Önder Apo, Kürt toplumunda yaşanan derin anlamsızlık durumundan büyük bir anlam çıkarabilmişse bu yine düşünce gücü ile olmuştur. Düşünce gücünün örgütlendirilmesi ve bir stratejiye kavuşturulması Önderlikte “Kürt aklı” olarak ifadeye kavuşur. Bu akıl aynı zamanda toplumsal özgürlüğü kazanmada stratejik bir rol oynayacaktır.
Felsefenin amacı evreni, doğayı ve insanı anlamak ve açıklamaktır. Bu konuda birçok felsefi akımdan söz edilebilir. Ancak hepsinin ortaklaştıkları yön çevremizdeki her şeyi maddi ve maddi olmayan (ruh) şeklinde sınıflandırarak açıklamaktır. Gördüklerimiz, dokunduklarımız madde olanı ifade ediyorken; düşünce ve fikir gibi dokunamadığımız ve ölçemediğimiz şeyler ise maddi olmayan şeyleri ifade etmektedir.
Bu ayrım felsefede karşımıza madde-ruh ayrımı olarak çıktığı gibi varlık ve düşünce ayrımı olarak da çıkmaktadır. Ruhtan söz edildiğinde düşünce, bilinç ve fikirden söz edildiğini; maddeden söz edildiğinde ise doğadan, dünyadan ve varlıktan söz edildiğini bilmek gerekir. Bunların ne olduğuna dair felsefe alanında çok kapsamlı tartışmalar yapılmaya devam etmektedir. Ancak tartışmalar her defasında madde mi önce gelir, ruh mu? Varlık mı önemlidir, düşünce mi? tarzında bir ikilemde takılı kalır. Bunlara verilen cevaplar kendi içlerinde bir tutarlılığı ifade etmeseydi günümüze kadar tartışmalar sürmezdi. Demek ki söylenenlerde ve dayandıkları temellerde bir doğruluk vardır. Yani bir kalemde reddetmek veya bu tartışmaların kategorik olarak tarafı olmak pek yarar sağlamayacaktır.
Ama felsefede bu konuda mutlak bir ayrışmanın yaşandığını görüyoruz. Bir taraf maddenin insan düşüncesinden ibaret olduğunu söylerken; diğer taraf düşüncenin maddenin basit bir yansıması olduğunu söylemektedir. Bu cevabı hala aranan çözümlenememiş bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Sonuçta düşünce, tam anlaşılamayan kavramlardan biri olmaya devam ediyor. Beyinde elektro-kimyasal süreçlerin etkisiyle düşünce üretildiği belirtilmektedir. Ama bir madde gibi somut olarak tarif edilememektedir. Var olduğunu biliyoruz ancak kendisi belli değil.
Önder Apo; ‘biz doğayı zihinsel tasarımlarımız üzerinden tanırız. Bu tasarımlarımız, çevremize dair gözlem ve deneyimlerimizden gelir ve düşünce gücümüze dayanır’ diyerek doğa ve anlam ilişkisinin diyalektik olduğunu belirtmektedir. İkilemlere takılı kalmanın düşünce kapasitemizi daraltacağını vurgulamaktadır. Yine düşünce üzerine düşünmemizin bize anlam derinliği kazandıracağını belirtmektedir.
Anlam arayışı
İnsanı diğer varlıklardan ayıran en temel özelliklerden biri de anlam arayışı olmaktadır. Diğer varlıklar sadece yaşadıkları anla sınırlıdırlar. Başka bir ifadeyle sadece kendi anlarını yaşar ve anlamlandırırlar. İnsanda ise anlam arayışı, kendisi üzerine düşünme durumu süreklidir. Bu durum kendisini ‘ben kimim?’ sorusu ile dışa vurur. Önder Apo, bunun aynı zamanda evrenin de amacı olabileceğini vurgulamıştır. Evren kendisini insan aracılığı ile bilmek ister gibidir. Mikro evren olarak insanın anlam arayışçılığının gelip dayandığı nokta düşüncenin kendi farkına varması ya da ‘bildiğini bilen insan’ gerçekliğidir.
İnsanın düşünen bir varlık olduğu konusunda insanlık bir mesafe alsa da gerçekte var olanın düşünülen nesne mi yoksa onun düşüncesi mi olduğu konusunda tartışmalar bitmiş değildir. Platon asıl gerçekliğin ‘idealar dünyası’ olduğunu söyler. Buna göre nesneler, idealar dünyasının duyu organlarımız aracılığı ile algıladığımız bir yansımasıdır. Kısaca düşüncenin maddeden önce geldiğini belirtir. Anaksagoras ile başlatılan maddeci düşünürler ise tersini savunur. Onlara göre düşünceler maddenin bir yansımasıdır, önce madde vardır. Bu ikilem karşısında Descartes kendinden bile şüphe etme yöntemini tercih eder. Her şeyin varlığından şüphe ediyorsam kendimin var olup olmadığı da şüphelidir sonucuna ulaşır. Ancak bu şüphe durumu bir düşünceye dayanmaktaydı, kendinden de şüphe etmesi gerektiğini ‘düşünüyordu’. Tarihi yargısına bu şekilde ulaşmıştı; ‘düşünüyorum, öyleyse varım!’ Ulaştığı bu sonuçla Descartes kendi varlığından bile şüphelenecek kadar düşünmekten korkulmaması gerektiğini ortaya koymuştur. Dinsel dogmatizmi aşmış düşünceye özgürlük alanı açmıştır. (Ancak aklı -düşünceyi- özneleştirip diğer her şeyi nesneleştiren rasyonalizme kapı aralamış olmasını negatif bir yön olarak akılda tutmak gerekir.)
Descartes’ın rasyonalizmine karşı deneyciler (ampiristler) bilginin deneyimler aracılığı ile elde edildiğini savunmuşlardır. Düşüncelerimizin duyular aracılığı ile algıladıklarımız ve deneyimlerimizle sınırlı olduğunu belirtmişlerdir. Kant ise düşünceye çizilen bu sınırı kabul etmez. Ona göre ‘düşünce deneyimi aşar’ yani akıl yoluyla soyut olanı da sonsuzluğu da kavrayabiliriz. Böylece Descartes’ın düşünce özgürlüğüne açtığı alanı daha da genişletir. Spinoza ise ‘anlamak özgürlüktür’ diyerek düşünce ile özgürlük arasında bir bağ kurar. Spinoza’ya göre insan, duyguların ve tutkuların kölesi olduğunda özgür değildir. Düşünce yoluyla duygu ve tutkuların nedenini anlayabileceğimizi, bu anlamanın bizi köleleştirici etkilerden kurtarıp özgürlüğe ulaştıracağını belirtir.
Spinoza’da düşünce anlama, anlam ise özgürlüğe götürür şeklinde özetlenebilecek bir yaklaşım görülür. Spinoza’da düşünce, insanı anlama ulaştırma rolünü oynar. O halde anlamsızlık düşünce gücünün zayıflığı ile ilgilidir. Özgürlük sorunu olan toplumların aynı zamanda derin bir anlamsızlık yaşıyor olmaları da bununla bağlantılıdır. Önder Apo, Kürt toplumunda yaşanan derin anlamsızlık durumundan büyük bir anlam çıkarabilmişse bu yine düşünce gücü ile olmuştur. Düşünce gücünün örgütlendirilmesi ve bir stratejiye kavuşturulması Önderlikte “Kürt aklı” olarak ifadeye kavuşur. Bu akıl aynı zamanda toplumsal özgürlüğü kazanmada stratejik bir rol oynayacaktır. Spinoza ile bir benzerlik kurulabilir; anlamsızlıktan düşünce ile çıkılacak, ulaşılan anlam ile özgürleşilecektir. Ama temel bir fark vardır ki onu da vurgulamak gerekir. Spinoza’nın yaklaşımı bireysellik sınırlarındadır, hem düşünce hem anlam bireyseldir ve özgürlük insan bireyi içindir. Önder Apo’da ise toplumdan ayrı bir birey olmadığı gibi düşünce-anlam ve özgürlük de toplumsallık bağlamında açığa çıkan etik-politik olgulardır.
Hegel ile birlikte düşüncenin insan ile sınırlandırılamayacağı, evrensel bir zekanın varlığı tartışılır olmaya başlamıştır. Daha sonraki dönemlerde ise kuantum fiziği ile atom altı parçacıklarda da bir anlam arayışı olduğu ortaya çıkmıştır. Düşüncenin varlığına ve etkilerine ilişkin yukarıda birkaç örneğini sunduğumuz çok fazla tanımlama ve yorum yapılmıştır. Fakat niteliğine ilişkin kesin bir şey hala söylenemiyor.
Felsefe, insan düşüncesinin kaynaklarına ilişkin bu kadar tartışma yapmışsa da düşüncenin beyin ile ilişkisi ve düşüncenin oluşum mekanizması hakkında yeterince tartışmamıştır. Bilimsel gelişmelerin neticesinde düşüncenin beyinle bağlantılı olduğunu, beyindeki elektro-kimyasal faaliyetlerin sonucunda oluştuğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Düşünce beynin bir ürünüdür. Ama aralarındaki ilişki tek yönlü değildir. Düşünce de beyni etkilemektedir. O halde düşüncenin mahiyetini kavramak için beyin üzerine yapılan araştırmalara ve yapısına bakmak faydalı olacaktır.
İnsan beyni üzerine yapılan araştırmalar
İnsan beyni diğer organlardan farklı olmakla birlikte onları yönetme işlevini de üstlenmiştir. Bunun yanı sıra duygularımızı, düşüncelerimizi, hayallerimizi belirleyen beynimizin nasıl çalıştığına ilişkin bilgilerimiz yetersizdir. Son yıllarda yapılan araştırmalarla insan beyninin çalışma mekaniği anlaşılmaya başlanmış, gelişmiş teknoloji sayesinde beynin gizemi çözülmeye başlanmıştır. Fakat evrenin sırlı hali gibi beynin gizemi de tamamen çözülemeyecek bir nitelikte olabilir. Hatta çözüldüğünü sandığımız gizemler başka gizemleri görmemizi perdeleyen bir rol de oynayabilir. Tüm bunlara rağmen beynin gizemi üzerine düşünmek, sırlarını çözmeye çalışmak anlamlı ve değerlidir.
Tarihte ilk olarak Sümer ve Mısır yazıtlarında beyin üzerine düşünce ve değerlendirmelere rastlanmaktadır. İnsanların beynin kendisine ve işlevine dönük ilgisinin yazılı kayıtlardan çok öncesine gittiğini tahmin etmek yanlış olmayacaktır. Buna rağmen uzun süre düşüncenin kaynağının beyin değil kalp olduğu değerlendirilmiştir. İyiliğin, kötülüğün, vicdanın hasılı hayatın özünün kalp olduğu düşünülmüştür. Kalp ‘düşüncenin kaynağı’ olmasa da kalp ile ifadeye kavuşturduğumuz duyguların düşüncenin oluşumunda da, düşünce biçimi üzerinde de etkisi vardır. Bu nedenle kalbe atfedilen bu rol tamamen yanlış değildir. Beynin düşünce ile bağı daha sonraki dönemlerde açığa çıkarılmıştır.
Kuran’da bahsi geçen Lokman Hekim olabileceği de düşünülen MÖ. 500’lerde yaşamış Krotonlu Alkmainon algılarımızın ve düşüncenin temel maddesinin beyin olduğunu ileri süren ilk kişidir. Beynin, duyu merkezi olduğunu bulmuştur. Beyni incelediğinde gözlerle ve diğer duyu organları ile arasında bir bağ olduğunu, bu bağın kesilmesi halinde iletişimin kesileceğini tespit etmiştir. Böylece düşüncenin kaynağının kalp değil beyin olduğunu ispatlamıştır. Sonraki yıllarda (MS.150) Roma’da gladyatörlerin hekimi olan Galen de beyne giden sinirleri bulmuştur. Hastalığın ve sağlığın kaynağı olarak gördüğü vücut sıvıları arasındaki dengeyi sağlayan organın beyin olduğunu belirterek, beynin merkezi bir rolünün olduğunu ileri süren ilk kişi olmuştur.
Ortaçağda gelişen dinsel inanışlar insan bedeni üzerindeki araştırmaları yasakladıkları için bu konudaki araştırmalar sekteye uğramıştır. Beyin, tanrının evi; beden ise onun uzantısı olarak görülmüştür. Dinsel düşüncenin etkin olduğu dönemde beyne tanrısallık atfedilmesi beynin gizemi ile doğrudan bağlantılı bir husustur. 18.yüzyılda matematik ve mekanik fiziğindeki gelişmeler sonucunda insan beynine ilişkin yorumlar da farklılaşmıştır. Beyin çarkları ve dişlileri ile tıkır tıkır işleyen bir saate benzetilmiştir. Descartes dinsel inançlarının da etkisiyle beynin salt maddi bir yapı olmadığı, ‘kutsal ruh’un tezahürü olduğu görüşünü ortaya atmıştır. Bu görüş Descartes’ın madde-ruh ayrımı görüşü ile de paralellik arz eder.
Bundan sonraki tüm araştırmalarda da fizik, matematik gibi alanlardaki gelişmeler ile insanların dinsel, felsefi görüşleri beynin işleyişi üzerine yaptıkları değerlendirmelere yansıyacaktır. Örneğin elektrik bulunduğunda insan beyninin işleyişi elektrik santraline, telefon bulunduğunda telefon santraline, bilgisayar bulunduğunda onun belleğine benzetilecektir. Günümüzde kuantum fiziğinin etkisiyle beyne ilişkin tariflerde kuantum mekaniğine dair örnekler verilmektedir.
Düşüncenin farkında olan insan bu araştırmalar sonucunda beynin düşünce ile ilişkisi konusunda belli bir mesafe almıştır. Beynin alelade bir organ olmadığı anlaşılmıştır. Beynin merkezi bir rolünün olduğu, bütün bedeni yönettiği konusunda ortaklaşılmıştır. Bu ortak yorumlara ulaşılmasının nedenini beyin anatomisine ilişkin yapılan araştırmalar oluşturmaktadır.
18. yüzyılda Luigi Galvani kas ve sinir hücrelerinin elektrik ürettiğini bulmuştur. Beynin işleyişindeki elektriksel yönün ortaya çıkarılması açısından bu buluş tarihi önemdedir. Bu buluş aynı zamanda nörofizyolojiye de zemin oluşturacaktır. İnsanın hareketlerindeki yavaşlama, istemsizce ellerin titremesi, ayakları sürüyerek yürüme gibi özellikle yaşlılarda görülen bir hastalık olan Parkinson hastalığını araştıran James Parkinson, beyindeki sinir hücrelerinin ölmesinin bu duruma yol açtığını bulmuştur. Bu buluş beynin çalışma mekanizmasına ilişkin önemli bir katkı sunmuştur. Beyin ile beden arasındaki fiziksel ilişki yani sinir sisteminin rolü böylece anlaşılmıştır.
1848 yılında Amerika’da ‘levye vakası’ olarak bilinen bir kaza gerçekleşir. Demir yolu işçisi Phineas Gage, levye benzeri ucu sivriltilmiş bir demir çubukla kaya patlatmak için kullandığı patlayıcıyı sıkıştırmak isterken patlama gerçekleşir ve demir çubuk kurşun gibi kafasının bir tarafından girip diğer tarafından çıkar. Bu kazaya rağmen hayatta kalır. Ancak kazadan sonraki 12 yıllık yaşamında arkadaşlarının bile onu tanımakta zorlanacakları kadar kişiliği değişir, davranışları farklılaşır. Bu durum araştırıldığında beyninin sol frontal lobunun parçalandığı görülür. Bu olay beyne ilişkin önceki bilgileri temelden sarsmıştır. Beynin kişilik ve davranışlarla doğrudan ilişkisi olduğu bu vakadan sonra ispatlanmıştır.
Bu araştırmalar insan beyninin tanınması açısından önemli roller oynamışlardır. Beyin ile beden, beyin ile düşünce arasında bir ilişkinin olduğu, beynin yönetimsel bir rol oynadığı bu araştırmalar sayesinde tespit edilmiştir. Ancak bu yönetimsel rolü merkezilikle, tek belirleyici olmakla, hatta beyin her şeydir diğer her uzvumuz ve eylemimiz onun basit bir yansımasıdır sonucuna varmak yanlış olacaktır. O halde beyni biraz daha yakından tanımaya çalışalım.
Beynin yapısı ve işlevi
Primat türleri arasında en büyük beyin hacmine insanın sahip olduğu görülmektedir. Homo Habilis’in beyin hacminin 650 cm3, Homo Erectus’un ise 900 cm3, insanın beyin hacminin 1400 cm3 olduğu belirtilmektedir. Burada görülen bir sonraki türün beyninin biraz daha büyük olması durumu evrimin doğal ve kendiliğinden bir sonucu değildir. Alet yapıp kullandıkça, ayakları üzerinde durup elleri serbestleşip görüş açısı geliştikçe, doğayı taklit ettikçe beyin de gelişmiştir. Yani bu büyümenin işlev kazanma ile bağı bulunmaktadır.
İnsan beyni ortalama olarak 1,5 kg ağırlığındadır. Yapılan araştırmalara göre kalp tarafından pompalanan kanın beşte biri beyinden geçmektedir. Bunun sonucunda vücudun oksijen ve glikoz tüketiminin %20’sini beyin gerçekleştirmektedir. Ortalama vücut ağırlığının %2’si kadar ağırlığı olan beyin oransal olarak on kat daha fazla enerji tüketmektedir.
İnsan beyninin insanın kütlesine oranı da diğer türlere göre daha yüksektir. Bunun insan beyninin %76’sını oluşturan neokorteksin büyümesi ile ilgisi bulunmaktadır. Neokorteks dil ve bilinç ile ilgili bölümdür. İnsanın diğer türlere göre zihinsel kapasitesinin daha yüksek olması da neokorteksin gelişkinliği ile bağlantılıdır. Demek ki beyin geliştikçe primattan insanlaşmaya doğru evrim süreci de hızlanmıştır. Evrim süreci insana vardığında dil ve bilinç de gelişmiş ve bunlar beynin daha kompleks, ilişkisel ve gelişkin bir hal almasını sağlamıştır. Sulanan tohumun fideye dönüşmesi, daha sonra meyve vermesi gibi toplumsal ilişkiler içinde beyin gelişerek farklı bir yapı kazanmıştır. Tüm bunlar beynin biyolojik gelişimi ile zihinsel gelişiminin birbirini etkilediğini göstermektedir. Burada bahsettiğimiz evrimsel süreçtir yoksa günümüz insanı açısından beynin büyük ve küçük olmasının düşünce ve zeka seviyelerini belirlediği sonucunu çıkarmamak gerekir. Bugün herkes gelişmiş bir neokortekse sahiptir. Düşünce ve zeka seviyeleri beyni kullanabilmeleri ile ilgilidir ki yazımızın içeriğinde bu hususa ayrıca değinmeye çalışacağız.
Beyin kıvrımlı yapıdadır ve bu kıvrımların koruduğu hücreler sayesinde insan parmaklarını hassas bir şekilde kullanabilme yeteneği kazandığı gibi soyutlama yeteneği de kazanabiliyor. Bu iki özelliğin kültürel evrimde çok önemli bir rol oynadığı bilinmektedir. Biyolojik-zihinsel gelişim ilişkisindeki karşılıklılık kuralı burada da geçerlidir. Obsidyen ve mızrağı avucu ile kavrayabilen insan parmaklarını hassas bir şekilde kullanmayı öğrendikçe ok ve yay kullanmayı da öğrenmiştir. Bu insanın avlanma alışkanlıklarından savunma kabiliyetlerine kadar büyük bir kültürel sıçrama yaşamasını sağlamıştır. Bu yaşamsal bir durum olduğu için zamanla ilgili hücrelerin özelleşmesi ve korunması gerekliliği ortaya çıkmış olabilir. Böylece beyin kıvrımlı bir yapı kazanarak o hücreleri savunmaya almıştır diyebiliriz.
Beynin dış kısmını kaplayan yapıya korteks denilmektedir. Beynin üçte ikisini oluşturan ve tüm yapılarını kaplayan en gelişmiş kısmıdır. Muhakeme, algılama, hafıza, bilginin işlenmesi, duygusal tepki gibi birçok işlevden sorumludur. Günümüzde insular ve limbik loblar da dahil 6 kısımdan oluştuğu belirtilse de genelde yapısal olarak frontal lob, oksipital lob, parietal lob, temporal lob olmak üzere dört ana lobtan oluştuğu belirtilmektedir. Bu lobların işlevlerini kısaca şöyle belirtebiliriz:
Frontal lob: En büyük lob olup algılama ve kişilik oluşumunda önemli bir rol oynamaktadır. Motor işlevler (kas ve hareket), yüksek mertebe beyin işlevleri, planlama, muhakeme, karar verme, dürtü kontrolü, duygu ve ödül kontrolü, istemli hareket koordinasyonu, dikkat düzenlenmesi ve odaklanma gibi işlevlerle ilgilidir.
Oksipital lob: Ana loblardan biri olup korteksin arka kısmında yer almaktadır. Görsel işlevler ve renk algılama ile ilgili bölümdür. Arka kısımda olması onu kısmen korunaklı kılsa da darbe aldığında görme bozuklukları ve renkleri algılamada sorun yaşanmaktadır.
Parietal lob: İki temel işlevi bulunmaktadır. Bunlardan biri, duyularımız aracılığı ile beyne ulaşan bilgiyi bütünleştirerek algılamamızı sağlama rolü iken, diğeri çevremizi bütünlüklü algılama rolüdür. Acı, dokunma, ağrı, konuşma, görsel algılama, bilginin işlenmesi gibi işlevlerin yanı sıra yön belirleme ve mekan algımızı bu lob sağlamaktadır.
Temporal lob: Duygusal hafıza ve duygusal tepkilerin oluşumunda önemli rolü olan amigdala, hafızanın oluşumunda rolü olan hipokampus gibi önemli bölgeler bu lobta yer alır. Özellikle duyguların şekillenmesinde, işitmede, dil ve konuşma becerilerinin gelişiminde ve hafıza işlemlerinde önemli rol oynamaktadır.
İnsular lob: Bu lob dışarıdan görülememekte ancak frontal ve parietal loblar kaldırıldıktan sonra görülebilmektedir. Bu konumundan dolayı geçmişte korteksin bir bileşeni olarak değerlendirilmemiştir. Tat almada rol oynasa da esas olarak istemsiz yapılan hareketler ile organların çalışmalarını kontrol etmektedir. Kalp atışı, nefes alışveriş, dış salgıların salgılanması ve düz kasların çalışması gibi işlevleri üstlenmektedir.
Limbik lob: Geçmişte diğer loblara ait olduğu düşünülen bazı bölümlerden oluşan yay şeklindeki bir lobtur. Bu nedenle frontal, perietal, temporal lobların yüklendikleri işlevlerin bazılarını bu lob da yerine getirmektedir. Uzun süreli bellek, koku alma, davranışsal özelliklerin oluşmasında rol aldığı düşünülmektedir.
Bu araştırmalardan da anlıyoruz ki görünenle yetinmeyip araştırmaya devam ettikçe beyne ilişkin kavrayışımız da gelişmektedir. Yüzeydeki loblar yeterli görülmeyip derine indikçe insular lob bulunabilmiştir. Limbik lobun keşfi ise beyin loblarının da ilişkisel ve organizasyonel bir özellikte olduğunu anlamamızı sağlamıştır. Araştırmalar durdurulsaydı koku alma ile hafızanın farklı lobların işi olduğu ve birbirleriyle ilişkilerinin olmadığı sonucuna varacaktık. Oysa beyne dair tek araştırması bile olmayan her insan kokunun hafıza ile ilişkisini bilir. Taze ekmek kokusunun çocukluğuna götürmediği kimse var mıdır? Nergis kokusu her gerillada bir anıyı canlandırmaz mı? Yaşam deneyimlerimizden bildiğimiz hafıza-koku ilişkisinin beyinde ilişkisel bir rolü olan limbik lobda sağlandığını araştırmalarla da öğrenmiş oluyoruz.
İnsan beyni sağ ve sol lob olarak da sınıflandırılmaktadır. Belirttiğimiz bu loblar beynin her iki (sağ-sol) tarafında da bulunmaktadır. Sol lobun daha çok analitik yönü öne çıkmaktadır. Hesaplama ve matematikle ilgili karmaşık ve işlemcidir. Detayları gören, ayrıntıcı ve çözümleyici özellikleri olduğundan esneklik kabiliyetine sahiptir. Sağ lob ise bütünlükçü, resmin geneliyle uğraşan yapıdadır. Bu yüzden daha katı yapıdadır. Müziğe ve ritme daha duyarlıdır.
Beynin iki lobunu birbirinden ayırmak mümkün değildir. Beyin iki lobun koordineli çalışmasından oluşur. Bir lobun gelişmesi yaşamın bütünlüğünü de bozacaktır. Örneğin uygarlıkla birlikte analitik zeka hem daha çok gelişmiş hem de özellikle analitik zekaya daha çok öncelik verilmiştir. Duygusal zekadan kopuk gelişen bu analitik zeka doğadan kopuşu, yaşamın parçalanmasını beraberinde getirmiştir. İnsan beynindeki herhangi bir lobun bu şekilde tek yönlü çalışması da benzer sonuçlar doğuracaktır. Beynimizde böyle tek yönlü bir çalışma mekaniği olmamasına rağmen bizim beynimizi bütünlüklü işlevselleştirememe sorunumuzun olduğu belirtilebilir. Resmin geneline takılıp ayrıntıyı görememek, olaylara takılıp süreçleri okuyamamak, her şeyi hesaplayıp yaşamın inceliklerini hissedememek beynin işleyişindeki bir sorun değil, bizim sağ ve sol lobumuzu birlikte işletememe sorunumuzdur.
Düşünce ve beyin ilişkisi
Beyin hücreleri bilgiyi elektriksel olarak aktarır. Beyin hücresinin özelleşmiş bölümleri bilgiyi algılar, kimyasal uyaranlar aracılığı ile hareketlenerek diğer sinire ulaştırır. Beyin hücresinde gerçekleşen elektriksel işlemi sarkaca benzetebiliriz. Ortadaki sarkacın sabit olduğu ucu küre şeklindeki üç sarkaç düşünelim. Bu sarkaçlardan biri salınıp ortadakine çarptığında ortadaki aldığı enerjiyi olduğu gibi diğerine aktarmakta ve onun salınmasını sağlamaktadır. Beyin hücresinde bu rolü dentritler, sinapslar ve aksonlar oynamaktadır. Heyecan, mutluluk, adrenalin, gerginlik gibi durumlar bu elektriksel sinyallerin taşınma şiddetini etkilemektedir. Bundan da anlıyoruz ki duygular düşüncenin oluşumunda önemli bir rol oynamaktadır. Duygulu olanın düşünceli olması gerçekliği kaynağını buradan almaktadır.
Örneğin öfkelendiğimizde daha hızlı bir elektriksel aktarım gerçekleşmektedir. Dentritler en uygun dentrit ile ilişki kurmak yerine en hızlı ilişki kurabildiği ile bağ kurmaktadır. Yani ilişkisellik ve bağ kurma yeteneğinde bir değişme olmamakla birlikte elektriksel şiddetten kaynaklı kararlaşmanın hız kazandığı ve olasılıkların azaldığı bir süreç yaşanmaktadır. Böylece çok yönlü, kapsayıcı bir karar yerine hızlı ve az düşünülmüş bir karar alınabilmektedir. ‘Aşırı duygusal olduğunuzda erken karara varmayın’ denilmesinin fiziksel nedeni bu olmaktadır. Benzer şekilde düşünceli olan da duygulu olur. İyi düşünen, kapsayıcı ve çok yönlü bakabilen biri daha anlayışlı, daha kavrayışlı olacaktır. Karşıdakini daha iyi anlayacaktır. Birini anlamak, önyargılardan sıyrılıp onu hissetmektir. Kızılderililerin dediği gibi onu sevmektir. Demek ki düşünce ve duygu birbirinden tamamen koparılıp izah edilemezler.
Düşünce ile duygu arasında böylesi bir ilişki olsa da düşüncenin fiziksel ve biyolojik zemini beyindir. Düşünce beynin elektro-kimyasal aktivitesinin bir ürünü olarak ortaya çıkar. Örneğin bir sorunu çözmeye çalışırken beyin hücreleri arasındaki iletişim artar. Beynin ilgili bölgeleri daha aktif hale gelir. Böylece düşünce ortaya çıkar. Her düşünce, kendisinin oluşumunda rol oynayan dentrit, sinaps gibi beyin hücrelerinin güçlenmesini de sağlamaktadır. Beyin ile düşünce karşılıklı birbirini etkileyen, birbirinden ayrılamaz bir ilişkiye sahiptirler. Beyin düşüncenin doğuşunda rol oynarken, düşünce beynin gelişimini sağlar. Bu ilişkisellik gündelik dilimizde ‘beyin jimnastiği’, ‘beyin kaslarını güçlendirmek’ şeklinde yansımasını bulur. Bu ifadeler de düşündükçe beynin geliştiğini, gelişen beynin düşüncede derinleşme, pratiklik gibi ek nitelikler sağladığını anlatmaktadır.
Nörobilim sayesinde düşünce oluşumu esnasında beynin hangi bölümlerinin aktifleştiklerini bilebiliyoruz. Beyin kendi içinde müthiş bir organizasyonel yapıdır. Düşünce beynin farklı bölgelerinin eşgüdümlü çalışmasıyla ortaya çıkar. Duyularımız aracılığı ile elde ettiğimiz bilgileri algılama, alınan bilgiyi analiz edip değerlendirme, gerektiğinde hafızaya alma gerektiğinde geri çağırma, bunlara karar verme ve yeni fikirler üretme gibi süreçler beynin farklı bölgelerinin eşgüdümlü çalışması ile mümkün olmaktadır. Başka bir ifadeyle beyin hücreleri birlikte ve örgütlü hareket ettikleri oranda düşünce oluşur.
Düşüncenin örgütlülük üzerindeki etkisi
İnsan beyninde milyarlarca nöron, trilyonları bulan hücre bulunmaktadır. En karmaşık ama en organize ve senkronize hücre dizilişi insan beyninde bulunmaktadır. Düşünce oluşumu anında bu hücreler anlık sürelerde birbirleri ile iletişime geçip bağ kurmaktadırlar. İnsan yoğunlaşma zamanlarında bu hücrelerin enerjisini arttırdığından potansiyelleri yükselip, bağ kurma kabiliyetleri artmaktadır. Yoğunlaşma zayıfladığında ise hücreler arasındaki bağlar zayıflayıp kesintiye uğramaktadır. İlişki kuran hücreler canlı kalabilirken diğer hücreler kendi üzerlerine çöküp ölmektedir. Her an insan beyninde milyonlarca hücre doğarken milyonlarcası da ölmektedir. Düşüncenin hücre dizilimi ile olan bu ilişkisi nörobilim tarafından görüntülenebilmekte, haritaları çıkarılmaktadır. Fakat düşüncenin kendisinin tarifi tam yapılamamaktadır. Bu konuda Önder Apo şöyle bir perspektifle yaklaşmaktadır; “halen düşüncenin ne olduğuna dair bir tanımlama yok. Sadece, “düşünüyorum, öyleyse varım” diyor. Varlığını düşünmeye dayandırıyor. Yani varlık düşünceyi gerekli kılıyor. O halde parçacığa dayalı izahı gözden geçirmek gerekiyor. En önemlisi de organizasyonel anlatıma giderek buna yüksek değer biçilmesi gerekir. Ben bunu şöyle formüle ediyorum; “ne kadar örgütlüysen, o kadar varsın.”
Önder Apo’nun bu perspektifi bizi sosyolojik düşünmeye zorlar. Düşüncenin sadece beyin içinde gelişen bir fiziksel olay olmadığına yönelik yoğunlaşmamızı sağlar. Evet, beyin içinde böyle fiziksel bir süreç vardır fakat düşüncenin hangi yönde gelişeceğini bu fiziksel olay belirlememektedir. Yani iyi düşünce için de kötü düşünce için de aynı fiziksel süreç işlemektedir. O halde düşüncenin iyi veya kötü olmasını sağlayan nedir? Katı veya esnek olmasını, kucaklayıcı veya kaçırtıcı olmasını, mekanik veya duygulu olmasını sağlayan nedir? Hangi hücrelerin anlık sürelerde ilişkilenip bağ kuracağını toplumsallık içinde biz belirliyoruz. Dahası kendimizi ne kadar örgütlü kılarsak düşüncelerimizi de etkili hale getiriyor, etkiliyoruz.
Beyin işlevselliğini nasıl kazanır?
Beyin korteksindeki hücrelerin düşünceye dönüşmek yani bilinç seviyesine çıkmak için muazzam bir mücadele verdikleri tespit edilen diğer bir husustur. Düşünce oluşmadan önce çok fazla fikri, potansiyel olarak taşıyoruz. Bunlardan sadece bilinç seviyesine çıkanları oluşan düşünceler olarak takip edebiliyoruz. Beyinde yaşanan bu süreci bir ölüm-kalım mücadelesi olarak tarif etmek de mümkündür. Örgütlülük hususu bu nedenle hücreler için hayati önemdedir. Hangi hücrelerin düşünce oluşumuna katılacağını belirleyen etkenler de bulunmaktadır. Beynin diğer noktalarından gelen sinyaller bir etkendir. Odaklandığımızda bu sinyalleri kesmiş oluruz ve farklı fikirlerin düşünce oluşumuna katılmasını engelleriz. Böylece düşüncelerimizi daha sade hale getiririz. Başka bir etken ise kimyasal uyaranların düşünce oluşumuna katılımıdır. Bu kimyasallar heyecan, korku, panik, aşırı sevinç vb. durumlarda daha fazla aktifleşirler. Halk arasında ‘aklıselim’ denilen duygu ve düşünce düzeyine ulaşmak doğru kararlaşma ve doğru düşünceler için gereklidir. Düşünceyi örgütlerken en önemli etken ise genel düşünce yapımız olmaktadır. Bakış açımız, dünya görüşümüz hangi hücrelerin düşünce oluşumuna katılacağına etki etmektedir.
Açıkça görüldüğü gibi genel yaşamdan kopuk bir beyin işlevi yoktur. Beyin kendi kendine düşünce üreten, istediği düşünceyi algımıza sunan bir organ değildir. Ona işlevselliğini yaşam içinde biz kazandırıyoruz. On işle aynı anda uğraştığımızda beyin hücrelerinin iyi organize olamamalarına neden oluyoruz. Bu da sağlıklı düşünce ve kararlar almayı etkiliyor. Bütün dikkatimizi bir konuya verdiğimizde beyin hücreleri öyle bir organize oluyor ki pratik olarak konu üzerine düşünmeyi bıraksak bile bilinçaltında beynimiz o konu ile ilgilenmeye devam ediyor. Newton’ın başına elma düştüğünde yer çekimini buldum diyebilmesi işte bununla ilgilidir. Benzer bir durum sezgilerimiz açısından da geçerlidir. Önder Apo’daki güçlü sezgiler, yoğunlaşma derinliği ve düşüncelerin örgütlendirilmesiyle ilgilidir.
Beyindeki enerji akışı diğer her maddedeki akış ile aynı özelliktedir. Bu enerji akışı itme-çekme kuvvetinde olduğu gibi sürekli diyalektik bir tarzda işler. Bir insan ne kadar çok kişi ile iletişim içinde olursa, ne kadar çok çevre ile etkileşimde olursa beynini kullanma kapasitesi o kadar çok artar. Beynin kapasitesi tamamen onu kullanmayla ilgili bir durumdur. Toplumsallaşma ile birlikte insan beyninin kapasitesinin artması da bu enerji akışı ile ilgilidir. Daha fazla insanla daha karmaşık ve çok boyutlu ilişkilerin kurulması beyin kapasitesini artırmıştır. Fakat günümüzde yapay zeka, sanal teknolojiler, hazır bilgiler ve eğitim sistemlerindeki ezberci yaklaşımlar bu enerji akışını statik hale getirmektedir. Bir insanın tüm ömrünce ulaşamayacağı kadar kişiye, mekana ve bilgiye bir anda ulaşabilmeyi sağlayan bu teknolojiler enerji kullanarak ‘kafa yorma’ ihtiyacı oluşturmadığı için beyin kapasitesini geliştirmemektedir. Hatta tersten zayıflatmaktadır.
Düşünce beyne mi ait?
Sonuç olarak düşünce ile beyin ilişkisini anlamaya çalışırken birkaç hususa dikkat etmek gerekmektedir. Düşünce olayının beyinde gerçekleşiyor olması düşünceyi beyne ait kılmaz. Eğer düşünce beyne ait olsaydı tüm insanlar ortalama aynı büyüklükte ve aynı fiziksel özellikleri olan beyne sahip oldukları için düşüncelerinin de aynı olması gerekirdi. Oysa düşüncelerimiz mekandan, zamandan, ilişkilerden, kültürden etkilenmektedir ve farklı farklıdır. Ancak bu kadar farklı düşüncelerimiz olsa da düşünceler herkeste beyinde oluşmaktadır.
Yine konuyu anlamaya çalışırken başvurduğumuz örneklerde düşüncelerimizden ayrı bir gerçekleşmemiz varmış gibi bir sonuç da çıkarılmamalıdır. Hatta beyin ve düşünce bir tarafta, onu etkileyen ve ondan etkilenen yaşamımız bir tarafta gibi algılayıp bunların eşgüdüm içinde, birbirini tamamlayan tarzda, ayrıştırılamayacağını düşünmek de doğru olmayacaktır. Bu bizi yazının başında belirttiğimiz varlık ayrı düşünce ayrı gibi bir ikileme tekrar götürecektir.
İnsanlık tarihinin ilk dönemlerinde düşünceyi şekillendiren en temel hususlar doğayla kurulan ilişki ve hayatta kalma mücadelesi olmuştur. Hakim olan düşünce yaşamını sürdürmek için gerekli olan avlanma stratejileri, doğru bitkiyi seçme becerileri, mevsim döngüleri gibi pratik düşüncelerdi. Mimetik bilinç ile birlikte sonraki dönemlerde mitlerle, sembollerle düşünme ve yaşamı anlamlandırma çabası gelişti. Dini düşünce evreni bütünlük içinde anlamaya sevk ederken düşüncenin kalıplaştırılıp durdurulmasına da sebep olmuştur. Daha sonraki zamanlarda soyut ve kavramsal düşünme ile felsefe ortaya çıkmış ve düşünce daha sistematik bir hal almıştır. Bilimsel düşünce ile birlikte akıl öne çıksa da deney ve gözleme öncelik verilmesini savunan görüşler de açığa çıkmıştır. Günümüze doğru eleştirel düşünce gelişmiştir. Bugün ise düşüncenin simüle edildiği yapay zeka gibi daha karmaşık bir durumla karşı karşıyayız. Kısacası kesin çizgilerle birbirinden ayıramayacağımız bu dönemlerde düşünce esnek yapısından kaynaklı tarihsel bir evrim geçirmiştir.
İnsanda beynin gelişimi, düşünce ve anlamlı yaşam arayışı doğa ile bütünlük içinde yaşamasıyla ilgilidir. İnsandaki bu gelişme düzeyine bakarak onu doğadan farklı, özel bir varlık olarak tanımlamak doğru olmayacaktır. Mükemmel işleyen bir beynimiz de olsa birinci doğa olmadan yaşayamayız. Yapay zeka ile aramızda çok büyük farklar var ama en esaslı farklılığımız da buradan gelmektedir; insan ekolojik bir varlıktır. Beyinsel gelişim insanı doğadan koparıyorsa insanlaşmadan da koparıyordur. Düşüncedeki gelişim ekolojik temelde olduğunda insanlaşma sürecini de olumlu etkileyecektir.
İnsan ile diğer türler arasındaki fark
İnsanlaşmak aynı zamanda toplumsallaşmak demektir. İnsan beyni, düşünce gücü ve anlam üretme kapasitesi doğal evrim sürecinde insanın toplumsallaşması için gelişmiştir. Toplumsallaşamayan insan yaşayamayacaktır. Beynin ve düşüncenin gelişimi bu açıdan evrim sürecinde yaşamsal bir önemdedir. Düşünce kendiliğinden gelişmemiştir, doğa ile birlikte yaşayabilmek ve hayatta kalmak için gelişmiştir.
Doğal evrim ve düşünce kapasitesinin gelişimine dair Demokratik Komünal Toplum Manifestosu’nda şu belirlemelere yer verilmektedir: “İnsanlaşmayı mümkün kılan şey soyutlama yapabilen analitik beyindir. İnsanlaşma veya toplumsallaşma analitik beynin ürettiği anlam üzerinden varlık kazanır. Dikkat edelim, doğa canlı bir oluştur, diyalektik bir yaratımla sürekli yenilenen, çeşitlenen bir nitelik arz eder. Ki bu akış insanın biyolojik evrimine ve beyin yapısının şekillenmesine kadar varır. Bu evrimin ürünü olan insan doğaya dönerek, onun diyalektiğini inceleyerek kendisini tanımaya, anlamlandırmaya çalışır. O halde insanı, doğanın kendi üzerine düşünme hali olarak tanımlayamaz mıyız?”
İnsan ile diğer türler arasındaki temel fark düşünce konusunda ortaya çıkmaktadır. İnsan simgesel düşünebilme kapasitesine ulaşmış bir varlıktır. Diğer canlılarda bu simgesellik yoktur. O nedenle diğer canlılarda kültür gelişmez. Çünkü kültürü yaratan simgesellik olmaktadır. İnsan ev yapar, sanatsal yaratımlarda bulunur, soyut ve kavramlarla düşünür, bunlar simgesel düşüncenin sonucudur. Farklılık da bu düşüncenin varlığı sayesinde gelişmektedir.
İnsanın toplumsallaşma aşamasına geçişi belli bir zeka düzeyi gerektirmiştir. Beyin bu ihtiyaç temelinde evrimleşme göstermiştir. Ama aynı düzeyde toplumsallık da zeka düzeyinin gelişiminde doğrudan etkide bulunmuştur. Toplumsallaşma ile birlikte özellikle de simgesel dilin gelişmesiyle insan düşüncesinde devrimsel gelişmeler yaşanmıştır. Toplumsallaşan insan beyin kapasitesini yükseltmiştir.
Düşüncenin (zeka veya zihniyet olarak da okumak mümkündür. Çünkü bunlar düşüncenin formlarıdır) toplumsallıktaki bahsettiğimiz bu rolü onun esnek yapılı olmasından kaynaklanmaktadır. Esnek yapı aynı zamanda onu olumlu veya olumsuz şekillendirmeye de açık tutmaktadır. Önder Apo; “zihnimizin temel bir özelliği; zihniyet esnekliğimizin geniş bir doğru algılamalar kümesi kadar, yanlış algılamalara da açık bir yapı sergilemesidir. Bu özellik temelinde esneklik, baskı ve duygu anında her an saptırılabilir… Binlerce yıldır insan zihni üzerinde baskı kuran hiyerarşik ve devlet düzenlemeleri muazzam etkiler yaratmışlar, adeta kendilerine göre bir zihniyet yapısı inşa etmişlerdir. Ödüllerle de zihnin çokça avlandığı iyi bilinen özelliklerindendir. Buna rağmen direnme özelliğine de sahip zihniyet yapımız, doğru yolu tutturmada ve büyük hakikatlere ulaşmada eşsiz özellikler sergilemektedir. Büyük insanların bu vasıflarında bağımsız zihinlerinin rolü belirleyicidir” demektedir.
Beynimiz gibi muhteşem bir organı en iyi kullanmanın yolu iktidarcı, devletli ve cinsiyetçi uygarlığın zihniyetlere vurduğu prangaları ve düşünce kalıplarını kırmaktan geçmektedir. Bu kalıpların yarattığı donma hali aşılıp zihin gerçek esnekliğine kavuşabildiğinde ancak beynin kullanımı arttırılabilir. Bunun için insanın toplumsallığını güçlendirmesi yani içinde yaşadığı ortamıyla, çevresiyle, doğayla ilişkilerini geliştirmesi gerekir. Çünkü ne kadar toplumsallaşma sağlanırsa o kadar düşünce kapasitesi artar. Toplumsallığın bu gücünün farkına varan beyin aynı zamanda özgürlüğe de en yakın beyindir diyebiliriz. Beyin ya da düşünce toplumsallaştıkça gelişir ve özgürleşir. Bu niteliğinden dolayı beyin alıştırmalarla, egzersizlerle, bulmacalarla değil doğrudan toplumun içinde gelişir.
Sonuç
Tarih boyunca mahiyetine ilişkin bu kadar felsefi yorumun ve bilimsel çalışmanın yapıldığı düşünceyi şimdi tanımlamak daha uygun olacaktır. Düşüncenin ne olduğuna dair tartışmalar kadar nasıl oluştuğuna dair görüşler de zengin bir içeriğe sahiptir. Çünkü hem düşünce gelişip farklı bir içerik kazanmakta hem de insanın anlama kapasitesi değişmektedir. Ayrıca ne birinci doğadan ne toplumsal doğadan ayrı bir düşünce vardır. Bunlarla olan ilişkisi tam anlaşılmadan düşünceyi salt bireye ait görüp onu da beyinle olan bir madde-ruh ikilemi içinde anlamak bizi yanlış sonuçlara götürecektir.
Düşüncenin farklı tanımları yapılmaktadır. Buna göre düşünce, insanın zihninde oluşan fikir, tasarım, kanaat ve anlam üretme sürecidir. Başka bir tanıma göre; aklın çalışmasıdır. Fikirler ve kavramlar üzerine kurulu soyut düşünce ve deneyim ve gözleme dayalı somut düşünce şeklinde ikiye ayırdığımız düşünce; bir şeyi anlama, olayları yorumlama, bir konuda karar verme, hayal kurma, plan yapma gibi zihinsel faaliyetlerin tamamıdır. Yarın ne yapacağını planlamak bir düşüncedir. Yaptığının doğru mu yanlış mı olduğuna karar vermek bir düşüncedir. Yani algılarımız aracılığıyla aldığımız bilgiyi işleme, değerlendirme ve anlamlandırma sürecidir.
Düşünce gündelik yaşam içinde çeşitli biçimlerde açığa çıkmaktadır. Bilgileri, kavramları inceleyip aralarındaki bağı yorumlayarak bir sonuca ulaşma işlemine ‘düşünme’ diyoruz. Düşünmenin sonucunda olağan ve normal olanın dışındakini hemen fark etme ve kavrama durumuna ‘zeka’ denilmektedir. Sorunu tespit etme, kavramsal düzeyde onu tarif etme ve çözüm yollarını geliştirme şeklindeki stratejik düşünme ‘akıl’ olarak tarif edilmektedir. Ruhsal algılama yoluyla yani zeka ve içgüdüyü birlikte kullanarak düşünmeye ‘sezgi’ denilmektedir. Bir de hiçbir sınır tanımadan ve şarta bağlanmadan düşünmek demek olan ‘hayallerimiz’ vardır. Tüm bu zihinsel faaliyetlerin sonucunda açığa çıkan ürünlere düşünce denilmektedir. Yani düşünme, zeka, akıl, sezgi ve hayal olarak tarif ettiğimiz her şey birer düşüncedir, düşüncenin formlarıdır.
Düşünce insanı nasıl etkilemektedir?
Düşünceye dair bir tarif yapmak amacıyla kısaca bunları belirtsek de düşünce ile düşüncenin sahibi arasındaki ilişkiye bir açıklık getirmiş olmuyoruz. O halde düşünce insanı nasıl etkilemektedir? Düşüncenin bu özelliklerinin farkına varan bir insan için öncelikle düşüncenin düşünceyi etkilediği hakikati açığa çıkmaktadır. Düşünce benliğimizden karakterimize, çevremizden sağlığımıza, hayattaki amaç ve başarılarımıza kadar hemen her şeyimizi etkilemektedir.
Doğada, toplumda ve insanda hiçbir şey kendi başına var olmaz. İlişkiselliğin oluşturduğu bir bağlamın içinde sürekli bir etkileşim içindeyiz. Birbirimizde iz bırakmakta, birbirimizin izini taşımaktayız. Bu var oluş tarzımız nedeniyle sürekli birbirimize dokunmakta ve değiştirip dönüştürmekteyiz. Duygu ve düşüncelerimiz de bu ilişkiler içinde şekillenmektedirler. Düşünceler düşüncelerle ilişki kurarak gelişmektedir. Bize bırakılan deneyim ve tecrübeler kadar karşıt fikirler de düşüncelerimizi etkilemektedir.
Bu nedenle her şeyden bağımsız, sadece beynimizin ürünü olan bir düşünceden bahsedemeyiz. ‘Benim düşüncem’ demek bile esasında sadece bir soyutlamadır. O nedenle düşüncelerimizi mutlaklaştırmamak, karşıtlaştırmamak, tutuculaştırmamak yaşamın doğası gereğidir. Böyle yapmak bu yaşam ve doğadan kopmak anlamına gelir ki bizi zihinsel parçalanmışlığa, doğadan yabancılaşmaya götürecektir.
Bir bakıma düşünmek başkalarının gittiği yolları bulabilmek o yollardan yürüyebilmektir. Ama o yolların ulaşmadığı adresler karşımıza çıktığında oraya gidecek yolları bulmak için ‘kafa yormak’tır. Adres bulunduğunda da o düşüncenin sadece kendine ait olmadığını unutmamaktır.
Düşüncelerimiz sadece bize ait değildir ama düşünceler insanın karakterini belirler. İnsan düşüncelerinin sahibi olarak karakterini şekillendirme gücüne de sahiptir. Yani düşünen insan için belirlenmiş, mutlaklaşmış koşullar yoktur. Düşünce kapasitesini yükselterek -ki bu toplumsallık içinde mümkündür- kendi koşullarını değiştirebilir. Düşüncelerimizin kontrolü elimizde olduğundan onları yerinde ve zamanında kullanmak elimizdedir. Çözüm olacak düşünceleri bulmak da tamamen kişinin kendi iradesi dahilindedir.
Bu açıdan bulunduğumuz ortamlardaki sorunlar karşısında çözüm gücüne dönüşemeyen kendi düşüncelerimizi sorgulamak daha doğru bir yaklaşım olmaktadır. Çünkü doğru düşünceler kötü ortamlar yaratmazlar. Şikayet edilen ortamı değiştirmenin, yaşamı her açıdan sağlıklı kılmanın doğru yöntemi, düşünme tarzını değiştirmektir.
Tini belli kendi belirsiz olsa da, bir fotoğrafını çekip resmedemiyor olsak da düşünce yaşamımızı şekillendirmeye devam ediyor. Önemli olan yaşamdan kopuk düşüncelerin ardından savrulmadan, düşünmeyi unutmadan, bir durup düşünmek, ‘kafa yormak’ ve pratikleşme düzeyimizi düşünceden koparma tehlikesine düşmemektir.