Denilebilir ki, finans çağında komutan para; “Sanayi Devrimi ve Endüstriyalizm Çağı”ndan devraldıklarını kendi koşullarına uyarlayarak yoluna devam etmeyi kendi çıkarlarına uygun gördü. Ancak kendi meşruiyetini oluşturmak için ondan farklı görünmekten de geri kalmadı. “Sanayi Devrimi ve Endüstriyalizm Çağı”nda yaşanan sorunları, miadı dolmuş olarak gördüğü politikaları revizyona tâbi tuttu.
ABD’nin dünya siyaseti ve hegemonyası içerisindeki yerini 1950 öncesi ve sonrası diye iki başlıkta ele almak mümkündür. Birinci dönemde giderek yıldızı parlayan ve kapitalizmin jandarmalığını üstlenmeye aday konumundadır. Verdiği destekle itilaf devletlerinin Birinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkmasında önemli bir rol oynamıştır. Sonlarına doğru, doğrudan katıldığı İkinci Dünya Savaşı’nda elde ettiği başarılar onu uluslararası alanda daha etkili bir konuma getirirken, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından da bu etkinliği diğer kapitalist-emperyalist devletler karşısında üstünlüğe dönüştürmüştür. İngiltere’den devraldığı sömürgeler mirası ve kapitalizmin jandarmalığı rolü, onu hegemon güç haline getirmiştir. Ancak böyle de olsa devraldıklarını koruma ve “düzene” kavuşturma rolünü aşamamıştır.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında Dünya’yı “biçimlendiren” İngiltere ve Fransa ikilisi olurken, bunlar arasında daha çok İngiltere belirleyiciydi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise dünyanın yeniden “biçimlendirilmesinde” ABD tek başına belirleyici değildir. SSCB ve İngiltere’de önemli rol üstlenen devletlerdir. “Finans Çağı-Komutan Para Çağ”ın da ise, bu rol dağılımı değişmiştir. ABD bu süreçle birlikte daha fazla öne çıkmış, reel sosyalimin çözülmesiyle belirleyici bir güç haline gelmiştir. İmparatorluk projesi ve “Yeni Dünya Düzeni” adıyla dünyayı yeniden düzenleme atakları da bu düzenlemenin somutlaşan göstergesi olmuştur. 1945-1950’li yıllardan itibaren kavram olarak kullanılmaya başlanan “Pax Americana” (Amerikan Barışı) etkin bir hale gelmiştir.
Burada söz konusu olan, “barış” sözcüğünün gerçek anlamı dışındadır; ABD’de üstünlük kabulünün olduğu koşullarda savaşın tehdidi altında olan bir “barış” tır. Reel sosyalizmin çözülmesinden sonraki sürece hâkim olan da bundan farklı değildir.
ABD bu dönemle birlikte kendi “barış”ını dünyaya hâkim kılmak için belirlediği stratejiye göre harekete geçerek, planlamalarını uygulamaya koymuştur. Karşısına aldıkları ve önünde engel olarak gördüklerine de “ya uyacaksınız ya uyacaksınız” dışında bir tercih bırakmamıştır. İdeolojik ve siyasal argümanlarını, askeri düzenleme ve konumlanışını buna göre yapmıştır. Reel sosyalizmin çözülüşüyle birlikte, “dünyanın sonu”, “ideolojilerin sonu” gibi sıkı sıkıya sarıldıkları söylemler bu argümanlar arasında önemli bir yer tutmuştur. Öyle ki, kapitalist modernite güçleri bu türden söylemleri çok etkili ve yaygın bir şekilde kullanarak hem psikolojik ortam hem de planlamaya kavuşturdukları saldırılara zemin hazırlamaya çalışmışlardır. Reel sosyalizmin çözülüşünün devrimci, demokratik, sosyalist güçler ve kamuoyu üzerinde neden olduğu psikolojik ve moral etkileri kullanarak geniş halk kesimlerinde umut kırılmalarına yol açmak istemişlerdir. Aynı şekilde reel sosyalist ülkelerde olduğu gibi, reel sosyalizmin etkisi altında olan coğrafyalarda oluşan siyasal boşluğu doldurmak için harekete geçmişler ve kendilerini “umut” haline getirmeye çalışmışlardır. Bununla birlikte oluşturulmaya çalışılan “Yeni Dünya Düzenini’’, “yeni bir dünya” görünümüne büründürmekten geri kalınmamıştır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan siyasal atmosfer ve biçimlenişler sanki reddediliyor/aşılıyormuş gibi verilmeye/yaratılmaya çalışılan izlenimler/algılar da bunlar arasında yerini almıştır.
Böylece ABD kendi “dünyasını’’, imparatorluğunu oluşturmak için aradığı koşullara kavuşmuştur. Karşısında SSCB gibi güçlü bir rakibin ve içerisinde yer aldığı jandarmalığını üstlendiği kapitalist-emperyalist sistem içerisinde onunla yarışacak/rekabet edecek bir gücün olmayışı kendisi için hedeflerine ulaşmada bulunmaz bir fırsat yaratmıştır. “Finans Çağı-Komutan Para Çağı’nda daha çok da reel sosyalizmin çözülmesi ABD için böylesi bir imkân sunmuştur.
Bu yönleriyle “Finans Çağı-Komutan Para Çağı” aynı zamanda “ABD Çağı” olarak anlam kazanmaktadır. ABD içerisine girilen ve öncülük ettiği böyle bir çağa girişle birlikte, sistemini inşa etmek için harekete geçmekte geri kalmamıştır. Var olan hazırlıklarına dayalı olarak; özel savaş kurumlarını, aygıtlarını, finans kaynaklarını, işbirlikçilerini devreye koyarak dünya imparatorluğunu inşa etmeye yönelmiştir. Bu yönelimin ideolojik doğrultusunu da liberalizmin güncelleştirilmesi olan Neo-liberalizm oluşturmuştur.
Reel sosyalizmin yanılgıları kapitalist modernitenin ‘özgürlükçü’ olduğunu doğrulamaz
Liberalizm için, kapitalizmin ideolojisi denilmektedir. Tabi burada liberalizmi, türetildiği kök kelime olan Latincede özgürlük anlamına gelen ‘liber’ ile aynılaştırmamak gerekmektedir. Çünkü çoğu kez, liberalizmi; özünü oluşturan sınıfsallığından, kapitalizmim ideolojisi olma boyutundan ayrı tutarak, kelimenin türetildiği köke bakarak “özgürlükçülük” olarak değerlendirenler ya da bir nevi Aydınlanma Dönemi’nin “olgucuları” gibi, kendilerini karşıtından iyi göstermeye çalışan argümanlarda vardır. Daha çok da hem reel sosyalizm karşısında hem de reel sosyalizmin çözülmesinden sonra bu türden demagojik söylemlerin öne çıkarılmış olduğuna tanık olunmuştur. Kuşkusuz reel sosyalizmin izlediği politikaların, kaba maddesi, sınırlandıran, yasaklayan yaklaşımların bu türden demagojik söylemlerin kullanılmasında ve algının oluşmasında rolü vardı. Özellikle de ibadet, inanç, seyahat, farklı düşünce, basın, serbest ticaret, özel mülkiyet gibi ‘bireysel özgürlükler’, ‘sivil haklar’ önüne konulan engeller, kullanım eşyalarının sınırlı seçeneklerde olması vb. çok etkili bir karşı propaganda malzemesi olarak kullanılmıştı. Elbette reel sosyalizmin, karşı-propagandaya dönüşen izlediği politikaları, nedensellikler aramadan eleştirmek doğru bir yaklaşımdır. Fakat bu reel sosyalizmin yanılgıları, kapitalist modernite güçlerinin ‘özgürlükçü’ olduğunu doğrulamaz.
Yakın tarih içerisinde özgürlük kavramı 17.yy’da belli bir forma kavuşturulmaya çalışılmış olsa da daha yaygın olarak 18.yy’da kullanılmaya ve siyasal bir kavram, ütopya haline getirilmeye başlandı. Öncesinde kullananlar ve uğruna büyük bedeller ödeyenler olsa da bu yüzyıllarda çok yaygın ve etkili bir düzeyde toplumsal bir bilinç ve ulaşılmaya çalışılan bir hedef haline getirildi. 11 Haziran 1776 yılında yayınlanan “Amerika Bağımsızlık Bildirgesi”nde yer alan “Bütün insanların eşit yaratıldıklarına; yaratıcıları tarafından onlara hayat, özgürlük ve mutluluğu arama hakkı gibi geri alınamaz bazı haklar verildiğine inanıyoruz.” 1789 Fransız Devrimi’nin “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi”nin birinci maddesinde “insanlar, hakları bakımından özgür ve eşit doğarlar ve yaşarlar…” belirlemesine yer verilmiş olması da bunun birer somut göstergedir. Sadece bununla da kalmayarak dünyanın farklı coğrafyalarında yaşayan halklar için esin kaynağı haline geldikleri gibi; bunları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışanlar da olmuştur. Fransız “İnsan ve Yurttaş Bildirisi”nin; “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” (Liberte, Égalite, Fraternite) kavramlarının başına getirilenler de bu konuda özel bir yere sahiptir. Öyle ki, Osmanlı’da İttihat Terakki adıyla bilinen faşist bir karaktere sahip olan bir cemiyet bile bu kavramları (Hürriyet-Müsavat-Uhuvvet) kendi diline çevirerek kullanmaya çalışmıştır. Bu türden faşist karaktere sahip örgüt ve hareketlerle birlikte, onlardan daha çok kapitalist modernitenin akıl hocaları özgürlük kavramını kendilerine uyarlayarak, ideolojik ve siyasal bir dünya görüşü haline getirmişlerdir. Ancak onların özgürlük dediği toplum bilincinde edindiği ‘ütopya’dan çok farklı ve tam zıddıdır; savundukları ticaret özgürlüğü adı altında halkların, ülkelerin sömürülmesi, yağma, talan edilme özgürlüğüdür.
‘Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler‘
“Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” (laissez-faire, laissez-passer) sloganında ifadeye kavuşturulan liberalizmin ekonomik ve siyasal alanda kazandığı anlam buna göre belirlenmiştir. Yine hedefinde monarşik özelliklerden henüz kurtulamamış olan ya da korporatif özellikler taşıyan faşist karakterdeki devletlerin ticaret, hammadde, iç pazarda getirilen kısıtlama ve dış pazarlara ulaşma gibi konularda getirdikleri kısıtlamaların/engellerin aşılması ve eğer bu sağlanamıyorsa asgari bir düzeye çekilmesi vardır. Daha sonra bunlara eklenen ‘seyahat özgürlüğü’, ‘düşünce özgürlüğü’, ‘basın özgürlüğü’ gibi talepler de birer demagoji olmaktan öte bir anlam ifade etmemektedir. Kapitalizm karşıtı halk hareketlerinin yaşandığı, emekçilerin mücadelesinin yükseldiği ve devrim seçeneğinin çok güçlü dile getirildiği/devrimlerin yaşanmaya başladığı koşullarda, ‘sosyal devlet’ gibi aldatmacalar altında kendini sözde yenileyerek/koşullara uydurarak geniş halk kesimlerini devrimden uzaklaştırarak, yeniden kapitalist modernite sistemi içerisine çekmektir. Ancak 1929 büyük ekonomik bunalım döneminden siyasal, düşünsel ve ‘ekonomik’ anlamda çıkış arayan liberalizmin kendini yenileme çabaları olarak adlandırılan bu çabalarda bırakalım hedefine ulaşmayı, yaşanan bunalımı daha da derinleştirmiştir.
Bu yönüyle neo-liberalizm, kapitalist modernite zamanının “Sanayi Devrimi ve Endüstriyalizm Çağı”nın temel özellikleriyle çelişmemektedir. Aksine onun doğrudan izdüşümü olmaktadır. Fakat “Finans Çağı-Komutan Para Çağı”nda aldığı anlam ve ona biçilen misyon itibarıyla farklılıkları vardır. Bir nevi “Finans Çağı-Komutan Para Çağı”nın temel ideolojik argümanı olmaktadır. Ve onun bu özelliği 1970’ler sonrasının dünyasında belirgin bir hal almaya başlamış, reel sosyalizmin çözülmesinden sonra da başat bir hale gelmiştir.
Reel sosyalizmin çözülmesiyle birlikte ikinci dünya savaşı sonrasında kapitalist modernite zamanının jandarmalığını üstlenen ABD, tereddüte yer bırakmayacak bir şekilde ‘zaferini’ ilan etmişti. Bu ilanla birlikte “artık benim zamanım geldi” demekteydi. Zaten sonrasında da bu doğrultuda adımlar atmaktan geri kalmadı. ABD’nin atmış olduğu bu adımlar kendi içerisinde bir amaca kilitlenmiş olsa da oklarının ucu birçok hedefe çevrilmişti. Bunlardan birincisi; reel sosyalizmin boşalttığı alanları doldurmak, ikincisi; reel sosyalizmin çözüldüğü ülkeleri, devletleri kendi yörüngesi etrafında toplayarak sistemine dâhil etmek, üçüncüsü; yaşadığı ekonomik, siyasal, kültürel, ideolojik krizden/kaostan çıkışı sağlamak, daralan pazar soruna çözüm bulabilmek için “Sanayi Devrimi ve Endüstriyalizm Çağı”nın dört başı mamur hale gelmiş olan ulus-devletleri re-organize ederek, kendisi için daha “serbest” hareket edeceği alanlar haline getirmek, dördüncüsü; üçüncü hedefine ulaşması önünde engel teşkil eden devletleri, siyasal ve düşünce yapılarını aşmak, beşincisi; aşılması ön görülen devletler, siyasal ve düşünsel yapılanmalar yerine, yenilerini inşa etmek, altıncısı; tüm bu hedeflere ulaşmak için yeni argümanlar geliştirmek.
İşte neo-liberalizm, kapitalist modernite zamanının, “Finans Çağı-Komutan Para Çağı”nın duyduğu bu ihtiyaçların karşılanmasının adı/kendisi olmaktadır. O nedenledir ki, neo-liberalizmi tek bir boyutuyla sınırlandırmadan yukarıda belirtilenlerin birbirini tamamlayıcıları olarak görmek gerekmektedir. Daha somut bir ifadeyle neo-liberalizmi; pazar sorununa çözümün, ideolojik hakimiyet ve psikolojik üstünlüğün sağlanmasının güçlü bir manivelası, ulus-devletlerin yeniden biçimlendirilmesi, dünya ve pazar hakimiyetinin tamamlanması ve reel sosyalizmin çözülmesiyle birlikte oluşan boşluğun doldurulması hedefine ulaşmanın temel ideolojik argümanı olarak kabul etmek gerekmektedir. Bir başka ifadeyle de belirlenmiş tüm bu hedeflere ulaşmak için; tıpkı “Finans Çağı-Komutan Para Çağı”nın başlangıcı olarak kabul edilen ABD dolarının, o zamana kadarki bağlayıcı olarak kabul ettiği bağlardan kurtularak, ‘özgürleşerek’ engelleri aşmasıdır.
Uzay boşluğuna kadar kapitalist pazar
Liberalizm kavram olarak kökleri itibarıyla her ne kadar “Aydınlanma Dönemi”ne hatta “Felsefe Çağı”na kadar dayandırılsa da düşünsel, siyasal ve ekonomik yaşamda en etkin haliyle kapitalist modernite zamanının “Sanayi Devrimi ve Endüstriyalizm Çağı”nda kullanılmaya başlanıldı. Hedefinde ise gümrük duvarların aşağıya çekilmesi, vergilerin düşürülmesi, dış ve iç pazara açılım önündeki engellerin aşılarak, pazarın siyasal ve yasal anlamda güvence altına alınması vardı. Neo-liberalizmle bu hedefler genişletildi, güncelleştirildi, “Finans Çağı-Komutan Para Çağı”nın ihtiyaçlarını karşılayacak hale getirildi. Öyle ki; ekonomik, siyasal, ‘toplumsal’, ideolojik, ‘kültürel’ vb. politikalar doğrultusunda paranın hizmetine açılmayan dünyanın en ücra köşesine varıncaya kadar herhangi bir parçası bırakılmamaya, toplumda, insanda, doğada bulunan her şey, uzay boşluğuna varıncaya kadar ulaşılabilecek neresi varsa kapitalist pazarın bir parçası haline getirilmeye başlandı. Bunun sağlanabilmesi için kapitalist modernite sisteminin kendi eliyle oluşturduğu kurumsal, siyasal olarak inşa ettikleri dâhil, engel olarak görülen her şey tereddüt edilmeden aşılır, yeniden biçimlendirilir. Antony Giddens’in Avrupa’nın uygarlığa katkısı olarak gördüğü “üç süreksizlik! [1]” arasında yer alan yirminci yüzyıl milliyetçiliğinde tabulaştırılan, ulus-devlet bile bundan nasibini almaktan kendini kurtaramadı.
“Finans Çağı”nda “Komutan Para” kendi varlığının güvencesi, saltanatı olarak kabul ettiği ulus-devleti bir kenara atamadı ama yeniden gözden/elden geçirmekten geri kalmadı. İlk büyük adımı kökleri Napolyon dönemine, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa devletleri arasında oluşan ekonomi, sınai vb. (1951 Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, 1965 Avrupa Atom Enerji Topluluğu, 1965 Avrupa Topluluğu vb.) ortaklıklara dayandırılmaya çalışılsa da 1992 yılında attı. O zamana kadar Avrupa’daki ulus-devlet formunu aşan, Avrupa devletleri arasında daha geniş ve esnek siyasal birlik olan Avrupa Birliği’nin resmen ilanı böyle bir anlam ifade etti. Ardından yeni-sömürge ve bağımlı devletlerin, ülkelerin yeniden; düşünsel, ekonomik, siyasal vb. yapısallıklarının biçimlendirilmesini hedefleyen politikalar üretildi. Aynı şekilde reel sosyalizmin çözüldüğü ülkeler ile reel sosyalizmin etkisi altında olan devletlere/ülkelere yönelik politikalar geliştirildi. Böylece “Finans Çağı-Komutan Para Çağı” o zamana kadar kullanılan ulus-devlet gibi araçlarında re-organizasyonunu devreye/gündeme getirerek; sermayenin dolaşımı ve hâkimiyetinin hiçbir şekilde paylaşılamayacağını tartışmaya yer bırakmayacak şekilde kesin ölçülere kavuşturdu.
Ulus-devletin ruhu milliyetçilik ve dinciliktir
Paranın iktidara taşınmasında “Sanayi Devrimi ve Endüstriyalizm Çağı”nda ulus-devlet, tarihsel öneme sahip bir rol oynamıştı. Bu rol sadece iktidara taşınmayla sınırlı kalmayarak, iç pazarda hâkim hale gelmenin yanı sıra, devlet sınırları dışına açılarak egemenlik alanlarını genişletmenin olanaklarını da genişletme imkânına kavuşmalıydı. Güçlü bir devlet haline gelmek ve bunun oluşturduğu imkânlar paranın sanılandan daha çok palazlanmasına, güçlenmesine olanak yaratmaktaydı. Ve bunu sonuna kadar kullanmasını bildi; kendine yeni zenginlik ve hammadde kaynaklarıyla birlikte pazar alanları açtı. Ancak bununla sınırlı kalmadı; zamanla karşı karşıya geleceği daha farklı faktörlerinde etkinlik alanlarını genişletmesine olanak yarattı. Hatta zamanla onların kendi iktidarına ortak olmasını engelleyemedi; ordu ve sivil bürokrasi bunlar arasında yer aldı.
Monarşik devlet yapılanmaları içerisinde etkisini hissettirmeye başlayan komutanlar ve devletin tepesine tünemiş olan bürokrasi, sistem devletlerinin içerisinde çok daha güçlü hale geldiler. Öyle ki, ulus-devlet bu iki ayak üzerinde kendini yeniden var etti. Böylece paranın asker ve sivil bürokrasi olmadan neredeyse ne iç pazara ne de uluslararası alana hâkim olması, açılması olanaksız hale geldi. Sadece bununla da kalmadı; kapitalist modernite sistemi sömürge ve yarı sömürgeleri kendi pazar ve egemenlik alanlarının bir parçası haline getirirken aynı zamanda ideolojik ve siyasal etkilerini de taşırdılar. Ulus-devletin dini/ideolojisi halini alan milliyetçilik, kapitalist modernite sisteminin egemenliği altına giren sömürge, yarı-sömürge ve bağımlı ülkelerde de etkisini gösterdi. Dünya pazar ve toprakları üzerine egemenlik mücadelesi içerisinde olan kapitalist-emperyalist devletlerin arasındaki çelişkilerde ulus-devletçi, milliyetçi etkiler üzerinde körükleyici bir rol oynadı. Kapitalist moderniteye mekân olan ülkelerde olduğu gibi, feodal egemen özelliklerin hâkim olduğu ülkelerde de bu çok bariz bir şekilde yaşandı. Öyle ki, bu özelliklere sahip olan ülke ve devletlerdeki feodal ve komprador işbirlikçi siyasal yapılanma/egemenlik aygıtları ulus-devletçi milliyetçilikleri kendilerine meşruiyet oluşturmanın aracı haline getirdiler.
Böylece kapitalist modernitenin egemenlik aracı olan ulus devlet ve onun dini/ideolojisi olan milliyetçilik sahipleri arasında yaşanan çelişkinin ve çatışmanın içerisinde birbirine karşı kullanılan temel araçlar haline geldi. Daha çok da 20.yy’da oluşan ulus-devletler bunun en somut örnekleri arasında yerini aldı. Eskinin güçlü feodal imparatorlukları, devletleri olan; Osmanlı, İran, Çin gibi devletler ile Birinci Emperyalist Dünya Paylaşım Savaşı sonrasında masa başında kurulan ve kimi ‘bağımsızlık’ ve ‘ulusal mücadeleler’ sonucunda ilan olunan ulus-devletler somutunda bu çok bariz bir şekilde kendini gösterdi. Bu şekilde kapitalist modernite sisteminin temel güç kaynaklarından/enerji paketlerinden ulus-devletin temel dayanakları olan ordu ve sivil bürokrasi ile karşı karşıya geldi. Oluşan böyle bir karşı karşıya geliş içerisinde asker ve sivil bürokrasi hem siyasal hem de ‘ekonomi’ üzerinde kurdukları etkinliğe dayanarak, hizmetinde olduklarıyla çıkar ve egemenlik kavgasına tutuştu. Sadece bununla da kalmadı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan ‘iki kutuplu dünya’ koşullarında kendini daha da güçlendirerek iktidar üzerinde rengini belirgin kılma arayışlarına girdi. Ulus-devlete sıkı sıkıya sarılarak, körüklediği milliyetçilik rüzgârını arkasına alarak piyasaya/pazara, oluşan hükümetlere (askeri-bürokratik yönelimlere varan) müdahalelerde bulunur bir hale geldi.
Ancak kapitalist modernite sisteminin hem merkezinde hem de egemenliği altında tutarak birer sömürü ve pazar alanı haline getirdiği ülke ile devletler de yaşadığı/karşı karşıya geldiği bu çelişki ve çatışma hali, onu her yönüyle ulus-devlet ve milliyetçiliklerden vazgeçirtemedi. Aksine ulus-devleti ve milliyetçilikleri kendi çıkarları doğrultusunda ayakta tutmaya, kullanmaya ve onlardan güç almaya devam etti. Sivil ve askeri bürokrasinin kendisiyle karşı karşıya gelen kısmını törpüleyerek kendisi için birer tehlike olmaktan çıkardığı gibi, çıkarlarına göre yeniden yapılandırarak düzenlemekten/kullanmaktan geri kalmadı. Hatta kendine karşı aşırı direnç gösterenlerle çatışmaktan ve onları tasfiye etmekten çekinmedi. Merkezi olarak gördüğü mekânlarda ve egemenlikleri, kontrolleri altında tuttukları ülke ve devletlerde bunun sayısız örnekleri yaşandı.
Finans çağında, komutan para oluşturduğu zeminde palazlanarak, sorunlu hale gelen bu güçleri yeniden düzenleyerek kendi sistemini inşa olanaklarına kavuşmuş oldu. Burada en fazla dikkati çeken de komutan paranın kendi düzenini inşa ederken uygulamaya koyduğu standartlardı. Çünkü komutan paranın kendi mekânında uygulamaya koyduğu politika ve içerisine girdiği yönelimlerle, sömürge ve bağımlı ülkeler ile yeni-sömürgelerde devreye koydukları birbirinden farklılıklar göstermekteydi. Kendi mekânında ulus-devletlerarasında daha gevşek bağlarla ilişkilerin yeniden düzenlenmesi şu şekilde olmuştur.
Böylece komutan para kendi mekânında yaptığı bu iç düzenleniş ile dünyada çok daha güçlü bir konuma gelirken; dünyanın en ücra köşesine varıncaya kadar herhangi bir engelle karşılaşmadan açılma/ulaşma imkânına ve ihtiyaç duyduğu temel mekanizmalara sahip hale geliyor. Öyle ki, para her yere istediği gibi güvenlikli bir şekilde ulaşacaktı. Ulaştığı yerde de dolaşımı önünde hiçbir engel olmayacağı gibi, orada kendi düzenini hâkim kılacaktı. Ancak bunun karşısında güvenlikli kıldığı kendi alanı olan mekâna, sınırları içerisine ise dışarıdan ulaşmak -belirlediği standartlara uygun değilse- neredeyse olanaksız bir hale getirilmişti. Bu şekilde içe yönelik ne kadar “gevşek” bir ilişki ağı örülmüş olsa da dışa karşı o kadar kapalı ve sert önlemlerle kendini donanımlı hale getirmişti. Dışa karşı alınan tedbirler bu düzeyde son derece aşılmaz kılınmıştı. Dışarıdan gelen “göçler” engellendiği gibi, “yabancı düşmanlığı”, “dincilik” ve “milliyetçilik” gibi kapitalist modernitenin, liberalizmin düşünsel, siyasal hastalıklı yapısı daha da depreştirilmiştir. Kaba maddeci “bilimcilik” kişilik şekillenişi ve davranışlara hâkim kılınmaya çalışılır bir hal almıştır. Bunun bir sonucu olarak da ABD’de çok sıkı tedbirler alınırken, Avrupa’yı Güney’inden ve Doğu’sundan çevreleyen denizler ile nehirler “göçmen” mezarlığı haline getirilmiştir. “Yabancı düşmanlığından” beslenen “milliyetçi”, “dinci”, “ırkçı”, “faşist”, eğilimler, düşünceler, örgütler-partiler daha fazla örgütlenme ve kendilerini büyütme olanağına kavuşmuş, içlerinden ana muhalefet partisi haline gelenler olduğu gibi, seçimlerden birinci parti olarak çıkanlarda olmuştur.
Bu şekilde kendi (finans) çağın da komutan para, değişen koşullara göre liberalizmi, “ulus-devlet” ile onun ideolojik varyantlarından olan, ruh veren “milliyetçiliği”, “dincilikle” harmanlayarak kullanmaya devam etti.
Sömürünün demogojiyle örtülmesi
Denilebilir ki, finans çağında komutan para; “Sanayi Devrimi ve Endüstriyalizm Çağı”ndan devraldıklarını kendi koşullarına uyarlayarak yoluna devam etmeyi kendi çıkarlarına uygun gördü. Ancak kendi meşruiyetini oluşturmak için ondan farklı görünmekten de geri kalmadı. “Sanayi Devrimi ve Endüstriyalizm Çağı”nda yaşanan sorunları, miadı dolmuş olarak gördüğü politikaları revizyona tâbi tuttu. Önünde engel olarak gördüklerini devre dışı bırakmayı, hatta onlarla çatışmaya girmeyi göze aldı ve kendine göre söylemler geliştirdi. Kendini bugüne kadar yaşanmış olan sistemlerin, “en iyisi” toplumsal, siyasal, ideolojik, kültürel vb. sorunların çözüme kavuşacağı adres olarak gösterdi. Öyle ki, içerisine girdiği bu yönelimi güçlü göstermek ve kabul edilir kılmak için sol, sosyalist, devrimci söylemleri bile özünden saptırarak kullanmaktan geri kalmadı. Reel sosyalizmin çözülmesinin neden olduğu psikolojik ortam ve moral çöküntüyü, “Sanayi Devrimi ve Endüstriyalizm Çağı”nda kapitalist modernite sisteminin yaşanan çelişki ve çatışmaların neden olduğu sorunların çözümsüzlüğü ve tahribatının sorumlusu kendisi değilmiş gibi, çıkarları doğrultusunda kullanmasını bildi. İkinci Dünya Savaşı sonrası iki kutuplu dünyanın bir tarafı olmasına rağmen, reel sosyalizmin çözülmesinin zaferi olarak ilan ederek; post-modernizm aldatmacası adı altında yüzüne “barış”, “özgürlük”, “demokrasi”, “çağdaşlık” maskesi takarak sanki başka bir seçenekmiş gibi kendini topluma sunmaktan geri kalmadı. Bununla da kendi “Yeni Dünya Düzeni”nin ilanını gerçekleştirdi.
Komutan para, 1970’li yıllarla birlikte daha reel sosyalizm çözülmeden ilanına hazırlandığı “Yeni Dünya Düzeni”nin ideolojik alt yapısını oluşturmaya başladı. Alvin ve Heidi Toffler, Zbigniew Brzezinski, Francis Fukuyama, Samuel Huntington vb. gibi stratejist ve analistler tarafından yürütülen çalışmalarla bu doğrultuda stratejik analizler geliştirerek, bu doğrultuda adımlar atmaya başladı. Hollywood boş bırakılmadı. Reel sosyalizmin çözülmesinden sonra da bu doğrultuda strateji ve analizler geliştirildi.
Sadece bununla da kalmadı komutan paranın sınırsız saltanatını kurması önündeki tüm engeller aşılması için geliştirilen politikalar uygulamaya konuldu. Fakat bunlar yapılırken kendilerine meşruiyet oluşturmak için ön hazırlıkların yapılmasından geri kalınmadı. Bunun yolu da yine kendini, öncekinden ‘daha iyi’ gösterme çabasından başkası değildi. Bu doğrultuda elinde kullanacağı birçok malzeme vardı ve bu malzemeleri kullanmaktan geri kalmadı. Bunu yaparken de kendisinin bunlardan ne kadar sorumlu olduğunu belirtme, yine kullandığı söylemlerin ne kadar kendine ait olduğunu bile önemseme gereğini duymadı. Çünkü onun için önemli olan yaptıklarının toplumsal, siyasal, düşünsel alanlarda bir karşılığa dönüştürülmesiydi.
Komutan paranın “Yeni Dünya Düzeni”ni kurarken kullandığı söylemlerde de öne çıkan onun bu pragmatizmi oldu. Buna göre parlak kimsenin duyduğunda hemen karşı çıkamayacağı, bunların üzerinde durulup-düşünülerek farkına varılması halindeyse, o zaman bunları da tersine çevirmeye yarayacak kavramları üretmekten geri kalmadı. Bu kavramların en belirgin olan yönünü de sosyalist, devrimci, demokratik güçlerin kapitalist moderniteye karşı olan mücadelede geliştirdiği tezleri formüle eden sözcüklerden başkası değildi ya da bu sözcüklerin içi boşaltılmış hallerinden başkası değildi. Ve bu sözcüklerin seçimine de özel bir önem verildi. Yukarıda adları zikredilen stratejistleri, analistleri de kurgularını bu eksene oturttular. Dikkat edilirse bu kişiler pozisyonlarını daha çok ABD’de ‘Demokrat’lara göre belirlediler ve kişi olarak da 1970 sonrasının ABD’de başkanlık koltuğuna oturmuş olanların yanında ya yardımcı ya da danışman vb. olarak yer aldılar. ‘Demokrat’ların seçim programlarında kullandıkları sözcükler, bulundukları vaatler hep bunlar tarafından formüle edildi. Gerek iç gerekse de uluslararası alanda bu danışman işleviyle rol oynadılar.
Aslında ABD’de ağırlıklı olarak ‘Demokratlara’ biçilen bu rol, ‘Cumhuriyetçi’lerle aralarında yapılan bir görev dağılımından ibarettir. Demokratların kullandıkları, öne çıkardıkları söylemleri doğrudan terk etmeyen, kimi zamanda demokratlardan daha fazla savunduğu görüntüsü vermeye çalışan ‘Cumhuriyet’çiler daha çok reddetmedikleri bu rol paylaşımında ön/yol açma rolünü oynarken; ‘Demokrat’larda açılan yolda düzeltme/biçim verme misyonunu üstlendiler. Üçüncü Dünya Savaşı’nın ABD’de ‘Cumhuriyetçi’lerin Başkanlık koltuğunda (George Walker Bush- baba Bush- döneminde) oturduğu dönemde başlatılması, ardında başlayan ‘Demokratlar’ (Bill Clinton) döneminde söylem değişikliğine gidilmesi, sonraki süreçlerde de aynı şekilde yapılan tekrarlarla sürdürülmesi bunu göstermektedir. Bu sadece ABD değil, uluslararası alanda etkin olan birçok devlette görülmüştür. Çoğu kez bu rol dağılımı içerisinde görev alan partilerin hükümet süreleri arasında birkaç dönem veya süre/yıl olarak farklılıklar yaşanmış ya da yaşanıyor olması özünde bir değişiklik yaratmamaktadır.
Diktatörlere karşı çıkıyoruz yalanı
Onların ‘karşısında’ yer alan sosyal-demokrat, demokrat vb. görünümlü/adlı olanları da kendilerini ‘barışçı’, ‘ılımlı’, ‘özgürlükçü’, ‘adalet’-‘eşitlik’- fırsat eşitliği’, ‘değişim’, ‘doğa ve çevrenin korunması’nı isteyen; toplumun açlık, yoksulluk, işsizlik sorunlarını öne çıkaran, çevre-kadın ve insan haklarını ‘savunan’ olarak göstermektedirler. Aslında böyle davranarak bu strateji içerisinde kendilerine biçilen rolün gereklerini yerine getirmektedirler. Hatta bununla da yetinmemektedirler; 20.yy dünyasında kapitalist modernitenin desteklediği, zorla ayakta tuttuğu, kendi eliyle kurduğu gerici, monarşik, otokratik, oligarşik, faşist, sicili insanlık ve savaş suçları ile dolu olan diktatörlüklere ‘karşı’ olduğu yönünde yalanlara başvurmaktan geri kalmamaktadırlar. Yine her yönüyle pazarın nesnesi, “metaların kraliçesi” olarak gördüğü, kırımdan geçirdiği, eve kapattığı, kölenin kölesi kıldığı, Nazım Hikmet’in dediği gibi “sofradaki yeri sarı öküzden sonra gelen” haline getirilen, cendere altında tuttuğu kadını savunan görüntüsü vermektedirler. Aynı şekilde nefes alamaz hale getirdiği, örgütlenmesini, kendini ifade etmesini, irade haline gelmesini engellediği katliamdan, işkenceden geçirdiği, zindanlara doldurduğu toplum için ‘özgürlük’ nutukları atabilmektedirler. Üçüncü Dünya Savaşı içerisinde Ortadoğu halklarına bulunulan bu ‘vaatler’ neredeyse dünyanın tüm kıtalarında sergilemekten geri kalmamıştır. Öyle anlaşılıyor ki, bu görev ABD’nin öncülük ettiği “Yeni Dünya Düzeni”nde ‘iyi polis’ rolü kendilerine “sosyal-demokratım”, “demokratım”diyenlere verilmiştir.
Faşizmin sosyal demokrat, muhafazakâr demokrat manipülasyonu
Dikkat edilirse dünyanın tüm kıtalarında yer alan ülkelerde bazen eş zamanlı, bazen de onlardan bir ya da birkaç dönem sonra kendine sosyal-demokratım, ‘özgürlükçüyüm’ diyen partiler birbirine yakın programlarla kendilerini “değişim” öncüsü olarak iktidara hazırlamaktadırlar. Kendilerini milliyetçi, dinci olarak gösterenler bile, kullandıkları eski söylemleri değiştirme veya yumuşatma gereğini duymaktadırlar. Hatta önceki hallerinden ‘çıktıklarına’ inandırmak için “muhafazakâr demokrat” olarak tanımlamaktan geri kalmamaktadırlar. Kullandıkları ‘özgürlük’, ‘eşitlik’, ‘adalet’, ‘fırsat eşitliği’, ‘değişim’, ‘doğa ve çevrenin korunması’ gibi kavramlarda kendilerine ait değildir. Aksine çalarak kendilerine mal etmektedirler.
Kadın özgürlüğü, örgütlü toplum hedefi olanlar, diktatoryal rejimlere karşı mücadele edenler sosyalistler, devrimciler, demokratlardır; özgürlük, eşitlik, adalet, fırsat eşitliği, değişim, doğa ve çevrenin korunması gibi kavramlar onlara aittir. Öyle ki, kendilerini hangi isimle adlandırıyor olsalar da “Yeni Dünya Düzeni” partileri çaldıkları bu kavramları kendilerine mal ederek reel sosyalizmin çözülmesi öncesinin iki kutuplu dünyasında öne çıkan, insanlık ve doğa için ölümcül tehlike halini alan sorunların asıl sorumlusu olduklarını gizlemeye çalışmaktadırlar. Yine otokratik, monarşik, oligarşik, faşist diktatörlüklerden, sömürü-kölelik ve esaret düzenlerinden, kadın kırımından, dünyayı kana bulayan sömürgeci, yayılmacı, emperyalist savaşlardan, çevre felaketlerinden, doğa katliamlarından asıl sorumlusu kendileri değilmişçesine bir algı oluşturmak istemektedirler. Hatta bu yaşanmış ve yaşanmakta olanlardan devrimcileri, sosyalistleri, demokratları sorumlu tutacak kadar da aymazlık içerisine bile girebilmektedirler.
Kaynakça vd:
[1] Süreksiz: fizik biliminde, güç verici olarak kabul edilen “enerji paketi.”
2 “Üçüncü Dalga”, “Savaş ve Anti Savaş” (Alvin ve Heidi Toffler), “Büyük Stranç Tahtası”, “Stratejik Vizyon”, (Zbigniew Brzezinski), “Medeniyetler Çatışması” (Samuel Huntington), ‘Tarihin Sonu ve Son İnsan’ Tezi (Francis Fukuyama)