

Son hamle 7 Ekim 2023 Gazze Savaşı’yla başlayan hamledir. O da Akdeniz kıyılarını denetime alma girişimiydi. Filistin üzerinde hegemonya kuruldu, Lübnan üzerinde hegemonya kurmaya çalışıldı. Suriye üzerinde hegemonya kuruyorlar. Sonuçta Irak’ın bununla çelişir yönleri giderilerek daha fazla böyle bir hegemonik sistem içine alınmaya çalışılıyor. İran da böyle bir denetim ve hegemonya içine alınmak isteniliyor. Savaş bu düzeye geldi.

Demokratik Ortadoğu Birliği yeni gelişmelerin önünü açar

Bir yandan da Türkiye üzerinde mücadele yürütülüyor. Bu da Doğu Akdeniz üzerinden, Kıbrıs üzerinden İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs ittifakı temelinde sürüyor. Türkiye içerisinde de sürüyor. Daha fazla Türkiye’de yoğunlaşır mı? Bu da İran’dan çıkacak sonuçlara bağlı. Şu an tümüyle Türkiye’de odaklanmamışsa henüz İran’da net bir sonucun ortaya çıkmamış olmasından kaynaklanıyor. İran’da ortaya çıkacak sonuca göre Türkiye bu sürecin odak noktası haline gelecek. İsrail-ABD hegemonyası gerçekleşirse Türkiye’yi de olduğu gibi bu hegemonyaya katacaklar, diz çöktürecekler. Türkiye teslim olacak, Tayyip Erdoğan yönetimini çok çeşitli biçimlerde buna hazırlıyorlar. Yok İran diretir, İran-ABD’nin bir tür anlaşması ortaya çıkarsa Türkiye ile de uzlaşma arayacaklar. Türkiye aslında onu bekliyor. İran’ın biraz ayakta kalmasını, bir uzlaşma yaratmasını, kendisini de biraz daha fazla hak elde ederek bu hegemonyaya katmak istiyor. Ama son olarak belirlediğimiz üçüncü güç ortaya çıkarsa İran’da bir demokratik hamle gelişirse bu Türkiye’yi de bütün Ortadoğu’da demokratik devrim yönünde etkileyecektir. Bu da bambaşka bir durum olacak. ABD-İsrail hegemonyasını kırdığı gibi Birinci Dünya Savaşı’nın ortaya çıkardığı ulus-devlet statükosunu da aşacak, parçalayacak, giderecek. Demokratik Ortadoğu Birliği ya da Konfederalizmi biçiminde yeni demokratik birlik gelişmelerinin önünü açacak. Böyle bir tarihi ve kültürel temel var. Siyasi güçler çok gericiler, ajan ve engel konumundalar. Onlar aşılabildikçe, toplumların iradeleri geliştikçe demokratik toplum, demokratik Ortadoğu birliğinin önü açılır, bu tür gelişme adımları olur. Buna zemin var. Böyle görmek gereklidir. Evet mücadele sürüyor, bu sürecin ikinci yarısının en karmaşık, en yoğun dönemindeyiz.

Mekke anlaşması işleyecek mi? Bu da Yemen’deki çatışmalarla test edilecek ve görülecek. Hızlı uygulanabilirliği çok fazla gözükmüyor. ABD-İsrail uygulanmasını isteyecek mi? İsrail-Suudi o düzeyde anlaşabilecek mi? Bunlar henüz cevap bekleyen sorular oluyor. Önümüzdeki süreç görülüyor. Evet derin bir kriz ve kaos durumu var. Çok yönlü karmaşık bir savaş yaşanıyor. Bu savaştan çıkış nasıl olur? Önce onu görmeliyiz. ABD-İsrail hegemonyası savaşı bitirir mi? Hayır bitirmeyecek. Yeni tür bir savaş ortaya çıkarırlar. ABD-İsrail hegemonyasıyla Türkiye-İran yani eski statükonun kalıntılarının uzlaşmasından savaş biter mi? O da çok zor. Aslında savaşı tümden bitirecek olan halkların demokratik çıkışıdır. İran’dan özellikle Türkiye’den gelişecek demokratik çıkıştır.

Önder Apo bunu görerek “Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni” geliştirdi. Önder Apo’nun Türkiye’de başarıya götürmek istediği, bunun Suriye, İran, Irak’ta uygulanmasını istediği Barış ve Demokratik Toplum Süreci, tamı tamına bu savaş durumunu sona erdirmeyi ve buradan demokratik toplumcu bir çıkışın gerçekleşmesini sağlamasını ifade ediyor. Savaş durumundan çıkış en kalıcı adım böyle olur. Bu da Kürt sorununun demokratik entegrasyon temelinde çözümünü gerçekleştirir. Bunu hedefliyor.

Önder Apo böyle bir çatışmalı ve çelişkili durumun yeni geliştiği süreçler içerisinde 21. yüzyılın başlarında “bu savaştan hegemonyacı güçler zaferle çıkmak istiyorlar. Bir çözümü o olabilir. Eski statüko ayakta kalmak istiyor, o da zordur. Devrimci demokrasi zafer kazanarak çıkabilir. Bölgenin dinamiklerinin böyle bir gücü var. Fakat en güçlü olasılık yalnız başına bunların hiçbirinin olmayacağı tersine hepsinin içinde yer alacağı bir tür uzlaşmanın bu savaştan çıkışı sağlayacağı” yönünde öngörüde bulunmuştu. Bu ‘Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa’ adlı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne sunduğu birinci büyük savunmasında net olarak vardır. Görmek isteyenler kitabı inceleyip bu değerlendirmeleri olduğu gibi bulabilirler.

Şimdi de gidişat biraz oraya doğru görülüyor. Bu konuda ABD-İsrail hiçbir şeye razı olmuyor görülüyor. Ama İran örneği gösterdi ki başarılı olamadılar. Ulus-devlet statükoculuğu da çok yüksek perdeden yaklaşıyor. Örneğin Türkiye’de AKP iktidarı mangalda kül bırakmıyor. Hamaney yönetimi İran’da mangalda kül bırakmıyordu ama ABD-İsrail saldırılarını görünce hepsi biraz kendilerine çeki düzen verdi. Biraz sözlerine ve ifadelerine dikkat ediyorlar, suspus oldular. Önder Apo bu durumu değerlendiriyor. Bu savaştan çıkışı sağlayacak çözüm demokratik entegrasyon çözümü gibi görülüyor. Önder Apo’nun demokratik entegrasyon çözüm stratejisi aslında Ortadoğu’da yaşanan bu kriz ve kaosu aşmanın, bu kriz ve kaosun ortaya çıkardığı Üçüncü Dünya Savaşı’ndan çıkmanın stratejisidir.

Bu tümüyle Önder Apo’nun değerlendirdiği gibi olacak mı? Demokratik toplumcu yanı ne kadar güçlü olacak? Diğer boyutlar ulus devletçi eğilimler içinde ne kadar yer alacak? Bunları önümüzdeki süreçte yaşanacak mücadele belirleyecek. Şöyle olacak diyebilmemiz mümkün değil. Fakat eğer bu savaş sona erdirilmek isteniyorsa bunu gerçekleştirecek tek strateji Demokratik Entegrasyon Stratejidir. Bunun uygulanacağı ilk başlangıç zemini de Kürdistan’dır. Kürt demokratik toplumunun, Kürt varlığının mevcut devletlerle, onları demokratikleştirerek, demokrasiye duyarlı kılarak gerçekleştireceği entegrasyon, Türkiye ile İran’la, Irak’la, Suriye ile gerçekleştireceği entegrasyon ABD-İsrail hegemonyasını parçalayarak bir Ortadoğu Demokratik Birliği’nin çekirdeğini ortaya çıkartacak, temellerini atacak, önünü açacak. Bu denli önemlidir.

Bu bakımdan hem savaştan çıkmanın, Üçüncü Bir yandan da Türkiye üzerinde mücadele yürütülüyor. Bu da Doğu Akdeniz üzerinden, Kıbrıs üzerinden İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs ittifakı temelinde sürüyor. Türkiye içerisinde de sürüyor. Daha fazla Türkiye’de yoğunlaşır mı? Bu da İran’dan çıkacak sonuçlara bağlı. Şu an tümüyle Türkiye’de odaklanmamışsa henüz İran’da net bir sonucun ortaya çıkmamış olmasından kaynaklanıyor. İran’da ortaya çıkacak sonuca göre Türkiye bu sürecin odak noktası haline gelecek. İsrail-ABD hegemonyası gerçekleşirse Türkiye’yi de olduğu gibi bu hegemonyaya katacaklar, diz çöktürecekler.Dünya Savaşı’nı sona erdirmenin, kaostan krizden çıkmanın yolu hem de demokratikleşmeyi geliştirmenin yolu Kürt demokratik toplumunu demokratik komün temelinde daha çok örgütlemektir. Bu da demokratik entegrasyon stratejisini hayata geçirmek olacak. Başka da savaşı sona erdirecek bir şey görünmüyor. Bu olmazsa yeni biçimler altında yeni hegemonyalar altında bu kriz kaos ve savaş durumu daha da derinleşerek sürecek.

İlginizi çekebilecek diğer yazılar

Oynatıcıyı Gizle/Göster
-
00:00
00:00
Update Required Flash plugin
-
00:00
00:00