‘‘Önemli olan onurlu yaşam hakkını kazanmaktı.
Bunun bir örneği de Diyarbakır Zindan Direnişinde sergilenmişti.
Mazlum Doğan’ın Newroz eylemi,
Ferhat Kurtay, Necmi Öner, Eşref Anyık ve Mahmut Zengin’in
bedenlerini ateşe vermeleri,
Kemal Pir, M. Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek’in
ölüm orucunda şahadete erişmeleri de tamamen onur savaşlarıydı.
Halk savaşımının birer eşdeğeriydi.
Hep birlikte haykırdıkları “Onur savaşı kazanacaktır”
sloganı bu gerçeği ifade ediyordu.’’(Önder APO)
14 Temmuz1982 Büyük Ölüm Orucu Direnişi’nin yeni bir yıldönümüne daha girmiş bulunuyoruz. 1982’den bu yana 44 yıl geçti. Geçen bu 44 yılının her birinde kendilerini adadıkları dava uğruna yaşamlarını veren; Kemal Pir, M. Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek’i büyük bir saygı ve minnetle anarak, anılarına olan bağlılığımızın, amaçlarını gerçekleştireceğimizin sözünü verdik. Eylemlerinin 44. yıl dönümünde de aynı kararlılıkla bağlılık sözümüzü yineliyoruz.
14 Temmuz 1982 Büyük Ölüm Orucu Direnişi, M. Hayri Durmuş yoldaşın çıkarıldığı Urfa PKK davasında söz alarak eylem ilanını yapmasıyla başlamıştı. M. Hayri Durmuş’un ardından söz alan Kemal Pir de M. Hayri Durmuş’un açıklama ve eylem ilanına katıldığını belirterek, Ölüm Orucu Direnişi’nde yerini almıştı. Daha sonra farklı arkadaşlar da direnişe katıldığını açıkladı.
- Hayri Durmuş’un büyük coşku ve heyecan dolu sözlerinin ardından mahkemede olan tutsaklar hemen askerler tarafından Diyarbakır zindanına götürülmüştü. Fakat bu sefer daha önce kaldıkları ve hücrelerden oluşan 35. Koğuşa değil de 16. Koğuşa konulmuşlardı. Ne olduysa hepsi hemen oradan çıkarılarak tekrar önceden kaldıkları 35.Koğuşa götürülerek, dördüncü katın hücrelerine konuldular. M. Hayri Durmuş, kısa bir bekleyişten sonra kaldığı hücrenin tuvalet bölümünde, eliyle açtığı musluğa ağzını yakınlaştırarak heyecanlı bir sesle ‘‘Başardık’’, ‘‘Başardık’’, ‘‘Altı kişiyle başardık’’ diyerek diğer kat ve hücrelerde tutulan yoldaşlara Ölüm Orucu Direnişi’ni başlattıkları haberini verdi. Birgün sonra da ölüm orucunu başlatan 6 tutsak tutuldukları 35. Koğuş’un dördüncü katından alınarak, yine hücrelerden oluşan 36. Koğuşa götürüldüler.
Bu Büyük Ölüm Orucu Direnişi’yle Temmuz’un sıcağında, Diyarbakır zindanında Kemal Pir’in ‘‘Direniş sen ne güzelsin’’ sözünde anlam kazanan, yeni bir dönem başlıyordu.
Temmuz sıcağı
Altı kişiyle başlayan direnişe her geçen gün katılanların sayısı giderek fazlalaşıyordu. O andan itibaren Diyarbakır zindanında hiçbir şey 14 Temmuz’dan bir gün önceki gibi olmayacaktı. Artık, 14 Temmuz öncesi ve sonrası diye anılacak olan bir tarih başlamıştı. Bu sadece Diyarbakır zindanında tutulan tutsaklar için değil, bütün zindanlarda tutulan devrimci tutsaklarla birlikte Kürdistan ve Türkiye halkları için de böyle bir anlam ifade ediyordu.
Bu milat, ilk gününden itibaren kan ve terle, tırnakla kazılırcasına yazılmaya başladı. Kürdistan ve Türkiye’de bir tsunami etkisi yarattı. NATO karargahlarında planlanan Türkiye’de doğrudan iktidara taşınan 12 Eylül askeri faşist cuntasını derinden sarstı. Denilebilir ki, askeri faşist cunta en ciddi darbe ve yenilgiyi; 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişi’yle aldı.
Darbeci faşist generallere bu yenilgiyi tattıranlar ise daha sonra sayıları katlanarak artacak olan direnişe öncülük eden iki elin parmaklarının sayısını geçmeyen bir yoldaş topluluğuydu. Onlar için Temmuz’un sıcak günleri; bunalarak kendine serin bir gölgelik arayanların aksine; acının bal eylendiği, gecenin zifiri karanlığını aydınlatan güneşe dönüştürüldüğü ve direnişlerini daha görkemli kılan günler haline gelmişti. Ve bu günler M. Hayri Durmuş’un mahkeme salonunda Ölüm Orucu Direniş fitilini ateşlediği andan itibaren, bir daha silinmemek üzere tarihe kaydolarak, kendi hükmünü icra etmeye başlamıştı.
14 Temmuz Direnişi, 12 Eylül darbecilerini, Diyarbakır zindanında PKK’li tutsaklar karşısına o güne kadarkinden farklı bir yaklaşımla çıkmak zorunda bırakmıştı. Bu sefer, o her zaman ki; kibirli, üstten, buyurgan hal ve tutumlarının aksi yönde kendilerine bir görünüm vermek zorunda kalmışlardı. Beklemedikleri, her şeyin kendi istekleri doğrultusunda yol aldığını sandıkları bir anda, böyle bir direnişle karşılaşmış olmaları adeta onları şoke etmişti.
Cunta generallerine göre; her şey yolunda gitmekteydi. Kendileri için en ciddi tehlike olarak gördükleri devrimci direniş güçleri bastırılmıştı. Lider olarak gördükleri birçok devrimci alındıkları işkence tezgahlarında katledilirken büyük bir çoğunluğu da zindanlara alınmış, kurulan sıkıyönetim mahkemelerinde haklarında idamla birlikte ağır hapis cezalarının istendiği davalar açılmıştı. Operasyon adını verdikleri silahlı baskın ve saldırılarda, kurulan tuzak ve pusularda onlarca devrimci katledilmişti.
Zindanların bir işkence merkezi halinde getirildiği böyle bir süreçte, devrimci tutsaklar idam sehpalarına çıkarılmaya başlamıştı. Sendikalar, dernekler, sivil toplum örgütleri, dergiler, gazeteler kapatılarak yasaklanmış ve maddi varlıklarına el konulmuştu. Oluşturulan bu baskı ve korku atmosferi içerisine alınan geniş halk kesimleri ise içe kapanarak tam bir sessizliğe bürünmüştü. Yine cunta generalleri gerek demagojik bir tutumun gerekse de kendileri için olası aleyhte yaşanabileceklerin önüne geçebilmek için sistem içi muhalif güçleri de hareketsiz, tepkisiz kılmak için; onlara karşı da zindanlara atma dahil birçok yol ve yönteme başvurmuştu. Bu şekilde, 12 Eylül sömürgeci askeri faşist darbesi kendi dışında olan herkese siyaset yapmayı yasaklamış, kendini tek konuşan, yapan kılmış, başta ABD ve Avrupa devletleri olmak üzere kapitalist emperyalist sistemin tüm uydu ve işbirlikçilerinin desteğini almıştı.
12 Eylül 1980 askeri faşist darbesini yapan cuntacı generaller ulaştıkları bu sonuçlara rağmen, belirledikleri hedefe de her yönüyle ulaşamamışlardı. Devrimci, demokratik, sosyalist hareket, örgüt ve partilere olduğu gibi, PKK’ye de önemli darbeler vurmakla birlikte PKK’yi her yönüyle etkisiz bir hale getirememişti. Bunun nedeni ise Önder Apo’nun 19-25 Aralık 1978’de yaşanan Maraş katliamı sonrasında yaptığı siyasal çözümler ile 1979’un Nisan ayında düşmanın Elazığ’da başlattığı operasyonun sonuçları üzerine aldığı tedbirlerdi.
Önder Apo, yaptığı değerlendirme ve ulaştığı sonuçlar doğrultusunda,1979 yılının Temmuz ayının ilk günlerinde Rojava Kürdistan’a geçiş yapmıştı. Bunu takip eden günlerde de Filistin devrimci, demokratik güçleriyle ilişkilenmişti. Bu ilişkilere dayanarak da Lübnan sahasında gerilla eğitimi yapabilmenin olanaklarını yaratmıştı. Daha 12 Eylül darbesi yapılmadan da Lübnan sahasına çekilen ilk gruplar eğitimlerini tamamlayarak ülkeye geri dönmeye hazır hale gelmişlerdi. PKK’nin, 12 Eylül karşısında varlığını ve faaliyetlerini yürütmesini olanaklı kılan da Önder Apo’nun öngörü ve aldığı tedbirler olmuştu.
Önder Apo’nun aldığı bu tedbirlere rağmen PKK, daha 12 Eylül askeri faşist darbesi yapılmadan önce ciddi darbeler almaya başlamıştı. Bu darbeler, Kenan Evren’in helikopterle Urfa’dan dönerken, Hilvan üzerindeyken kararlaştırdıklarını açıkladığı cuntanın ön aşaması olarak başlattıkları saldırılarda alınmıştı. Bu saldırılarda PKK-Merkez Komite üyeleri Mazlum Doğan, M. Hayri Durmuş başta olmak üzere, önemli görev ve sorumlulukları olan birçok kadro tutsak düşerek zindana alınmıştı. Yine kadroların ve yurtseverlerin de içerisinde olduğu binlerce Kürt zindanlara doldurulmuştu. Defalarca düşmanın elinden kurtulmayı başaran, son olarak Urfa zindanından kaçtıktan sonra Lübnan’a giden ve dönen ilk gruplar içerisinde yer alan Kemal Pir de böyle bir süreçte tutsak düşmüştü.
Kemal Pir’in yeniden tutsak düşmesi o güne kadar yaşanmış olanlardan farklı bir anlam ifade etti. Kuşkusuz düşmana tutsak düşen her bir yoldaşın esareti yoldaşları üzerinde; moral, maneviyat, yoldaşlık bağları nedeniyle büyük bir etkiye sahipti. Bu anlamda aralarında herhangi bir farkın konulması mümkün de değildi. Fakat Kemal Pir’in yeniden tutsak düşmesi bu etkilerin yanı sıra çok daha farklı sonuçlara da neden oldu.
Kemal PİR ile birlikte Bakurê Kürdistan’a gelenler arasında Mahsum Korkmaz da vardı. Görev ve sorumlulukları çok ağırdı. Gelir gelmez üstlendikleri görevleri yerine getirmek için harekete geçmişlerdi. Kemal Pir bir tesadüf sonucunda yeniden tutsak düştü. Tutsak düştüğünde yanında M. Can Yüce de bulunmaktaydı. Mahsum Korkmaz ise yakalanmadı, kendini korudu ve arkadaşlara ulaşmayı başardı. Kemal PirR direnmesine rağmen, kimliği deşifre oldu. Bununla da kalmadı. M. Can Yüce’nin üzerinde olmaması gereken belgeler de düşmanın eline geçti. Böylece düşman ele geçen o belgelerde yer alan bilgilerden de haberdar hale geldi ve Kemal Pir’in orada bulunma nedenini, üstlendiği görev ve sorumluluğu öğrendi.
Kemal Pir’in tutsak alınması ve o belgelere ulaşılmasıyla birlikte düşman harekete geçti. Önceden yaptığı planlamayı Kemal Pir’in tutsak düştüğü 2 Ağustos 1980’den tam 34 gün sonra askerlikte yaygın bir tabir olarak kullanılan ‘’12’den vurmak’’ sözünü anımsatırcasına, 12 Eylül 1980 günü devreye koydu. Aslında yaptıkları darbeyi 12’li bir güne denk getirerek, Kemal Pir’in esaretinin kendileri için ne anlama geldiğinin itirafını da yapmış oldu.
Eylül fırtınası
PKK, bir yönüyle 12 Eylül’ü tam da böyle karşılamış oldu. 12 Eylül faşist darbesinden sonra da özel operasyonlar yapılmaya devam etti. Yaşanan çatışmalarda şehit düşen yoldaşlar oldu. Onlarca kadro, yüzlerce sempatizan ve taraftar bu operasyonlarla gözaltına alınarak işkencelerden geçirilerek zindanlara alındı. İçlerinde işkenceyle katledilenler oldu. Kürdistan’da sömürgeci, askeri baskı tam bir vahşet haline getirilerek sürekli kılındı. İşkence, katliam, göçertme, zindana almalar katlanarak tavan yaptı. Diyarbakır zindanıysa, tamamen Kürdistan’da tırmandırılan vahşetin önceden simülasyonunun yapıldığı bir laboratuvar haline getirildi. Orada ulaşılan sonuçlardan yola çıkılarak Kürdistan toplumuna yönelik geliştirilen özel-kirli savaş saldırıları devreye konuldu.
Diyarbakır zindanında başlayan direniş de böyle bir zemin ve gerçeklik üzerinde yükseldi. PKK her zaman öncülük ettiği Diyarbakır zindan direnişlerinde bunun bilinciyle hareket etti. Bununla çelişmedi. 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişi’ne damgasını vuran temel prensip, bu gerçeklik oldu. Kendi ulusal, siyasal kimliğiyle savunma yapmayı temel gerekçe olarak kabul etmiş olması da bunun bir göstergesiydi. O nedenle, 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişi zindan sorunlarına çözüm arama amacıyla değil, tamamen ulusal ve demokratik talepler doğrultusunda başlatılan bir direnişti. Onun bu yönü en temel özelliğiydi.
14 Temmuz 1982 Büyük Ölüm Orucu Direnişi’ni planlayarak uygulamaya koyanlar PKK’nin kurucu öncü kadrolarıydı. Asıl olarak, Mazlum Doğan’ın üç kibrit çöpünü yakarak tutuşturduğu Newroz ateşi ve Dörtlerin 17 Mayıs’ı 18 Mayıs’a bağlayan gece bedenlerini ateşe dönüştürmesinden “önce bu direnişi başlatmalıydık” diyenler yine onlar olmuştu.
14 Temmuz 1982 Büyük Ölüm Orucu, Diyarbakır’da 7. Kolordu Sıkıyönetim Mahkemesi salonlarında ilan edilerek zindanda sürdürülen bir direniş olarak halkımıza, halklara ve dünya insanlığına mal oldu. Direnişin her bir günü de anlamlaşma, oluşma anları olarak tarihe geçti.
Diyarbakır zindanında daha direnişinin ilk günlerinde düşmanı bir telaş almış, ne yapacağını bilemez hale getirmişti. Ölüm orucu direnişini başlatan tutsakları önce nereye, hani koğuşa koyacaklarını bilemez bir hale gelmişlerdi. Her geçen gün 35. ve 36. Koğuşta ölüm orucu direnişine katılanların sayısı artmaya ve buna diğer koğuşlarda haberdar olup katılanlar eklenmeye başlayınca, içerisine kapıldıkları telaş daha çok artmıştı. Düşmanın karargahlarında 7.Kolordu Komutanlığı ve Genelkurmay’da ise bu telaş, tam bir paniğe dönüşmüştü. Çünkü bir anda her şey tersine dönmüştü. Kendilerini Milli Güvenlik Konseyi olarak adlandıran cuntacı generaller ne diyeceklerini bilemez bir hale gelmişlerdi.
Asıl telaş ise, Milli Güvenlik Konseyi’nde yaşanmaktaydı. Onlar da arkalarında duran NATO karargahına ne diyeceklerini bilemez bir hale gelmişlerdi. Yaptıkları tek şey ise, gördükleri ateşi nasıl söndürerek, bacayı sarmasını engelleyeceklerini kara kara düşünmeye başlamaları olmuştu. ‘‘Tam da her şey yolunda, geriye fazla bir şey kalmadı’’ dedikleri bir anda, Diyarbakır zindanında PKK’li tutsakların direnişe geçmiş olması, onları böyle düşünmeye sevk etmişti.
Cuntacı generaller iktidara el koyduklarında, karşılarında bir direnişle karşılaşmamışlardı. Ne muhalefetten ne de halk içerisinde ciddi bir tepkiyle karşılaşmamışlardı. Örgütlü devrimci, demokratik ve sosyalist güçlerin bir direniş hattı oluşturmaması ise işlerini daha da kolaylaştırmıştı. Böylece bir zorlanma yaşamamışlardı. Uluslararası güçlerden aldıkları tam destekle; askeri, siyasi, ekonomik ve toplumsal alanda ön gördükleri politikaları çok rahat bir şekilde uygulayabileceklerini düşünmekteydiler. Önlerinde de kendilerine göre bir engel kalmadığına kendilerini inandırmışlardı. Tutsak alamadıkları devrimci ve sosyalistlerin varlığını da engel olarak görmüyorlardı. Çünkü onları, birer ‘‘Kılıç artığı’’ olarak görmekteydiler. Artık, hedeflerini buna göre belirlemişlerdi. Onlara göre artık yapılması gereken, devrimci tutsakları teslim almak ve onlara boyun eğdirmekti. Eğer, bu hedefe ulaşırlarsa, o zaman toplumu yeniden şekillendirerek asıl amaçlarına ulaşmış olacaklarını düşünmekteydiler. Kendilerini de buna göre planlamışlardı. Ancak böyle bir planlamanın başarısı için temel sorun olarak gördükleri Kürt soykırımının tamamlanması gerektiğine inanmaktaydılar. Bunun için önceliği PKK’li tutsaklara vermişlerdi. Diyarbakır zindan politikasını bu temelde belirlemişlerdi.
Cuntacı generallerin, PKK’li tutsaklara karşı devreye koyduğu politikaların temelini oluşturan bu gerçeklikti. Eğer PKK zindanlarda teslim alınır, boyun eğdirilirse, yarım kaldığını düşündükleri Kürt soykırımı tamamlanmış olacaktı. Diyarbakır zindanının 12 Eylül’den sonra Özel Harp Dairesi’nin doğrudan kontrolü altında 7. Kolordu ve Sıkıyönetim Komutanı Kemal Yamak ve emri altındaki Esat Oktay Yıldıran gibi, özel harp elemanları tarafından bir işkencehane haline getirilerek yönetilmesinin nedeni de yarım kalan bu Kürt soykırımının tamamlanmak istenmesiydi. Asıl telaşın Milli Güvenlik Konseyi’nde yaşanmasının nedeni de bu gerçeklikti.
Zindanda özgür bir alan
14 Temmuz Direnişi, onların -o zamanki tarihe göre- 60 yıllık hayalini kurdukları hedefe ulaşacaklarını sandıkları bir anda heveslerini kursaklarında bıraktı.
Düşman cephesinde yaşanan bu telaş ve korkuya karşı, 14 Temmuz Direnişi Diyarbakır zindanından başlayarak tüm Kürdistan’da yeni bir yaşama; özgürlüğe doğru atılan adımlarla yeni bir döneme girilmiş olunduğunun da müjdesini vermekteydi. 14 Temmuz 1982 ile birlikte Diyarbakır zindanında 35. ve 36. koğuşlarda oluşmakta olan yaşam bunu anlatmaktaydı.
O zamana kadar her biri kendini ‘‘küçük kral’’ sanan işkenceciler seslerini kısmaya başladılar. Ağızlarını açtıklarında da cevaplarını alarak, geri geriye gider hale geldiler. İşkenceci Ali Osman Aydın’ın “36. koğuş Apo’culara mezar olacaktır” demesi üzerine, Akif Yılmaz’ın ‘‘Buranın kime mezar olacağı ileride belli olur” diyerek verdiği cevap, Kemal Pir’in ‘‘iki yıldan beri ağzıma kilit vurulmuş, ölmeden arkadaşlarla bol bol konuşalım, türkü söyleyelim, düğüne gider gibi ölüme gidelim” sözü, yine hücre mazgalından küfür eden işkenceciye öfkeli bir sesle ‘‘Gardiyan, artık bize küfür edemezsin, biz özgürüz’’ demesi ve kontrole gelen doktorun “gel şu ölüm orucunu bırak, sana kebap, pirzola ısmarlayayım” demesi üzerine ona kızarak; “Beni çocuk mu sanıyorsun? Biz bir ülkenin kaderini tayin edecek bir eyleme katılmışız, sen kebaptan bahsediyorsun” cevabı böyle bir anlam ifade etti. Diyarbakır zindanında; türküler söylenmeye, anılar anlatılmaya, şiirler okunmaya, ağız dolusu gülünmeye başlandı. Kemal Pir’in söylediği ‘‘Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz’’, M. Hayri Durmuş’un ‘‘Ağlama yar ağlama, mavi yazma bağlama’’ türküleri bir daha silinmemek üzere kulaklardan beyinlere akarak bilinçlere kazındı.
Artık tutsaklar Diyarbakır zindanında esaret koşullarında kendi özgür alanlarını oluşturmuşlardı. Bunu sindiremeseler de fiilen işkenceciler de kabul etmeye başlamışlardı. O zamana kadar kalem, kâğıt bile vermeyenler, mektup, dilekçe, mahkemelere sunulmak üzere savunmaların yazılmasını bile yasaklayanlar; kâğıt kalem vermeye, dilekçe, mektup yazmalarını, savunma yazmaları halinde yerlerine ulaşmasını sağlayabileceklerini söylemeye, kontrol için doktor getirmeye başladılar. Aile ziyaretlerini yasaklayanlar, yapıldığında da işkence seanslarına dönüştürenler, aile ziyaretlerini teşvik eder hale geldiler. 7. Kolordu’dan tutsaklarla görüşmek üzere gönderilenler oldu. Diyarbakır zindanında yaşananların, başlayan direnişin diğer zindanlar ve halk üzerinde olası bir etkiye yol açmasını engellemek için kara propagandaya dayalı psikolojik savaş tırmandırıldı. Bunu yapmak için, gazete, radyo ve TV’lerde inandırıcı olmak için fotoğraf ve görüntülere yer veren uydurma haberler, röportajlar ve programlar yayınlanmaya başlandı. Açıklamalar yapmak üzere özel eğitilmiş kişiler görevlendirildi. Bunlar yapılırken tek korkuları vardı. O da, Diyarbakır zindanının 35. ve 36. koğuşlara dönüşmesi ve 60 yıllık hayallerinin yerle bir olmasıydı.
Her bir günü büyük bir bağlılık, fedakarlık, kararlılık, coşku ile dolu olarak temmuzun sıcağında yaşanan 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu’nun ilerleyen günlerinde artık zindanda tutulamayacak olanların hastaneye kaldırılmaya başlamasıyla çok daha çaresiz hale gelen düşman o zamana kadar izlediği yöntemde değişiklik yapmak zorunda kaldı. Tutsaklarla başlattığı görüşmelerde kabule yanaşmadığı birçok hususta geri adım atar hale geldi ve Ölüm Orucu Direnişi’ne temel teşkil eden şartları kabul etti. Ancak, düşman daha önce de verdiği sözlerin gereklerini yerine getirmemişti. O nedenle verdiği sözlerin inandırıcılığı ve güvencesi yoktu. PKK’li tutsaklar, düşmanın bu karakterinden sonuçlar çıkarmış ve tedbirlerini almışlardı. Ona göre de varılan sonuçların anlaşmaya dönüşmesinde ısrar etmiş ve bunu başarmışlardı. Sonuçta kazanan 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişi olmuştu. Ama böyle bir başarıya 7 Eylül günü Kemal Pir, 12 Eylül’ü 13 Eylül’e bağlayan gece M. Hayri Durmuş, 15 Eylül’de Akif Yılmaz ve 17 Eylül’de Ali Çiçek yoldaşların şehadetleri sonucunda ulaşılmıştı.
Yaşanan bu şehadetler bir kez daha gösterdi ki, Mazlum Doğan’ın 21 Mart Newroz eyleminin kararlılığının gösterdiği gibi, Kürdistan’da “Ancak yaşamı adarsak insanlığı, halkımızı, onun kimliğini ve kişi olarak onurumuzu kurtarabiliriz. Onun dışında mümkün olan bir eylem biçimi yoktur“ belirlemesi bir kez daha doğrulanmış oldu.
Düşmanın sözüne güvenilmezliği, 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişi’ni takip eden günlerde bir kez daha kendini gösterdi. Ancak PKK’li tutsaklar; direnişi sahiplenen, şehitlerinin mücadele ve anılarına sahip çıkarak geri adım atmayan tutumlarıyla düşmanın oyununu bozdu. Bununla da kalmadı, diğer koğuşlardaki direnişlerin önünü açtı. Böylece düşmanın koktuğunun başına gelmesini sağladı.
Amed zindanındaki direniş; amaca kilitlenmeyen, uğruna büyük fedakarlıkları göze almayan bir mücadelenin başarıya ulaşamayacağını bir kez daha gösterdi ve tüm zindanları etkisi altına aldı. 12 Eylül faşizmine karşı süren direnişlere aşama kaydettirdi. Bununla da Kürdistan ve Türkiye halklarına özgürlük ve demokrasi mücadelesinin yükseltilmesi çağrısına dönüştü. 12 Eylül faşizmine karşı mücadelede bir milat ve kilometre taşı haline geldi. Böylece ‘‘Temmuz ayı Hayrilerin, Kemallerin, Akif’lerin, Ali’lerin o soylu direnişlerinde somutlaşan halkımızın yaşam tutkularının, büyük bir hesap soruşa dönüşerek boydan boya, tüm Kürdistan’da düşmana ses çıkartmayacak, onu susturacak gelişmelere tanıklık etti’’.(Önder Apo)
PKK, 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişi’ni Kürdistan dağlarında gerillaya, 15 Ağustos 1984’de gerilla hamlesine, gerilla hamlesiyle de direniş içerisinde oluşan ulusal bir dirilişe dönüştürdü.
Bugün de 14 Temmuz Direnişi, Demokratik Komünal Toplum İnşa Mücadelesi’ne yol göstermektedir. Kemal PİR, M. Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek ise bu mücadelede en ön saflarda yürümeye ve yol göstermeye devam ediyor.
Söze bağlı, adanmış yaşam
Kemal Pir: 1952 yılında, Gümüşhane’nin Torul ilçesinin Güzeloluk köyünde yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Devrimci, sosyalist düşünceye ilgisi Türkiye’de devrimci gençlik hareketlerinin büyük bir gelişme kaydettiği, Mahir Çayan, Deniz Gezmiş ve İbrahim Kaypakkaya gibi devrimci önderlerin etkisinin kendisini hissettirdiği yıllarda lise öğrenimini gördüğü sıralarda başlamışı. Haki Karer’le de o yıllarda tanışmıştı. Üniversite yıllarında ise yürütülmekte olan devrimci mücadelenin öncüleri arasında yerini almıştı. Artık Ankara’da tanınan, bilinen bir devrimci olarak anılmaktaydı. Böyle bir süreçte Haki Karer’le kaldıkları eve gelen Önder Apo’yla tanışması onun devrimci yaşamında yeni bir dönemi başlattı. Önder Apo’nun düşüncelerine katıldı, onunla yoldaş oldu ve başlattığı harekette yerini aldı.
Kemal Pir bilinçli bir tercihe dayalı olarak yaptığı bu katılımının nedenlerini çıkarıldığı mahkemede hakimin sorularına verdiği yanıtta şöyle dile getirmişti: ‘‘Bu Hareket, toparlayıcılık vazifesi görüyordu, toparlayıcıydı. Ve geleceğinde zafer şeyleri vardı, hala da var, buna inanıyorum. Bu hareketin geleceği parlak, iktidar olacak. Böyle bir durum vardı. Bunun için ben bu Harekete katıldım. Bu Harekete de öyle basit tartışmalarla katılmadım.
‘‘Devlete düşmandı bu Hareket, ben de devlete düşmandım, devleti yıkmak istiyorduk biz, burjuva sınıflarının devleti olduğu için yıkmak istiyorduk. Onun için bu Hareketi araştırdım. Baktım, bu Hareket ne diyor ne demiyor? Basit milliyetçi bir Hareketse asla katılmazdım. Milliyetçiliğe karşıyım çünkü ben. Milliyetçi değilim, milliyetçi düşüncenin hangi ulustan olursa olsun karşısındayım.’’
Kemal PİR, öğrencilik yıllarında kendini öğrenci devrimci gençlik örgütlenmesi ve hareketleriyle sınırlandırmamıştı. Daha çok işçi grevi, direnişi ve yoksul gecekondu mahallelerine faşistlerce yapılan saldırılara karşı direnişlerin örgütlenmesi ve yürütülmesi faaliyetlerine katılıyordu. Apocu Harekete katıldıktan sonra da bu özelliğini daha ileri boyutlara taşıdı. Ankara-Tuzluçayır’da kalmaya başladı. Orada devrimcilikte karar kılmış tüm gençleri etkiledi. Sabırlı bir çalışma yaptı ve Tuzluçayır’da Apocu Hareket’in sağlam bir zeminde gelişmesine öncülük etti. Sadece Apoculaşan gençlerin değil, farklı siyasal düşünce ve hareketlere eğilim duyanların da saygı ve sempatisini kazandı. Birlikte çalışma içerisinde olduğu arkadaşlarının; olgun, yeterli birer devrimci haline gelebilmeleri için hem düşünsel hem de pratik eğitimlerine önem verdi. Ve eğitti. Onu, devrimci hareketler içerisinde neredeyse tanımayan yok gibiydi. Şahsen tanımayanlar da onu ismen biliyor ve ona saygı duyuyordu. Onu, polisi ve sivil faşist güçleriyle düşman da yakından tanıdı ve izledi. Apocu Hareketin 1975’i 1976’ya bağlayan günlerde Dikmen’de yaptığı toplantıda almış olduğu Kürdistan’a dönüş kararıyla birlikte, herkesten önce Kürdistan’a gitti. Başta Antep olmak üzere Güney-Batı Kürdistan illerinde gitmediği il kalmadı. Gittiği her yerde yürütülen örgütlenme ve propaganda çalışmalarında, faşist güçlerin saldırıları karşısında meşru savunmanın geliştirilmesinde önderlik yaparak en ön saflarda yer aldı. Bu faaliyetleri yürütürken de birkaç kez tutsak alındı ve tutsaklık cenderesinden kurtulmayı başardı.
Kemal Pir gittiği ve kaldığı her yerde ilişki halinde olduğu, tanıştığı insanlarla kazanımcı bir ilişki kurmakta ve kalıcı bir iz bırakmaktaydı. Kimle tanışmışsa hep bu şekilde akıllarda yer edinmişti. Onu tanıyanlar, tekrar görmek ve konuşmak istemekteydi. Bunu sağlayan da kendine olan güveni ve yanındakilere de güven veren, cesaret kazandıran samimiliği ve sadeliğiydi. İçi ve dışıyla, neyse o olmasıydı. Ondan başkası da değildi, doğaldı. Olduğundan farklı bir görünümü yoktu. Buna gerek duymadığı gibi, hiçbir zaman aklının ucundan bile geçirmedi. Haksızlığa boyun eğmeyen, zayıf ve güçsüz olana güç veren ve haklı olanın yanında olması ona böyle bir özellik kazandırmıştı. Urfa zindanında özgürlüğün kapılarını aralayıp çıktığında bile, ondan ayrılması gerekenlerin ‘‘senle gelmek istiyoruz’’ demelerinin asıl nedeni de Kemal Pir’in bu gerçekliğiydi.
Kemal Pir Karadenizliydi. Kürdistanlı değildi. Marksizm’e inanmış devrimci bir sosyalistti. Türkiye devrimine inanmıştı. Ancak Türkiye Devrimi’nin Kürdistan Devrimi’nden geçtiğini de görmüştü. Şahsında yurtseverliği ve enternasyonalizmi etle tırnak gibi birbirinden ayırmaz bir hale getirmişti. Bu yönüyle hem Türkiyeli hem de Kürdistanlı bir devrimci olarak; yurtseverliği ve enternasyonalizmi en doğru yorumlayarak tanımlayan olmuştu. O nedenle her zaman Kürdistan’ı bir ana, kendini de ona layık olmak isteyen bir evlat olarak kabul etmişti.
Bu yönleriyle Apocu kadro özelliklerinin belirlenmesinde Kemal Pir özellikleri her zaman büyük bir yer tutmuştur. Önder Apo ile tanıştığı andan, son nefesini verinceye kadar da ‘‘söze bağlı yaşayan’’ bir yoldaş olarak bilinçlere kazınmıştır.
Kendi gerçeğini en iyi anlatan ise yine Kemal PİR’in kendisi olmuştur. Mahkemede hâkimin sorularına verdiği cevaplarda bunu tarihe kaydetmiştir. Vermiş olduğu cevaplarda Kemal Pir’in belirttikleri arasında şunlar vardı: “Ben araştırır incelerken ve tahlil etmeye çalışırken işleri gerçek, çıplak olarak kavramaya çalıştım ve Marksizm’e yöneldim. Marksizm’in tek doğru düşünce sistemi olduğunu, sosyalist sistemin ezilen sınıfları kurtaracağını, eşitsizliği ortadan kaldıracağını, dünyadaki eşitsizliğin kapitalist sistemden kaynaklandığına inandım, Marksist oldum, yani sosyalist oldum.
Dünyayı tanımak ve bilmek benim için yetmiyordu. Dünyayı değiştirmek gerekiyordu. Değiştirmek için de mücadele etmek gerekiyordu. Ben, aynı zamanda sadece bilen bir insan değil, bilen, araştıran bir insandan ziyade dünyayı değiştirmek için mücadeleye katılmanın da gerekliliğine inandım ve mücadeleye katılmak istedim.”
- Hayri Durmuş: 1955 yılında Karakoçan’ın Qumik köyünde dünyaya gelmişti. İlk, orta ve lise öğrenimini Bingöl’de görmüştü. Büyüdüğü ortamda hem ailesi hem de yakınları ve onu tanıyanlar için; olgun kişiliği, zihin gücü ve çalışkanlığıyla taktir edilen, sözü dinlenen biri olmuştur. Devrimci, sosyalist düşüncelerle orta öğrenim yıllarında tanışmaya başlamış olsa da asıl olarak daha çok lise yıllarında araştırma ve incelemeci kişiliğinin de etkisiyle bir derinleşme yaşamıştır. 1975 yılında Ankara Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne kaydını yaptırdıktan sonra bu özelliğini daha da derinleştirerek ulusal sorun üzerine çalışmalar yürütmüştür. Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Derneği (ADYÖD) seminerlerine katılmış ve aynı yıl içerisinde Önder Apo ile tanışmış ve Apocu Harekete katılmıştır.
- Hayri Durmuş katılımıyla birlikte Apocu Hareket içerisinde aktif bir rol almış, Haki Karaer’in şehadete ulaştığı bir süreçte 1977 yılında okulunu terk ederek, Kürdistan’ın Bingöl, Diyarbakır, Mardin, Urfa gibi il ve bunlara bağlı ilçelerinde propaganda ve örgütlenme çalışmaları yürütmüştür. Apocu Hareket’in ideolojik ve teorik çalışmalarına güç verme arayışı içerisinde olmuştur. Katılmış olduğu PKK Kuruluş Kongresi’nde de Parti Merkez Komitesi’ne seçilen yoldaşlar arasında yerini almıştır. Esaret koşullarında da öncülük rolünü oynamakla birlikte, perspektifler, bildiriler ve materyaller hazırlayarak dışarda yürütülen çalışmalara katkı sunmuştur. Hiçbir zaman esareti kabul etmemiştir. Bıraktığı notta; ‘‘Gerek tutuklanmadan önce, gerekse tutuklandıktan sonra, Parti’ye karşı olan görevlerimi tam anlamıyla yerine getiremedim, mezarıma borçlu yazılsın’’ diyerek Apocu militanlık ölçülerinin ne olduğunu belirlemiştir.
Akif Yılmaz (Piro): 1956 yılında Ardahan’ın Beşiktaş köyünde yoksul bir köylü ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Daha çocukluktan itibaren değişik işlerde çalışarak aile bütçesine katkı sunmaya başlamıştır. Okulların tatil olduğu günlerde hep çalışmaya gitmiştir. Daha sonra lisede okurken okulu terk ederek metropollere çalışmak için gitmek zorunda kaldı. Metropollerde çalışırken, devrimcilerle tanışmış ve faşistlere karşı yürütülen mücadelelerde aktif bir şekilde yer almıştır. 1976’da Ardahan’a tekrar döndükten sonra da okuluna kaldığı yerden devam etmiş, liseyi bitirdikten sonra Kars Eğitim Enstitüsü’ne kaydını yaptırmış ve Apocu Hareket’le ilişkilenerek devrimci mücadeleye daha örgütlü, bilinçli ve aktif olarak katılım sağlar hale gelmiştir. Kars’ta deşifre olduktan sonra parti tarafından gönderildiği Amed’de parti sekreteri olarak görevlendirildi ve 1980 yılının yaz aylarında Amed’de tutsak düştü.
Akif Yılmaz, kendini her şeyiyle halka, devrime, partiye adamıştı. Yoldaşlarına bağlı, alçak gönüllü, dürüst ve sevgi doluydu. Okumayı, araştırmayı, yürüttüğü çalışmaları büyük bir disiplin, sorumluk ve ciddiyetle ele alır ve sonuca götürürdü. Zindan yaşamında da bu özelliklerini korudu. Görev ve sorumluluklar üstlendi. Kendini eğittiği gibi, yoldaşlarının eğitimine de güç kattı. Her yönüyle bir netliğe sahipti.
Ali ÇİÇEK:1961 yılında Urfa’nın Hilvan ilçesinin Kara Haydar köyünde dünyaya geldi. Daha genç yaşta iken Apocu Hareket’ten etkilendi. Buna neden olansa Apocu Hareket’in Urfa ve ilçelerinde yürüttüğü örgütlenme ile faşistlere ve işbirlikçi ağalık ve komprador düzene karşı geliştirdiği mücadeleydi. Apocu Hareket’le ilişkilendikten sonra, örgütsel çalışmalara katılım sağladı. Adana’da tutsak düşüp zindana alındığında Kemal Pir ile tanışmış ve herkes gibi o da ondan büyük bir güç alarak kendisini daha da yetkinleştirmişti. Zindandan çıktığında ise, kendini her yönüyle mücadeleye katacak bir donanıma sahip hale gelmiş bulunmaktaydı. 1979’da çatışmaların şiddetlendiği bir süreçte Hilvan’a geldi. Militan kişiliğiyle burada da öne çıktı ve kendini bir örnek haline getirdi. Daha sonra görevlendirilerek tekrar Urfa’ya gönderildi
Ali Çiçek genç bir yoldaştı. Cesareti, gözü pekliği ve yiğitliğiyle tanınırdı. Dupduru, tertemiz bir kişiliğe sahipti. Ulusal ve sınıfsal kini dizginlenemez boyuttaydı. Büyük bir eylemciydi. Katıldığı eylemlerle; ajan, faşist örgütlenme ve çevrelere büyük darbeler vurarak dağıtılmalarında aktif görevler aldı.
Düşmanın elinde aleyhinde olan bilgilere rağmen, ağır işkenceler altında ifade vermeyerek bir devrimciye yaraşır onurlu tutumun sahibi oldu. Öğrenmek isteğiyle doluydu! Kendisini sürekli eğitmeye çalıştı. Parti’ye, yoldaşlarına bağlılığı, sadakati, sevgisi sınırsız bir seviyedeydi. Olgunluğu, direngen yapısı ve cesaretiyle tüm arkadaşların saygı ve sevgisini kazandı. Kemal Pir’in yanında her zaman özel bir yeri oldu. M. Hayri Durmuş onun için “Ali, Partimizin kızıl yıldızıdır. Her türlü ilgiye layıktır” dedi. Zindanda tüm direnişlerin içerisinde yerini aldı. Büyük Ölüm Orucu Direnişi’ne düğüne gider gibi koşarak katıldı ve bu koşuda onurluca ipi göğüslemeyi başardı ve bir kartal olarak yükseldiği göklere uçtu ve oradan yoldaşlarına ve halkına o içtenliğiyle gülümsemeye devam etti.
Kemal Pir, 7 Eylül 1982’de; M. Hayri Durmuş, 12 Eylül’ün 13 Eylül 1982’e bağlandığı gece; Akif Yılmaz, 15 Eylül 1982; Ali ÇİÇEK ise 17 Eylül 1982 tarihinde halkımızın, halklarımızın kurtuluşu ve özgürlük mücadelesinde ölümsüzlüğe ulaştılar.
14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişi şehitleri her zaman aklımızda, bilincimizde ve mücadelemizde bizlerle birlikte olmaya, yaşamaya ve yol göstermeye devam ediyor.
Anıları ölümsüzdür!
Yararlanılan Kaynaklar:
-PKK Şehitler Albümü C-1
-Apocu Fedai: Kemal Pir (Sinan Şahin)
-Tarihe Ateşten Bir Sayfa Diyarbakır Zindanı (Muzaffer Ayata)