Kürt sorununa demokratik çözüm için geliştirdiğimiz demokratik entegrasyon aslında tarihsel yanlışlığa, çözümsüzlüğe, soykırıma kadar varan faşist yaklaşımlar da dahil, sorunu içinden çıkılmaz hale getiren ulus devletçi perspektife alternatif, sadece Kürt sorunu bağlamında değil, küresel bir çözüm önerisi, bir tez, teori ve perspektif olarak geliştirilmek istenmektedir. Ulus devletin genelde de kapitalist modernitenin sorunlarına cevap için geliştirildiğini özellikle vurguluyoruz.
Kapitalizm sadece azınlıklara karşı değil etnik, dinsel vb. tüm toplumsal yapıları soykırıma vardıracak yöntemlerle yok etmeye çalışmıştır. Tekçiliği tüm kültürlere dayatması kapitalizmin sınırsız sömürü hırsının bir göstergesidir. Bu gerçeklik sistemin özüyle ilgilidir. Soykırım gerçeği kapitalist modernitenin istisnai bir özelliği değil, genel kuralıdır. Yahudi soykırımından hareketle, Nazilerin soykırım uygulamalarının bir istisna olduğu, sistemin özüyle ilgili olmadığı bizlere kabul ettirilmek isteniyor. Tam tersine doğru olan soykırımın tekil olmadığıdır. Soykırım kapitalist modernitenin temel bir karakteridir.
Ulus devletin çöküş aşamasında faşistleştiğinden söz etmiştik. Bu aşamada aydınlanma felsefesini de araçsallaştırarak geleneksel topluma, kültüre karşı azami sömürü ve baskıyı faşizme kadar vardırır. Bu anlamda soykırım istisna değil genel bir dinamiktir. Kapitalist modernite bu uygulamayı küresel çapta kullanmıştır. Sadece Batı Avrupa’da değil, Kızılderililerden Afrika’ya Hindi-Çin’den Asya’ya ve Ortadoğu’ya kadar genel bir sistematik olarak uygulanmıştır. Özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra da başta Almanya, Japonya, İspanya ve İtalya olmak üzere temel bir yöntem olarak uygulanmıştır.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kapitalist modernitenin liberal ve faşist versiyonu birbirini beslemiştir. Özellikle entelektüel dünyada bu gerçeği örtmek için yapılmadık kafa karışıklığı, zihin işgali ve saptırması kalmamıştır. Kapitalist modernitenin uyguladığı soykırım tüm toplumu rendeleyerek son derece monolitik bir yapı yaratırken, reel sosyalizm de ilericilik adı altında bunu benimsemiştir. Reel sosyalizmin argümanı bunun bir ilericilik olduğu, ortaçağdan kalma gerici yapıları tasfiye edip modern ve sistemli bir toplum yarattığı şeklindedir. Daha devrimin ilk yıllarında Sovyetlerin tasfiye edilmesi, Sovyetler özgülünde demokrasinin tasfiye edilerek tek tip otoriter liderliğe, Stalin diktatörlüğüne kadar gidilmesi, ifade ettiğimiz gerçeklikle bağlantılıdır.
Kapitalist modernitenin siyasi alandaki ifadesi ulus devlettir, ekonomik alandaki ifadesi kapitalizmdir, ekoloji alanında da endüstriyalizmdir. Bu temelde başta kadın ve giderek toplumun tümü üzerinde sınırsız sömürgeleştirmede temel rol oynar. Tüm kırımlar bu temel üzerinden gerçekleştirilir. Ulus devlet çözümü sadece başarısız değil, aynı zamanda soykırıma ulaşma özelliğine sahiptir. Küresel anlamda aydınlanma felsefesini de istismar ederek gelişen ulus devletçilik hem liberal kapitalizmde hem de reel sosyalizmin devlet kapitalizminde kırımla sonuçlanmıştır. Ulus devletin çözüm olarak ortaya çıkıp soykırıma ulaşması, sistemin karakteriyle ilgili bir durumdur.
Ulus devletin çözümsüzlüğü iki ana başlık altında toplanabilir. Birincisi, asimilasyondur. Doğuşuyla birlikte, tüm gerici kültürü tasfiye etme adı altında bütün toplumsal değerleri asimile etmiştir. Bu ulus devletin küresel bir özelliğidir. Her yerde ilk adım olarak asimilasyona yönelmiştir. Karşımıza daha uç noktada asimilasyonun devamı olarak soykırım çıkar. Asimilasyonla fiziki soykırım birbirini besleyen iki yöntemdir.
Asimilasyonist yöntemle bitiremediğini fiziki soykırımla bitirmek ister. Daha da somutlaştırırsak, kültürel kırımla tamamlayamadığını fiziki soykırımla tamamlamaya çalışır. Kapitalist modernite bu özelliğini az veya çok her zaman ve her yerde uygulamıştır.
İkincisi niceliksel yönüdür. Küresel anlamda ulus devletler her yerde inşa edilerek sayısı çoğaltılmıştır. Neredeyse yeryüzünde ulus devlet inşa edilmedik bir yer bırakılmayarak vazgeçilmez, zorunlu temel siyasal bir sistem haline getirilmiştir. Biz de PKK olarak ortaya çıktığımızda ulusal kurtuluş ve bağımsızlık savaşıyla bunu bir çözüm modeli olarak esas aldık. Bunun bir kapitalist modernite çözümü olduğunu açıklığa kavuşturmamızla birlikte hızla terk etmemiz de gerçekleşmiştir.
Bu yöntemler birbirini besler. Dikkat edilirse ulusal kurtuluş savaşı verilerek kurulan ulus devletler büyük oranda şiddet içermiş ve kanlı sonuçlar üretmiştir. Başarıya ulaşmayanlarda benzer biçimde şiddet üretmişlerdir. Başarılı veya başarısız olmaları soykırıma varan bir şiddet sarmalına saplanmalarına engel değildir.
Sonuçta birinci çözüm tarzı kültürel fiziki soykırımla, ikincisi de nicel olarak ulus devleti çoğaltmayla esas olarak kapitalist moderniteyi daha da büyütmüştür. İnşa edilen her ulus devlet moderniteyi daha da büyütmüş, yaygınlaştırmış ve geliştirmiştir. Reel sosyalist ülkelerin pratiği de bu gerçeklikten azade değildir.
Afrika’da elliye yakın ulus devlet kuruldu. Bu ulus devletler o güzellikler dolu Afrika’yı baştan başa kapitalizmin kirine, kültürel fiziki soykırımına açtı. Afrika bitmeyen kabile savaşlarıyla, anlamsız ulus devlet savaşlarıyla adeta cehenneme çevrildi. Afrika’da savaş ve şiddet yaşam tarzı haline getirildi. Her yer şirket talanlarına açıldı, alt yapı büyük tahribatlara uğradı. Adeta bir deneme tahtası olarak kullanılan Afrika, daha uzun yıllar bu sorunlarla uğraştırılacaktır.
Kimi yerde kutsal devlet, kimi yerde gerici ortaçağ kalıntılarını temizleyen bir aktör, kimi yerde kültürel devrim yapan ilerici bir model veya insanlığı sapkınlıklardan, hastalıklardan kurtaran bir kahraman gibi gösterilse de, ulus devletin çözüm olarak dayatılması, her durumda bir felakete yol açmıştır. İnsanlığın baş belası olan kapitalist modernite, insanlığın bitirilmesi pahasına bu iki yöntemle varlığını sürdürüyor.
İnsanlığın kültürel-fiziki soykırıma uğratılmasına benzer biçimde doğa da ekolojik kırımdan geçiriliyor. Ekolojik kırım inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Eğer tedbir alınmazsa insanlığın sonunu getirebilir. Tam da ya kapitalist modernite barbarlığı ya da insanlık denilen noktadayız.
1- Demokratik Toplum-Ulus Çözümü
Kapitalist modernitenin saldırı yöntemlerini mahşerin üç atlısı metaforuyla izaha kavuşturmaya çalıştık. Kapitalist moderniteye karşı demokratik modernite, ulus devlete karşı demokratik ulus ve endüstriyalizme karşı eko ekonominin teorik izahlarını çokça yaptığımıza inanıyoruz. Aynı biçimde kapitalist kültüre karşı da demokratik kültürü veya demokratik toplumu alternatif çözüm modeli olarak güncellemek elzemdir.
Ulus devlete karşı geliştirdiğimiz demokratik ulus, oldukça ciddi bir çözümdür. Klasik anlamda sosyalist veya anarşist bir çözüm olarak değerlendirilemez. Reel sosyalizm ulus devlet sınırlarını aşamamışken, anarşizm de ciddi bir model olarak ortaya çıkamamıştır.
Latin Amerika’da, Avrupa’da, Afrika’da, Asya’da ama özellikle de Ortadoğu’da ulus devletin yarattığı sorunlar büyük bir girdap yaratmış durumdadır. Filistin gibi örneklerde iki devletli çözüm gibi ara formüller önerilse de bunun da savaşı, çatışmayı süreklileştirmekten başka sonuç vermediği ortadadır. Ortadoğu’da son dönemdeki çatışmaların temelinde ulus devletin yarattığı sorunlar vardır. Son dönemde kısmen Türkiye’nin de katıldığı İran ve Suudi suni çözümleri (yapay çözümleri) Ortadoğu’nun yeni bir kanlı döngüye girmesinde temel rol oynamıştır.
Önceki laik ulus devlet rejimleri olarak Arap ülkelerinde Baas, Türkiye’de laikçi milliyetçilik ve İran’da Şahlık, faşist, kültürel soykırımcı uygulamaları terk etmedikleri için başarısızlığa uğrayıp çökmüşlerdir. Baaslar tasfiye olmuştur. Şahlığın yerini alan İran İslam Cumhuriyeti de çok kanlı bir rejim olarak sorunları derinleştirmekten öteye gidemiyor. Türkiye’de ise laikçi milliyetçi hegemonyanın yerini İslamcı milliyetçi hegemonya almıştır. İsrail-Arap, İsrail-Filistin bağlamında da durum soykırım batağına saplanmıştır ve sürüp gitmektedir. Unutmamak gerekir ki her iki tarafında zihniyeti soykırımdan uzak değildir.
Yukarıda izah ettiğimiz gibi bu kapitalizmin özüyle ilgili bir husustur.
Hangi güç kapitalist çözümü esas alırsa niyetleri hilafına(niyetlerinin aksine) soykırımcı olacaktır. Bu durum milliyetlerle veya dinlerle değil kapitalizmin karakteriyle bağlantılıdır. Bu zihniyete göre kim güçlüyse diğerini imha eder. Günümüzde yaşanan gerçeklik de budur.
Açık ki Ortadoğu’da çözüm demokratik modernite ile demokratik ulus temelinde olmalıdır. Yaşanan çıkmazı aşma arayışı bu modeli en ideal çözüm haline getirmiştir. Tam da böylesi bir dönemde demokratik ulus çözümünü hem teorik hem de pratik olarak olabildiğince geliştirmek kaçınılmaz ve ertelenemez bir görev haline gelmiştir.
Gerek Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü isimli çalışmamızda ve gerekse de son olarak Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda demokratik ulus çözümü üzerine kapsamlı değerlendirmeler ortaya konulmuş, konu hakkında düşüncelerimizin genel bir çerçevesi açımlanmıştır.
Bu hususları demokratik entegrasyon ve Kürt sorunu bağlamında daha da derinleştirmemiz gerekiyor. Sadece Kürt sorunu için değil, Ortadoğu’nun tüm etnik ve dini sorunları için böylesi bir çözümün kapısını aralamaktan başka şansımız yoktur. Demokratik entegrasyonu demokratik modernite ve demokratik ulus sistemi bağlamında ele almak gerekiyor. Bu bağlamda kapitalizmin ki buna reel sosyalizmi de eklemek gerekiyor ulus devletçik ve kültürel fiziki soykırım pratiklerinin vahim sonuçlarını ortadan kaldırmak için gündemleştirme ihtiyacı duyuyoruz. Bu denli anlamlıdır ve acil olarak pratikleştirilmek durumundadır.
Demokratik entegrasyon yeni bir çözüm modelidir. Özellikle PKK’nin Türkiye Cumhuriyeti ile yaşadığı elli yılı aşan çatışmanın ardından böylesi bir çözümün kaçınılmaz olduğu daha iyi anlaşılmıştır. Ulusal kurtuluş savaşı stratejisinden vazgeçildiği hem son Manifesto’da hem de bu süreç boyunca geliştirdiğimiz bütün değerlendirmelerde ortaya konulmuştur. PKK’nin aşılmasının nedenleri iyi anlaşılmak durumundadır. Bununla yapılmak istenen kendini tamamen ortadan kaldırma değil; demokratik modernite perspektifli doğru çözüm temelinde politik ifade kanallarını gündemleştirmektir. PKK demokratik topluma dönüşerek aşıldı. Bunun için demokratik ulus eksenli demokratik toplum siyasi programını geliştirmek temelinde, stratejik olarak bir siyasi çözüm önerilmiştir.
Ulus devlet çözümsüzlüğü ortaya konulmuş, onun temel stratejisi olan ulusal kurtuluş savaşının doğru bir strateji olmadığı kabul edilmiş ve demokratik ulus perspektifinden vazgeçilmeksizin, demokratik siyaset olmazsa olmaz bir strateji olarak ikame edilmiştir. Eski strateji terk edilerek, onun yerine ikame edilmek istenen strateji demokratik siyaseti temel bir ihtiyaç ve görev olarak tanımlamaktadır.
Öncelikle demokratik entegrasyonun içeriğinin oldukça yalın ve açık olduğunu tespit etmek gerekir. Ulus devlet bir amaç olmaktan çıkarılıp, ulus devlet temelli örgüt, program, strateji terk edilirken, hedeflenen demokratik esaslara dayalı bir entegrasyon programını hayata geçirmektir. PKK 12. Kongresi ile ulus devlet bağlamlı her şeye son vermiştir. Bunu da dıştan herhangi bir dayatma ile değil, içten bir özeleştiriyle gerçekleştirmiştir.
Yaratılan elli yılın mirası ise elbette kendisini ifade edebileceği yeni strateji ve yeni bir örgüt arayacaktır. Bunun adını da Manifesto’da, demokratik strateji ve demokratik siyaset olarak belirledik ve PKK 12. Kongresi de bunu kabul etti. Özellikle iktidar cephesi, “PKK kendini feshederek yok etti, silahlarını da yaktı ve artık bitti” gibi yansıtıyor. Buna en hafif tabirle, gerçeği anlamamak denebilir. Bu tarihi atılım ancak demokratik siyaset hakkı bütünlüklü olarak, içeriği ve biçimi gözetilerek kabul edildiğinde anlam bulabilir.
Pratikte bunun için gerekli adımların atılması ertelenemez bir görev olarak önümüzde durmaktadır. Çatışmacı örgüt anlayışı yerine demokratik komün/demokratik toplum örgütlenmesi geliştirerek süreç sağlıklı bir rotaya çekilebilir. Ki, biz bu çerçevede Demokratik Komün Birliği’ni kurmayı hedefledik. Devlet ile birlikte yeni pratik süreç için adım atarken ilk cümlemiz bu olmuştur. Bunlar ilkesel yaklaşımlardır ve göz ardı edilemez.
Öyle anlaşılıyor ki, derinliğine anlaşılamamış, kavranamamış hususlar vardır. Bu nedenle yeniden açımlama gereğini duyuyoruz.
Demokratik ulus, devlet ulusu veya ulus devletten niteliksel bakımdan çok farklıdır. Ulus devlet sadece farklı etnik grupları, kültürleri değil, adına kurulan ulusun bile ulusal kültürünü ve değerlerini zor yoluyla devletleştirerek, asimile ederek var olmuştur. Bu durumu başta Fransa olmak üzere, ulus devletin ilk olarak çıktığı Avrupa ülkelerinde gözlemleyebiliriz. Fransa ulus devleti Brötonları, Korsikalıları ve diğer toplulukları da Fransız kültürü içinde tekleştirirken, aynı oranda Fransızları da tekleştirmeye çalışmıştır. Halen bu uygulamalara tepki duyan birçok Fransız bölgesi vardır. Almanya’da da ulus devlet yerel prensliklerde temsilini bulan farklı kimlik ve inançları kanlı bir şekilde bastırarak gerçekleştirilmiştir. Ulus devletin ana karargahlarında bu uygulamaların sonuçları iyi gözlemlenebilir. Dünyanın diğer bölgelerine dayatılan ulus devlet modelinin yarattığı sonuçlar ise dünyanın bugünkü halinin gerçek nedenidir.
Demokratik ulus yeni icat edilen bir çözüm modeli değildir. Avrupa’da milliyetten uluslaşmaya geçiş yapılırken, gelişen ulusal olgu demokratik karakterlidir. Rönesans, Aydınlanma ve Reformasyon ortamında gelişen demokratik ulustur. Hollanda’da, İngiltere’de ve Fransa’da ulus devlet dayatmaları karşısında ortaya çıkmıştır. Ancak ulus devlet tarafından bastırılmaktan kurtulamamıştır. Gerek Avrupa monarşilerine ve gerekse dıştan kaynaklı gelişen saldırılara karşı gerçekleştirilen direnişler ve mücadeleler demokratik uluslaşma temellidir. Bunun temelinde de komünal toplum vardır. Özellikle İngiltere ve Fransız devrimleri süresince ortaya çıkan muhalefetin niteliğine baktığımızda, demokratik ulusla sonuçlanma ihtimalinin oldukça fazla olduğu görülebilir. Bu husus araştırılmaya ve anlaşılmaya değerdir.
Ulus devlet demokratik ulus yok edilerek geliştirildi. Başta İngiltere, Fransa, Hollanda, Almanya olmak üzere, genel olarak Avrupa’da böylesi bir durum söz konusudur. Ortaçağ boyunca Avrupa’da hakim olan komünal toplumdur. Komünal bir yaşam tarzına sahip olan kabile-etnisite toplulukları demokratik değerleri bağrında taşır. Demokratik ulusun zemini de budur. Krallıkların, yerel prensliklerin altında yaşama imkânı bulabilen bu topluluklar, ulus devlet modelinin dayatılmasıyla birlikte, kanlı bir biçimde yok edildiler.
Demokratik komünal uygarlığın doğuşuna beşiklik etmiş Ortadoğu’da bu gerçeklik daha fazla hakimdir. Komünal kabilelerin, etnisitelerin, dinlerin mezheplerin diyarında ulus devlet geliştirilirken daha yıkıcı olmuştur. Bunun güncel ve canlı kanıtı da İsrail ve Filistin çatışmasıdır. Bu çatışmanın en az üç bin yıllık bir mazisi olsa da yıkıcı yüzünün açığa çıktığı süreç ulus devlet sürecidir.
Devletçi uygarlık ile komünal toplum arasında çatışmanın öyküsü esas olarak Kürdistan ve Mezopotamya’da gelişmiş ve yaklaşık olarak 4-5 bin yıldır devam etmektedir. Bunun verilerini destanlarda, tabletlerde ve devletlerin günümüze kadar kalmış belgelerinde gözlemleyebiliyoruz. Bu bölgede ulus devlet kapitalist modernitenin bir çözümü olarak ve bölgenin kanlı devletçi geleneğine dayanarak toplumların sosyal dokusuna, inançlarına ve etnik kimliklerine/kültürlerine inkâr temelinde yaklaşmış ve dolayısıyla çok daha yıkıcı sonuçlara yol açmıştır.
Demokratik ulus kökünü komünal toplum geleneğinden almaktadır. Kanlı devletçi uygarlığa karşı kabile-aşiret federasyonları ve dini topluluklar demokratik toplumu ifade ederler. Halen dünyanın her yerinde kabile gelenekleri varlığını sürdürüyor; komünal yaşam tarzına sahip dini cemaatler her tarafta karşımıza çıkıyor. Öyle iddia edildiği gibi bunlar gerici, ortaçağı temsil eden odaklar değil; demokratik yanı temsil eden ve geleneksel-komünal yaşam tarzıyla kendini ifadeye kavuşturan; günümüzde de kapitalist faşist zihniyete karşı demokratik ulusun esasını oluşturan unsurlardır. Demokratik ulus, bu tarihsel gelenekleri, komünal, etnik ve dini grupları demokratik toplumun unsurları olarak canlandırmakta, demokratik modernite temelinde çağdaşlaştırmaktadır. Bu, demokratik ulusun temelidir.
2- Kürtler ve Demokratik Toplum/Ulus Çözümü
Demokratik ulus çözümünü Kürtlere uyguladığımızda, tablo daha da çarpıcı hale gelir. Eldeki bilgilere göre tarihte ilk defa isimlendirilen halk Kürtlerdir. Sümerler, dağdan gelen kabilelere “dağlı halk” anlamına gelen “Kurti” derler. “Dağlı halk” tabiri günümüzde negatif bir anlam yüklenerek Kürtleri tanımlamak için halen kullanılmaktadır.
Kurtilerin Sümerlere karşı yürüttükleri mücadeleyi, Gılgameş Destanı yazar. Gılgameş Destanı baştan sona Sümer kent devletlerinin kabile, aşiret, etnisite ve halklara karşı mitolojik bir dille anlatılan savaşlarının öyküsüdür. Denilebilir ki, Toros-Zagros sistematiğindeki kabile kültürü, ovalardaki kent devletleri ve onun üzerinde yükselen vahşi imparatorluklar, onlara karşı verilen özgürlük mücadeleleri bugün de canlılığını korumaktadır. Bu topraklarda yaşam tarzı komünal ve direnişçidir; direniş savaşını ve kahramanlarını yüceltir. Kutsal kitaplarda ve egemenlerin yazıtlarında kutsallaştırılan, ilahlaştırılan devlet mekanizmasına ve ideolojisine karşı, insanlık adına özgürlüğü korumak için mücadele eden komünal gelenekten de söz edilmektedir. Günümüze dek gelen direniş geleneği böylesi bir kültüre dayanır. Atina demokrasisi denilen demokrasinin bile kaynağı bu topraklardaki demokratik gelenektir.
Kabile-aşiret etnisitesinin günümüze dek yaşadığını ifade ettik. Kürt demek, kabile-aşiret toplumu demektir. Bir yanıyla komünal değerlere bağlı olarak varlığını sürdürdüğü için bunu bir avantaj olarak görebiliriz. Ancak iç ve dış nedenlerden dolayı ulus haline gelememesinin altında da bu özelliği yatmaktadır. Ortaçağla birlikte milliyetleşme yolunda biraz ilerleme kaydettiği görülür. İslam’la birlikte gelişen Kurmaclaşma Kürtlere özgü bir milliyetleşmenin yolunu açsa da ulusallığa geçiş yapamamıştır.
Bunun esas nedeni son iki yüzyıllık kapitalist modernitenin soykırım kıskacıdır. Soykırım kıskacı Kürtlerin uluslaşmasını engellemiştir. Bu bir dış nedendir ama Kürtlerin toplumsal yapılarına aşırı müdahale edildiğinden, giderek bir iç neden olarak da rol oynamıştır. Günümüzde Kürt milliyet gerçeği bir soykırım kıskacındadır. Gücünü, hegemonik iktidar odaklarından alan bölgesel ulus devletlerin Kürtlere dayattığı model, kültürel ve fiziki soykırımdır.
Gelinen aşamada bundan vazgeçilecek mi? Başlattığımız “Barış ve Demokratik Toplum” süreci bundan vazgeçmeyi önermektedir. Bunun nasıl başarılabileceği, sürdürmeye çalıştığımız demokratik müzakere sürecinin sonuçlarına göre belirlenecektir.
Hegemonik güçler Kürtler için bir ulus devletçik düşünüyorlar. İşbirlikçilerini yavaş yavaş buna hazırladıklarını biliyoruz. Son otuz yıldır PKK’ye karşı savaştırılan Güney’deki ulus devletçik kesinlikle dış güçlerce hazırlanmıştır. Kürt siyasi varlığına karşı imhacı bir rol biçilmek istenen ulus devletçiği bu rolünden uzaklaştırmak sadece Kürtlerin değil, bölge halklarının tamamının tarihi bir görevidir.
Kürt ulus devletçiği demokratik uluslaşma ile karıştırılmamalıdır. Bir Kürt devletinin oluşması destekçileri için bir risk değil hatta bir rahatlama da yaratabilir. Ancak bu haliyle bir karşı devrimci silaha dönüştürülme ve tüm bölgeyi bir ateş çemberine çevirmek için kullanılma ihtimali göz ardı edilemez.
İki devletli çözüm diye sunulan model için İsrail-Filistin çarpıcı bir örnektir. Yüz yıldır dünyayı uğraştırmasına rağmen, halen bir çözüm olmaktan çok uzaktır. Altmış milyonu aşan Kürt nüfusuyla Kürdistan coğrafyasında ulus devletçi bir çözümde ısrar edilirse, gerek işbirlikçi ulus devletler gerekse de sözüm ona onlara karşı çıkarılmak istenen Kürt ulus devletçiği Filistin-İsrail çelişki ve savaşından çok daha şiddetli bir savaşa yol açar. Bu da bölge halkları için korkunç bir felaket demektir.
Dolayısıyla PKK’nin aşılmasıyla aşılmak istenen bu gerçekliktir. Ancak bu tarihi hamleye rağmen, eskiden olduğu gibi yoğun sorunlar içinde yaşamamız ve bir çatışma iklimine sürüklenmemiz istenmektedir. Geliştirilen demokratik toplum modeli hem bu büyük felaketi önlemeyi hem de askeri şiddete bulaşmadan siyasi yöntemle sorunu çözmeyi amaçlamaktadır. Yapılmak istenen dönüşümün temel amacı budur. Sorunu ulus devlet ve askeri çözümden daha anlamlı olan demokratik siyaset yöntemleriyle çözmek için verilen çabanın iyi anlaşılması gerekir.
Devletle geliştirilen son ilişki ve diyalog İran, Irak, Suriye ve Türkiye’de sorunu şiddet bağlamından çıkarıp siyasi bağlama taşımak; kapitalist ulus devletçi çözümün yaratacağı tahribatları öngörüp daha çağdaş, demokratik bir mecraya getirmek amaçlıdır.
Tüm bu değerlendirmeler ışığında ele alındığında, demokratik toplumun öncelikle barışı gerektirdiği anlaşılacaktır. Şimdiye kadar uygulanan baskıcı, imhacı yöntemlerin aşılması, karşılıklı olarak şiddete dayalı her tür yöntemin dıştalanması ve bunun yerine genel anlamda demokratik siyasetin ikame edilmesi gerekir.
Bu hususlar son derece hayatidir. Elbette şimdiye kadar birkaç adımın atıldığını gördük. Ancak sorunun büyüklüğü, yakıcılığı ve aciliyeti göz önüne alındığında, bu adımların sorunu sürüncemede bırakma ve daha büyük bir tehlike taşıyacak şekilde geri dönmesi riskini engelleyen adımlar olmaya yetmediği görülecektir. Bütün bölgeyi kapsayan daha kalıcı bir barışı sağlayacak adımlara ihtiyaç olduğu açıktır. Süreç bu temelde barışa götürecek potansiyeli içinde taşıyor. Bu aynı zamanda tüm Ortadoğu halklarının barışı olabilmelidir. Türk, Arap, Kürt, Fars vb tüm Ortadoğu halklarının içinde boğuşup durdukları şiddeti sona erdirmeyi hedeflemeliyiz. Böyle bir siyaset anlayışı ve onun demokratik çözüm tarzını imkân haline getirebiliriz. Bu denli iddialı, kararlı bir siyasi programdan söz ediyoruz.
Daha da somutlaştırırsak, ulus devletin kapitalist modernitenin bir baskı ve sömürü sistemi olduğunu yarattığı sonuçlardan çok iyi biliyoruz. Herkesin bir din haline getirdiği ve bu dinle yatıp kalktığı bu sistem Arap, Türk, Fars ve kısmen de Kürt için adeta yegâne çözüm olarak pazarlanmıştır. İlke düzeyinde bunun bir çözümsüzlük olduğunu ve eğer dayatılmaya devam edilirse, felaketlere kapı aralayacağını savunuyor ve kendimiz için böyle bir çözümü denklem dışına çıkarıyoruz.
Buna karşı demokratik toplum, savaşı bir araç olmaktan çıkarıp demokratik siyaseti temel yöntem olarak gördüğünden, bizim de başlıca tercihimiz olmaktadır. Devleti değil, demokrasiyi amaçladığı için içeriği ve uygulanması da tarafların ortaklaşmasına dayalıdır. Ekonomik, siyasi, sosyal, kültürel gibi birçok boyutu toplumun ihtiyaçlarına ve beklentilerine göre belirlenir.
3- Sosyalizm, Ulusal Sorun ve Ulus Devlet
Ulusal sorunda demokratik çözüm basit gibi görünen ama özünde farklı ve alternatif bir çözüm modelidir. Tekrar tekrar üzerinde durmamızın nedeni ümmet, milliyet veya ulus devletçi çözümden daha kadim bir geleneğe dayanmasıdır. Buna karşın devletçi çözüm klan toplumundan bu yana topluma çöreklenen ve vücuda yayılan kanser gibi toplumu kuşattığı halde bir kurtarıcı gibi sunulmaktadır.
Sosyoloji biliminin ilkeleriyle sormamız gereken şudur: Toplumdan geriye ne kaldı? Neyi kurtarabiliriz? İkinci bir soru da şudur: Devletin toplumu yutması ve toplum üstü bir güç yaratmasıyla sorunlar çözülecek mi?
Tarihsel sosyoloji perspektifiyle baktığımızda, devletin toplumu yutması ile toplumun devlet toplumu haline getirilmesi ve böylece devletin toplum içinde görünmez olması sağlanmıştır. Bu kısırdöngünün sonucunda doğa ve toplum birlikte bir yok oluşa doğru ilerlemektedir.
Doğayı tahrip edenler sorunları çözdüklerini; toplumu devlete kurban edenler toplumu kurtardıklarını söylerken, toplum da her sorunun çözümü için devlete koşuyor. Bu kısırdöngü tıpkı bir karadelik gibi önüne gelen her şeyi yutuyor.
Bölgedeki sorunlar derinlere kök salmış durumdadır. İki dünya savaşının, bölgesel savaşların, dini, etnik savaşların üst üste bindirdiği sorunlar bir yumak halinde her yeri sarmıştır. Bir yerde buna dur demek gerekir. Bizim bütün uğraşımız bu kısırdöngüyü kırmak içindir.
Hegemon güçlerin Ortadoğu’ya dayattığı çözüm tarzını en iyi İsrail-Filistin sorununda görmekteyiz. Ateşi ateşle söndürmek denilebilecek bu yöntem esasta Ortadoğu’nun kadim toplumsal kültürüne yabancıdır. Ortadoğu bilgeliği böylesi yaklaşımları reddeder. Komünal toplumun öz savunma refleksi olarak dağlara sığınır, çöllere çekilir ama böylesi tahrip edici yöntemleri kabul etmez.
Nitekim bu kadim bilgelik Çin’den Hindistan’a, Yunanistan’dan Mısır’a kadar bir dünya maneviyatını besleyecek kadar üretkendir. Devletli uygarlığın dayattığı kısırdöngüyü kırmak için mitolojiyle, dinle, felsefeyle çareler üretmeye çalışmıştır. Özü komünal toplum geleneğine dayanan bütün büyük öğretiler eninde sonunda şiddet tekelini elinde tutan Leviathan canavarına karşı toplumu korumaya çalışmışlardır. Dolayısıyla bizim burada dile getirdiğimiz demokratik çözüm, temeli olmayan, teknik bir çözüm değildir. Kökleri tarihin derinliklerinde yatmaktadır.
Avrupa’da gelişen anayasal hareketlerin temelinin de kapitalizm öncesinde olduğunu görürüz. Despotik krallıklara karşı komünal direnişler manastırlarda, üniversitelerde, reformasyon, rönesans gibi devrimsel gelişmelerde, bilim hareketlerinde görülür. Bütün bunlar zorba rejimlere karşı bir özgürleşme arayışıdır. Avrupa’nın bağrında gelişen ulus devlet ilk önce Avrupa topluluklarınca büyük direnişlerle karşılanır. Kent komünlerine dayalı topluluklar, ezilen kesimlerin hareketleri, yerel dinsel direnişler, ütopik sosyalistler, bilimsel sosyalistler dayatılan devlet anlayışına karşı toplumun öz savunma refleksini ifade ederler. Ulus devletin merkezileşmiş sistemine karşı toplumun özgürlüğünü korumayı hedeflerler.
Demokratik çözüm kadim bir geçmişe dayalı, toplumsal öz savunma bilinciyle oluşmuş ve toplumun sürdürülebilirliğinin yegâne koşuludur. “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” böylesine kadim toplumsal gelenek temel alınarak formüle edildi. Daha sonra “Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu” ve ilgili bildirgeler devletçi bir çözümden uzak durmanın önemine sıkça vurgu yaptı.
Esasta devletçi çözüm sosyalizm anlayışında da pek kabul görmemiştir. Sosyalist ideolojinin kurucularından olan Marx ulus meselesinin üzerinde pek durmaz. Paris Komünü sürecinde konuyla ilgilenmemesinin hatalarını fark eder ve konuyu ele almaya çalışır. Paris Komünü’nün istediği gibi ilerlemediğini anlayınca, direnişi selamlayarak destek vermeyi tercih eder. Sovyet devrim önderleri Lenin ve daha sonra Stalin ulus meselesinde daha ciddi adımlar atmaya çalışırlar. Lenin’in Stalin’i görevlendirip, ulus meselesi hakkında bilgilenmesi için Avusturyalı sosyalist Otto Bauer’in yanına göndermesi dikkate değerdir.
Proudhon’un federasyon ilkesi önemlidir. Proudhon’un çözümü ulusal sorunu Avrupa özgülünde bir nihayete erdirecek özellikleri barındırır. Bu, anarşist bir ilke olarak görülüp reddedilmeseydi, demokratik toplum için uygulanabilir şekilde tartışılsaydı, Marksizmin büyük bir eksikliğini giderebilirdi. Oysa bunun gibi toplumsal dokuya uygun çözümler yerine, Bauer’in devletçi ve aydınlanmanın sol versiyonu sayılabilecek görüşlere itibar edildi.
Bauer’in görüşlerinde farklı seçenekler sıralanır. Bunlar ulusların kendi kaderini tayin hakkı, federasyon ilkesi, bölgesel özerklik, kültürel özerklik ve liberal çözüm seçenekleridir. Bunları şöyle de ifade edebiliriz: Bireysel çözüm, kültürel çözüm, bölgesel çözüm, federatif çözüm ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı çözümüdür. Bunların hepsi de ulus devletçi çözüm perspektifinden yorumlanmaktadır. Buna karşın Proudhon’un görüşleri ise devletçi çözüm yerine toplumcu çözüme daha yakındır. Bir yanıyla ortaçağ ile yeniçağ arasındaki geçişi ifade eden bir çözüm gibi görünüyor. Bauer’in devlet merkezli çözüm eğilimine karşın, Proudhon’un toplum merkezli çözüm eğiliminin temel alınması durumunda, sosyalizmin soruna yaklaşımında çok daha doğru sonuçlara ulaşması mümkün olabilirdi.
Reel sosyalist çözümlerde devlet esastır. Liberal veya despot devleti çeşitli biçimlerde bölüştürme, iktidar alanlarını artırıp yeni odaklar oluşturmaya ve yeni gerilim dinamikleri yaratmaya elverişli çözümlerdir. Bunun toplumsal sorunu çözmesi şurada kalsın, yeni sorunlara yol açması artık malumun ilanıdır. Toplumsal sorun devletleştirilerek çözülemez. Özellikle Stalin şahsında ortaya çıkan ve tüm reel sosyalist dünyaya hakim olan anlayışa göre, yaşanan ulusal sorunlar tepeden bir devletçilik çözümü dayatılarak çözülebilir. Gerçekte ise sosyalizmin ruhuna aykırı bir tektipleştirme, tüm uluslar için bir özgürlük reçetesi gibi kutsallaştırılmıştır.
Devletçi çözümün çıkış noktası olarak gösterilen ulusların kendi kaderini tayin hakkı (UKKTH) ilkesi sosyalist bir ilke değil; ABD Başkanı Wilson’un meşhur 14 maddelik ilkelerindendir. Lenin, Wilson’dan etkilenerek bu ilkeyi gündemine alır. Esasta toplumsallıkla değil devletin topluma sunduğu çözümle bağlantılı olan bu ilke, sosyalizmin bir ilkesi gibi gösterilmektedir. Özellikle reel sosyalist sistemin “Anavatan Rusya” dışındaki halklara yaklaşımında söz konusu ilke yeni içerikler edinerek, Rusya hükümranlığının meşrulaştırılmasında rol oynar. Bir ülke, devlet ya ABD’nin ya da Rusya’nın işbirlikçisi olmaya zorlanırken, Rusya’ya bağımlılığını ilan eden devletler özgürlükçü olarak pazarlanmıştır. Gerçekte en az kapitalist devletler kadar soykırım, sömürü ve anti-demokratik uygulamaları sürdürdükleri bilinmesine rağmen, sırf Rusya’ya biat etmelerinden dolayı özgürlükçü ve sosyalist olarak lanse edilmişlerdir.
Latin Amerika’da Asya’da Afrika’da Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı ilkesine dayanılarak ulus devletler çoğaltıldı. Bunun konjonktürel olarak bazı kazanımları arttırdığından söz edilebilir. Ancak sonuca baktığımızda, küresel dünya ölçeğinde herhangi bir kalıcı çözüm yaratması bir yana, sorunun bir kanser gibi tüm dünyaya yayılmasına hizmet ettiği anlaşılmaktadır. Buna, ateşi ateşle söndürme dedik.
Her iki sistemin de farklı ölçeklerde çöküşe yol açması bize bir şeyler anlatmaktadır. Demek ki bu çöküş pratiklerinden yola çıkarak, kendi toplumsal gerçekliğimize uygun ve kadim geleneklerimize dayanan çözümler bulmak zorundayız. Arayışımızın temeli de budur.
Demokratik modernite temelli ulusal sorunun demokratik ulus çözümü, ağırlaşan sorunlar karşısında bir çözüm üretme ihtiyacından kaynaklanmaktadır. İsrail-Filistin sorunu gibi çıkmaza sürüklenmeden bu sorunu çözebilir miyiz arayışının sonucudur. Benzer bir çıkmazı Karabağ’da, Lübnan’da, Libya’da, Yemen’de ve neredeyse Ortadoğu’nun tüm ülkelerinde görmekteyiz. Aynı çıkmazı Balkanlar’da Güney Asya’da, Afrika’da, Latin Amerika’da çok ağır örneklerde izlemekteyiz. Avrupa da bundan azade değildir. İspanya’da, Bask ve Katalan sorunu, İngiltere’de İrlanda, İskoçya, Galler sorunları; birden çok devlet sınırlarıyla bölünmüş halkların yaşadığı trajediler ve daha niceleri. Acaba yeni bir tekrara yol açmadan kendi çözümümüzü üretebilir miyiz? Arayışımız ulus devletlerin yaşadığı ve yarattığı kaosun aynısını yaşamadan nasıl bir çözüm formülü bulabiliriz sorusuna bir cevap oluşturma arayışıdır.
4- Merkezileşmenin Yarattığı Çelişki ve Çatışmalar
Yukarıda saydığımız ulus devlet temelli federasyon, bölgesel özerklik, kültürel özerklik çözümlerinin yol açtığı kaos ve çürümenin sonuçlarını hep birlikte yaşıyoruz. Açık ki, bu formüllerle bir çözüme ulaşamıyoruz.
Bu noktada “Demokratik Modernite” kavramı bu çözümsüzlüğün içinde bir çözüm olarak gündemleştirilmiştir. Bunun tarihi köklerine ve yaşanan pratiklere bolca değinmemizin nedeni, gerçek bir çözümden yana olduğumuzun bilinmesi ve söylemek istediklerimizin doğru anlaşılması içindir. Tarihte yaşanan örnekler bize bunun çözümleyici bir sistematik olduğunu göstermektedir.
Çıkış noktamız şudur: Devlet erkindeki yaygın kanaate göre, devletin gücü ne kadar merkezileşirse o oranda da düzen kurulabilir ve sorunlar çözülebilir. Bu konuda tarihteki ilk örnek Akad kralı Sargon’dur. Tüm şehir devletlerini bir imparatorluk altında toplayarak kendi hakimiyeti altına aldı. Böylece şehirlerin özerkliğini yok etti, komünleri dağıttı ve tek tip bir siyasal sistem yarattı. Robespierre, Fransız devrimini yapan tüm güçlerin iradelerini kırarak, devrimin komünal ve özgürlükçü yanlarını budayıp tek tip bir diktatörlük yaratarak düzeni sağlayacağını düşündü.
Ulus devletin bu merkezileşme hastalığı iki büyük dünya savaşına yol açtı. Günümüzde aynı hastalıktan dolayı oluşturulan güç tekeli nedeniyle dünyanın her bir köşesindeki tüm topluluklar aynılaştırılmaya, denetim mekanizmalarıyla sıkıştırılmaya çalışılmış ve adeta nefes alamaz hale getirilmiştir.
Sargon’un, Robespierre’in veya bir başka merkezileştirme heveslisinin çözümsüzlüğü derinleştirmekten ve yeni sorunlar yaratmaktan başka bir katkıları olmamıştır. Aksine, insanlığı kurtaracak ilkeleri belirleyen yine komünal-kabilesel direnişler, felsefi arayış sahipleri, dini, mezhebi arayışlar ve bilimsel arayış sahipleri olmuştur.
Demokratik modernite çözümü günümüze özgü bir kavramlaştırma değildir; merkeziyetçi uygarlığa karşı tarihin her döneminde kabileler, özgür komünal topluluklar, dini gruplar, felsefi gruplar veya siyasal gruplar biçiminde karşımıza çıkan direniş geleneğinin günümüze uyarlanması olarak düşünülmelidir. Daha anlamlı bir ifadeyle merkezi olmayan, demokratik öz yönetime, yerel demokrasiye dayanan tüm insanlık pratiğinin güncelleştirilmesidir.
Bu geleneğin temelleri de bölgemizde atılmıştır. Akad, Babil, Asur ve devamında Pers devletleri şahsında somutlaşan merkezileşmeye karşı kent komünlerinde ve kabile özgürlüğünde ısrar bu geleneğin binlerce yıllık bir geçmişinin olduğunu kanıtlamaktadır.
Bir yerde ne kadar merkezileşme oluşursa, o oranda tutuculaşma, gelişmeye karşı katı duruş ve giderek faşizm gelişir. Merkezileşme, anlatıldığı gibi ilerleme, çağdaşlaşma değil; aksine çürüme, çürütme ve gericileşmeyi yaratır. Söylenenin aksine hiçbir imparatorluk, hiçbir merkezi devlet rejimi topluma özgürlük vermemiştir. Her yerde ve her zaman özgürlük merkezileşmenin zayıf olduğu; birliğin esas olarak toplumsal ilişkilerde arandığı ve yerel demokrasinin geliştiği durumlarda yaşanmıştır.
Merkezi iktidar yapılarının inşa edildiği ana mekanlar olan Ur, Uruk, Kiş, Lagaş, Babil, Ninova, Memphis gibi görkemli kentlerden geriye hiçbir şey kalmamışken, kabile-aşiret yaratımları toplumu beslemeye, ona aidiyet kazandırmaya devam etmektedirler.
Devlet yaratımı zigguratların, piramitlerin inşası bile toplumun sırtında bir yük haline getirilmiştir. Yüz binlerce insanın ölümü, özgür toplulukların geçim kaynaklarına el konulması, ganimet için yapılan sayısız savaşlar pahasına inşa edilen o görkemli yapıların insanlığa ne gibi bir katkısı olmuştur? Bunu nasıl uygarlık olarak adlandırabiliriz?
İktidarın merkezileştirilmesinin en eski örneğini Göbeklitepe’de görürüz. Bilinen en eski örnek olarak Göbeklitepe, Karahantepe gibi yapılarda toplumun köleleştirilmesinin klan yapılarının ve kadının köleleştirilmesiyle başladığı görülmektedir. Bunun yapılabilmesi için gücün merkezileştirilmesi gerekir. Bütün bu yapıların inşa edilmesindeki amaç, kastik tanrı-kralların yüceltilmesidir. Yaşarken kendi güçlerini abideleştiren tanrı-krallar ölürken de mahiyetleriyle birlikte gömülerek insanlığa kötülüğe devam ederler. Bunlara ilk çağların faşizmi demek yanlış değildir.
Gücün merkezileşmesi toplumsal özgürlüğü, aydınlanmayı vb. engelleyen en büyük faktördür. Bu gerçeklik iyi anlaşılmadan, ilkesel olarak buna karşı çıkmanın neden bu kadar önemli olduğu da anlaşılamaz.
İki alanda, merkezi iktidar yapılarına karşı direnen ve özgür yaşamını korumaya çalışan kabile-aşiret yapıları söz konusudur.
Birinci alan bugünkü Arabistan yarımadasıdır. Burada yaşayan Amorit kabileler özgürlüklerine düşkündürler. Yaşadıkları alanda gücün merkezileşmesine veya merkezi bir gücün gelip tutunmasına izin vermezler. Arap dili ve kültürü de bu yapıların eseridir. Son olarak İslam devriminde temel rol oynayan da bu yapılardır. İslam, bir tarafta Bizans, diğer tarafta Sasani imparatorluklarının baskı ve köleleştirme saldırılarına karşı Bedevi kabile ve aşiretlerin ümmet haline gelerek karşı çıkmasıyla doğmuştur. Böylece bugünkü Arap toplumunun da temelini oluşturmuşlardır.
İkinci alan Toros-Zagros havzasıdır. Burada Kurtiler olarak tanımlanan kabile ve aşiretler de benzer bir rol oynarlar. Aryen uygarlığı olarak da bilinen bu uygarlık yaklaşık beş bin yıldır merkezileşmeyi dayatan güçlere karşı sürekli bir savaşım içinde olmuştur. Bütün saldırılara rağmen köklü bir kültür grubu olarak direnç içinde yaşayarak varlığını bugüne taşımıştır.
Bu kültürel yaratımların bugünkü dünyaya neler kattığını da iyi görmek gerekir. 20. yüzyılda kimi faşist odaklar Aryen kültürünün yaratımlarını istismar etmeye kalkıştılar. Ancak bu Aryen kültürünün önemini azaltmaz. Özü itibariyle Aryen kültürü binlerce yıldan beridir insanlık kültürüne büyük katkılar sağlamış ve geliştirmiştir. Aryen kültürü bağrında Zerdüştilik gibi bir inanç-felsefeyi doğurdu. Devlet dini haline getirilmeden önce Zerdüştilik özgürlüğün, felsefenin ve bilimin başlangıcındaki kültürel birikimi içerir.
Ulaşmak istediğimiz sonuç şudur: İlk çağlardan itibaren gelişmeye temel teşkil eden toplumsallıklarla, bu toplumsallıkları bastıran merkeziyetçilikler arasındaki çelişki, temel ve kadim çelişkidir.
Grek-Roma uygarlığındaki felsefe, hukuk, siyasal rejim, ekonomi, toplum ve daha birçok alandaki ilerleme, onlardan önceki uygarlıklarda gelişmişti. Ne zaman ki merkezileşme gelişir, sözü edilen alanların hepsinde ya tekrar ya da gerileme yaşanır. Grekler Batı Anadolu’da ve Ege kıyılarındaki yüzlerce özerk veya bağımsız kent kültürünün üzerinden yükselir. Özerk kentlerin kaynağı da Anadolu ve Mezopotamya’daki köy ve kent kültürüdür. Grekler kentleri birleştirerek merkezi bir krallığa dönüşmelerinden hemen sonra, istilaya, talana ve gaspa başlarlar. İskender’in bilinen dünyayı Helenleştirme amacı, sayısız merkezi devletin temel düşüdür.
Greklerin başaramadığını Roma başarır. Muazzam büyüklükteki Roma imparatorluğu dünyayı yutan bir canavara dönüşür. Neron, Sezar ve Augustos gibi sembol isimler bu canavarlaşmanın somut örnekleridirler. Egemen aristokratik kesimin böylesine bir güce ulaşması, insanlık açısından oldukça ağır sonuçlara yol açmıştır. Güç biriktikçe, kümülatif olarak baskı ve zorbalık da artmaktadır. Asur’un Babil’in yıkıcılığı, Roma’nın yıkıcılığı karşısında cılız bir deneme gibidir.
Roma’da gücün bu denli merkezileşmesi karşısında özgürlüğü için direnen kentler, köyler, özgür topluluklar, inanç grupları olmuştur. Bu muazzam yıkım makinesine karşı yapabildikleri oranda varlıklarını korumaya çalışmışlardır.
Merkezileşme ile gelişme arasında pozitif değil, negatif bir bağ vardır. Bir yerde ne kadar merkezileşme varsa o kadar gerileme vardır. Tersine özgür-özerk toplumun olduğu yerde gelişme, özgürleşme ve aydınlanma vardır. Örneğin Batı Avrupa aydınlanmasının temelinde Avrupa’daki kent komünleri ve özgür topluluklar vardır. Rönesans, henüz merkezi devletin oluşmadığı koşulların İtalya’sında gelişir. İmparatorluklar rönesansı, reformasyonu üretecek potansiyele sahip değildir. Onlar ancak yaratılan değerleri gasp etme peşindedirler.
Atlas kıyılarındaki kentlerde bilim, sanat ve felsefenin geliştiği dönem olan 17. yüzyılda, söz konusu bölgede bir imparatorluk yoktur. İspanya imparatorluğu ise bu özgür kent devletlerine karşı savaş halindedir. Buradaki felsefi ve sanatsal gelişimler özgür koşulların ürünüdür. Spinoza, Rembrand gibi kişilikler esasta Hollanda devriminin çocuğudurlar.
Avrupa’daki bilim, sanat, felsefe sıçramasının özgür kent koşullarıyla bağlantısı göz ardı edilemez. Ulus devlet gelişip de devlet merkezileşmeye başlayınca bu alanları tekeline alır, yaratıcılığı öldürür ve böylece gerilemeye yol açar. Günümüze kadar gelindiğinde, kültür endüstrisi hamlesiyle, kapitalist modernite tüm bu alanları birer kâr kaynağına dönüştürür ve özgür yaşamın sonunu getirir. Artık Avrupa’da soykırımla sonuçlanacak bir ulus devlet pratiği başlamıştır.
Bu örnekleri, ulus devletin merkezileştirilmesinin giderek faşizme kadar ilerlediğini göstermek için dile getirdik. Reel sosyalist kamp da aynı yanlışı arttırarak, uygulamıştır. Uygarlık merkezi baskı, kırım ve yok etme dışında bir şey üretecek özellikte değildir. Merkezileşmenin topluma ve toplumsal özgürlüğe bir katkısı olmamıştır. Dolayısıyla bir ulus devlet ve ulus devlet merkezileşmesi tercihlerimiz arasında değildir.
Merkezi ulus devlet çözümünden uzak durmamızın tarihsel nedenleri vardır. Tarihte yerel veya özerk yapıların yaratıcı ve çözümleyici güçleri daha fazla olmuştur.
Komünlerin, kabile-aşiretlerin, dinlerin ve mezheplerin yukarıda anlattığımız baskı makinesinin karşısında tarih boyunca izledikleri direniş çizgisine, savundukları komünal toplum değerlerine ve var olan dirençlerine rağmen istenildiği ölçüde başarılı olamadıkları ortadadır. Başarılı olamamalarının bir nedeni, merkeziyetçi imparatorluk ve devletlerin amansız bastırma savaşlarından kendilerini kurtaramamalarıdır. Merkezi devletçi eğilimden daha geri ya da çözümsüz olduklarından değil, özgür toplum değerlerini kendi içlerinde yeterince yaşatma imkânı bulamamaları nedeniyledir. Despotik rejimler her zaman baskın çıkmış; kabile-aşiret ve inanç grupları her zaman savunmaya çekilmiştir. Bu da onları sürgit bir savunma psikolojisi içinde tutarak, sağlıklı gelişmelerini engellemiştir.
5- Çözümün Yeni Dinamikleri
Tarihe bu gözle bakıldığında, Kürt sorunu bağlamında ne söylediğimiz ve nasıl bir çözüm istediğimiz artık daha iyi anlaşılacaktır.
PKK reel sosyalizmin etkisinde kalmış bir hareket olarak devlet kültürüne dayalı bir çözüm geliştirmek istedi. Küresel dünyada revaçta olan ulus devlet çözümüne, ulusal kurtuluş savaşıyla ulaşma hedefiyle yola çıktı. Aşma sürecine kadar da geçerli stratejinin bu olduğu söylenebilir.
Ancak Kürtler, derinliğine bakıldığında gerek konjonktürel gerek bünyesel nedenlerle hatta kapitalist sistemin gadrine uğramış ve diri diri gömülmeye çalışılan bir halk olması itibariyle, bırakalım bir ulus devlet çözümüne ulaşmayı, kendi imhasını bile durduramayan bir halk gerçekliğine sahiptir. Kapitalist modernite dönemindeki kültürel ve fiziki soykırımlar ve daha öncesinde Êzidîlere ve Ehli Hak kesimlerine karşı geliştirilen fermanlarda olduğu gibi Kürt toplumunun imhası gerçekleştirilmiştir. Bunu tam olarak başaramadığı durumlarda da kendi ulus devletlerine payanda, uluslararası arenada bir araç olarak kullanmayı seçmiştir.
Kapitalist sistemin bölgedeki ulus devletleri olan işbirlikçi Arap rejimleri, Türk ulus devleti, İran ulus devleti -bugün artık Afganistan’ı da buna eklemek gerek- hepsi kan deryasına dönüşmüş veya dönüştürülmek istenmektedir. Sistemin çözüm yöntemi budur.
Sıra Kürtlere geldiğinde, “varlığını bile savunma, ortadan kaybol, kendini yok et, mezarını da kendin kaz!” denilmektedir. Ermeni, Rum sürgünlerinde, tarihte Yahudi sürgünlerinde, bugün Filistin sürgününde uygulanan yol yöntemleri aşan bir uygulama Kürtlere reva görülmektedir.
Kürt sorununun çözümünü gündemleştirerek, varlığın kabulünü sağlamada önemli bir mesafe kaydettik. PKK bunu gerçekleştirdi; ancak bunun ötesine geçip, demokratik bir çözümü gündemine aldığında sistemin imha saldırılarına uğramaktan kurtulamadı. Anlaşıldığı gibi bölgedeki ulus devletler değil esas olarak küresel sistemin kendisi Kürt varlığının tasfiye edilmesinde bölgedeki ulus devletle birlikte belirleyici bir rol oynamıştır.
Oluşturulan kısırdöngüyü kırmak için PKK’nin aşılmasının en doğru adım olduğunu anladık ve bu adımı attık. PKK süreç içinde Kürtlerin varlığını kanıtladı ve demokratik topluma dönüşerek kendini aştı. Bu, PKK’nin en temel kazanımıdır. Mevcut stratejisi ve örgüt yapısıyla artık kendini tekrarlamaya başladığı açıktı. Kısırdöngü hem PKK’nin içini kemiriyor hem de çözüm dinamiklerini baltalamaya başlıyordu. Kendisi bir problem haline gelen böylesi yapıların zamanında aşılması en doğru adımdır. Mühim olan onun yerine konulacak örgütlenme formunun çözüme uygun olmasıdır.
Teorik ve pratik bağlamda reel sosyalizmden ayrışmanın bir ürünü olarak demokratik modernite; ulus devlet çözümü yerine demokratik ulus çözümü tarihi bir gelişme olarak gündemleştirilmektedir.
Stratejik olarak şiddet ve savaş bir araç olmaktan çıkarılmakta, yerine demokratik siyaset ve hukukun icra edilmesi bir ilke olarak benimsenmektedir. Siyasi ve hukuki boyut bu sürecin olmazsa olmazıdır.
Soruna dar anlamda hukuki düzenleme gibi dar bir perspektiften bakmıyoruz. Yeni hukuki düzenleme Türkiye’de yaşayan tüm etnik kimlikler ve inanç gruplarını kapsayacak ve demokratik siyaset kanallarının açılması ve yerel demokrasi için elzemdir.
Özcesi demokratik müzakere ve mücadele hukuki düzenlemelerle iç içedir. Demokratik müzakere ile taraflar arasında ulaşılacak anlayış birliğinin hukuki güvenceye kavuşturulması, şiddetin bir araç olmaktan çıkarılmasına ve sürecin zehirlenme riskinin ortadan kalkmasına yol açacaktır.
Özellikle son bir yılda devletle ilişkilerimizde sağlamaya çalıştığımız dönüşüm bu gerçekliği ifade ediyor. Savaşın, çatışmanın olduğu yerde demokratik müzakere olmaz. Elbette Kürt’e dayatılan “kendi varlığından vazgeç ve terk et” uygulaması da her türlü çözümün önünü tıkayacaktır. Şiddetin devre dışı bırakılmasının ardından, demokratik siyaset kanalları açılmaz ve hukuk devreye girmezse, sürecin provoke olması, kesintiye uğraması veya başka güç odaklarının çeşitli biçimlerde kaşıması tehlikesi hep olacaktır. Yaşadığımız zorluklar biraz da bu gerçeğin yeterince anlaşılmamasıyla ilgilidir.
İktidar-muhalefet ayrımına gitmeden, bazı siyasal güçlerin şiddetten, askeri yöntemlerden vazgeçmemizi kendi varlığımızdan vazgeçme gibi algılamak istedikleri anlaşılmaktadır. Bu hamlemizin liberal çözümün bireylere dayalı entegrasyonu biçiminde olduğunu anlayanların az olmadığı anlaşılıyor. PKK’nin aşılması hamlemizden sonra, fiilen de bitirildiğimizi ilan etmemiz isteniyor. Sözüm ona ondan sonra bizim için bazı iyi şeyler düşünülecekmiş!
Bu inkârcı ve asimilasyonist yaklaşımın tarihte karşımıza çıkan örneklerden hiçbir farkı yoktur. Bu çevrelere söylemek gerekir ki, bunun adı çözüm değil, soykırımda ısrardır. Böyle bir yaklaşıma karşı da mücadele etmek demokratik görevlerimiz arasındadır. Bu yaklaşımda ısrar edilir ve yeniden devletin merkezine hakim olması gibi bir sonuca doğru evrilirse, açık ki, demokratik siyasetin de yolu tıkanacak ve başka yöntemler devreye girecektir. Bu bir tespittir ve somut gerçekliği ifade ediyor, süreç demagojiyle geçiştirilemeyecek kadar hassastır ve ilgili tarafların tümünün bu hassasiyeti göstermeleri beklenmelidir.
Bu gibi konuların çoğu tartışılarak da aşılacak niteliktedir. Bizim için bunların egemen hale gelmemiş olması önemli bir avantajdır.
Yeniden altını çiziyoruz; bir ulus devlet amacımız yoktur. Ama bu, varlığımızın anayasal ve yasal güvenceye kavuşturulması için mücadele etmeyeceğimiz anlamına gelmemektedir. Tam tersine amacımız demokratik siyaset ve hukukla kendimizi ifade etme ve varlığımızı tartışılır olmaktan çıkarmadır. Bu gerçeğin çok iyi anlaşılması gerekir. Bunsuz en küçük bir adımın bile hiçbir güvencesi olmayacağından, siyaseten yok hükmünde olacaktır. Bunun idrakiyle hareket edilmesi elzemdir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kurulan komisyon, ismindeki barış ve demokratik çözümün hayat bulmasını istiyorsa, Kürt varlığına demokratik siyaset yapma ve hukuki güvence sağlamayı içeren adımları atmak durumundadır. Bunun dışında her söylem bir örtbas etme, erteleme, oyuna getirme olarak anlaşılacaktır.
Daha çarpıcı gelebilecek bazı hususları ifade etmekte yarar vardır. Eğer komisyonun demokratik siyasetin ve hukuk yolunun açılması gerektiğine dair bir önerisi TBMM’de acilen karşılığını bulursa, o zaman demokratik toplum çözümü devreye girecektir. Yani sürecin barış kısmı parlamentoda demokratik siyaset ve hukukla çözümlenirse, ardından daha uzun bir sürece yayılması gereken demokratik toplum çözümü söz konusu olacaktır.
Demokratik toplum çözümü ne zaman gelişir? Parlamentoda demokratik siyaset ve hukuksal düzenlemelerin onaylanması halinde, ikinci aşama olarak devreye girecektir.
İktidar çevrelerinin lanse ettikleri gibi çözüm diye düşündükleri, PKK’nin varlığına son vermesinden sonra bazı üyelerinin cezaevinden tahliye edilmesi, bazılarının dağdan indirilip yargılanıp cezalarının kaldırılması ve topluma kazandırılması biçiminde ise, süreç baştan kaybedilmiş demektir. Böyle bir çözüm yoktur ve olamaz da. Ancak ikinci aşamaya geçip yol üstündeki bazı engellerin kaldırılması ve bir ara yol olarak belki düşünülebilir.
Bütün bir PKK yapısı olarak, suça bulaşmış-bulaşmamış ayrımına gitmeden, dağda, cezaevlerinde veya diasporada bulunan herkes dahil edilerek yasadışılıktan çıkarılarak demokratik siyasete katılmalarının önü açılmalıdır. Bu, önemli bir eşiğin aşılması olarak değerlendirilmelidir.
Asıl çözüm ise, demokratik toplumun kendisi; onun gerçekleşme ilkeleri, programı ve taktikleri olacaktır.
Çözüm bir örgütün kendisini feshetmesiyle, üyelerinin cezasızlığa tabi tutulmasıyla gelişmeyecektir. Çözüm, toplumun varlık kazanması, kendini özgürce ifade etmesi, kendini demokratik toplum olarak inşa etmesidir. Bu amaçla yola çıkıldı ve bunun çok iyi değerlendirilmesi gerekir. Bu konuda zihinlerin karışık olması nedeniyle tarihsel sosyolojiye başvurmak durumunda kalınmıştır.
Demokratik toplum kavramı nedir ve neyi içeriyor? Yeni bir komünizm teorisi mi, yeni bir devlet arayışı mı? Bunlardan hiçbiri değildir.
Demokratik bir toplum, modern dünyaya uygun bir şekilde kendini dönüştürmesi gereken gelenek ve yaşam tarzlarını aşmasıyla mümkün olur. Modern olamayan hiçbir toplumun ayakta kalma şansı olamaz. Ancak Kürtler, dayatılan faşist baskılar nedeniyle kendilerini modernleştirme şansını bulamamışlardır.
Kürtler için esas mesele demokratik modern bir toplum haline nasıl gelecekleri meselesidir. Açık ki, her toplum gibi Kürtler de bir toplumdur; tarihi, dili, kültürü ve sosyolojisi vardır. Bu toplumun siyasete, ekonomiye, sağlığa, eğitime ihtiyacı var; kendisini ifade kanallarına ihtiyacı var. Dolayısıyla siyasi kurumlaşma olmadan bir Kürt varlığından söz edilemez.
Bunları ifade etmek, “devleti istemekle eşdeğerdir” deniliyor. Bunları ifade etmenin devleti istemekle bir ilgisi yoktur. Belki daha ileri gidilerek, “bunlar ancak şiddetle elde edilir” denilebilir. Açık ki, bunun da gerçeklikle bir ilişkisi yoktur. Bir toplumu bu şekilde demokratik esaslarda ayağa kaldırmak için şiddete de devlete de ihtiyaç yoktur. Tamamen demokratik ilkeler çerçevesinde gerçekleştirilmesi mümkündür. Bir ulus devlet içinde demokratik toplum olabilir; ulus devletle birlikte yaşayabilir. Ulus devlet olmak, demokratik topluma mutlak engel olmak demek değildir.
6- Demokratik Toplumun İlkeleri
Burada anlaşılması gereken başka hususlar vardır. Bunlar gerek küresel sistem içinde gerekse Türkiye’de işlenmiş ve cevabı aranmış sorulardır. Biz bunları ilkeler biçiminde madde madde ele almayı gerekli görüyoruz.
Birinci ilke; Demokratik topluma gidişte laiklik ilkesinin salt dinin devletten ayrışması olarak anlaşılmaması gerekir. Burada din-devlet ayrımı çok önemlidir. Ancak bu, laikliğin dar yorumuyla din inkârı değildir. Aynı zamanda devletin din kurallarınca yönetilmesi de değildir.
En az din ve devlet ayrımı kadar, önemli olan demokratik toplumu oluşturan milliyetlerin kendini ifade etmeleridir. Milliyetlerin dil ve kültürleriyle kendilerini ifade etmelerinin yolu açılmalıdır. Bir toplumun milliyeti, inancı, dili ve kültürü devlet tarafından tayin edilemez. Devlet bir toplumun milliyetine, diline, kültürüne, inancına karışmamalıdır.
Ulus devlet için uzun süre savaşım verdik. Yıllarca bu hedefimize ulaşmak için uğraştık. Fakat sonuçta bunun sağlıklı bir toplum inşa etmeyeceğini gördük. Bu sadece Kürtler için geçerli bir ilke değildir. Küresel sistemde özgür toplumun savaş yöntemiyle yaratılamayacağı reel sosyalist ülkelerde açığa çıkmıştır. Bu ilke sadece ezilen milliyetler için değil, ezen milliyetler de dahil hepsine eşit uygulanmalıdır. Nasıl ki din ve mezhep grupları devletin nazarında ayrı özerk yapılar olarak görülmek durumundaysa, milliyetler de eşit değerde ve özgürce kendilerini ifade etmek ve olgunlaşmak durumundadır. Denilebilir ki, ulus devlet zaten hakim bir milliyetin ulus devletidir ve bunun gerçekleşmesi mümkün değildir. Bize göre her ne kadar adı ulus devlet olsa da sağlıklı bir devletin dayandığı milliyete bakmaksızın demokrasinin tüm gruplara eşit olarak uygulanması gerekir. Yani ulus ilkesine demokrasiyi uygulaması gerektiği gibi, milliyetlere de uygulaması gerekir. Herkes kendi milliyetini özgürce ifade eder ve özgürce yaşar. Tıpkı kendi din ve mezhebini özgürce ifade etmesi gibi. Rasyonel devlet, hukuk devleti, demokratik devlet buna karışmamalıdır.
Buradaki çözüm hem kapitalizmin kendi hastalıklarından kurtulmasının bir çaresidir hem de sosyalist düşüncenin doğru bir çözüm ilkesine kavuşmasıdır. Ulus devlet sevdasından vazgeçmek, sistem açısından giderek önem kazanıyor. Bu yöntemin zor olduğu söylenebilir ama çözüm değeri yüksektir. Başka türlü Ortadoğu batağını kurutmanın bir yolu yoktur.
Dini perspektifle hareket eden devlet örneklerini açık bir şekilde Ortadoğu devletlerinin pratiğinde gözlemleyebiliriz. En çarpıcı örnek, İsrail-Filistin karşıtlığı Gazze’yi cehenneme çevirmiştir. Bütün dünya bir olup ayağa kalkmış ama bir çözüm bulunamıyor. Ulus devletin dini veya milli hastalığa yakalanması durumunda bir çözümün bulunması bu kadar zordur. Bu nedenle başvurulması gereken temel yöntem rasyonel ve demokratik hukuka dayanan, demokratik ilkelerin uygulanmasına engel olmayan, milliyet ve din tercihinde hiçbir dayatmada bulunmayan bir devlet anlayışına ulaşmaktır.
Kürt toplumsal gerçekliğine geldiğimizde özgün bir durumla karşı karşıya olduğumuzun bilinmesi gerekir. Kürtler şimdiye kadar bir ulus veya demokratik ulus haline gelememişlerdir. Ancak uluslaşma yolunda epey bir mesafe kaydettikleri de bir gerçektir. Şimdiden Kürtler için demokratik ulus dememiz bir abartı olabilir. Demokratik ulus olabilmeleri için kapsamlı bir demokratik toplum haline gelmeleri gerekir. Bunun için de demokratik siyaset ve hukukileştirme yoluyla toplumsallık, siyaset, ekonomi, tarih, kültür, sağlık, dil gibi çalışmaların devreye sokulması gerekir. Demokratik toplum silah ve şiddetle değil, böyle yaratılır. Demokrasi, zorun olmadığı yerde yaşam bulur.
Varlık henüz kendini bulacak, kendi olacak kadar güç kazanmış değildir. Buna kadınların karşı karşıya kaldıkları toplumsal gerçekliği de eklediğimizde, tablo çok daha karanlık oluyor. Bunların hepsinin ilacı demokratik seçenekte ifadesini bulur. O da bilinç ve örgütlülükle güvenceye kavuşur. Bunun için anayasal reforma ihtiyaç olacaktır. Ancak bu durum esas olarak pratik yaşamla, çalışmayla gerçekleştirilebilecektir. Ne kadar bilinç ve örgütlülük kazanılırsa, o kadar demokratik temel güçlenir. Bir kanun maddesi ekleyip onunla sınırlı kalmakla demokrasi inşa edilemez. Gerçekte fiili olarak topluma mal edilip ardından yasaya kavuşturulması çok daha sağlıklı bir gelişme olur.
Sanıldığı gibi, asimilasyona uğrayan sadece Kürtler değildir. En az Kürtler kadar geleneksel Türklük ve Türkmenlik kültürü de asimile edilmiştir. Akademik dünyanın, aydınların, elitlerin bu durumu kabul etmeyeceklerini biliyoruz. Ancak tarihsel gerçeklik böyledir. Türkmenlere uygulanan asimilasyon da faşizme, elit bir Türklük kesiminin şovenizmine kadar gitmiştir. Bu temelde devletle ulus aynılaştırılmıştır. Devletin uluslaştırılması, ulusun devletleştirilmesi Almanya’da Hitler faşizmini doğurmuştur. Türkiye’de de kültürel soykırıma varan sonuçlar üretmiştir. Bu asimilasyon politikasının uygulayıcıları arasında sağ ve sol aydınlar, siyasal çevreler de vardır. Devlet adına dayatılan elit Türklüğün geleneksel Türklükle ve Türkmenlikle bir ilgisi yoktur. İster ulusalcılık ister başka biçimlerde dayatılsın, sonuçta dayatılan bir faşist ideolojidir. Bunun terkedilmesi Türk halkı için de gerçek bir özgürleşme anlamına gelir. Dolayısıyla Türk milleti için de gerçek bir özgürleşme devrimine ihtiyaç vardır. Bunun adı da kendi milliyetini, dinini ve mezhebini özgürce tayin etme ve yaşamadır. Hiç kimseye zorla, “sen şu dini, mezhebi ve milliyeti benimseyeceksin” biçiminde bir dayatma olamaz.
Kürtlerin bir ulusal toplum olarak kabul edilmesini dayatma gibi bir pratiğin içinde değiliz. İster akademik düzeyde ister siyasi düzeyde bunu bir problem olarak ortaya çıkarmak istiyorlar. Bizim istediğimiz sadece demokratik toplum temelinde özgürce yaşamaktır. Devlet bunun önüne engel çıkarmayacaktır. Kendi dilini, kültürünü geliştirmek isteyene engel olunmasın diyoruz.
Bu amaçla dilin geliştirilmesi için eğitmenler ve uzun hazırlıklara dayalı bir okul sistemi gerekiyor, kendi ekonomik ihtiyacını kendi toprağında istediği gibi karşılayabilmelidir. Şimdi olduğu gibi içinde eko-kırımı da barındıran, para dışında amacı olmayan şirketlerin ve tekellerin tahribatının mutlaka önlenmesi ve toplumun özgür temelde kendi ekonomik kurumlarını geliştirmesi; üretim, tüketim, ulaşım kooperatifleri dahil ihtiyaç duyduğu kurumlarını oluşturması, siyaset yapma özgürlüğüne sahip olması ve kendi siyasal kurumlarını inşa etmesi gerekir.
İkinci ilke; toplumlar, halklar kendi politik sistemlerini kendileri belirlemelidirler. İsteyen kapitalist sistemini, isteyen demokratik topluma dayalı sosyalist sistemini örgütleyebilir. Devlet buna karşı da tarafsız olacaktır. Demokrasiye duyarlı devlet zor yoluyla sosyalist veya kapitalist olmayı dayatamaz. Sistem tayini özgürce olmalıdır. Halklar kapitalist veya sosyalist olmayı kendileri özgür iradeleriyle ifade edeceklerdir.
Zor yoluyla kapitalistleştirme veya sosyalistleştirmenin yol açtığı yıkıcı sonuçları hep birlikte yaşadık. Mevcut durumda Ortadoğu’ya zor yoluyla kapitalizm dayatılıyor. Sonuç, muazzam bir çürümenin toplumun her yanına yayılmasıdır.
Sistem tayini demokrasinin olmazsa olmazıdır. Hukuk devleti bu konuda eşit mesafede ve özgürce ifade hakkına bağlı kalabilmelidir. Devletin bir taraf lehine zor ve şiddete başvurması ve bir tarafa dayatmalarda bulunması yeni acılara, kırımlara yol açmaktan başka bir sonuç doğurmaz. Devletin ifade hakkına saygılı davranması, sorunların çözümünde önemli bir yaklaşım olacaktır.
Bunun için yasal, anayasal düzenlemelere ihtiyaç olacaktır. Bunda hiçbir tarafın bir kaybı söz konusu olmayacaktır. Gerçek bir demokratik hukukun uygulanmasının imkânı yaratılmış olacaktır. Böylesi bir sistemde “devlette bizim de bir yerimiz olacak mı, devlet bize ne kadar kaynak verecek, bize makam-mevki verecek mi” gibi kaygı ve beklentilerin gelişmesi olmayacaktır. Devletten bir istekte bulunmak veya bir beklenti içinde olmak yerine, her topluluk kendi imkanlarını kendisi yaratacaktır. Topluluklar kendilerini demokratik esaslara göre örgütlediklerinde devletin engel olması düşünülemez.
Üçüncü ilke; çokça üzerinde durulan “vatandaşlık” kavramına da bir açıklık getirmek önem arz ediyor. Mevcut anayasada vatandaşlığı düzenleyen madde üzerinde bir tartışma yürütülmektedir. O tartışmaya girmenin bir anlamının olmadığını düşünüyoruz.
Öncelikle ifade etmeliyiz ki, anayasalar ideolojik metinler değildir. Sosyal olguları icat etmek gibi bir görevleri yoktur. Demokratik bir anayasa var olan toplumsal olgulara yasak koymadan, kendilerini özgürce ifade etme olanaklarını yasal olarak hazırlar. Anayasa ve yasalar özgürlükçü demokratik bir perspektife göre yenilenmek durumundadır.
Diğer yandan kendimizi ulus devlet olarak ilan etme amacımızın olmadığını belirttik. İlkesel olarak karşı olduğumuz bir durum olduğunu da ifade ettik. Kürtlerin veya başka toplulukların kendilerini Türk olarak ifade etmek istemesine de saygı duyulması gerektiğine inanıyoruz. Ancak devlet vatandaşlığı ile ulusa aidiyeti aynılaştırmak faşist bir ilkedir.
Ne Kürtler ne de başka bir etnik grup kendini Türk olarak ifade etmek zorunda değildir. Asıl faşizm burada gizlidir. Zorla Türkleştirme bir faşist uygulamadır. Hatta buradaki örnekte bir saçmalığı da içermektedir. “Biz köken araştırmıyoruz, yeter ki kendisini Türk olarak ifade etsin” deniliyor. Bu yaklaşımla uygulanan faşizmdeki derinlik örtbas edilmek, hatta insaniymiş gibi gösterilmek isteniyor.
İlkesel olarak belirtiyoruz; vatandaşlık devlete aidiyeti belirler. Milliyete aidiyet ise vatandaşlığın konusu değildir. Aynı vatandaşlık bağıyla birbirine bağlanmış ancak farklı milliyet aidiyetlerine mensup insanlar bir arada yaşayabilir. Bunun örneklerini dünyanın çok farklı bölgelerindeki ülkelerde görmekteyiz. Vatandaşlık ilkesi bahane gösterilerek bir topluluğun etnik kimliği yok sayılamaz. Çünkü vatandaşlık ilkesi bir devletle kurulan aidiyetle ilgilidir.
Süryani, Çerkes, Arap, Ermeni, Afrikalı veya Rus, Türkiye vatandaşı olabilir ancak bunlara kendilerini Türk olarak ifade etmelerini dayatmanın faşizmden başka bir tanımı yoktur. Bir insan hem Kürt hem Türkiye vatandaşı olabilir ve hatta yegâne çözüm budur. Amerika’da insanlara kendi aidiyetlerinden soyunarak vatandaş olma dayatılmıyor; Fransa’da Kuzey Afrikalılara zor yoluyla Fransız olmaları dayatılmıyor. Ama Türkiye’de Kürtler ve diğer birçok halk sırf bu ülkede, kendi anayurtlarında yaşamak istedikleri için Türk olmaya zorlanıyor.
Türk kimliği bundan ne kazanacak? Açık ki, bu durum Türk kimlik ve kültürüne de en büyük hakarettir. Türk kimliği o kadar yoksun mudur ki başka kimliklerden insanların kendisine tabi olmasını zor yoluyla dayatmak durumunda kalıyor? Niceliği mi, niteliği mi yetersizdir? Kadim bir kimlik, faşizm uğruna tartışma konusu yapılmakta ve bu da sözde Türk kimliğinin yüceltilmesi adına savunulmaktadır.
Peki, kadim halkların, kültürlerin coğrafyası olan bu toprakların insanları bunu öylece kabul edecekler mi? En küçük bir çatlaktan sızarak böylesi bir sistemi yerle bir etmek için pusuda kalmaya devam etmeyecekler mi? Bu dayatmalar, tedirgin ve ürkek bir beraberlikten başka ne kazandıracaktır? Hadi Kürt kendisinden vazgeçti, artık Türk olduğunu kabul etse bile, buna kim inanır? Kökleri binlerce yıla yayılan Süryaniler, Ermeniler, Araplar, Çerkesler, Lazlar “ben Türk’üm” dediklerinde Türklük kimliği kurtulmuş mu olacak? “Biz kendi aidiyetimizden vazgeçtik” deseler bile bunun sosyolojik bir karşılığı olacak mı?
Vatandaşlık ilkesi adı altında dayatılan faşizmin ne bir mantığı ne de bir tutarlılığı vardır. Bunun hızla terk edilmesi hayati önem arz etmektedir. Türkiye akademi dünyası, aydınlar, düşünürler ve siyaset çevreleri bu yaklaşımı terk etmeliler. Bunu sosyoloji adına, ilericilik adına savunmaları tam bir garabet örneğidir. Tarih bu tezi savunanların içlerindeki derin ırkçılığı, ayrımcılığı yazacaktır. Açık ki dayatılan “kendini inkâr etme özgürlüğü”dür. Bunun mantıkla, ahlakla, inançla veya bilimle izah edilecek tarafı yoktur. Bu anlayış sahiplerinin böylesine bir faşizmi toplumlara dayatmaktan vazgeçmeleri gerekiyor.
Önemli olan özgürce kendini ifade etmedir. Bir insanın kendi aidiyetini şu veya bu olarak ifade etmesine anayasa veya vatandaşlık ilkesi karışamaz. Bir Kürt kendisini Türk olarak da ifade edebilir. Burada önemli olan özgürlük ilkesinin korunmasıdır.
Tekrar vurgulama gereği duyuyoruz: Vatandaşlık devlete bağı düzenler, milliyete aidiyet ise bireyin sahip olduğu sosyo-kültürel bağlar tarafından ve bireyin kendi özgür iradesince belirlenir. Devlet, milliyet, din ve mezhep aidiyetlerine karışamaz. Bunun dışındaki her türlü yaklaşım reddedilecektir.
Vatandaşlık ilkesi doğru anlaşılmalı ve içeriği son derece anlaşılır biçimde düzenlenmelidir. Vatandaş, milliyet, din, kültür ve sistem tercihinde özgürdür. Bunun pratikleştirilmesinin önünde de devletten doğan bir engelin olmaması gerekir.
Vatandaşlık tanımı devlet üyeliğini belirler. TC vatandaşı olan herkesin bu devlete bağlılığını ifade eder. Kürt veya Türk olmasının değil, devlete bağlılığın ifadesidir.
Bir millete, ulusa vatandaş olunmaz; bir dine vatandaş olunmaz, bir mezhebe vatandaş olunmaz; bir devlete vatandaş olunur. Türkiye Cumhuriyeti söz konusu olduğunda üye olacak kişi Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaş olabilir. Bu tanımın doğru anlaşılması gerekir. Devlet vatandaşlığı ile ulusal aidiyetler karıştırılıyor, ikisinin aynı olduğu yanlışı bir doğru gibi dayatılıyor. Anayasaya konulan böylesi bir maddenin her türlü birlikteliğin önünü tıkadığı iyi anlaşılmalıdır.
Bir anayasa maddesiyle Kürtleri ve diğer halkları Türk ilan etmenin hiçbir mantığı yoktur. Bu madde gerçeklere aykırı ve inkârcı bir maddedir. Israr edilmesinin anlamı da faşizmde ve soykırımda ısrar etmektir. Zorla kimse Türkleştirilemez. Türkiye’de yaşayan herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır ama herkes Türk değildir. Bunu daha fazla zorlamamak gerekir.
İnsanların kendilerini hangi kimlikle tanımlayacakları devletçe belirlenemez. Özgür ifade buradaki temel koşul olmaktadır. Ne Kürt olmak kötülüğün taşıyıcısı olmaktır ne de Türk olmak yüceliğin koşuludur. Her kimliğin tarihsel temeli vardır, değeri ve anlamı vardır.
Halklar arası geçişler her zaman ve her yerde mümkündür. Yaşanan örneklerden biliyoruz ki pek çok Türk aşiret Kürtleşmiştir ve pek çok Kürt aşiret de Türkleşmiştir. Böylesi geçişler doğal asimilasyon yoluyla her yerde olur ve olacaktır da. Hemedan’dan Anadolu’ya pek çok Türkmen aşiretin Kürtleştiğini biliyoruz. Aynı şey Kürt aşiretlerinde de yaşanmıştır. Koşulları gereği halklar böylesi geçişleri yapabilirler. İtirazımızın özü şudur: Zor yoluyla kimlik değişimi kimseye dayatılamaz. Bu faşizmdir, gericiliktir. Bunu terk etmek gerekiyor.
Dördüncü ilke, demokratik toplum olmak ayrı devleti gerektirmez. Ayrı bir devlet istemek olmadığı gibi esasta ayrılıkçılığın da panzehiridir. Özgür toplum olmanın koşulu ve ayrılıkçı devlet için de bir settir. Demokrasiye duyarlı bir devleti esas alır.
Bu ilkenin yüksek bir değeri vardır. Biz bunu, eşit ve özgür bir toplumun gelişmesinin temel koşulu sayıyoruz. Bütün uğraşlarımıza rağmen bunu ayrı bir devlet olarak ve ayrı bir devlet için geçiş aşaması olarak göstermek isteyenler olmaktadır/olacaktır. Şunu açıkça ifade etmek isteriz ki, bütün bu yakıştırmalar birer safsatadan ibarettir. Süreci boşa çıkarma, kendi faşist zihniyetlerini ve her türlü çözüme kapalılıklarını gizleme uğraşlarıdır.
Ayrı bir devlete geçişin önündeki en önemli engel demokratik toplum paradigmasıdır, demokratik toplumun çözüm ilkesidir. Ulus devletin yarattığı fay hatlarını yumuşatma ve sorunları çözüm yoluna koymanın anahtarıdır.
İsrail-Filistin veya Kıbrıs örneklerinde de görülmektedir ki her iki tarafın kendi devlet çözümünde ısrarı her türlü çözümü de tıkatmaktadır. İki taraf da devlet diye diye birbirlerini tüketmeye devam etmektedir. Kürtlerde de illa da bir devletimiz olsun diyenler vardır. Onlara da pratikte gerçekleştirme şansımız olan en gerçekçi çözümün bu olduğunu söyleyeceğiz. Bizim ve bölgedeki halklar için en doğru çözüm demokratik toplum çözümüdür.
Beşinci ilke; Kürt toplumu kendi iç ilişkilerinde de demokrasi ilkesini uygulamak durumundadır. Ulus devletle demokratik siyaset ve hukuka çözüm istediğimiz gibi kendi iç ilişkilerimizde de şiddeti değil, demokratik siyasetin esaslarını ve hukuku esas almalıyız. Demokratik Kürt Birliği’nin geliştirilmesinin temel yolu demokratik müzakeredir.
Kürtlerin ciddi birlik sorunları var. Mevcut KNK’yi Demokratik Birlik Kongresi olarak yeniden düzenleme gereği vardır. Her ulus devlette yaşayan Kürtler içinde yer aldıkları devletle demokratik müzakere temelinde sorunlarını çözerken, kendi aralarındaki birlik sorunlarını da demokratik müzakere ile çözerler.
Yozlaştırılmış aile, kabile-aşiret ilişkilerinden kalan ve toplumu atomize eden ağır zihniyet sorunları, çürümüş sosyal ilişkiler yumağı toplumu esir almış durumdadır. En küçük bir sorun karşısında bile kardeşi kardeşe vurduracak kadar bozulmuş sosyal sorunlar var. Şiddetten arındırılmış, iç çatışmalara son vermiş bir toplumda siyasal olarak da birbirine saygılı bir atmosferin yaratılması mümkün hale gelebilir. Bunun yolu da demokratik esasların tüm topluma hakim kılınmasından geçer. Öncelikle siyasal odaklardan başlayarak adım adım topluma bunun uygulanması, önümüzdeki dönemin en önemli görevlerinden biri olacaktır.
Altıncı ilke; aile ilişkilerinden başlayarak tüm toplumun komünal kurumlara kavuşturulması demokrasinin temel güvencesi olacaktır. Komün kurumlaşması, toplum içi demokrasinin kurumlaşmasıdır.
Yedinci ilke; demokratik toplumun temel ilkelerinden birisi, inşa çalışmalarında kadınların temel dinamik güç olarak yer almasıdır. Özgür ve demokratik komünal sistemin inşasında irade kazanmış kadın katılımı olmadan gerçekleşme imkânı olmayacaktır. Böylece demokratik toplum özgürlük ve demokrasiden de yoksun kalacaktır.
Tarihsel olarak kadın, toplumun kök hücresi olan klan formunun yaratıcısıdır. Sadece dişil, doğurgan varlık olması nedeniyle değil, bizzat öncülük ederek klanı yaratmış olmasıdır. Anacıl klan toplumu tarihsel toplumun kök hücresi olduğundan, sonraki toplumsal ve tarihsel süreçleri derinden etkilemiştir. Kadın klan toplumunun yaratıcısı olduğu gibi, zamanla elitleşen ve kast haline gelen erkek avcı yapılarının anacıl-topluma saldırısıyla ilk köleleştirilen de kadın olmuştur. Böylece kadın hem ilk yaratan hem de ilk köle, ilk sömürge, ilk hizmetçi, ilk alınıp satılır mal haline gelmiştir.
Sonraki tarihsel süreçlerde kadınlar siyasal yaşamdan dışlanarak özel ev sınırlarına hapsedilmiştir. Denilebilir ki, sonraki çağların özgür ve demokrasiden yoksun, hep savaşlara sahne olması kadınların dışlanmasıyla bağlantılıdır. İlk ve ortaçağda kadın ev sınırlarında yaşamaya mahkûm edilirken, kapitalist modernite çağında özel evin dışına çıksa da bu kez sistem tarafından üretilen metaların tüketimi için pazarlayıcı obje haline getirilmiştir.
Demokratik toplumun kurumsallaşarak inşası kadınların kendi özgür irade ve katılımıyla olacaktır. Siyasal ve toplumsal yaşamın her alanına kadın katılımı olmazsa ne inşa çalışması başarılır ne de özgürlük ve demokrasiden bahsedilebilir. Bu nedenle demokratik toplumun inşa çalışmasında kadınların kendilerini örgütlü irade haline getirmeleri olmazsa olmazdır. Kadınlar yerel ve ulusal demokrasi zemininde güçlü kurumsallaşma ile katılım sağlayacaktır. Bu da hem genel toplumun hem de erkek yapısının demokratik zihniyet ve karakter kazanmasında önemli katkı yapmış olacaktır.
Sekizinci İlke; demokratik toplum komünal toplumdur. Komün ilkesi, bütün toplumsal birimlere uygulanması gereken bir ilkedir. Aileden siyasete, sağlıktan dil ve kültüre kadar tüm toplumsal birimler komünal olarak örgütlendirilmek durumundadır. Buna komün toplumu da diyebiliriz. Demokratik toplumun gerçek bedenleşmesi devlet toplumu değil, komün toplumu biçiminde olacaktır. Kapitalist modernitenin yarattığı büyük tahribat nedeniyle ekolojik sistem büzüldükçe büzülmekte ve kendi limitini tüketme noktasına gelmektedir. Neredeyse canlı yaşamın kendisi yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Canlıların içinde yaşadığı biyosfer yaşamı üretmekte zorlanmaktadır. Pek çok bilim insanı bu tahribatın devam etmesi durumunda yüz yıla varmadan büyük bir felaketin yaşanacağında hemfikirdir.
İfade edilen muhtemel felakete göre, yalnızca canlı var oluşumuzun maddi alt yapısını besleyen doğal kaynakların hızla tüketilmesi değil, içtiğimiz sudan tükettiğimiz besine, soluduğumuz oksijene kadar her şey risk altındadır. İklim değişikliği nedeniyle yaşam ortamının daralması insan ve diğer canlıların toplu göçlerinin yaşanmasını beraberinde getirmektedir.
Kapitalistler her an insanlığın kurtuluşunun endüstriyalist ivmede olduğunu propaganda etmektedir. Oysa endüstriyalizm doğanın ve toplumsal yaşamın sonunu hazırlamaktadır. Burada teknoloji karşıtlığını yapmıyoruz. Endüstriyalizm kapitalist kastik katilin kar hırsına göre çalışmaktadır. Endüstriyalizm tekeli tarihte hiçbir dönem bu denli geliştirilmemişti. Bu tekel sonucu teknik sadece birkaç tekelcinin elindedir. Tüm kaynakları yutması ve el konulması için kullanılmaktadır.
Eko-endüstri, tekniğin gerçek anlamda toplumun hizmetine konulmasıdır. Kapitalist endüstriyalizme karşı gerçek anlamda ekolojik toplumun tekniğini üretmek ve ekolojik olarak kullanmasını sağlamaktadır. Demokratik toplumda eko-endüstrinin temel işlevi hem komünal ekonominin üretimi ve paylaşımı hem de ekolojik dengenin korunması için olmazsa olmazdır.
Özellikle Kürdistan ve Türkiye genelinde giderek hızlandırılan maden arama tam bir eko-kırım halini almıştır. Bu kırımın demokratik toplum tarafından engellenmesi için ekolojik bilinç ve eylemselliğin geliştirilmesi oldukça önemlidir. Devlet de bu konuda bir avuç sermayedarın yanında değil demokratik toplumun eylemselliğinin önünde var olan yasal vb. engellerin kaldırılması temelinde ön açıcı olmalıdır. Eko-kırımı engellemek demokratik entegrasyonun çözüm ilkelerinden biri olarak demokratik müzakerenin temel konusudur.
Dokuzuncu İlke; yeni sürecin en önemli özelliği demokratik müzakere esasları üzerinden sürdürülmesidir. Adına ne denilirse denilsin, yapılanın karşılıklı tartışma ve birlikte ortak bir akıl oluşturma olduğu açıktır. Aynı şekilde bunun bir müzakere olduğu da inkâr edilemezdir. Bunu gizlemek, yapılan çalışmanın ruhuna saygısızlık olarak değerlendirilmelidir. Demokrasiye duyarlı devletler yaptıklarını rasyonalize etmekle yükümlüdürler. Barış ve demokratik toplum görüşmelerinin tanımını yapmaktan kaçınmak, utangaçça cevaplarla geçiştirmek veya hiçbir şey yokmuş gibi davranmak devlet ciddiyetiyle bağdaşmaz.
Politik olarak son derece üretken ve sıcak bir süreçten geçiyoruz. Buradaki taşların yerine oturtulma biçimi, bundan sonraki süreçleri de belirleyecektir. İlkesel davranmamak, ikircikli politikalara itibar etmek veya takiyye yapmak belki günü kurtarabilir ancak uzun vadede her kesime kaybettirir.
Demokratik müzakere bir zihniyet dönüşümünü, kavramların ve kategorilerin yeniden değerlendirilmesini, toplumsal ilişkilerin yeniden yorumlanmasını, kısacası bir paradigma değişimini gerektirir. İçinde bulunduğumuz süreç bir dizi hamle, plan ve programları birlikte kurgulamayı ve uygulamayı gerektirir. Daha başlangıçta bir güven eksikliğinin yaratılmasına yol açacak adımlardan kaçınmak, her iki tarafın da yükümlülüğüdür.
Demokratik müzakerenin dilini, üslubunu ve uygulama esaslarını belirlemek için öncelikle doğru bir tanımının yapılması gerekir. Devletin bunu yapmaktan kaçınması veya sessiz kalması yalnızca güven bunalımına yol açar. Vurgulamak gerekir ki, bu tarihi hamleyi başlatan iki güç karşılıklı olarak yol haritasını ve uygulama esaslarını belirlemek durumundadır. Bunun adı da demokratik müzakeredir. Süreci onurlu bir barışa ve gerçek bir birlikteliğe ulaştıracak yegâne yol-yöntem de budur.