Önder Apo, savunmalarında ahlaki felsefenin öncüleri olan Zerdüşt, Tao, Konfüçyüs, Budha ve Sokrates’in çıktığı çağı “bilgelik çağı” olarak ifade etmekteydi. “Demokratik Toplum Manifestosu”nda ise “bilgelik çağı” yerine “eksen çağı” olarak adlandırmıştır. Bilgelik veya eksen çağı adlandırmaları birbirinden farklı adlandırmalar değildir. Aynı çağdan ve kişiliklerden bahsetmektedir.
Konumuzun özü, eksen çağı bilge ve peygamberlerinin düşüncelerinin ne olup olmadığından çok, o bilge ve peygamberlerin komünal ideolojik ahlak felsefelerinin nasıl revize edildiği ve aristokratik devletli topluma eklemlendiğine ilişkindir. Tarihsel süreç içerisinde ortaya çıkan tüm komünal ideolojilerin başına bu gelmiştir. Önder Apo’nun “Biz tarihin başlangıcında gizliyiz, tarih de bizde gizlidir” metaforuyla daha iyi anlayabiliriz.
Önder Apo “Demokratik Toplum Manifestosunda” eksen çağının özetini, kalın hatlarla altını çizdiğimiz şu satırlarda vermektedir: “Kastik katil topluluğu ya da tanrı krallar topluluğu Mezopotamya, Çin, Hindistan ve Avrupa’da ortaya çıkan ve yine buralarda vücut bulan sistemi ifade eder.” Ve devamla, “M.Ö. 500’lerdeki eksen çağı üzerinde daha derinlikli durmak gerekiyor. Burada bir ideolojik gelişme var. Artık klan-kabile varlığından ideolojik temelli komünlere geçiş yapılıyor. Klan bağı yerine ideoloji geçiyor. Yani aşiret-kabile eksenli komünlerden ideolojik temelli komünlere geçiş başlıyor.”
Klan, kabile ve aşiretler ilk toplumsal formlardır. Bu toplumsal formların ilişki ve yaşamlarına baktığımızda, devletli veya kastik topluma oranla kısmi de olsa özgürlükten, demokrasiden ve komünal yaşam varlığından bahsedebiliriz. Bu toplumsal formlar, köklü formlardır. Devletli topluma karşı varlığını korumak için savaşçı ve direngen bir karaktere sahiptirler. Kastik katile veya aristokratik devletli topluma karşı, varlığından ve özgürlüğünden vazgeçmez, boyun eğmez ve son ferdine kadar da direnmesini bilir. Ancak “Tanrı krallar topluluğu” militarist açıdan o kadar büyük bir güce sahip olmuştur ki, artık klan, kabile ve aşiretler eskisi gibi kan bağına dayanan formlarla onlara karşı ne savaşabilir ne de direnebilirlerdi. Kuşkusuz bu toplumsal formların temel bir özelliği de onlara karşı dıştan gelen bir saldırı olduğunda, ölümüne büyük bir direniş sergileyebilmeleridir. Ancak, sergilenen direnişlerle tanrı kralları veya kastik katil toplumunu yenme gücü ve potansiyelleri çok azdır. Eğer bu direngen formlar, zihinsel veya ideolojik bir çıkış yapmayı başarsalardı, o zaman tanrı kralları yenme gücü ve azmi ortaya çıkardı. İşte, tarih boyunca toplumsal kırılmanın yaşandığı çok kritik olan anlarda, ideolojik temeli güçlü olan kişilikler, önderler, filozoflar veya peygamberler ortaya çıkıyorlar. Onlar, toplumsal kırılmaların yaşandığı anlarda ortaya çıktıkları için, toplum onları tüm sorunların çözüm gücü ve kurtarıcısı olarak görmektedir. Eksen çağı düşünürleri, filozofları veya peygamberleri de toplumsal kırılma anlarında ortaya çıkan kurtarıcılardır. Önder Apo’nun deyimiyle, onlar “kan bağına” dayalı toplumsal ilişkileri aşarak, “komünal ideolojik” çıkış yaparak kastik katil rejimine karşı büyük bir demokratik ve komünal ideolojik çıkış gerçekleştirmişlerdir. Onlar, kabile ve aşiretlerin kültürel veya tarihsel toplumda yaşadıkları mitolojik anlatımları, komünal yaşamın gelenek ve göreneklerini sorgulayarak, kendilerine ait yeni felsefi yorumlar katarak, tarihsel ve kültürel toplumun ideolojik gücü haline getirmişlerdir. Eksen çağı, aynı zamanda mitolojik anlatımdan felsefi anlatıma geçiş süreci olarak da tanımlanabilir. İdeolojik ve dünyevi açıdan aristokratik devletli toplumla komünal ideolojik eksenli toplum arasında yaşanan tarihsel mücadeleyle, kastik katil rejiminde çözülme ve çatallaşmayı beraberinde getirdiği bir süreçtir.
Devlet ve komün çatışması
Önder Apo, savunmalarında ahlaki felsefenin öncüleri olan Zerdüşt, Tao, Konfüçyüs, Budha ve Sokrates’in çıktığı çağı “bilgelik çağı” olarak ifade etmekteydi. “Demokratik Toplum Manifestosu”nda ise “bilgelik çağı” yerine “eksen çağı” olarak adlandırmıştır. Bilgelik veya eksen çağı adlandırmaları birbirinden farklı adlandırmalar değildir. Aynı çağdan ve kişiliklerden bahsetmektedir.
Eksen çağı; zihinsel veya düşünsel açıdan mitoloji ile felsefe arasında; sosyal ve siyasal açıdan da tanrı krallıklar ile tarihsel ve kültürel toplum arasında yaşanan bir çağın adıdır. Eksen çağında, Çin’de Tao, Hindistan’da Budha, Kürdistan’da Zerdüşt, Yunan dünyasında Milet ve Efes ekolleriyle beraber Sokrates ve Yahudi peygamberleri (Hz. Yusuf ve kardeşleri, Hz. Musa, geleneğin devamı olarak İsa ve Muhammed) güçlü bir ahlaki felsefeye dayanan birer komünal ideoloji olarak ortaya çıkmışlardır.
Bunlar, devlet ve komünün ilişki, çelişki ve çatışmasından kaynaklı olarak ortaya çıkmışlardı. Eksen çağındaki komünal ideolojilerin temel özellikleri ise özgürlüğe ve demokrasiye yatkın komünal toplumcu olmalarıdır. Tanrı krallıklar veya aristokratik devlete karşı ideolojik olarak ahlak felsefesini, sosyal ve kültürel açıdan da komünal yaşam kültürünü savunmuşlardır.
Zerdüşti geleneği direniştir
Bu komünal ideolojilerin ilki, Sümerik tanrı krallarına karşı bir direniş geleneğini temsil eden Zerdüşt’tür (M.Ö. 628- 551). “Zerdüşt geleneği kastik sisteme karşı böyle bir direniştir… Bu demokratik komünal bir gelenektir” der Önder Apo. Kimilerine göre Zerdüşt bir peygamberdir, kimilerine göre Mazda dininde reform yapan ahlaki bir filozof ve reformcudur. Bu nedenle Zerdüşt için her iki kimlik ve tanım da doğrudur. O, bir filozoftur. Çünkü varlık sorununu ilk ele alan filozoflardan biridir. Zerdüştlükte varlığı oluşturan dört öğe vardır: Hava, su, toprak. O, yeni ahlak felsefesiyle Zend Avesta’da yazılan “gata”larla Mazda dinini yeniden yorumlayıp oluşturduğundan dolayı peygamberlik rolünü oynamıştır. Peygamberler, mesaj getirenlerdir. Peygamber kavramı, Arapça değil, Fars ve Kürt dilinde olan bir kavramdır. Anlamı ise mesaj getirendir. Kürtçe’de peygambere “peyamber” diyorlar. Zerdüşt, yeni ahlak felsefesi veya komünal ideolojisiyle Kürtler başta olmak üzere insanlığa kurtuluşun yolunu müjdelemiştir. Zerdüşt’ün ahlak felsefesi çok derin ve köklüdür. O’nun en temel ahlaki düsturu şudur: Doğru düşüneceksin! Doğru söyleyeceksin! Doğru yapacaksın! Alevi inancında var olan “Eline, beline, diline sahip çık” düsturu da Zerdüşt’ün ahlaki düsturunun bir devamı niteliğindedir.
Zerdüşt’ün ahlak devrimi, tarihsel zaman süresi içerisinde Med kabile ve aşiret konfederasyonuna ideolojik güç ve moral vererek Asur imparatorluğunun kastik katil rejimine son vermesini sağladı. Bu nedenle şunu rahatlıkla ifade edebiliriz; tarihte ilk kez halklar kastik katil rejimine karşı büyük bir toplumsal devrimi gerçekleştirdi. Bu toplumsal devrimin etkisinde kalan halklar gerçek baharını yaşıyorlar. Bugün, eğer halen halklar büyük bir coşkuyla özgürlüğün ve kurtuluşun sembolü olan Newroz bayramını candan kutluyorlarsa, halkların yaşadığı gerçek baharın ruhunun ne kadar etkili olduğunu bize gösteriyor. Zerdüşt, dünya iyilik ve kötülük için “bir savaş meydanıdır” der.
Önder Apo, ‘Devlet ve Komün’ arasında ortaya çıkan ilişki, çelişki ve çatışmadan bahseder. ‘Komün’ iyiliği, ‘devlet’ ise kötülüğü temsil etmektedir. Med konfederasyonunda da bu her iki eğilim (devlet ve komün) savaş halindeydiler. Harpagos’un başını çektiği aristokratların ‘devletleşme’, Astiyages’in başını çektiği ‘Krallık’ veya ‘komün’ arasındaki savaşta Harpagos Astiyages’e ihanet ederek, Pers’li Kiros’la işbirliği yapıyor. Bu ihanet yüzünden Astiyages devletin zihniyetine karşı savaşı kaybediyor. Bu savaşta iktidar Medler’den Perslere geçiyor. Önderlik; ”Zerdüştlük esas gelişmesini Med konfederasyonunda sağlıyor. Bu bir kabileler federasyonudur. Medler ile Pers aristokrasisi arasında yaşanan çatışmaların özü ‘demokrasi mi olalım, krallık mı?’ ikilemine dayanıyor. Devletleşme ile komünleşme arasındaki bu çatışmanın en belirgin ifadesi Astiyages ile Harpagos arasındaki savaş ve burada yaşanan tarihi kırılma anıdır” diye belirtmektedir. Zerdüşti rahipler olan Mağlar, Gautama’nın önderliğinde 2. Kambis’e karşı ayaklanarak, tahtı ele geçiriyorlar. 1. Dara veya Büyük Dara, Mağ’ların isyanını şiddetle bastırıyor. Bu ayaklanmanın bastırılmasında tarihçiler 70.000 Mağ rahibinin öldürdüğünü söylemektedir. Bu katliamdan sonra Persli Büyük Dara, sinmiş, teslim olmuş Mağ rahiplerinin eliyle Zerdüştlüğü özünden saptırarak devletin resmi dini haline getirmiştir. Böylece Zerdüşt felsefesi ve dini, Pers devletinin başka bir ifadeyle kastik katilin resmi dini olup aristokratlaşıyor. Böylece Zerdüşt dini ve felsefesi komünal özelliklerini ağırlıklı olarak kaybederek devletin resmi dini oluyor.
Halifelerin savaşı
Hz. Muhammed’in İslamiyet’i de Zerdüştlüğün yaşadığı akıbeti yaşayacaktır. İslamiyet Hz. Muhammed’in ölümünden sonra halifelerin iktidar savaşına dönüşüyor. Halifelerin savaşı İslamiyet’in özünde olan komünalite ile devlet savaşıdır. Muaviye ve Hz. Ali’nin savaşını da devlet ve komün savaşı olarak değerlendirebiliriz. Yezit’in Kerbela’da Hz. Hüseyin (M.S. 681) ve taraftarlarını katliamdan geçirmesiyle beraber İslamiyet’in komünal ve devrimci olan özü de öldü. Zerdüştlüğün başına gelenler, İslamiyet’in de başına geldi. Diyalektiği esas alan Zerdüştlük, devlet dini olduktan sonra nasıl ki dogmatizme saplanıp ölüm döşeğinde yatmış ise İslamiyet’in devrimci ve komünal eğilimi de Muaviye ve Yezit ile beraber aristokratik saltanata dönüşmesiyle beraber İslamiyet de ölüm döşeğine yatırıldı. İslamiyet 9. ve 12. yüzyıl arasında düşünsel ve kültürel olarak eksen çağına benzer bir aydınlanma sürecini yaşıyor. Bu gelişme belki İslamiyet’i ölüm döşeğinden kurtarabilirdi ancak İmam Gazali’nin içtihat kapılarını kapatmasıyla beraber dogmatizme saplanıp, devlet ve saltanatın ideolojik kılıcı haline getirildi. İslamiyet’in demokratikleşmesi ve özüne kavuşması için yapılması gerekenlerin başında, onun saltanattan ve dogmatizmden kurtarılması geliyor.
Ege’nin doğa filozofları
Batı Anadolu Ege’sinde olan Miletli ve Efesli okulların filozofları da “eksen çağına” dahildirler. Onlar doğa filozoflarıdırlar. Bu nedenle onlar, en fazla doğa veya varlığı oluşturan öğeler üzerinde yoğunlaşmışlardır. Temel gayeleri doğayı ve varlığı daha iyi anlamak ve tanımlamaktır. Bu nedenden dolayı, onlar toplumsal sorunları ele almamışlardır. Daha önceki mitolojik anlatımları felsefe diliyle anlatmışlardır. Tabi toplumsal sorunlara yönelebilmek için, toplumsal sorunların yoğun olması gerekiyordu. Sokrates’in (M.Ö. 469-399) yaşadığı Atina’da toplumsal sorunlar çok fazlaydı. Atina’da kölelik çok yoğun olarak yaşanıyordu. Bu nedenle Sokrates, toplumsal sorunları daha iyi görüyor, anlıyor ve sorunların çözümü için ilk adımı atan oluyordu. Sokrates’i Sokrates yapan Milet ve Efes okullarında olan doğa felsefesinden toplum felsefesine geçiş için köprü rolü oynamasıdır. Toplumsal felsefeye ilk adım atan filozof olması, Thales gibi Sokrates’e de felsefenin ilk babası unvanını kazandırmıştır.
Burada vurgulamak istediğimiz başka bir husus ise Zerdüşt’ün Miletli ve Efesli filozofların düşünceleri üzerindeki etkisidir. Tarihçiler bize, Thales’in de içinde olduğu birçok filozofun Babil, Persepolis ve Mısır’ı ziyaret ettiğini geometri, matematik ve astronomi konularına ilişkin eğitim aldıklarını söylemektedir. Doğa filozoflarının savundukları bilgi kuramlarının köküne baktığımızda Zerdüşt’ün varlığı oluşturan öğelerini daha iyi görürüz. Bu nedenle doğa filozoflarının bilgi kuramlarını da kısaca özetlemek istiyoruz. Thales (M.Ö. 624-548) varlığın temelini oluşturan ‘su’, O’nun öğrencisi olan Anaksimandros (M.Ö.610-546) varlığı oluşturan ‘apeiron’ (sınırlı olmayan); Anaksimenes (M.Ö. 585-525) ise varlığı oluşturan ‘hava’ olarak kabul ederler. Perslerin Ege’yi işgal etmesiyle beraber Milet ve Efes okulları kapanıyor. Okullarda bulunan filozoflar ve öğrenciler, başka bir ifadeyle Batı Anadolu’da olan ‘beyin’ Atina, Sicilya ve Güney İtalya’ya göç ediyorlar. Bu beyin göçünden sonra Sicilya’da Empedokles (M.Ö. 494-434) kendinden önce doğa filozofları su, ateş ve havayı kabul etmişlerdi. Empedokles ise ‘toprağı’ onlara ek yaparak, Zerdüşt’ün varlığı oluşturan ateş, su, hava ve toprağı birlikte kabul etmiştir. Bugün varlığı oluşturan yüzden fazla elementin varlığından bahsediliyor. Hereklitos ise diyalektiğin varlığını vurgulamak için “aynı suya iki kez girilmez” diyor. Diyalektik düşünce, Hereklitos öncesinde Zerdüşt ve Tao felsefesinde vardır. Zerdüştlük’te iyilik-kötülük, aydınlık-karanlık gibi ikilemleri, Taoculukta ise her şeyin ikilemli olduğu görülür. Onların felsefesinde evren Yin Yang’dan oluşuyor. Evrende ne tam olarak boşluk var ne de tam olarak doluluk var. Belki de ilk kuantumik düşünce Taoculukta vardır. Zaten etimolojik olarak diyalektik ‘di’ yani iki’den gelir. Özcesi iki şeyin birbiriyle ilişkisini ifade eder.
Sokrates’in ahlak felsefesi
Sokrates’in yaşadığı dönemde, Atina’da toplumsal sorunlar çok yoğun olduğu için, toplumda bir ahlaki çöküntü yaşanmaktaydı. Sokrates bir alim ve öğretendi. Toplumun yaşadığı ahlaki çöküntü karşısında kayıtsız kalması söz konusu olamazdı. Bu nedenle toplumsal sorunların çözümü için toplumda ve insanda erdemliliğe ağırlık vererek, ahlak felsefesini geliştirdi. O’na göre Sofistler para karşılığında eğitim verdiklerinden dolayı, doğruluğu veya erdemliliği geliştiremezler. Çağdaş sofistler günümüzde yaşıyorlar. Günümüzde yaşanan toplumsal ahlaki çöküntünün nedenlerini sayarsak onun altından çıkamayız. Devlet veya sistem kadar çağdaş sofistlerin payı da bu ahlaki çöküşte vardır. Özel teşebbüs adı altında dershanelerde çocuk ve gençlere para karşılığında ders verilmektedir. Onların temel amaçları çocuk veya gençlere doğruluğu ve erdemliliği öğretmekten çok, para kazanmaktır. Zaten onlarda doğruluk ve erdemlilik vasıfları yoktur ki, öğrencilerine versinler. İşte Sokrates’in isyanı veya temel rahatsızlığı devlete olduğu kadar Sofistlere karşıdır da. Bu nedenle, o sofistler gibi para karşılığında bilgi satmıyordu. Sokrates kendi ardına yazılı olarak hiçbir eser bırakmamıştır. Biz onu ancak Platon’un (M.Ö.428-348) kaleminden ve yazdığı eserlerden öğrenebiliyoruz. Eğer Platon Sokrates’i anlatmasaydı, onun yaşayıp yaşamadığına dair bilgimiz olmayabilirdi. Sokrates’in ahlak felsefesini, diyalog yöntemini ve özlü vecizlerini bizlere aktaran Platon’dur. Sokrates’in eğitme, öğretme, diyalog ve sorgulama yöntemi, o güne kadar bilinenlerin tersinedir. Tüm yöntemleri kendine özgüdür. Sokrates, gezgin bir derviş gibi sokaklarda gezerken, karşılaştığı kişilere soru sorar ve diyalog yöntemini esas alır. O, gerçek bilgiye ulaşmak için diyalogla ebelik rolünü oynamak ister. Anlattıklarına göre, annesi ebedir. Annesi nasıl çocukları doğurtuyorsa, o da diyalog yöntemiyle bilgiyi doğurtmak istiyor. Yine o, diyaloglarda Sofistler gibi bilgiçlik yapıp, didaktik/öğretici yaklaşmıyor. Kendini öğreten biri olarak değil, öğrenen biri olarak görüyor.
Sokrates, ahlak felsefesi alanında komünal bir duruşa sahiptir. Sokrates vecizlerinde şöyle diyor: ”Tek bildiğim şey hiçbir şey bilmediğimdir” veya “sorgulanmayan yaşam, yaşam değildir”. Onun temel amacı doğru yaşamı ve insan erdemliliğini ortaya çıkartmaktır. Önemli olan insanda ve toplumda erdemliliği geliştirmektir. Toplumsal ilişkilerde, iyi bir düşünce, iyi bir ahlak ve erdemli bir insan olabilmek için doğru davranışlara sahip olunması gerekiyor.
Sokrates’in erdemli bir yaşam için yaptığı diyalog ve çalışmalarından rahatsız olan Atina kent devletine egemen olan demokratların yönetimi ve sofistler tarafından ona isnat edilen suçlama şudur: gençlerin aklını çelmek ve onları yoldan çıkarmak. Bu suçlamalardan kaynaklı onu yargıladılar. Sokrates, kendi düşüncesinden dolayı yargılayan ve ölüme mahkum edilen ilk filozoftur. Bu nedenle, devletin demokrat, cumhuriyetçi, monarşik, oligarşik, despotik gibi yaftalar ve kimlikler birer maskedir. Bu maskeler devletin özü olan kastik katil karakterini değiştirmezler.
Komünaliteyi savunduğu için cezalandırdı
Platon, Sokrates’in öğrencisidir. Aynı zamanda Sokrat’ın yargılandığı mahkemeye gözlemci olarak katılandır da. Sokrat’ın savunması ve mahkeme tutanaklarını bir kitap haline getirip derleyendir. Bir bakıma Sokrat’a dair bildiğimiz bütün bilgiler Platon’a ait bilgilerdir. Burada büyük bir paradoks karşımıza çıkmaktadır. Paradoks olan şudur: Sokrates kent devletine karşı ahlak felsefesiyle komünaliteyi veya toplumu savunduğu için devlet tarafından cezalandırılmıştır. Bunları da bize Platon söylemektedir. Aynı Platon kendi ideler dünyasını anlatırken, Sokrates’i ideler dünyasıyla devletin içine çeker. Sokrates’i bir bakıma devlet ile uzlaştırmaya çalışır. Önderliğin deyimiyle; ”İyonya’da doğayı bilimsel temellerde inceleyen doğa filozofları varken, Atina’da Sokrates felsefesi düşüncenin Yunandaki temellerini atıyor. Sokrates Eflatun’u (Platon) doğuran kişidir” diyor. Platon “devlet” adlı eserinde ütopik bir devleti idealize etmektedir. Ona göre eğer bir filozof kral olsaydı, devlet Sokrates’i ölümle cezalandıramazdı. Filozof devletin başında olmadığı için Sokrates’i öldürdüler. Platon devlet adlı eserinde devleti üç sınıfa, kategoriye veya kasta göre değerlendirir. Her bir sınıfı, işlevselliklerine göre yorumluyor. Örneklersek…
* Birincisi; kral filozof olmalıdır. Kral filozof, evlenmez, ev ve bark sahibi olmaz. Onun biricik görevi devleti adilce yönetmektir.
* İkincisi; askerler ve rahiplerden oluşmaktadır, onlar da evlenmezler. Temel görevleri; askerler, güvenlik sorunuyla ilgilenirler. Rahipler ise toplumun ibadeti olan ayin, tören ve tapınmalarıyla alakalıdırlar.
* Üçüncüsü ise; Çiftçiler ve zanaatçılardır. Bu sınıf üretici sınıftır. Onlar nasıl tarımla, hayvancılıkla ve zanaatçılıkla ürettikleriyle toplumu besliyorlarsa aynı zamanda onlar devlete eleman vermekle de mükelleftir. Diğer her iki sınıfın aksine onlar evlenirler, çocuklarını asker, memur, rahip olabilmeleri için devlete verirler. Filozof da onların arasından çıkıyor. Platon bu şekilde hem Sokrates’in felsefesini revize ediyor hem de devleti reformdan geçirerek aristokratlaştırıyor. Platon, aristokratik devlete dayanarak, ide ve hayallerini hayata geçirmek istiyor. Önder Apo’dan alacağımız bir pasajla, Sokrates ve Platon’a ilişkin anlatmak istediğimizi noktalamak istiyoruz: ’’Grek Yunanlarda gerçek komünalist Sokrates’tir. Platon, Sokrates’ten aldıklarını aristokrasiye “devlet” yapıtıyla sunuyor. Devlet yapıtı devlet ideolojisidir… Platon ise komün ideolojisini aristokratik bir devlet modeli geliştirmek için değerlendiriyor. Sokrates devleti değil, Platon ise kasttan aristokratik devlete dönüşün formülünü oluşturuyor; bunun felsefi ve ideolojik altyapısını oluşturuyor. Platon’un devriminin özü budur.”
Taocu felsefe
Eksen Çağ’ının en önemli düşünürlerden biri de Lao Tse’dir. Lao Tse, Tao düşüncesinin veya felsefesinin kurucusudur. Kendisi M.Ö. 6.yüzyılda Çin’de yaşamıştır. Lao Tse tarım veya neolitik öncesinde kalan avcı-toplayıcı toplumun sözlü anlatımları, gelenek ve göreneklerini Dao (tao) De Jing adlı kitapta derlemiştir. Dao De Jing kitabı, Zerdüşt’ün Zend Avesta kitabı gibi şiirimsi ve öğretici vecizlerden oluşmaktadır. Farklı olan yönü ise Zerdüştlükte tanrı vardır. Fakat Lao Tse’de ve daha sonra ele alacağımız Budha’nın ahlak felsefesinde de tanrı kavramı yoktur. Lao Tse, yaşlı usta anlamına geliyor. Ahlaki felsefesi ve komünal yaşamından dolayı seksen yaşındayken kendi ülkesi olan Çin’i terk etmek zorunda kalıyor. Rivayet edilir ki, Çin’i terk ederken onu tanıyan sınır muhafızlarından biri ona öğretisini yazmasını ister. Yine “Lao Tse” adında olan kitabın ön sözünde diyor ki, O’nun yazdığı öğretiler, kendisinden önce var olan doğal toplumun yarı mitolojik, yarı ahlaki felsefenin öğretilerdir. Tao felsefesi Lao Tse’nin kitabından ismini alır. Dao veya Tao‘nun anlamı çok geniştir. Lao Tse “ille de ad vermek zorundaysam ona yol (Dao) diyebilirim’’ der. Tao; yol, yön, akış, akıl, yöntem, zaman, boşluk, yin ve yang vd. yukarıda ifade etmiştik. Taocu felsefe, çok köklü bir felsefedir. Taocu felsefenin dışında, felsefe ve bilimde evrende var olan boşluktan bahsetseler de Taocuların yüklediği anlam çok farklıdır. Sadece kuantum fizik mekaniği Taocular gibi boşluk kavramını kabul ediyorlar. Onlara göre evrenin bir tarafı boşluktur, bir tarafı da doluluktur. Tam doluluk, tam boşluk diye bir şey yoktur. Her ikisi de birbirlerine eşitler. Evrende karşıtlar dengeyi sağlayabiliyor. Yin ve Yang gece ile gündüzü, aydınlık ve karanlığı, boşluk ile doluluk, olmak ile olmamak gibi ikilemlerin birliğini savunur. Yin Yang’sız, gece ise günsüz olmaz. Her ikisi birlikte varlar. Bir bakıma kuantum fiziğindeki dalga ve parçacık ikilemi gibidir. Taoculukta da bir şey hakkında kesin bir yargı yoktur, olasılık düşüncesi ön plandadır. Yine Taocu diyalektikte değişim, dönüşüm ve hareketlilik vardır. “Lao Tse komünaliteyi temsil ediyor, Konfüçyüs devletleştiriyor. Orada bir komün tarihi komünalite var. Lao Tse ezilenlerin gerçek komünalitesini geliştiriyor. Konfüçyüs aristokratlaştırıp devlet ideolojisi haline getiriyor… Konfüçyüs büyük bir devlet revizyonistidir. Şu andaki Çin, konfüçyüslüğü oynuyor. Konfüçyüs kasttan devlete geçiş sağlatıyor” diyor Önder Apo.
Konfüçyüs’ün ideolojisi
Konfüçyüs (M.Ö. 551-479), tarihsel süreç içerisinde başlayıp 1900’lerin başlarında Sun Yat Sen’in başlattığı Milli Demokratik Devrim sürecine kadar Çin’in milli dini olarak varlığını korudu. Tabi, Taocu ve Konfüçyüsçü felsefe ve geleneksel inancı tanrısız bir dindir. Bu din, tıpkı Zerdüşt’ün ahlak felsefesi gibi dinselleşti. Ayrı olan yönleri Zerdüştlükte tanrı var iken, Taocu ve Konfüçyüsçü dinde ise tanrı yoktu. Konfüçyüs Çin’de yüzlerce yıl süren prensler arasındaki iç savaşa karşı isyan halindedir. Prenslerin kendi aralarında anlaşıp, birlik olmasını ister. Konfüçyüs’ün üzerinde en çok durduğu kavramların başında; yönetim, adalet, ahlak, erdemlik, doğruluk, dostluk, iyilik, görev veya ödev ve ata ruhu gibi konulara ilişkin yüzlerce öğrenciye ders vermekteydi. Fakat erdemli ve adil bir yaşam için devlet veya bir prensin desteğini almak, onun danışmanı veya veziri olabilmek için çok istekliydi. Platon’da devlet idesi bir ütopyaydı. Konfüçyüs’ün devleti ise dünyevi ve pratikleşmesi mümkün olanıydı. Konfüçyüs, prensler arasındaki iç savaşı bitirmek, toplumda barış ve adaleti sağlayabilmek için devlet yönetiminde rol alması gerektiğini biliyordu. Bunun için ideolojik olarak mücadele etti. Bu mücadele sonucunda başta prensin yönetiminde bir memur, daha sonra vezirlik göreviyle işe başlıyor. O, yöneticilik yaptığı dönemde prenslikte veya devlette büyük bir reform gerçekleştiriyor. Gerçekleştirilen reformlarla prensin veya krallığın birçok yetkisini sınırlandırıyor.
Konfüçyüs’te ahlak felsefesi çok güçlüdür. Ahlak felsefesiyle toplumsal ve siyasal sorunları çözme çabasındadır. Konfüçyüs, bilgi ve erdem ilişkisini iyi formüle ediyor. Bir insanın bilgisiz olmasının nedenini, erdemsizliğinden kaynaklandığını belirtiyor. İnsanda eğer erdemlik vasfı varsa, onda bilgisizlik olmaz. Aksine, eğer insan bilgi sahibiyse, o zaman onda da erdemsizlik olmaz. Özcesi erdemsizlik bilgisizlikten kaynaklanıyor. Taocu felsefeden çok etkileniyor. Konfüçyüs, Taocu ahlak felsefesini devlet ve siyaset felsefesine uyarlıyor. Önder Apo’nun deyimiyle, O Taocu felsefeyi “…aristokratlaştırıp devlet ideolojisi haline getiriyor.” Çin’de, başta Taocu, Konfüçyüsçü ve Budhacı felsefe ve inançlarda Tanrı kavramı yoktur. Konfüçyüs felsefesinde bunu daha iyi görebiliyoruz. Ahiret veya öbür dünya için, sorulan sorulara verilen kaçamaklı cevabın dışında bir değerlendirmesi yoktur. “Nasıl dua ettiğini soran birine ‘benim duam yaşamımdır’ “ yine kendisine öldükten sonra ne olacağını soranlara “Sen daha yaşamın ne olduğunu bilmezken, ölümden sonrasını nasıl bilebilirsin” diye cevap verir.
Konfüçyüs’e göre toplumda bulunan insanların birbirlerine karşı görev ve sorumlulukları vardır. Ödevleri anlatırken egemen erkek zihniyeti, tüm çıplaklığıyla yansıyor. Ataya saygı bir inanç halini almıştır. O zamandan günümüze kadar ataya saygı kültürü ve inancı şu veya bu şekilde varlığını hep korumuştur. Ana–babaya saygı göstermek evrenseldir. Tüm dini inançlarda bir çocuğun ana ve babasına karşı saygılı olmalarını salık verir. Yine ana ve babaların çocuklara karşı sevgi dolu olmaları gerekmektedir. Bu saygı ve sevgi toplumun her alanında olması gerekiyor. Örneğin işçi ve patron, devlet ile vatandaş, kadın ile erkek (eşler) arasındaki “çocuk-baba ödevleri gibidir.” Bazı ahlaki yaklaşımları yaşadığı topluma özgü olsa da, O’nun ahlaki değerlendirmeleri evrenseldir. Bazı vecizleri Hz. İsa’nın İncil’de geçen vecizlerini çağrıştırmaktadır. Örneğin; adaletsizliğe karşı adaletle cevap vermek, yine kendisine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkalarına yapmamak ve insanları sevmek gerektiği, hem Hıristiyanlıkta hem de Konfüçyüs’te vardır. Taocu/ Konfüçyüsçü ahlak felsefelerini ve diğer eksen çağın bilgeleriyle beraber değerlendirirken Önder Apo savunmalarda şöyle diyor: “…birbirine çok yakın zaman sürelerinde yaşamış hem büyük ahlak filozofları, hem de maddi kültüre karşı ideolojik kültürün üstünlüğünü kendi şahıslarında temsil eden büyük bilge kişiliklerdir.’’
Aydınlanmış Budha
Eksen çağında Hindistan’daki ayak ise Budha’dır. Budha aydınlanmış kişi anlamına geliyor. Budha’nın gerçek ismi Siddhartha Gautama’dır. (M.Ö. 563- 483) O bir kralın oğludur. Babası veliahdı olan yani geleceğin kralı olan Gautama için sarayda cennet gibi bir yaşam ortamı oluşturmuştur. Rivayet edilir ki, kral genç Gautama’nın yoksulları, dilencileri, yaşlıları, ölümü vs. onu üzecek, acı çektirecek hiçbir şeyi görmemesi için saray çalışanlarını temin eder. Gautama 20’li yaşına kadar acılar içinde kıvranan dünyadan bihaber olarak, şatafat içinde yaşadı. Gautama bir gün sarayın dışına çıkmak istiyor. Saray çalışanları da onu sarayın dışına çıkartıyorlar. Dışarı çıkarken ilk önce bir dilenciyi görüyor. Ardında toplumun yaşadığı yoksulluğu, hastalıktan kıvranan insanları, ölen kişinin cenazesinin ateşte nasıl yakıldığını görüyor. Bunlardan her birini gördüğünde, olup bitenlere anlam veremiyor, gördüklerini bilmek ve tanımak için saray çalışanlara soru soruyor. Saray çalışanları da, onun sorduğu her soruyu yalın bir şekilde cevaplıyorlar. Gautama saraya döndükten sonra, prenslikten vazgeçerek, hakikatin peşinden gitmek için babasıyla vedalaşıyor. Altı yıl boyunca Ganj ve İndus vadilerinde açlık ve yoksulluk içinde geziyor. O tam Nirvana’ya ulaştığını sandığı anlarda, içinde öldürmediği egonun engel olduğunu görüyor. Bu defalarca devam ediyor. Neredeyse Nirvana’ya ulaşmada kararsız düşebilecek bir anda açlıktan yere düşerken hakikate dair aydınlanıyor. Artık Gautama’nın yerine adı Budha oluyor. Budha, hakikat yolunda aydınlanmış kişi anlamına geliyor. O aydınlanma yolunda eski geleneklere karşı büyük bir sorgulama ve mücadele sahibi oldu. Özellikle de Brahman inancına ve toplumsal açıdan da kast sistemine karşı ideolojik olarak mücadele etti.
Budha’yı Budha yapan onun komünal ideolojisi ve ahlak felsefesidir. İnsana acı çektiren maddi dünya olduğunu biliyordu. Bu nedenle, Nirvana’ya ulaşabilmek için insan dünyadan vazgeçerse, acıdan kurtulabilir. Acıdan kurtulduğunda Nirvana’ya ulaşabilir. Budhacılıkta tanrı kavramı yoktur. Nirvana ise bir bakıma tasavvuftaki tanrı ile birleşme ve onun içinde fenafillah olma gibidir. Budha, şunu iyi biliyordu; kurtuluşun önünde engel olan geleneklerdir. O zaman insanın kendini geleneklerde arındırması gerekiyor. Budha inancında reenkarnasyon vardır. Bu inanca göre insan ruhu ölümsüzdür. Sokrates’te de reenkarnasyon vardı. İnsan öldüğü zaman, ruhu ölmez. Onun ruhu başka bir bedende yaşar. Ruhun yeniden bedenleşmesi için tanrılara yalvarmaz, dua etmez, adak sunmaz. İyi davranışlarıyla ruhun yeniden bedenleşmesini sağlayabilir.
Dört temel gerçek
Budha’ya göre dört temel gerçek vardır. Bu gerçekler şunlardır: acı çekme gerçeği (maddi dünyadan, eşyalardan kendini azade etmesi), istek gerçeği, acının yok edilmesi gerçeği ve acının yok edilmesini sağlayan sekiz yol gerçeği. Bu yollar; salt inanç, salt irade, salt söz, salt eylem, salt geçim araçları, salt düşünce, salt iyilik ve salt yok olmadır. Budha, sanki Hz. Musa’nın ‘On Emri’ni Hindistan’a uyarlamış gibidir. O da yasaklayan erdemler için diyor ki; öldürmeyiniz, başkalarının malını çalmayınız, başkasının eşine göz dikmeyiniz ve sarhoş olmayınız. Olumlu erdemler ise; acılara katlanın, başka insanların acılarını düşünün (bugün ona empati diyoruz), yardımsever ve iyicil olun, başkalarının acılarını ve sevinçlerini paylaşın, acıyın, size yapılanları bağışlayın, kin gütmeyin, başkaları için iyicil ve cömert olun. Budha’ya göre dünyada insanın bağlanacağı hiçbir şey yoktur. O’na göre ruh da, madde de, biçim de, öz de vardırlar ve geçicidirler. Tarihsel zaman içerisinde Budha’nın ahlak felsefesi tıpkı Taocu ve Konfüçyüsçü ahlak felsefeleri gibi dinselleşiyor.
Budha’nın ahlak felsefesini devletin dini haline getiren Aşuka hanedanıdır. Aşuka, Platon ve Konfüçyüs gibi Budha’nın ahlak felsefesini kuramsal olarak gözden geçirmemiştir. Persler nasıl ki Zerdüştlüğü, devletin resmi dini yaparak, özünden boşaltıysa, Aşuka da Budha’nın ahlak felsefesi ve inancını devletin resmi dini yaparak, Budhacılığı devlete eklemleyerek, onu özünde boşaltmıştır. Böylece, Budhacılık da diğer akımların başına gelenlerin akıbetini yaşadı. Akışkan, ruh ve enerji yüklü olan komünal ideolojiyi katılaştırarak duraklamasına neden oldu.
Yahudi peygamberler
Eksen çağında olan komünal ideolojilerinden beşinci sırada ise Yahudi Peygamberler gelmektedir. Peygamberler tarihinde yaşanan ideolojik mücadele, bir bakıma devlet ile komün arasında yaşanan bir mücadeledir. Yahudiler tarihi, bir bakıma peygamberler tarihidir de. Önder Apo Yahudi peygamberlerin yaşadığı ikilemi şu satırlarda özetlemektedir: “Bu ilk bölünme saraylarda başlıyor. Yusuf sarayda Firavun’un yanındadır. Yakup’un diğer oğulları komünalisttir. Yusuf peygamber Firavun’un adamıdır. Çok çarpıcıdır. İbrani kabilesini ikiye bölüyor. Bundan sonra Musa-Harun dönemi gelir. O da çok çarpıcıdır. Davut ve Süleyman devlet geleneğini temsil eder, Samuel ile diğer peygamberler ise komünal geleneği temsil ederler.” İsa’dan önce, tarih belgelerinde Yahudi toplumuna baktığımızda devlet-komün ilişki ve çatışmasını daha iyi görebiliriz. Yahudi toplumunda üç sınıf, parti veya kast vardı. Bunlardan Ferisiler ile Saddukiler pers ve Greko-Romen yanlısı devletli partilerdir. Aynı dönemde yaşayan Eseniler ise komünaliteyi temsil eden bir harekettir. Bu her iki eğilim dün de vardı, bugün de var, yarın da var olacaktır. Eseniler M.Ö. 2. yüzyılda yaşamıştır. İsa’nın ortaya çıkmasıyla beraber Eseniler de İsa’nın düşüncesine ilk katılanlardır. Temel felsefeleri komünal bir felsefeydi. Mallar topluluğundur. Onlarda bireysel mülkiyet yoktur. Bir mezhep veya tarikat gibi “ortak sofralarda yemek yerler ve birbirlerine kardeş derlerdi… Tarikata gireceklere öğretiyi gizli tutacakları üstüne ant içirilirdi.”
Hıristiyanlık da bir Yahudi mezhebi olarak ortaya çıkıyor. Üç yüzyıl boyunca Hıristiyanlık manastırlarda komünal bir yaşam yaşadı ve o komünal yaşam ideaları uğruna büyük mücadele verdiler. Ancak kilise babalarının Bizans imparatorluğuyla anlaşmaya varmasıyla birlikte, Bizans devleti İsevi hareketi içine aldı. Bu anlaşmayla birlikte Hıristiyanlık inancı devletin resmi dini ve ideolojisi haline geldi. Yozlaşan ve çürümeyle yüz yüze kalan Bizans imparatorluğu Hıristiyanlığı resmi dini olarak kabul etmesiyle çürümekte olan devlete yeni bir kan ve ruh vermiştir. Kilise babaları Hıristiyanlığı gözden geçirerek, devlete uyumlu bir duruma getirmişler. Bu anlaşmadan sonra Hıristiyanlık eski devrimci ve komünal özelliklerini yitirerek, devlet gibi bir aygıtın çarkında olan dişlileri gibi rol oynadı. Nestur (M.S. 380 ) İstanbul patriğiydi. Hıristiyanlık devlet dini olduktan sonra Hz. İsa’nın tanrının oğlu olup olmadığını tartışırken egemen görüş İsa’nın tanrısallığını kabul ediyordu. Nestur (Nestorius) ise İsa’nın tanrı değil, tanrısal yönü olan bir inşa olduğunu savunduğu için, konsül tarafından aforoz ediliyor. Her ne kadar Hıristiyanlık devlet dini olmuşsa da halen bazı tarikat ve mezheplerde kısmi de olsa, komünal yönü ağır basan bir yaşamları vardır.
İslamiyet’in çıkışı çok önemlidir. Arabistan’da herhangi merkezi bir devletin egemenliği yoktu. Hz. Muhammed, kabile formunun hakim olduğu bir yerde ortaya çıkmıştır. Yaptığı ilk şey kabileler üstü komünal bir ideolojiyle çıkış yapmasıdır. Önder Apo diyor; ”Peygamberler geleneği de komünalisttir. Muhammed neden bu kadar büyüktür? Çünkü Hz. Muhammed kendisi son büyük komünalisttir. Klasik köleliği sona erdirmiştir. Afrika ve Arabistan’da kabileler toplumsal gelişim önünde engel haline gelmişlerdir. Muhammed bu engeli büyük umut ve ilhamla kaldırıyor. Muhammed’in Medine toplumu enteresandır. Mekke’de propaganda dönemini yaşıyor. Medine’de de komünleştiriyor. Bu İslam komünüdür… Medine Sözleşmesi, komün sözleşmesidir, yani anayasadır.” Bu komünal hareket, daha Medine’deyken komün içinde devletin temelini attı. Rahatlıkla diyebiliriz ki, ilk proto-İslam devletinin temeli Medine’de atılıyor. Halifeler zamanında İslamiyet adım adım komünaliteden uzaklaşıyor. Muaviye ise İslamiyet’i devlet aristokrasinin ideolojisi haline getiriyor.
Modernite zamanından bir iki örnek vererek konumuzu kapatmak istiyoruz. Eksen çağı, klasik kölelik çağın bitiminde, ortaya çıkan bir aydınlanma sürecidir. Ortaçağ karanlığını söken ise Rönesans, Reformasyon ve Aydınlanma çağıdır. Moderniteyi modernite yapan Rönesans, Reformasyon (ortaçağ köylü hareketleri) ve aydınlanmadır. Ancak kapitalist modernite, demokratik modernitenin her üç hareketi kendi içine alarak ulus devletin silahı haline getirdi. İkinci örnek ise reel sosyalizm, sosyal demokratlar ve ulusal kurtuluş hareketlerinin komünaliteleridir. Bu her üç komünal hareket, yüz elli yıldır kapitalist Moderniteye karşı büyük bir direniş gösterdi. Her üç akım da, zamanla komünal özelliklerini yitirip kapitalist moderniteyle bütünleşerek, kapitalist modernitenin ömrünü uzatmış ve güç vermiştir.
Tarih boyunca yaşanan dinsel çıkışlı hareketlerin başına gelenler; ahlak felsefesi, siyasal ve sosyal çıkışlı komünal ideolojilerin başına gelenlerden büyük derslerin çıkartılması gerekiyor. Eğer onların başına gelenlerden ders çıkartmazsak, aynı akıbetlerden daha fazlası başımıza gelebilir. Aynı akıbetin yaşamaması için her gün komünal yaşam ve ideolojik mücadelenin 7/24 sürekli verilmesi ve büyütülmesi gerekiyor.
İdeolojik mücadele ne zaman durursa, o zaman aynı akıbet ile karşılaşabiliriz. Doğru tarih bakış açısına sahip olanlar, tarihten ders çıkartmasını bilenlerdir.
Kaynakça:
1- Demokratik Toplum Manifestosu
2- Savunmalar
3- Felsefe Ansiklopedisi