Varlık ve hakikat araştırmaları günümüzde önemli bir düzey kazanmış bulunuyor. Hala tam olarak süresi kestirilmese de türümüzün, yani insanın var olma serüveni, evrenin ve buna bağlı olarak gezegenimizin oluşum süresi içerisinde bir nokta bile diyemeyeceğimiz bir zamanı teşkil ediyor. Belki de evren denilen oluşumu mekanik değil, organik bir varlık olarak düşünürsek bir hücre kadardır diyebilir miyiz? Evren canlı olmasa, canlı türlerini ve evrim sürecinin son halkasında yer alan insandaki canlılık biçimini nasıl açıklayabiliriz? İnsan aklının sınırları ve belki de oluşumun doğası gereği belirsizliği tümden aşamıyoruz. Var oluşa ilişkin bulduğumuz her cevabın arkasında daha büyük ve nefes kesen bir soru işareti daha beliriyor. Fakat böyledir diye düşünmekten vazgeçemeyiz. Soru sormaktan, anlama çabasından uzaklaşamayız. İnsan türü bu özelliğini çok erken keşfetmişe benziyor ki kutsal kitaplara, dönüştürülerek geçmiş olsa da ”bilinmek için insanı yarattım” sözü günümüz insanına hala bu çağrıyı yapıyor. Bilmek, öğrenmek, anlamak insana özgü bir özellik olarak ortaya çıkıyor.
Bu canlı evren anlayışının dünyaya ve yaşama bakış açımızı köklü bir şekilde değiştirdiği bir gerçektir. Dinsel dogmatizm ve kapitalist bilimci mekanik dünya görüşünün adeta kör ettiği anlam gücümüz, bu paradigma değişimi ile yıkılırken farkında olalım ya da olmayalım, etrafımızı saran enerji akışlarını duyumsamaya başlıyoruz. Üzerinde yürüdüğümüz toprak, dokunduğumuz bir dal parçası, göz göze geldiğimiz hayvan türleri canlıdır ve insana anlattığı bir hakikat var. İnsanı bu canlı türleri ile ortaklaştıran ve ayıran özellikler var. İnsan türünün bu canlılar dünyasında yeni ve farklı bir aşama olduğu, bilim dünyasının ortaklaştığı bir tez olarak ortaya çıkıyor.
İnsanın birinci doğadan ayrılarak, onun bağrında ama farklılaşarak gelişmesine yol açan nedenler ve özellikleri konusunda ise tartışmalar tüm ağırlığıyla devam ediyor. İnsanın nasıl insan olduğu o kadar önemli bir soru ki, verdiğimiz cevaplar yalnızca geçmişi değil, nasıl yaşadığımızı da belirliyor. Önder Apo’nun Kürdistan merkezli başlatmış olduğu köklü değişim ve dönüşüm sürecinin yol haritasını oluşturan ‘Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’na neden ‘Doğa ve Anlam’ ile giriş yaptığını bu perspektiften daha iyi anlayabiliriz.
Büyük ve sürekli ilişkisellik içerisinde olan canlı bir evrenin içinde olunduğu bilinci, tam bir kriz halinde olan insanlık haline çözüm bulmanın temel yolu gibi görünüyor. Bu soruyla birlikte nasıl insan olarak kalacağımızın cevaplarını da üretmiş oluyoruz. Darwin’in evrim teorisi, hayvanlar aleminden, tür olarak Homo Sapiens Sapiens’in nasıl ayrıştığını biyolojik olarak açıklıyor. Fakat bu biyolojik evrim hikayesi birinci doğadan niçin ve nasıl farklılaştığı konusunu aydınlatmıyor. Arkeoloji, antropoloji ve etimoloji araştırmalarında ortaya çıkan yeni veriler, bilgiler, bildiklerimizin eksikliğini ve çoğu kez yanlışlığını çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Önder Apo’nun hemen her dönem ısrarla dile getirdiği, düşünce gücünden yoksun olmak ya da mevcut zihniyet yapısıyla ‘yeni ve özgür yaşamın’ oluşturulamayacağı tespiti, farkına vardığımız yeni gerçeklerle daha yakıcı ve çarpıcı bir düzey kazanıyor. Zamanın ruhu, özgürlük mücadelesi yürüten devrimcileri, Apocuları, tarihsel toplumun gelişimini tüm ayrıntıları ile araştırmaya, kavramaya ve özgür yaşamı, doğru bir varlık bilimi temelinde oluşturmaya çağırıyor.
İnsan olmayı bir tanrı vergisi olarak kazanmadığımız, bunun evrendeki canlılık ve özgürlük arayışı ve potansiyeli ile ilişkili olduğu giderek netleşiyor. Doğanın evrimi insan türüne ulaştığında evrenin zekası insanda düşünme yeteneği-potansiyeli olarak oluşuyor. Bilim insanları, insan türünün ilk olarak ne zaman düşünmeye başladığı üzerinden de polemik yürütmeyi sürdürse de bu değerlendirmelerin büyük çoğunluğu spekülatiftir. Fakat çok iyi bildiğimiz bir husus şudur ki, insandaki düşünme potansiyelini tetikleyen ve geliştiren husus toplumsallaşma konusu oluyor. İnsansı hayvanları bir sürü olmaktan çıkarıp bir toplum ve birey haline getiren süreç, düşünme yeteneğini geliştiriyor ve kendini yaratan insan ortaya çıkıyor. Biraz dikkatli bakıldığında bu kendini yaratma eylemi, sonradan ortaya çıkan tüm inanç sistemlerine kaynaklık edecektir. Toplum insanını, insan toplumunu yaratacaktır. Toplum, kendi yaratımlarına büyük değer biçecek, kutsayacak, bireyler de dahil olmak üzere faydalı olanı tanrıça-tanrı katına yükseltecektir. Önder Apo’nun da çok çarpıcı bir şekilde söylediği gibi ‘Toplumun öznesi de nesnesi de yine toplumdur’
Toplumsal doğanın başat gücü ana kadındır
Toplum olgusunun ağırlıkta kadın etrafında gelişen bir örgütlenme olduğunu biliyoruz. Erkek egemen yapıların oluşumu ve saldırıları altında bu en temel hakikat her ne kadar görünmez, anlaşılmaz kılınmaya çalışılsa da kadın ve çocuk ilişkisinin toplum olmanın ilk çekirdeğini oluşturduğunu tarihsel gerçekler kadar günümüzde de gözlemlemek, görmek mümkündür. Bu durumun elle tutulur, gözle görülür sebepleri vardır. Maddi zemin böyle bir ilişkiyi zorunlu kılmıştır. ‘Barış ve Demokratik Manifestosu’nda Önder Apo bu yalın gerçekliği, olabilecek en sade ve basit haliyle ifade ediyor. Kadının, insanlık tarihinin başlangıcında oynadığı rol çok sayıda bilimsel araştırmanın konusu olmuş ve binlerce sayfalık yazılar yazılmıştır. Fakat kadının toplum yaşamının başat ve kurucu unsuru olduğu çok az dile getirilmiş, dile gelenler ise ‘ilkel’ denilerek önemsiz bir dönem olarak ifade edilmiştir. Fakat bu basit ve sade hakikatlerin insanı insan yapan tüm gelişmelerin merkezinde olduğu, ‘kök hücre’ rolünü oynadığı gerçekliğini değiştiremez, değiştirememiştir. Çok zor şartlarda doğum yapan ve yine hiçbir canlı türünde olmayan bir şekilde yıllarca doğurduğu yavrusunu yaşatma sorumluluğunu taşıyan ana kadın, milyonlarca yıl bu ilişkiyi ayakta tutup geliştirerek toplumsal doğa dediğimiz, birinci doğayı bağrında taşıyan ama giderek farklılaşarak onu değiştiren bir yapıya ulaşmıştır.
Kadın etrafında oluşan toplumsal doğanın, doğadan köklü bir kopuş olarak anlaşılmaması gerekir. Kopuşun çok sonraları kastik katilin saldırıları ile birlikte geliştiğini, kurumsallaşarak devlet ve iktidar mekanizmalarına döndüğünü biliyoruz. Ana kadının temsil ettiği toplumsallık, birinci doğanın bağrında, onu gözlemleyerek ve ondan öğrenerek, öğrendiklerini toplum yaşamına dönüştürerek gelişen simbiyotik bir ilişki olarak görülebilir. Ana kadının bilincinin kaynağı doğanın kendisidir. Doğadan öğrenir. Önder Apo insan bilincinin hayvanlar dünyasında gözlemlendiği gibi başlangıçta mimetik olduğunu, mimetik düşüncenin taklide dayandığını belirtiyor. Ana kadının çocukları, kız ve erkek kardeşleriyle oluşturduğu ilk toplumsal formu yaşatmak için doğayı gözlemlediği, diğer canlıların beslenme ve korunma biçimlerini takip ve taklit ettiği, deneyler yaptığı, başarılı oldukça gelişme gösterdiği söylenebilir. En fazla 20 kişiye kadar ulaştığı bilinen ana kadın klanları, ağırlıkta doğadan hazır buldukları ile beslenmeye dayalı gezici topluluklardır. Ana kadına dayalı klan yaşamında, doğadan gelen bilincin aynı zamanda kendi farkına varma süreciyle birlikte geliştiğini kavrayabilmeliyiz. Farkındalık ilk inanç biçimlerinin merkezinde yer almaktadır. Ana kadın klanlarının doğayı kavrayış biçimi, ana ile özdeşleştirme şeklinde gelişmiştir. Ana kadın, doğa gibi yaratıcı, doğurgan, besleyen, koruyandır. Doğa, ana gibi yaşamın mekanıdır. Ana kadın bilgeliğin, doğa bilginin kaynağıdır.
Ana kadın klanındaki bilinç yapısının mitik olduğunu ve varoluşu doğadan kaynaklanan bakış açısı ile yorumlandığını biliyoruz. Bu bilinç biçimi günümüzün bakış açısıyla bize ne kadar çocuksu gelse de, çocuklar da gözlemlediğimiz gibi karmaşık gerçekleri bile en sade ve çarpıcı bir dile getirme özelliğine sahiptir. Doğadan kopmadığı ve onun bağrında geliştiği için gerçekliğe yakındır. Bugün bile bizi şaşkınlığa uğratan bilgeliğe, anlama sahiptir. Bu anlam gücünün oluşturucu gücü, ana kadın kültürüdür. Kadının duygusal ve analitik zekası, toplumsallaşmada böyle bir gelişmeyi yaratmıştır. Bir bütün olarak toplumsal doğa, özelde ana kadın kültürü ve bu kültürün zirveleşeceği neolitik devrim kadın zekasının eseridir. Tarihin ilerleyen aşamalarında özellikle de erkek egemenliğinin hakim olduğu dönemlerde kadın aklına yönelik aşağılama, küçümseme, kadını zekadan yoksun sayma erkek egemen ideolojinin kadın üzerinde inşa ettiği kölelik kurumlarıyla yakından bağlantılıdır. Kısacası kadındaki zeka potansiyeli, erkek cinsinden nitelik olarak hem farklıdır hem de yoğunlaştığı alanlar çeşitlilik arz etmektedir.
Elbette hem bir hakikat yöntemi olarak mitolojik düşünce biçimi konusunda daha fazla inceleme yapmalı, tartışmalı, özgün yorumlarımızı geliştirmeliyiz. Önder Apo erkek egemenliğinin hakim olduğu bir dünyada kadına yönelik anlam körlüğüne hatta lanetine dikkat çekiyor. Ne yazık ki özellikle erkek egemen uygarlık ve kapitalist modernite döneminde kadın kimliği kaybolmuştur. Bu durum bir cins olarak kadınların kendilerini ele almalarında, tarihini tanıma ve ortaya çıkardığı değerleri tanımlamada yanlışlıklara yol açmaktadır. Bu nedenle zihniyet çalışmalarına, düşünce alışkanlıklarını kırmaya herkesten daha fazla ihtiyacımız vardır. Toplumsal doğayı kavramaya çalışırken, günümüzün hakim düşünce kalıplarını kırmalıyız. Bu konudaki hakim bakış açısı genellikle erkek egemenlikli iktidar ve yönetim biçimlerini referans alıyor. Kadın cinsinin tarihsel toplumsal gelişim içerisindeki gelişim süreçleri o kadar gerilere itilmiş ve unutturulmuş ki var olan tek ve gerçek olarak erkek egemenliğinin ölçüleri ikame edilmiştir. Dinsel ideoloji ki, görüyoruz bu kastik katilin kendisini meşrulaştırma aracı olarak kullanılmıştır, kutsallık zırhıyla, kadının en temel hakikatlerini çarpıtmış ve kadınla arasına kalın bir perde çekmiştir. Doğada özgür olan kadın, hem doğadan hem toplumsallığından koparılarak evlere kapatıldıkça kendi doğasına yabancılaşmaktan kurtulamamıştır. Şimdilik kadınların yanlış yapmaktan korkmaması gerektiğini, evlerinden çıkmalarını salık verebilirim. Çünkü hiçbir durum kadının başına gelenlerden kötü olamaz. Komününden koparılarak eve kapatılan kadın köleleştirilmiştir. Kadınsız komün ise komün olma niteliğine sahip olamaz. Bu durum günümüzde yaşamın özgürlük yoksunluğu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Ana kadın kültürü, birinci doğadan kopmamış bilinçtir. Henüz tam aydınlatılmamış olsa da aynı dönemde gelişme gösterdiği varsayılan, erkek egemenliğinde oluşturulan avcı kulüplerinden farklıdır. Evet, ikisi de doğanın içindedir. Fakat üretim biçimi olarak ayrı alanlarda yoğunlaşırlar. Erkek avcı kulüplerinin öncülük ettiği sistematik öldürme eylemidir. Canlıları öldürmek bu kulüplerde yaşam biçimidir. Bunun cinslerin iş bölümüne dayalı ilk ayrışma olduğunu biliyoruz. Kadın toplayıcılıkta yoğunlaşırken ana kadın klanı dışındaki erkekler avcılıkta derinleşir. Zamanla her iki alanda da uzmanlaşmanın yaşandığını, ana kadın kültürünün doğa ile kurduğu canlıcılık ilişkisi ile bitki toplama, saklama ve koruma, hayvan evcilleştirme ve tüm bunlarla birlikte dil ve zihniyet düzeyinde yaşadığı sıçrama ile başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Ana kadın kültürü etrafında maddi ve manevi birikimin oluşması anlaşılırdır. Avcılık ise garantisi olmayan bir alandır. Yine avlanma, tuzak kurma, öldürme alanlarında uzmanlaşma farklı bir zihniyeti geliştirmekte, doğadaki tüm varlıkları av nesnesi olarak görme, el koyma, bunun için şiddet ve zor yöntemlerini geliştirme eğilimi gelişmiştir. Bu avcı grupların, ana kadın etrafındaki birikime göz dikmesi, ana kadın klanını av nesnesine dönüştürmüş olması muhtemeldir. Günümüzde hala egemen erkekliğin kadınları avlanacak bir nesne olarak gördüklerini, erkek cemaatlerinde avlamak, tavlamak, sahip olmak, ele geçirmek kavramı ile değerlendirdikleri biliniyor. Kavramlar deyip geçmemek gerekiyor, zihniyet kavramlarla oluşuyor.
Özetle ana kadın kültürünü günümüzün düşünce kalıplarından sıyrılarak düşünmek, yönetim olgusunu bugünün iktidar kurumlarıyla karıştırmamak gerekir. Birinci doğadan kopmamış, onunla iç içe gelişen bilinç ile erkeklerin avcı kulüplerinin öncülük ettiği, sistematik olarak öldürmeye dayanan ve öldürmeyi bir yaşam biçimine dönüştürmüş gruplarının bilinci aynı değildir. Ana kadın kültüründe doğa ve onun içindeki tüm canlılar ‘mana’ da denilen bir kutsallık-dokunulmazlık halkası içindedir. Onunla ilişki paylaşım ve çoğaltmaya dayalıdır. Dua ve şükretmeye dayalı saygı ve sevgi duyguların merkezindedir. Doğadaki canlılarla ilişkisi bir anlam örüntüsü içerisindedir. Hiç şüphesiz ki tüm bu düşünceler ahlaki örgüyü oluşturmuştur. Topluma faydalı olan ve yaşamı geliştiren her şey kutsallaşmıştır. Bu kültür aldığı tüm darbelere rağmen hala kendisini korumaktadır. Yaş ağacı kesmemek, yavrulu hayvana dokunmamak, toprağa sıcak su dökmemek, çocuklara zulüm etmemek, yaşlılara hizmet etmek ve saygı göstermek, doğayı kirletmemek, ihtiyacından fazlasına göz dikmemek, tamah etmemek, veren, koruyan, yaratana dua etmek gibi hala toplumsal yaşamda erdemli olmanın ölçüleri sayılan özellikler vardır. Ana kadın kültürü etrafında gelişen, çeşitli toplum bilimcileri tarafından ikinci doğa olarak da ifadelendirilen toplumsal doğanın karakteristik özelliği özne-nesne ayrımının gelişmemiş olmasıdır. Bu düşünce formunda ‘ben ve öteki’ farklılaşmasının gelişmediğini, doğa ve toplumun bütünlük içinde ele alındığı belirtilebilir. Komünal özellikler taşıması, hiyerarşiye kapalılığını buradan almaktadır.
Ana kadının öncülük ettiği kültürleşmenin zihniyetini bu şekilde tanımlayabiliriz. Zaman ve mekanda bu zihniyet gelişecek, çeşitlenecek ve başarılı olduğu için güçlenerek kurumlaşacaktır. Kurumlaşma örgütlenmedir. Bu zihniyetin kültürleşmesi, bedenleşmesi ile birlikte gelişecek, enerji maddeye, madde enerjiye dönüşerek toplumsal doğayı oluşturacaktır. Hiç şüphesiz, ana kadın kültürü komün temelinde gelişme göstermiştir. Komünal topluluklar olarak toplumsal dayanışma, doğa, birey ile topluma duyulan saygı ve sorumluluk gelişme göstermiştir. Doğada var olan her şeyin bir anlamı, yeri, rolünün olması gibi ana kadının komünal yaşamında da her bireyin, canlının ve eşyanın anlamı vardır. Komünal yaşam, bir ekonomik modeldir. Komünün beslenme, korunma ve çoğalma sorunlarına kolektif temelde cevaplar üretilir. Buna politikanın primitif hali diyebiliriz. Komünün ürettiği politik ortamın demokratik olduğu, ana kadının yasa koyucu, kural koyucu bir merkez olarak ahlaki ve politik yaşamın merkezi olduğu belirtilebilir. Zira daha sonra ana tanrıça inancı olarak, kastik katil sisteme karşı direnişin merkezi haline gelecek olan ana kadın kültürü devletli uygarlığa geçiş sürecinde bile, bu özelliğini koruyacak ve belirleyici olmayı sürdürecektir. Gılgamış efsanesinde, Gılgamış’ın krallığı için İnanna’nın onayını almak istediğini göreceğiz.
Bu konuya ilişkin son bir vurguyu da dil konusunda yaparak bu başlığı tamamlayabiliriz. Ana kadın kültürünün açığa çıkardığı en büyük gelişme, insan toplulukları açısından devrim özelliği taşıyan dilin gelişimidir. En eski dillerde gözlemlenen dişil öge, dilin bir kadın yaratımı olduğunu ortaya koymaktadır. Dildeki sıçramanın toplumsallaşma düzeyi ile birlikte geliştiğini biliyoruz. Tek heceli seslenişlerden simgesel dil ve kavramsal düşünceye geçiş, toplumsallaşma sürecini hem hızlandırmış hem de yaygın hale getirerek insan türünün ayakta kalmasını sağlamıştır. Dil devrimi ve bunun düşünce gücünde yol açtığı patlama, ana kadın kültürünü kalıcılaştırarak günümüze kadar ulaşmasını sağlamıştır.
Ana kadın kültürü geriletilebilir ancak aşılamaz
Ana kadın kültürü etrafında yaşanan gelişmeleri saymakla bitmez. Toplum ilk kez, kadın etrafında ve ana kadın bilinciyle oluşmakta, bunun için ilk kavramlaştırmalardan ad koymaya, iş yapma tekniklerinden, yaşam araç gereçlerine her şey keşfedilmektedir. Maddi araçlardan inanç, sanat, eğitim, yönetim gibi manevi olgulara kadar sıralayabileceğimiz oldukça geniş bir liste olduğunu Tanrıça İnanna’nın Eridu’nun kurnaz tanrısı Enki ile giriştiği mücadele sonucu öğreneceğiz.
Erkek egemenliğinin gadrine uğrayarak, dönüştürülse de bu kültür toplumsal yaşamımızı, dolayısıyla insanlığımızı ayakta tutmayı sürdürmektedir. Böyle bir sürecin varlığına ilişkin en belirgin kayıtlar geçmişi MÖ 30 bine ulaşan ana kadın heykelcikleridir. Genel bir adlandırma ile ‘Venüs heykelcikleri’ ismini alan bu küçük heykelciklerin bize anlattığı gerçeklik, insan türünün en az 25 bin yıl boyunca ana kadın tapıncını gerçekleştirdiğidir. Fakat kadın merkezli inançların tarihinin çok daha eskilere dayandığını, hatta klanın ilk oluşum süreçleri ile ilişkilendirebileceğimizi rahatlıkla belirtebiliriz. Günümüzde ezel ve ebed olarak sunulan erkek egemenliği ve tanrıcılığının tam aksine başlangıçta var olan ve yok edilmesi diyalektik olarak mümkün olmayan bir ana kadın kültüründen bahsediyoruz. Dikkat edilirse ana kadın kültürünün bu özelliği de sonraları erkek egemen tanrılar tarafından çalınacak ve kendi varlıklarını sürdürmelerine mal edilecektir. Garip bir ironi fakat kastik katil, ana kadın kültürüne saldırıp onun etkinliğini ortadan kaldırmaya çalışırken bile özgün bir yaratıma gidememiş, kadın kültürünün açığa çıkardığı maddi ve manevi değerleri dönüştürüp yozlaştırarak yani var oluş amacından saptırarak gerçekleştirebilmiştir. İslamiyet’te ‘Allah’ın 99 sıfatı’ olarak bilinen özelliklerin Tanrıça İnanna’dan kalan özelliklerin dönüştürülmüş biçimi olması muhtemeldir. Bu konuda sayısız örnek verilebilir. Tekerlek taşıma için bulunmasına rağmen kastik katil sisteminde atlı savaş arabalarına dönüşmüş, kıtlık zamanı kullanılacak ambarlar topluluklar üzerinde hakimiyet ilişkisine dönüştürülmüş, kutsal tapınaklar musakkaddime yani geneleve, klan örgütlenmesi eve kapatılma ilişkisine dönüştürülmüştür. Bu örnekler artırılabilir. Fakat önemli olan ana kadın kültürünün yok edilemeyeceğinin anlaşılmasıdır. Erkek egemenlikli uygarlık, devlet ve iktidar da bu kültürü yok edememiş, sömürgeleştirmiş ve asimile etmiştir.
Kısacası ana kadın kültürü bastırılabilir, sesi kısılabilir, daraltılabilir ama yok edilemez. Bu toplumu yaratan doğanın yok edilmesi anlamına gelir ki, o zaman ortada insan bireyi de kalmaz. Fakat tersi doğru değildir. Ana kadın kültürüne karşı saldırıp onu ele geçirmek, kullanmak ve yok etmek isteyen kastik katil kültürü olmasa da toplum varlığını sürdürmeye devam edecektir. Kastik katil sistem ve onun kurumlarının binlerce yıldır bitmek bilmez bir çabayla bunu örtbas etmeye, çarpıtmaya, bu hakikati ters yüz etmeye çalışmaları bu temel hakikatten kaynaklanmaktadır. Bunun için sahte ve maskeli tanrılar yaratılmış, göklere çıkarılmış, katliamlar gerçekleştirilmiş, kul-köle ideolojisi yaratılmıştır. Ana kadın kültürüne yönelik öfke ve korku o kadar fazla olmuştur ki kadınlar evlere kapatılmış, her evlilik kadınların köleleştirilmesinin ritüeli haline getirilmiş, kutsal kitaplar kadınları aşağılayarak erkeğin hizmeti için yaratıldığını tekrarlayıp durmuştur.
Toplumsal doğa kadın etrafında oluşmuştur. Bu toplumun başat gücü kadındır. Erkek tanrılara bir yaş biçmeye kalktığımızda bu sürenin 5 bin yılı geçmediğini biliyoruz. En azından şimdilik. Göbeklitepe ve Karahantepe’deki keşiflerin açığa çıkardığı gerçeklik bunu değiştirmiyor, doğruluyor. Göbeklitepe ve Karahantepe’deki buluntular, avcı erkek örgütlenmelerinin, bu tarihlerden itibaren ana kadın klanına sistematik bir saldırı geliştirdiğini, bunun örgütlerini ve kurumlarını geliştirdiğini gösteriyor. Önder Apo’nun bu sosyolojik değerlendirmesi ile birlikte ilk çelişkinin devlet ve uygarlık gelişimi ile ortaya çıkan kölelik kurumunun gelişmesinden çok önce kadın ve erkek arasındaki cins çelişkisine dayandığını öğreniyoruz. Bu sosyolojik analiz, tarihe bakış açımızı ve mücadele anlayışımızı da köklü bir şekilde değiştiriyor. Özgürlük mücadelesinin öncelikli olarak kadın özgürlüğüne ve komün direnişine dayanması gerektiğini ortaya koyuyor.
Bununla birlikte şunu çok iyi görmeliyiz ki ana kadın kültürünün geliştirdiği toplumsal doğanın bastırılması ve geriletilmesi kolay olmamıştır. Toplumsal doğa o kadar etkili ve güçlüdür ki Neolitik dönem heykel ve çizimlerinde, erkek ana tanrıçanın dizinin dibindeki kedi gibi uysal bir figür ya da oğul olarak ortaya çıkıyor. Göbeklitepe ve Karahantepe’de gelişme gösteren kastik yapı için verilen tarih MÖ 11 bine denk geliyor. Dikkat edilirse MÖ 8 binlerden itibaren Neolitik devrimin gerçekleştiğini, Neolitik devrimde de başat gücün ana kadın kültürü olduğunu biliyoruz. Demek ki ana kadın kültürünün etkisi, gücü, yaygınlığı ve başarı düzeyi o kadar yüksektir ki kastik katil saldırıları karşısında görkemli bir direniş sergiliyor. Hatta saldırılar karşısında kurumlaşıyor. Kastik katil saldırıları ana kadın toplumsallığında değişim ve çeşitlenmelere yol açıyor, bazı bölgelerde geriliyor fakat yenilmiyor. Ana kadın toplumsallığı yani toplumsal doğa ile kastik katil toplumsallığı da diyebileceğimiz bir ayrım, toplumsal yarılma düzeyinde gerçekleşmiştir. Bu inkar edilemez. İlk toplumsal sorun da bu biçimde açığa çıkmıştır.
Toplumun sırtındaki hançer, hna kadın sisteminin dağıtılmasıdır
Israrla toplumsal doğanın bütünlüğüne vurgu yapıyoruz. Günümüzdeki insanlık gerçekliğine bakınca bu vurgu bir niyet, istem, hayal gibi görünüyor. Güncel olarak yaşanan parçalanma hem çoklu hem de uçurum gibi derinlik arz ediyor. Kadın ile erkek arasında, birey ve toplum arasında, halklar arasında, toplumsal sınıflar arasında, inançlar arasında ve yıkıcı bir şekilde doğa ile toplum arasındaki yarılma o kadar derin ki, toplumsal tüm enerjiyi içine çeken kara deliklere benziyor. Toplumsal varlık olarak insan can çekişiyor. Hatta kapitalist sistemin dehşetine düşen filozoflarca insanın ölümü çoktan ilan edildi. Bunu tanrının ölümü ilanları izliyor. Kadınlara dayatılan varlık krizi, ciddi bir anlam krizine dönüşmüş bulunuyor. Yaşamın ve toplumsal doğanın asli unsuru kadın kaybolduğu için erkek de kendini bulamıyor. Oluşan toplumsal yarıktan en aşağıya düşen kadın kanatlanmadan, yaratılan erkeklikteki toplum dışılık aşılamaz. Bunun için başlangıçta bütünlük arz eden toplumsal doğada ilk yarılmanın nasıl ve niçin gerçekleştiği önemli bir sorudur. Bu soruya vereceğimiz doğru yanıtlar, hakikat arayışçılarını, insan doğasına uygun bir toplumsal yaşamı, özgürlüğü ve eşitlik mücadelesini varlık ve kimlik bilenleri başarıya götürebilir.
Toplumsal doğadaki ilk yarılmanın cinsler arasında geliştiğini artık daha iyi anlıyoruz. Geçmişte doğal iş bölümü olarak tanımlanan avcı ve toplayıcı grup ayrımlarının, kavramların başına ‘doğal’ kavramı yerleştirilerek normalleştirildiği, bu iş bölümünün çelişki ve çatışma kaynağı olarak değerlendirilmediğini biliyoruz. Ana kadın kültürünün kadın ve erkeklerden oluşan bir örgütlenme olduğunu, klanda ana kadın soylu bir ilişkinin geliştiği açıktır. Bildiğimiz kadarıyla bu örgütlenme biçiminde ‘babalık’ kurumu oluşmamıştı veya çocuğun kimden olduğu uzun süre bilinmiyordu ve bilindiğinde ise önem arz etmiyordu. Ana kadın klanının toplayıcı gruplar olmakla birlikte ihtiyaca göre avcılık yaptığı da belirtilebilir. Ana kadın klanları vejetaryen değildi. Bununla birlikte Önder Apo’nun ‘dil devrimi’ ile birlikte ‘çoklu toplum dönemi’ olarak adlandırdığı süreçte mekan ve koşullara göre avcı klanlarının da gelişme gösterdiği biliniyor. Ana kadın kültürünün tersine erkek avcı grupların öldürmeye dayalı bir besin zinciri oluşturdukları anlaşılıyor. Avlanarak yaşayan klanların varlığı da ana kadın toplumsallığı kadar eskiye dayalıdır. Avlamak, tuzak kurmak, ele geçirmek, öldürmek ağırlıkta erkeklerin yaptığı bir faaliyet durumundadır. Kadınlar hiç yapmıyor demiyoruz. Ama kadının biyolojik ve sosyolojik yapısının daha çok yaşam ve yaşatmayla bağlantılı olduğunu ve buna dayalı bir kültürü temsil ettiğini belirtebiliriz. Bilindiği gibi günümüzde bile yaratılan erkeklik bu özellikleriyle gurur duymakta, üstünlük olarak görmekte ve her erkek bireyin buna göre olmasını dayatmaktadır. Ana kadın kültürünün dışında kalan erkeklerin oluşturduğu örgütlenme nitelik olarak farklılaşmıştır. Tarihsel toplumun gelişim seyrine damgasını vuracak olan ilk toplumsal çelişkinin bu iki kültür arasında geliştiğini ve şiddetinden hiçbir şey eksilmeden günümüze kadar geldiğini belirtebiliriz.
Avcı kulübü olarak Önder Apo’nun kavramsallaştırdığı erkek egemenlikli yapıdan bir grubun günümüz Urfa ili sınırlarında bulunan Göbeklitepe’de kastik bir sisteme geçiş yaptığını biliyoruz. Göbeklitepe’de yapılan kazılar henüz tamamlanmadığı, bölgede çok sayıda yükseltinin burada gerçekleşen yapıyla bağlantılı olduğu belirtiliyor. Önder Apo, Göbeklitepe’deki tapınak kültürünün şimdiye kadar bilebildiğimiz ilk kastik yapı olduğunu tespit ediyor. Avcılık ile öldürme faaliyetini yaşam tarzına dönüştürmüş erkeklerin ana kadın sistemine karşıtlığının nedeni ne olabilir? Ana kadın klanına dahil olan erkeklerin varlığını unutmayalım. Bazı kesimler zoraki yorumlarla, bu kastik yapının gelişimini ana kadın toplumsallığında yaşanan yetersizliklere, erkeklerin baskı görmesine veya dışlanmasına bağlamaya çalışsa da, bunun mümkün görünmediğini belirtmek gerekir. Zira ana kadın toplumsallığının iç bütünlüğünde herhangi bir yarılma yoktur. Günümüze kadar ulaşmış birçok ana soylu klan ve kabile yaşamında, bu örgütlenme içinde yer alan erkeklerin rekabet, kıskançlık, sahip olma gibi durumları yaşanmamaktadır. Demek ki ana kadın kültürüne saldırı dışarıda olan başka bir merkezden gelişmiştir. Muhtemelen kadın etrafında biriken besin ve cinsellik güdüsünü tatmin etme arayışı, avcılık mesleği ile derinleşen sahip olma, el koyma, mülkleştirme saldırılarını geliştirmiş olmalıdır. Elbette bu bir yorumdur. İsteyen daha fazla araştırabilir, tartışabilir, yeni ve farklı sonuçlara ulaşabilir. Fakat sonuçta toplumsal doğada gerçekleşecek parçalanmanın yolu açılmıştır.
Kastik sistemin başından itibaren cinsiyetçi bir sistem olduğunu vurgulamak gerekir. Ana kadının toplumsal doğaya vurduğu damga o kadar güçlüdür ki her şeyin hakimi, sahibi konumundadır. Ana kadına atfedilen kutsallık düzeyi, kadını yasa koyan, belirleyen, ölçü veren bir doğal otorite konumuna getirmiştir. Bu düzenin yıkılması için kastik katil sistemi, başından itibaren kadın bedeni ve cinselliğini hedef almıştır. Göbeklitepe ve civarında yapılan kazılarda, erkek cinsel organına tapınım yapıldığına dair fazlasıyla iz vardır. Kadın bedeni ve doğum olayındaki kutsallığa karşı erkeklik organını yücelten, bu temelde de kast oluşumunu düzenleyen bir durum ortaya çıkmıştır. Bildiğimiz kadarıyla klan ve daha sonrasında kabile yaşamlarında kadının cinselliğe koyduğu kurallar ve tabular vardır. Kastik sistemin bu tabu ve kurallara tepki duyduğu da düşünülebilir. Sonuçta daha sonra iktidar ve devlet olgusuna dönüşecek olan kastik sistemin temeli bu şekilde atılmış, sınıflardan çok önce ana kadın klanlarını köleleştirme temelinde kastik sistem toplum yaşamına bir hançer olarak girmiştir.
Bu sürecin her yerde, aynı düzeyde ve aynı şiddette yaşandığı düşünülmemelidir. Göbeklitepe ve civarında ortaya çıkan bu kastik sistem belirli bir bölgede, uzun sayılabilecek bir dönem varlığını sürdürmüşe benziyor. Bu mekanlar daha sonra kapatılmış. Araştırmacılar bunun nedenini çözmeye çalışsalar da ortadan kayboldukları düşünülemez. Kastik yapının da süre içinde dönüşümler geliştirerek kendisini sürdürdüğünü biliyoruz. Toplumsal gelişmede bir sapma olarak düşünmemiz gereken kastik gelişim karşısında ana kadın kültürünün direnişe geçtiğini, klan örgütlenmelerinin kabile yapılarına, ana kadın inancının Ana Tanrıça kurumlaşmasına geçtiğini daha iyi anlıyoruz. Fakat kastik kurumlaşmaların gelişmesinin toplumsal doğanın gelişiminde yarattığı olumsuz sonuçlar günümüze kadar artarak gelmiştir.
Önder Apo, Neolitik devrimin yani yerleşik yaşama geçişi ifade eden tarım ve köy devrimine geçişi, kastik katil eylemleri sonrası geliştiğini belirtmektedir. Uygarlık süreci nasıl ki insanlık için bir ilerleme olarak görülemezse, kastik sistemin saldırı ve baskısı ile yerleşik hayata geçme, toprağa ve tarıma bağlı yaşama geçiş de olumlu bir adım olarak görülemez. Kastik katil sistemi, ana kadın kültürüne dayalı gelişme göstermiş olan toplumsal doğaya karşı bir karşı devrimdir. Neolitik dönemin bu karşı devrim saldırıları karşısında tanrıça inancıyla komün direnişinin sergilendiği görkemli bir çağ olduğu belirtilebilir. Avcı katillerin oluşturduğu kastik sistem, neolitik dönem boyunca saldırılarını sürdürmüştür. Bu durum kabile sistemlerinin doğuşuna yol açmıştır. Ana soylu kabileler, Tanrıça inancı ve ana kadın kültürü MÖ 4 binlere kadar görkemli çağını sürdürmüştür. Günümüze ulaşan tabletlerden yükselen kastik erkek sistemini geriletmek için Tanrıça inancının yoğun mücadele verdiğini, egemen erkekliğin iktidarını inanç sistemi ile kestiğini, kökeni daha eskilere giden kutsal evlilik törenlerinde, tanrıçanın eşinin yer altına gönderilmesi ile bunu sembolize ettiğini anlıyoruz. Yine Tanrıça’nın kendi tapınaklarında erkekleri kendi inanç sistemi içerisinde yer verdiğini, gönüllü üyelerinin bunun için cinsel güdülerinden vazgeçmelerini istediğini gözlemliyoruz. Bu eylemlerin tamamı saldırı halinde olan egemen erkekliğe yönelik zihniyet ve inanç mücadelesinin izlerini taşıyor. Sonuç olarak bu sürecin kadına yönelik soykırım başta olmak üzere her türlü şiddetin izlerini taşıdığını, kadın kültürünün kastik sistemin inşa ettiği mülkiyet ilişkileri temelinde asimile edildiği, kadının mülkleştirilerek evlere kapatıldığı, evlilik kurumunun bu temelde inşa edildiği belirtilebilir.
Sonuç olarak; kapitalist modernite dönemindeki toplumsal mücadelelere damgasını vuran Marksizm’de tarihin devinimi ‘sınıf’ savaşlarına bağlanmıştı. Tarihsel materyalizmi işçi-patron çelişkisine dayandırarak özgürlük ve eşitlik sorunlarına yanıt bulmaya çalışmıştı. Fakat tarihsel toplumsal gelişmede çatallaşma sınıfların oluşumundan çok önce gelişmiş, ana kadın kültürüne karşı avcı kulübünün sistematik saldırıları ile toplumsal doğada yarılmanın gerçekleştiği ortaya çıkmış bulunuyor. Sınıfa dayalı mücadelelerin sonuç vermeyişi de bu temel çelişkinin göz ardı edilmesi ile ilgilidir. Elbette sınıf mücadelesi de gereklidir ve sınıfların varlığı bir gerçektir. Fakat bu sınıflaşmayı ortaya çıkaran ana kadın kültürünün inkarı ve tasfiyesi olduğu gibi, ana kadın kültürünün temsil ettiği komünal yaşama dayanmadan sınıfların aşılması mümkün değildir. Sınıf savaşları başarılı olsa da yenilmekten kurtulmayacaklardır. Zira kadına dayalı özgürlük ve eşitlik, ortak ve birlikte yaşam hedeflenmemekte, sınıfa karşı sınıf teorisi ile iktidarın el değiştirdiği bir sistem önerilmektedir. İktidarın çoğunlukta ya da azınlıkta olup olmadığı niceliksel bir sorundur. Sosyalist mücadelelerin erkek egemenliği ile neredeyse hiç uğraşmamış olması, dar bir erkek grubunun iktidarından belki biraz daha çok sayıda erkeğin idare ettiği yönetim biçimlerine geçmek anlamına gelecektir. Nitekim şimdiye kadar pratikleşen deneyimler bu varsayımımızı doğrulamaktadır.
Bunun için tüm dikkatimizi kadın kimliğinin doğru ve gerçekçi tanımlanmasına vermeliyiz. Bu da ancak kadın tarihinin anlaşılması ile mümkün olabilir. Tarihsel toplum gelişiminde kadının rolü doğru tanımlanmadan özgürlük ve sosyalizmin gerçekleşemeyeceğini bilmeliyiz.