İnsanlar, doğadaki en zayıf canlılar olmalarını toplumsallıkları ile aşarlar fakat bununla beraber çevrelerinde gördüklerini taklit ederek doğaya uyum sağlarlar. Örneğin pençeleri yoktur ama aslan pençesine benzeyen alet yapar, kanatları yoktur uçamaz ama uçak yapar, denizin üzerinden süzülemez ama gemi yapar vb. varlığını sürdürebilmek için doğaya uyum sağlamaya çalışır. Bunları yaparken çevresinde gördüklerini hayal dünyasında canlandırarak gerçekleştirir.
“Mimetik zihniyet, duygusal zihniyete en yakın zihniyettir veya duygusal zihniyetten önceki zihniyettir. Güdüler sınırında ilkel bir zihin oluyor. Yani hayvanlarda geçerli olan bu. Açlığı gidermek, üremeyi gerçekleştirmek için gerekli ilkel zihniyet de diyoruz buna. Bunun diğer bir ifadesi taklit oluyor. Hayvanlar ancak taklitle öğrenir. Taklidin dışında bir öğrenme imkânları yok. İnsan nihayetinde gelişmiş bir hayvan olduğu için taklit yeteneği çok güçlüdür. Analar taklit yoluyla çocuğa ilk kelimeleri öğretir.[1]”
“Literatürde yeri olsa da bunun bildiğimiz manada bir düşünce halini ifade ettiğini söylemek zordur. Önemi, insanlaşma sürecine geçişin aklını ifade etmesinden ileri gelir. Mimetik akıl, güdüler sınırındaki akıldır, ilkel akıldır, dürtüseldir. Açlık, korunma, üreme gibi tüm hayvanlarda bulunan asli yaşam itkilerine göre işler. Bu zihin deneyimseldir. Ama basit bir deneyimselliktir bu. Temel yöntemi taklittir, taklide dayalı öğrenmedir. Sadece gördüğünü, gördüğü kadar algılar ve taklit etmek üzere hafızaya alır. Bu, insanların henüz hayvan türünden bütünüyle ayrışmadığı zamanın aklıdır. Mimetik akıl ilkeldir ama yok olmaz.[2]”
“Mimetik bilinç; taklit, benzetme, örnek alınan şeyi yeniden yapma. Kimi düşünürler sanatı, nesnelerin bir taklidi (mimesin), bir benzetmesi olarak görürler. [3]”
Bazı hayvanlar içinde bulundukları ortamın özelliklerini alarak o ortama uyum sağlayabilmektedir. Bu insan için de geçerlidir. Buna verilecek en somut örnek; çocukların anne-babalarını ve çevrelerindeki diğer insanları taklit etmeleridir. Yukarıda yapılan tariflerden de anlaşılacağı üzere mimetik kültür insana özgü olan taklit yeteneğini ifade eder. Önderliğin insan ve toplum hakikatini tanımlamak için Demokratik Toplum Manifestosu’nda dikkat çektiği önemli konulardan biri de bu nedenle mimetik bilinç oluyor.
Mimetik bilinç ile öğrenme
Taklit, kendini başka bir şeye benzeştirme durumunu ya da bu yönlü çabayı ifade eder. Belirtildiği üzere; canlıların temel özelliklerinden biri taklit etmektir. Primatlarda ve insanlarda taklit etme yeteneği daha gelişkindir. İnsanlar, doğuştan mimetik özelliklere sahiptir; bu özellik potansiyel olarak insan türünde bulunmaktadır. İlk bilgilerini de mimetik yolla öğrenirler. İnsandaki mimetiklik ilk öğrenme biçimi olsa da günümüzde de yaygın bir biçimde yaşanmaktadır. Taklit, diğer canlı türlerinde bulunan bir özellik olsa da insanda gerçekleşen biçimiyle kültür, sanat, matematik, mimari vb soyutlama yeteneğine dayalı tasarımsal yaratımlar yoluyla daha ileri bir bilinç formuna kavuşur.
İnsanlar, doğadaki en zayıf canlılar olmalarını toplumsallıkları ile aşarlar fakat bununla beraber çevrelerinde gördüklerini taklit ederek doğaya uyum sağlarlar. Örneğin pençeleri yoktur ama aslan pençesine benzeyen alet yapar, kanatları yoktur uçamaz ama uçak yapar, denizin üzerinden süzülemez ama gemi yapar vb. varlığını sürdürebilmek için doğaya uyum sağlamaya çalışır. Bunları yaparken çevresinde gördüklerini hayal dünyasında canlandırarak gerçekleştirir. Bir anlamda insan düşüncesi çevresinde gördükleri ile sınırlıdır. Etrafında gördüklerini hayal dünyasında zenginleştirerek yaratıcı kılar. Diğer canlılardan bu özelliği ile ayrılır. Diğer canlılardaki taklit yeteneği olanı tekrarlama şeklinde açığa çıkar. Örneğin papağanlar duydukları her sesi taklit edebilir. Primat ailesinden olan canlılar da taklit ederler ama bu öğrenmeye dönüşmez. İnsan türünde taklit etme ise bir öğrenme biçimine dönüşür. Örneğin Kabil, Habil’i öldürdüğünde cenazesini nasıl saklayacağını bir karganın toprağı eşelemesi yoluyla öğrenir. İnsanın ilk bilinç formunu hikayeleştiren bu mitik anlatıda insanlığın mezar kültürüne geçişi anlatılır. Fakat kargayı taklit, yalnızca ölüyü gömerek ortadan kaldırma eylemiyle sınırlı kalmayacaktır. Mozoleler (anıt mezar), piramitler, nekropoller[4] gibi insan zekasının yaratıcı eserleri üretilmekle beraber, konu ölünün gömülmesinden çok daha ötelere varmıştır. Yerel ve küresel ölçekte dini, ticari (turizm), politik, ideolojik açıdan merkezi özellik taşıyan mezarlar insan mimetizminin potansiyelini göstermektedir. Bu durum diğer canlılarda yaşanmaz.
Bu şekilde insanlarda yaşanan toplumsallaşma öğrenme ve öğretme sayesinde kopmaz bağlara dönüşür. Taklitle kast edilen öğrenmenin kolaylaşmasıdır. Bakarak ve diğerini tekrarlayarak öğrenme yöntemi. Öğrenme, bilmediğinin farkına vararak bilgi edinme ve yeteneğini geliştirme çabasıdır. Öğrenme ve öğretmek insanların zihinlerinin olduğunu ifade eder. Zihnî unsurlar beyinde gerçekleşir. Canlıların büyük kısmında beyin vardır ve yaşamını idame ettirecek düzeyde işlevseldir. Evrim zincirinin son halkası olarak ortaya çıkan insan türünde beyin en gelişkin soyutlama kapasitesine ulaşmıştır (bilimin şu ana kadar ulaştığı sonuçlar bunu göstermektedir). Canlılarda gelişen zeka düzeyi beynin gelişimiyle doğrudan orantılıdır. Vücut beyin tarafından yönetilir. Duyu organlarından gelen uyarılar, sorunlar ve olayları kavrama ve çözme yeteneği, öğrenme faaliyeti, vücudun acıkma, susama, uyku vb. ihtiyaçlarını karşılama, kan basıncı ve sıcaklık dengesinin ayarlanması, hormonların salgılanmasının zamanı, yaraların onarılması vb. beyin tarafından gerçekleştirilir. Vücudun dengede tutulması ve canlılığını koruması için üzerinde düşünülmesine ihtiyaç duyulmadan gerçekleşir, bununla beraber sorun çözme, fikir üretme, toplumsal ihtiyaçları karşılamak için düşünmek, yani beynin aktive edilmesi gerekir. Bu özelliğinden dolayı vücudun %20’lik enerjisi beyin tarafından kullanılır. Bu anlamıyla ciddi bir efor harcanır.
Toplumsallıkta düşüncenin etkisi
Beynin vücuda oranı insanda diğer canlı türlerine göre daha yüksektir. Neokorteks insan beyninin %76’sını oluşturur. Diğer canlılara göre çok daha büyük neokorteksi olan insan, daha ilkel türler ile benzer nöroanatomisi olmasına rağmen benzersiz zihinsel kapasiteye sahiptir. Beyinde, 86 milyardan fazla nöron ve az çok eşit sayıda başka hücre vardır. Beynin aktivitesi nöronların birbirine bağlanması ve sinir uyarılarına yanıt vererek mümkün olur.
Nöronlar sinir yolları, sinir devreleri ve ayrıntılı ağ sistemleri oluşturmak için bağlanır. Beyin bu şekilde işlevsel olur. Beyin ve toplumsallık karşılıklı bir etkileşim içerisindedir. Toplumsallık beynin gelişimini etkiler. Beynin gelişimi de toplumsal ilişkileri etkiler çünkü davranışlarımızdan konuşmamıza her şey düşüncenin etkisi ile olur. Evcil hayvanlar yıllarca insanlarla aynı evde yaşadıkları halde homo Sapiens olamazlar. Homo Sapiens ise sahip olduğu tüm bilişsel yeteneğe karşın toplumsuz kaldığında insan olamaz.
İnsan beyninin beş duyu organı ile beraber koordineli çalışması, dilin gelişimi, analitik zekanın üst düzeyde gelişmesi insanları diğer canlılardan ayıran temel özellik olmuştur. İnsanın beyni ve beynini kullanma biçimi diğer canlılardan farkını ortaya koymuştur. Diğer primatlar ile insan arasındaki genetik fark esasen %2-2,5 civarındadır. Yaklaşık olarak %98’lik genetik benzerlik bulunmasına rağmen, insan diğer primatlardan büyük oranda farklı fizyolojik, anatomik ve bilişsel özelliklere sahiptir. Maymunlar bakışları ile, uzuvlarıyla, hatta duygusal tepkileri ve refleksleri ile insana çok benziyor olsalar da insandan farklıdırlar. İnsan gibi dik yürüyemezler. Alet kullanabilen türleri olsa da, insandaki yaratıcılık düzeyine erişemezler. Aynı husus mimetik özellikler açısından da belirtilebilir. Fakat insanla diğer primatlar arasındaki ilişkide laboratuvarlarda üzerine deneyler yapılan, hayvanat bahçelerinde üzerinden para kazanılan tür insan değildir. İlk hominidler Afrika ormanlarında maymunları taklit ederek hayatta kalabilmiştir. Fakat bu öğrenme durumu homo Sapiens ile birlikte maymunlar aleyhine döner, homo Sapiens öğrendikleri ile diğer türler üzerinde hakimiyet kurmaya başlar.
Taklidin niteliğinin önemi
Hayvanlar aleminde insan türünün dışında da mimetik yönü gelişkin olan canlılar bulunmaktadır. Onlar da taklit eder. Ama var olanı olduğu gibi tekrar eder; taklidin işlevselliği yaşamsal ihtiyaçları karşılamaya dönüktür ve insanla kıyaslandığında çok daha basit bir nitelik taşımaktadır. Hayvanlarda taklidin yaratıcılık karakteri çok sınırlı kalmaktadır. İnsanda ise bu ileri bir aşamaya sıçrar; taklit ederek öğrenir ve bunu bilince dönüştürür. Bu öğrenme biçimi taşıdığı ilkel karakterin yanı sıra evrim zincirinin en gelişkin türlerinde bile etkisini sürdürmektedir. Taklit işlevselleştikçe elde edilen ürünlere değer biçme, anlamlandırma gelişir. Taklit edilen şeyler insanın hoşuna giden, hayranlık uyandıran şeyler olabilir. Haz, insanı yaşama bağlayan duygular arasında olduğundan önem taşır. Görülüp, bilinen bir şey taklit edildiğinde insanda hayranlık uyandırabilir. Örneğin bir yerde görülen bir manzara resme dönüştüğünde, bir olay karşısında duyulan acı ağıt olarak dile geldiğinde insanı etkiler. Çünkü insanın manevi dünyasına hitap eder.
Bununla birlikte, önem taşıyan bir noktaya dikkat çekmekte yarar vardır. Taklidin niteliği, doğa ve toplum üzerindeki etkisi bakımından önem taşır. Bir yerde ihtiyaç karşılayacak özelliklere sahip bir üretimin, anında yerden mantar bitercesine her yerde tekrarlandığına tanık oluruz. Dünyada büyük ilgi uyandıran bir film-dizi vb yapımların farklı ülkelerde de benzerlerinin yapılması, bu durumun en bilindik örneklerindendir. Bu bir yarışma programı, bir bina, bir yiyecek vb. de olabilir. Taklit bir yönüyle, etkilenmeyi ifade eder. Rönesans filozofları, bilim insanları, sanatçıları Grek ve Arap antik eserlerinden etkilenerek yeni bir çağ açtıklarında taklidin yaratıcı-üretken biçimini temsil etmekteydiler. Sömürgeci ulus-devlet sisteminin Kürt halkını inkara dayalı uygulamaları nedeniyle ülkesinden sürgün olan kimselerin yıllar sonra ülkesine döndüğünde Avrupa’da gördüğü kapitalist eğlence mekanlarını Kürdistan kentlerinde açmaları ise taklidin en dejenere biçimini temsil etmektedir. Yaratıcılıktan, ihtiyaçlara ve sorunlara çözüm olmaktan, toplumsal zihniyete yeni boyutlar kazandıracak ilerici yeniliklerden mahrum ve sadece özentiye dayalı olarak gelişen tekrar, anlam yitimine yol açar.
Mimetik bilinç ve jest
Aradan milyonlarca yıl geçmesine rağmen hala jestlerle konuşuyor ve anlaşıyoruz. Beden dili üzerine eğitimler yaparak insanların gerçekte neler anlatmaya çalıştıkları üzerine düşünceler geliştiriyor ve anlamaya çalışıyoruz. İnsanlar toplumsal varlıklar olduklarından iletişim insan ilişkilerinde çok geniş bir yer kaplar. İletişim kurmada önemli bir dayanışma kaynağı olan jestler toplumsal kaynaşmanın sağlanmasında önemli bir rol oynar.
Mimetik bilincin karmaşık formlarından biri de jesttir. Çünkü, duyguyu anlatır, yardım ister ve tehlikeye karşı uyarır. Jestler sadece sessiz değildir, beden hareketleri ile yapılan hareketler dilin gelişimine giden yolu da açar. Bu anlamda jestler konuşmanın bir ön formunu da oluşturmuştur diyebiliriz. Jestlerin temel formlarından bir tanesi de toplumsal dayanışmanın yaratılmasında önemli bir yere sahip olan ritimdir. Ritim konsantre olmayı, ortak hareket etmeyi ve ahengi ortaya çıkarır. Ritim grup kimliğini ve grup içerisindeki bireylerin rollerini törenler yoluyla oluşturur. Zaman içerisinde bu, kültüre dönüşerek zihniyet halini alır ve kalıcılaşır. İnsan toplumsallığı bu şekilde bir arada kalarak varlığını sürdürür. Bu bir arada kalma mimetik bilincin tam gelişimi için temel olur.
Mimetik bilincin dilin gelişimindeki rolü
“Mimos öykünme, çevreye uyma anlamına gelir (mimeist-hai, antik Yunancada taklit anlamında). İnsanın hayvana öykünmesi çok eski bir mimos olabilir. Mimos sözcüğünün ‘M’li seslemlerden oluşması, insanların hayvanlardaki “mi, me, mo, mu” seslemlerine öykündüğünü göstermek içindir belki de. Eski çağlarda insanlar hayvanların çıkardığı seslerden, bugün bizim algılama ve kavrama yetimizi çok aşan düzeylerde etkilenmişlerdir. Bu seslere aşırı duyarlı ve dikkatli olmuşlardır.’’ [5] Bu etkilenme düzeyi insanlar arasında daha rahat iletişim kurmayı sağlayan dilin gelişimini etkilemiş ve geliştirici bir rol oynamış olabilir.
Konuşma insanın sosyal bir varlık olarak gelişmesini sağlayan bir olgudur. Düşünceleri dil veya yazı ile ifadeye kavuşturmak önemlidir. Çünkü bu yolla, bilgi ilk kaynağından, yani onu üreten kişilerden farklı odaklara doğru taşınabilmekte, iletilebilmektedir. İletişim mekansal karakter taşıdığı gibi zamansal bir boyut da taşır. İletişim ile sağlanan bu avantaj dil ve gırtlağın anatomik ve fizyolojik özellikleri ile sağlanmaktadır.
Biyolojik elverişlilik, sonrasında gelişen bilinç gelişimi için de gerekli koşulları sağlar. Seslerin taklidinin günümüzde internet teknolojisine varması bu sayede gelişir.
Dil, doğadan mimetik yolla öğrenilse de toplum içerisinde gelişir, yaratıcılık ile farkını ortaya koyar. “Herkes gibi konuşmak sıradanlık, mecaz konuşmak ise yaratıcılıkla ilgilidir ve çoğunlukla da mecazlar akılda kalır. İyi mecaz sözler üretmek ise benzerlikler konusunda net bilgilere sahip olmak demektir” diyor Aristo. Bu da bilmeyi ve analiz gücünü gerektirir. Veciz bu şekilde açığa çıkar. Bu anlamda toplumsal ilişkileri en iyi çözümleyenler politikacılar değil edebiyatçılardır. Ahmedê Xanê “Mem û Zin” destanında toplumun yaşadığı gerçekliği yaptığı benzetmelerle güçlü bir şekilde çözümlemiştir. Dostoyevski “Suç ve Ceza” kitabında Raskolnikov karakteri üzerinden çok güçlü psikolojik analizler yapmıştır. Çernişevski ise “Nasıl Yapmalı” kitabında özgür toplumda yaşamın nasıl olacağına dair tasarılarını sunarken verili toplumda geçerli sosyo-psikolojiyi (kıskançlık, maddiyatçılık vs), burjuva ilişkilerini ve işçi kooperatiflerini bir arka fon olarak kullanır. Açıktır ki tüm bu örnekler, insan bilincinin gelişimine önemli katkılar sunan çalışmalarla ilgili olduğundan dikkate alınmak durumundadır. Fakat önemli bir diğer nokta daha vardır ki, o da; tüm bu edebi eserlerin, okuyucular tarafından nasıl değerlendirileceğidir.
İnsan toplumsallığının gelişmesi kendisi ile beraber düşüncede yeni açılımlar getirir. Toplumsal yapıda açığa çıkan gelişmeleri anlamak ve çözüm geliştirmek için yeni anlatılar, semboller, kavramlar, kuramlar ve projeler gerekir. Eski, yeninin sunduğu çözüm ve organizasyon düzeyine bağlı olarak aşılır. Gelişen bu yeni durum dinde ve ahlakta yeni gelişmelere yol açarken dünyayı anlamak için yeni pencereler açar, dünyaya farklı yönleri ile bakarak yeni bir bakış kazandırır. Buna paradigma denir.
Mimetik bilinç ve mem’ler
Canlılık, devamlılığını kendisini kopya etme yeteneğine borçludur. Bu, biyolojik açıdan olduğu kadar kültürel bakımdan da geçerlidir. İnsanda canlılık bilinç ve anlamla bir arada varlık kazanır. Anlamın oluşması ise doğa ile ilişki içerisinde açığa çıkar. İnsan bilinci, dünyaya niçin geldiğini sorarak başlar. Yaşamı boyunca çevresinde olan-bitenleri anlamaya çalışıp tanımlama çabası içerisine girer. Dilin gelişiminden, kültürün oluşumuna kadar doğa unsurları ve olaylarının taklit edilmesiyle öğrenmeye başlar. Örneğin “bir bebek 18 aylık haliyle beş yaş arasında on-on beş bin sözcük öğrenir. Bu öğrenme süreci ağırlıklı olarak toplumsal pekiştirmelerden bağımsızdır ve muhtemelen insanın yüksek taklit yeteneğinin bir göstergesidir.’’[6] Toplumsal ilişkilerin taklit edilmesiyle dil hızlı bir şekilde öğrenilir. Bir çocuğun veya yetişkin birinin gündemine bakarak onun nasıl bir ortamda yetiştiğini anlayabiliriz çünkü insan toplumunun bir ürünüdür. Onu taklit edip içselleştirerek toplumda yer edinir.
Mimetik kültürün toplumsal doğa ile çok yakın bir bağı vardır. Bu kültür sayesinde insan, öğrenme ve öğretme becerisi kazanır. Kültür, öğrenilenin tekrarlanması ile oluşur, gelişir ve kalıcılaşır. Her toplumun bir kültürü vardır ve bunlar toplumsal-kültürel genlerle diğer nesillere aktarılır; ki buna mem adı verilir. Memler, yalnızca insan türünde, tarihsel-toplumsal gelişimin hem nedeni hem de sonucu olarak ortaya çıkar. Toplumların kültürel olarak farklı olması, içinde bulundukları farklı koşullar altında gördükleri, yaşadıkları ve duyumsadıkları öğeleri varlıklarını sürdürebilmek için değerlendirebilmelerinden kaynaklanmaktadır. Coğrafya ve teknik maddi özellik taşırken; tarih, gelenek ve insan karakteri manevi özellik taşıyan öğeler olmaktadır. Toplumsal farklılaşma bu parametrelere dayalı olarak gelişir. Bu yönüyle memler, insanın koşullara uyum yeteneğinin bir sonucu olarak, var olanın sadece taklidi ve tekrarı değil; taklit yoluyla yeni ve özgün yaratımları da kapsar. Farklılık ve özgünlük ne kadar yüksek olursa bilinç de o kadar gelişkin olur.
Yukarıda da ifade edildiği üzere; belli edimlerin tekrarı algılama, hissetme, düşünme ve davranışların içselleştirilmesiyle toplumsallığın oluşmasını ve gelişmesini sağlar. Toplum faaliyetlerini günlük pratiklerden siyasete, kültürel beğenilerden konuşma tarzına kadar toplumsal pratikler yapılandırır. Her bireyin kendi toplumsallaşma süreci o bireyin kişiliğini olgunlaştırdığı gibi özgünlüğünü de belirgin kılar. Eğer bu konuda yüksek düzeye sahipse, kendi özgünlüğüyle sınırlı kalmaksızın toplumsal kültür üzerinde kalıcı etkiler bırakır. Bu sayede bireyin eylemleri, içinde bulunduğu toplumla ilişkisi çerçevesinde biçim kazanır.
Mimetik bilinç ve sanat
Platon, insan elinden çıkan nesnelerle doğal maddeler arasında benzerlik olduğunu belirterek insanın doğayı taklit ettiğini ifade eder. Bu nedenle sanatı dışlar. Aristoteles ise insanın sanat yoluyla ortaya çıkardığı eserleri kendi başına meydana getirdiğini ileri sürer. Sanat yoluyla doğanın eserlerini mükemmelleştirdiğini söyler. Platon sanatı taklitle özdeş ele aldığından, sanatın insanı asıl olana değil, salt görünüşlere, gölgelerin gölgesine götürdüğünü düşündüğünden değersiz görür. Onda hakikat payı aramaz. Platon’un mimetik sanata ve sanatçılara karşıtlığı, sanatın insan ruhu üzerindeki etkileri ve toplum hayatında oynadığı rol ile ilgilidir. Şiir, trajedi, destan, şarkılar, hikayeler insan ruhu ve duygusuna hitap eder. Hatta coşku, heyecan, keder gibi aşırı duygulanma durumu da sanat eserlerinin etkisiyle gelişir. Platon bunu olumlu bir durum olarak ele almaz. Ona göre; bu duygulanma biçimleri ruhun düzenini bozar, bununla da kalmaz aklı da devre dışı bırakır. Hakikate bu yolla ulaşılamayacağını düşündüğünden reddeder.
Önderliğin sanatsal yaratımların hakikat değeri hakkındaki görüşleri Platon’un yaklaşımından farklıdır.
Önderlik sanatı, ozanları, destanları hakikati dile getiren temel değerler olarak görür. Öncelikle insan bilincinin metafizik karakteri sanatsal yaratımları koşullamaktadır. Doğal toplum konağından günümüze, insan soyutlama yeteneğiyle sanat yapmaktadır. Dini, bilimsel, felsefi üretimlerin tamamında bir sanatsal izlek bulunmaktadır. Sanat salt bir estetik yansıtma durumu değildir. Duygulara hitap ettiği kadar hakikatin bilinçte yarattığı yansımadır.
Bu nedenle insan ve toplum ontolojisini anlamak için önem taşıyan bir göstergedir. Bundan dolayı sanatın hakikatin silik bir kopyası olduğu görüşü insan ve toplum hakikatiyle ters düşmektedir.
Sanat bu yönüyle, sadece estetik kaygılara dayalı bir oluşum olmaktan çıkar; ahlaktan politikaya bir bütün toplumsal zihniyetle bağ oluşturur; etkiler ve etkilenir. Yaşanan bir savaşta bir kahramanlığın canlandırılarak tiyatroya çevrilmesi ya da destana dökülmesi esasen, ‘kahramanlık’ konusu düşünce, pratik ve duruşun idealize edilerek kültürel ölçüye dönüştürülmesidir. Kürdistan’da 1984 öncesinde doğan çocuklar ağırlıklı olarak Türkçe ve Arapça isimler taşır. 1984’ten sonra, belirgin olarak da 1990’lardan sonra doğan çocuklara ise ya Kürdistanî isimler ya da devrim öncülerinin isimler verilir. Kız çocuklarının Beritan, Zilan, Viyan, Sara, Sakine, erkek çocuklarının Agit, Mazlum, Şoreş, Çiyager vb isimlerini taşıması yürütülen devrimci mücadele ve bu mücadelede yaratılan değerlerin sanat-edebiyat eserlerinde işlenmesiyle doğrudan ilişkilidir.
Toplum-birey diyalektiği
Toplum bireyler tarafından oluşur. Birey ve toplum birbirinden ayrıştırılamaz. Önderlik, Bir Halkı Savunmak adlı eserinde birey ve toplum ilişkisini geniş bir şekilde ele almıştır. Birey toplum sınırlarını aşamadığı gibi toplum da bireysiz (bireylerin aynı fabrikadan çıkmış gibi aynı olmaması durumu) gelişkin bir duruma gelemez. İnsan türü toplum olarak varlığını oluşturduğu andan itibaren toplumsal olmak zorundadır. Bu varlığı anlamlı kılmak ise pratik-politika ve eylem yoluyla gerçekleşir. İnsanlık tarihine baktığımızda özgün çıkışların az, tekrarların çok yoğun olduğunu, kendinden öncekilerden ne görülmüşse onu gerçekleştirdiğini görürüz. Hayvanları konu edinen belgesellerde izlediğimiz kaba tekrar gibi olmasa da insanlık tarihi de birbirini tekrar eden pratiklerle doludur. Bu tekrarların nedeni nedir? Mimetik bilincin sınırlarını aşamadığımızı burada bir kez daha görüyoruz. Ontolojik olarak mimetik bilinç eleştirisi değildir bahsedilen. Mimetik bilinç insan var oldukça devam eden, hatta varlığı mümkün kılan bilinç biçimi oluyor. Mimetik bilinç analitik zekaya dayalı gelişkin bilince varan gelişimin de ilk adımı olmaktadır. Eleştiri konusu yapılan, gelişkin bilinç potansiyellerinin olgunlaştığı evrede o potansiyelin aktifleştirilememesidir. Bu düşünce biçimi toplumsal yaşamın ilk gelişim aşamasında geliştirici bir rolü olsa da; ilk, ihtiyaç duyulan öğrenildikten sonra onun yaratıcı kılınması, özgün yanlarının ortaya çıkarılması gerekir. Yoksa olan bir şeyin tekrarının bir anlamı, değeri olmaz. Alışılmış ve hem zihni hem de bedeni zorlamayan aktivitelerin beyni ve kasları geliştirmediği bilimsel olarak gösterilmiştir. Benzer bir durum toplumsal alışkanlıklar için de geçerlidir. Anlam gücünü aktifleştirmeyen tekrarlar ve taklit biçimleri bireysel ve toplumsal gelişmeye ket vurur.
Varlığın anlam kazanması, kendini bilen insanın eylemiyle açığa çıkardığı yaratıcılık ve üretkenlik sayesinde gelişir. Bilme kendi farkına varmayla oluşur. İnsanın metafizik karakteri de bu gerçeklikle bağlantılıdır. Varlık, bilim, bilgi, anlam kapasitesine ulaşma istemi iyi, güzel ve doğru yaşama ulaşma ile ilgilidir. İnsana ilişkin yorumlarda ulaştığımız temel sonuçlardan bir tanesi hakikate ulaşma gayesidir. Birey kendini anlamlandırma sürecinde yaşadıklarını yazdığı şiirlerle, çektiği halayla, çizdiği resimle vb. anlatmaya çalışırken toplumun diğer üyeleriyle duygudaşlık bağı geliştirmeye çalışır. Sanatsal imgelerle başka insanların manevi dünyasına hitap etmeye, o dünyada bir etki açığa çıkarmaya çalışır.
İnsan, düşünce dünyası ile diğer canlı varlıklardan ayrışır. İnsan sahip olduğu bilişsel düzeyle evren ve varlık üzerine sürekli düşünebilmektedir. Yağmurlu bir günde çakan şimşekten kadın ve erkek arasındaki biyolojik ve toplumsal farklılıklara, karşılaşılan tüm doğal ve toplumsal olgular insan merakının kapsamına girer. İlgi bir yandan zorluklarla mücadelenin koşulladığı bir durumken, bir yanıyla da yeni zorluk ve sorunların gelişiminin de kaynağı olmaktadır. Analitik zeka, insanı, hem karşılaştığı hem de bizzat ürettiği sorunlarla bir arada yaşar hale getirir. Bu sorunlarla baş etmek için de yine aynı zekayla, dinden bilime, felsefeden sanata, ideolojiden politikaya birçok yaratım alanı toplumsallık doğrultusunda açığa çıkarılmıştır. Sorunların üstesinden gelmeyi başaran toplumlar söz konusu yaratım alanlarına sahip çıkıp üretimde bulunabilen toplumlardır. Êzidî toplumuna bir bakalım; tarihte sürekli kıyım ve katliamla yüz yüze kalmış olmalarına rağmen toplumsal varlığını, sahip çıkabildiği yaratım alanları sayesinde koruyabilmiştir. Çarşema Sor, Kavil, ritüel ve ibadetleri, hakeza yasakları ile toplumsallığı sürdürebilmişlerdir.
İlişkilerde negatif ilkel duygular
Arzu, talep, istem vb. insanın hayatını etkilemekle birlikte mimetik bilincin de odaklandığı konular olmaktadır. Öykünme ve özentiyi de bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Başkası gibi olma veya başkasında olup da kendisinde olmayan bir özelliğe sahip olma istemi bir yere kadar tolere edilebilir. Fakat toplumsal kültür ekseninde kişilik olgunlaşmadığında öykünme yıkıcı etkilere neden olabilmektedir. Zıtlaşmaya dönüşürse rekabet açığa çıkar ve çatışma doğar. Hayvanlara yakıştırılan ‘‘tilki erişemediği üzüme koruk der’’, ‘‘kedi erişemediği ciğere pis der” deyimleri insanın bu özelliğine vurgu yapar. Hayvanlar üzerinden dolaylı olarak anlatılan özellikler, ulaşılamayan arzular karşısında gelişen insanî tepkileri anlatır. Bazen istek duyulan şeyi bazen de o şeye sahip olanı karalamak için buna benzer tepkiler açığa çıkar. Şahsi ve lokal düzeyde yaşanan örnekler dikkat çeker. Ama benzer durum daha büyük ölçekli yapılar (toplumsal yapılar, tarih yazımı vs) söz konusu olduğunda da geçerli olabilmektedir.
Yaşanan savaşlar bu minvalde değerlendirilebilir. İnsanlık tarihinde yaşanan büyük ölçekli savaşlar diğer canlı türlerinde gözlemlenmemektedir. Bu durum insanlık için temel çelişki durumundadır ve çözümlenmesi önem taşımaktadır. Savaşlar ve anlaşmazlıklar sonucu toplumu ayrıştıran ve parçalayan durumlara karşı bulunan çözümler mimetik kültürün izini taşır.
İnsan kurban etme ritüellerinin nedenleri
Bu çözümlerden biri kurban törenleridir. Kurban törenleri insanın evrimsel gelişimi sırasında intikam almayı, şiddetin tırmanışını kontrol etmek için de bir araç haline gelir. Kurban ayinleri toplum içerisinde yaşanan felaketler karşısında en değerli olanın toplumun selameti için kurban edilmesini içerir. Örneğin günümüzde de en güzel ve değerli olan şeyler kutsal yerlere sunulur. Uygarlığın geliştiği süreçlerde de en güzel ve akıllı çocuklar tapınağa verilirdi. Bununla beraber tanrıya adak olarak sunulan insan-kurban törenleri arkaik toplumlarda yaygın bir şekilde yaşanan bir durumdu. Hakeza, toplum içerisinde kötü görülen bir kişinin toplum tarafından maddi ve manevi lince maruz (teşhir, tecrit vb.) bırakılması da tarihten günümüze yaygın bir şekilde yaşanan bir durumdur. Bu pratiklerin arkasında, o kişilerin ortadan kalkmasıyla durumun eski haline döneceği ve yaşamın daha sürdürülebilir olacağı inancı yatmaktadır. Bununla birlikte herkes istediği zaman istediği kişiyi kurban olarak sunamaz, bu cinayet olarak algılanır ve toplum nazarında cezası vardır. Kurban, toplu ayinler yoluyla bütün toplum tarafından yapılır ve faili tüm toplumdur. Uygar toplumlar söz konusu olduğunda kurban ritüeli, sömürüye dayalı eşitsizlik düzeninin yapısal çarpıklıklarını gizlemek için de uygulanmaktadır. Doğal toplum konağında bulunan kurban ritüeli animistik zihniyete bağlı olarak esnek bir karaktere sahiptir. Klan-kabile toplumları, kurban ritüeli sonrasında toplum için olumlu bir durum gelişmiyorsa, farklı bir yönteme yönelme esnekliğini gösterebilmektedir. “Çatışmalı ve yaralayıcı sapmalara set çekerek mimetizmin (eğitim, bilgi, sanat gibi) olumlu görünümlerini destekleyen kurumlarımızın ve etik değerlerimizin eğreti yapısını, taş üstüne taş koyarak, kurban üstüne kurban vererek, ayakta tutmayı sağlayacak şey, bu günah keçisi düzeneğidir; bu düzenek kolektif şiddetin yönlendirilmesiyle üretilmiş, sisteme sonradan dahil olan bir olaydır.’’[7]
Ama sınıflı uygar toplumlardaki kurban ritüelleri bu bakımdan kabile komünalizminde geçerli olan kurban ritüellerinden ayrılmaktadır. Aztek Uygarlığı buna iyi bir örnek sunar. Sınıflara ayrılmış bir sömürü sisteminin geçerli olduğu Aztek Uygarlığında da kurban ritüelleri yapılmaktadır. Gerekçe ya bir salgın hastalığı ortadan kaldırmak, ya kıtlığın önüne geçmek, ya da yıkıcı sonuçlara yol açan doğal afetlerin tekrarlanmasının önüne geçmek olabilir. Daha doğrusu görünür gerekçe bunlardır. Fakat kurban ritüeliyle esas yapılmak istenen; felaketlere yol açan esas sorunun, yani sistemsel çarpıklığın ifşa olmasını “günah ve kurban keçilerini” öne çıkararak engellemektir. Fakat bu durum İspanyol işgalciler ülkeye el koyup kralı tutsak aldıklarında, yerli sömürü sistemi ve bu sistemin temsilcilerinden bezmiş halkın işgalcilere karşı gerekli direnişi göstermeyerek intikam almalarına neden olmuştur. Yani uygarlık sistemlerinin kurban ritüellerinde gözlemlenen mimetik zihniyet, intikam ve çatışmanın önüne geçememiş, ona çanak tutmuştur.
Toplum-birey diyalektiğinde Mimetik bilinç
Toplumsal ilişkilerde taklit, mimetik bilincin bir diğer dışavurumu oluyor. Seçimlerimizde, inanışlarımızda, tavır, tutum ve davranışlarımızda özgür olduğumuzu ve bu temelde bir ilişki içerisinde olduğumuzu düşünürüz. “Bireysel bağımsızlık” içinde bulunduğumuz çağın sloganına dönüşmüş haldedir. Çağımızda herkes özgür ve bağımsız olduğunu düşünür. Toplumsal yükümlülükten kendini muaf görüp yaşam ve ilişkilerin merkezine benliğini koyarak komünal dengeyi bozan, bu yaklaşımıyla sebep olduğu tahribatın sorumluluğunu da başkasına yükleyenlerin sayısı azımsanmayacak düzeydedir. Yaşanan sorunlar karşısında birey olarak kendi özgün tutumunu belirtmek yerine var olana dahil olma, saptanan günah keçisine karşı düşünmeden yönelimde bulunma vb. konformist (değişim karşıtı-tutucu) tutumları da buna dahil etmek gerekir. Belirtilenler mimetizmin hangi düzeyde etkisi altında olduğumuzu gösterir. Bu nedenle insanlar birbirinin kopyasına dönüşür. İrade ve idrak yoksunu tutucu zihniyetten plastik cerrahiyle “ideal biçime” ulaşma saplantısına, sorunlu sosyalleşme belirtisi olarak görünürlük kazanan durumların tamamı negatif mimetizm örneği olarak yaşam damarlarını kurutmaktadır. Taklit edilenler arasında, farklı görüş ve tutumları nedeniyle kendi dönemlerinde dışlanarak lince maruz bırakılmışların da olduğu dikkate alındığında, ulaşılan şuursuzluğun ifade ettiği vehamet daha açık ve yakıcı bir şekilde görünür olmaktadır. Bir tarafta farklılıkların birliğine dayalı kozmolojik oluşumların toplumsal düzlemde de geçerli olduğu hakikati, diğer tarafta ise toplumu birbirinin aynısı gibi görünenlerin anlamsız uzlaşısına dönüştürmeye odaklanan uygarlık düzeni… Toplumsal özgürlüğün bu çelişkinin aşılmasına dayalı olarak gelişebileceği görülmek durumundadır. Rene Girard’ın ifade ettiği gibi; “evrilmek hep mimetik arzunun pençesinde olduğumuzun ve seçimlerimizde öyle sandığımız denli özgür olmadığımızın tam olarak bilincine varma anlamına gelir.’’
Mimetik arzuyu farklı duyguların özgün etkisi üzerinden incelemek faydalı olabilir. Örneğin, rekabet psikolojisi bu çerçevede ele alınabilir. Rekabetin temelinde mimetik kültür vardır ve bunun önünü almak için toplum ahlakî ve kültürel normlar geliştirir. Toplumun bir arada kalabilmesi için rekabetin barajlanması gerekir. Rekabet, günümüz insan ilişkilerinde görünür olmak ve ilgiyi kendi üzerine çekmek için odaklanılan konular arasında yer alıyor. Görülmektedir ki, rekabet psikolojisinin odağında benlik yer almaktadır. Rekabet kimi durumlarda toplum yararına sonuçlar da üretebilir. Ama böyleyken bile, toplumdan izole bir benliğin merkezi pozisyonunda değişim olmamaktadır. Bireyci kişilik toplumu görmezden gelse de, benlik duygusunu toplumsal düzlemde tatmin edeceğinin farkındadır. Çünkü bunun başka yolu yoktur. Bireycilik bu yönüyle, toplumsuz varlık koşulu bulunmadığı halde toplumu ezerek varlığını sürdüren devletin mikro ölçekte görünürlük kazanmasıdır. Devlet nasıl ki daha fazla iktidar ve sermaye için topluma ihtiyaç duyuyorsa ve bu ihtiyacı karşılamak için toplum yararına kimi işleri yapmaya mecbur kalıyorsa, benzer durum bireyci kişilikte gelişen rekabet psikolojisi için de geçerlidir. Rekabet güce odaklı, bireyciliği inzivaya çekilerek yaşamak ise güç kazanmak bir yana yok oluşa eşdeğer. Demek ki rekabeti mümkün kılacak güç toplumun istismarına dayalı olarak elde edilecek. Rekabeti her ilişki ve faaliyetin merkezine koyan kişilikler, kendilerine rakip gördükleri kişi ve gruplardan önce toplumsal değerleri alt etmeye odaklanır bu nedenle. Rekabet psikolojisiyle hareket edenlerde; yaratıcı-üretken zeka yerine fırsatçı kurnazlığın, özveri yerine gösterişin, yararlı olmak yerine istismarın, cesaret yerine teslimiyetçi korkaklığın, merhamet yerine ise acımasızlığın baskın oluşu bundan dolayıdır. Rekabet psikolojisi ve buna dayalı davranışlar taşıdığı özelliklerle mimetizmin en kötü örneklerini temsil eder. Kıskançlık, birbirini çekememe, emeği hiçleştirme, büyük olaylara ve büyük başarılara yabancılık, sunulan küçük yaşam alanlarında “muktedir” olmayı saplantıya dönüştürme ve daha da çoğaltılabilecek birçok negatif özellik komünalizmden kopmuş kişiliklerin yaşamın her anı ve alanını savaşa çeviren ilişki anlayışlarından ortaya çıkmaktadır.
Mimetik kültürün iki yönünü de görmek gerekir. Bir yandan verimsiz taklide dayalı diğer yandan yaratıcılığın, üretkenliğin önünü açan mimetik bilinç vardır. İyi, doğru ve güzel olmayı arzulayan yaklaşım vardır. Yaşamın sürdürülmesini ve değerli kılınmasını sağlayan bir yan da budur.
Mağduriyeti dayatan sistemden komünalizmle çıkmayı esas almalıyız
İnsanda vicdan ve bilinç sosyalleşmeyle bağlantılı olarak gelişir. Bu anlamda komünalist toplum inşasında özgür ve vicdanlı bireyler olarak mimetik bilinci nasıl yapılandıracağımız üzerine düşünmememiz gerekir. Yaşadığımız sorunların üzerinde durarak, sorunların sonumuzu getirmesini beklememeliyiz. Bir sorun üzerinde durulurken farklı ve özgün bir bakış açısı gerekir. Bu konuda yaşadığımız temel sorun hepimizin birbirine benzemesidir. Benzerliklerimizin aynı olması aynı çemberde olmamız ve bu sınırları aşamamamızdan ileri gelmektedir. Kuyudan çıkmaya çalışırken hepimiz aynı ipe sarılıyoruz. Kuyudan çıkmak için yarışırcasına aynı ipe yönelmek kimseyi özgürleştirmeyecektir. Mağdurların birbirleriyle çatışması esas sorunun (kuyunun dibinde mahsur olma hali) unutulmasına, mağduriyet kaynağının olağan bir şey olarak algılanmasına neden olacaktır. Kuyudan çıkmak sırt sırta vermeyi gerektirir. Topluma mağduriyeti dayatan sistemden komünalizmle çıkmayı esas almak gerekir bu nedenle. Toplumsal sorunların köklü çözümü için öncelikle doğru teşhise ihtiyacımız vardır; teşhis komünalist anlayış ve pratik yoksunluğunu işaret etmektedir.
Özgürlük, mimetik düzene karşı koyma iradesiyle gelişim imkanı bulacaktır. Buddha “ateşi ateşle söndüremezsiniz” diyerek bir yanlışın başka bir yanlışla çözümlemeyeceğini vurgular, farklı olanaklar üzerine düşünülmesini ve çözüm arayışı içerisinde olması gerektiğini anlatmak ister. Böylece düşmana benzeşmeden kölelik düzeninden kurtuluşun yolları döşenecektir. Pozitif düşünce ve eleştiriyle özgürlük yolları oluşturulacaktır. Şikayet ve sitem tarzının çözüm üretmediği görülmek durumundadır. Çözüm sunmayan bir tekrarda saplanıp kalmak negatif mimetizmin dışavurumu oluyor. Kendisine “insanım” diyen herkesin şu soruyu yanıtlaması gerekiyor: Kalabalığa katılıp klişeleşmiş nakaratları mı tekrarlayacağız yoksa oradan çıkıp kendi senfonimizi mi oluşturacağız? Özgür olabilmemiz için kendimizi bitmek tükenmek bilmeyen rekabet düzeni içerisinden çıkarmamız gerekiyor.
Sonuç itibariyle mimetik kültür, toplumsal duygu, düşünce, davranış ve ilişkileri düzenleyen her alanda etkisini tüm ağırlığıyla korumaktadır. İlk öğrenme biçimi olan bu bilinç formunun yaratıcı akıl ve komünal zihniyetle, çağın koşulları gözetilerek biçim kazanması gerekiyor. Bu bilinç ile dünya sisteminin yaşadığı yapısal krize toplumsal özgürlük lehine alternatifler yaratılarak çözüm olunabilir. Toplumsal bütünlüğü sağlamayı hedefleyen komünalist yaklaşım, bireyciliğe karşı birey olarak toplum içinde yer edinmeyi ifade eder.
[1] Abdullah Öcalan – Demokratik Toplum Manifestosu
[2] Demokratik Komünal Toplum Manifestosu
[3] Felsefe sözlüğü
[4] Arkeolojik şehirlerde mezarlıkların ve toplu mezar yerlerinin bulunduğu bölgeye verilen isim.
[5] Yıldız Cıbıroğlu – Kadının Yazısız Tarihi
[6] Michael C. Corballis – İşaretten Konuşmaya Dilin Evrimsel Gelişimi
[7] Rene Girard – Kültürün Kökenleri