Örgütlenme komün biçiminde olursa zorla ve baskıyla kolay kolay dağıtılamaz. Çünkü komün işlevsel örgütlenmedir. Bizzat yaşamı var etmenin kendisidir. Dolayısıyla toplum sahiplenir. Komün olmayan yaşamlar gerçek anlamda toplumcu değildir.
Kapitalizm dünyanın her yerinde gelişip büyüdükçe insanlığın her boyutta karşılaştığı sorunlar daha da ağırlaşmaktadır. İnsan yaşamında sorunsallık kadın üzerinde egemenlik ve sınıflaşma ile başlamış, devletleşme ile büyümüş, kapitalizm ise sorunları bugün görülmedik düzeyde ağırlaştırmıştır. Kapitalizm toplumsallığı bozup dağıtarak, tüketerek büyüyen bir sistemdir. Dolayısıyla insanlık düşmanıdır. İnsanlığın varoluş formu olan toplumsallık kapitalizm büyüdükçe daralmakta, günümüzde görüldüğü gibi dibe vurmaktadır. Toplumsallık ölüm döşeğindeki ağır hasta durumundadır. Komünaliteye, komünlere dayalı olarak toplumsallık ayağa kaldırılmadıkça insanlık yaşadığı ağır sorunlardan kurtulamayacaktır. Rêber Apo bu gerçekliği tarihselliği içinde ortaya koymakta, çözümünün de komünaliteye dönüşte olduğunu vurgulamaktadır. Bu açıdan Rêber Apo’nun Demokratik Komünal Toplum Manifestosu insanlık için çağımızın kurtuluş çağrısıdır.
Kapitalizm tarihteki Sodom-Gomora gibi yok olmaya mahkumdur
Hangi ülkede kapitalizm daha fazla gelişmişse orada insanlık daha fazla ölmüştür. Kuşkusuz insanlığın on bin yıllara dayalı oluşmuş toplumsal kültür ve değerler belli düzeyde yaşamaktadır. Bunlar toplumsal yaşamın var olduğu her yere belli düzeyde sinmiştir. Ancak kapitalist modernite, kültürünü o kadar kapsamlılaştırıp derinleştiriyor ki, bu değerler de ağır saldırı altındadır. Kapitalist modernite bireyciliği o kadar geliştiriyor ki ve bunu öyle bir kültürel saldırı biçiminde yapıyor ki, tarih içinde oluşmuş toplumsal değerler de yere serilmek isteniyor. Çünkü artık kapitalizm sadece bireycilikle yaşayamıyor; bunu derinleştirerek, bireyciliği insanın tüm hücrelerine kadar yedirerek var olmak istiyor. Bugün bireyciliğin her gün daha da derinleştirilmesinden söz ediyoruz. Kapitalizm bunu kültür sektörüyle yapmaktadır. Dünyadaki en büyük sektörlerden biri kapitalist kültürü, yani bireyciliği derinleştiren kültür sektörüdür. Kapitalizm esas olarak da bununla kendini büyütmektedir. Zaten büyümeyen kapitalizm çöküşe giden kapitalizmdir. Ancak kapitalizm artık büyümese de büyüse de çöküşünü durduramayacaktır. Toplumsal sorunları her boyutta ağırlaştıran kapitalizm tarihteki Sodom-Gomora şehirleri gibi yok olmaya mahkumdur.
Mücadeleyi soğuk savaş dönemi kavramlarıyla tanımlayamayız
Küreselleşen kapitalizm 1. Körfez Savaşı’ndan beri 3. Dünya Savaşı içindedir. 3. Dünya Savaşı’nın uzaması küresel kapitalizmin ve sistem içi mücadelenin karakteriyle ilgilidir. Ortadoğu merkezli bu savaşın doğrudan ve dolaylı yoğunlaştırılması artık tüketim toplumuna dayalı küresel kapitalist sistemin bir dengeye kavuşturulması ihtiyacı ile ilgilidir. Kuşkusuz küresel kapitalist sistem, kendi içinde göreceli bir dengeye kavuşturulsa da sistem içi mücadele çeşitli yol ve yöntemlerle devam edecektir. Küresel kapitalizmin önemli bir karakteri de sistem içi mücadelenin sürekli olmasıdır. Bu kamplar ya da bloklar arası bir mücadele değildir. Kamp ya da blok oluşturma kapitalizmin küresel kapitalizm öncesi ve soğuk savaş dönemi kavramlarıdır. Artık bu kavramlarla küresel kapitalizm içindeki ittifakları ve mücadeleyi tanımlayamayız. Küresel kapitalizmin artık çok kutuplu ya da tek kutuplu olarak tanımlanamayacağı 3. Dünya Savaşı içinde ve ortaya çıkan ekonomik-siyasi gerçekliklerle anlaşılmış durumdadır.
ABD kendini tek hakim ve tek kutup haline getirmek isterken; Çin, Rusya ve Avrupa çok kutuplu bir dünya arzulamaktadırlar. Bu aslında küresel kapitalizm öncesi ya da soğuk savaş dönemi durumlarla olay ve olguları değerlendirme olmaktadır. Bu iki yaklaşım da gerçekleri ya da ortaya çıkan durumları tanımlamakta yetersiz kalmaktadır.
Kuşkusuz mevcut kapitalist ülkeler ve devletler güç bakımından eşit değillerdir. Birileri diğerlerinden daha güçlüdür ya da zayıftır. Hatta bazı boyutlarda birileri diğerlerinden daha güçlü olabilir ama başka boyutlarda da aynı güçte olmayabilirler. Kuşkusuz boyutlar birbirinden kopuk değildir. Ama dönemsel olarak aynı düzeyde olmayabilirler. Çünkü ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasal durumlar çeşitli etkenler nedeniyle farklı düzeylerde bulunabilirler.
Güç piramidi ve güç dengesi
Küresel kapitalizm içinde güç farklılıkları olduğu gibi çıkarlar gereği belli ittifaklar içinde olan güç kümeleri de bulunmaktadır. Bu güç kümelerine giriş ve çıkış da esnektir. Güç piramidinde yer değişiklikleri olabileceği gibi bir güç kümesinden başka bir güç kümesine geçiş de olmaktadır. Küresel kapitalizm içindeki mücadele hem sürekli hem de böyle dinamiktir. Küresel kapitalizm karakterli ittifak olarak da değerlendirebileceğimiz söz konusu kümelenmeler de güç basamaklarında daha iyi bir yer tutmakla ilgilidir. Bunlar tümüyle küresel kapitalist sistem içi mücadele durumlarıdır, 1. ve 2. Dünya Savaşları, önceki dönemler ve soğuk savaş dönemiyle karşılaştırılıp değerlendirilemez.
Bu çerçevede bakıldığında şimdiye kadar ABD her alanda güç olan, sistem içi güç sıralamasında önde olan bir devletti. Ancak Çin son on yıllarda bu mesafeyi önemli oranda kapatmış, küresel kapitalist sistemin önemli ve etkili bir gücü haline gelmiştir.
Öte yandan küresel kapitalizm soğuk savaş dönemi ve öncesi kutuplaşma ve ittifakları gerektirmediğinden ABD, Avrupa ile eskiye dayalı ilişki ve ittifak biçimini sürdürmeyen bir tutum içine girdi. Bu durum Trump’ın kişiliği ya da politikalarıyla ilgili değildir. Küresel kapitalizmin bugünkü karakterinin yarattığı sorunlardır. ABD ve Avrupa birbirlerini kolay kolay bırakmazlar, ancak ilişkilerini eski döneme göre sürdürmeleri de beklenmemeli. Artık ilişki ve ittifaklar da soğuk savaş dönemi ve öncesine göre değil, küresel kapitalizmin karakterine göre içerik ve biçim kazanmaktadır.
Rusya-Ukrayna savaşı oldu. Ancak Belarus ve Kuzey Kore dışında ne Çin ne de başka bir ülke Rusya’ya açık destek verdi. Çin, küresel kapitalizmi sarsacak bir politika izleyemezdi; çünkü bu durumda en büyük zararı kendisi görürdü. Kuşkusuz Ukrayna ve arkasındaki güçlerin zayıflamasını istemiştir. Bu çerçevede Rusya’ya bazı destekleri olmuştur. Ama bir savaş müttefiki olmaktan da özenle kaçınmıştır.
Belki hala küresel kapitalizm öncesi politikalar ve refleksler bir dönem daha devam eder. Çünkü küresel kapitalizm öncesi dönem ve politik bakış ve refleksler yaratan sistemden daha yeni yeni uzaklaşıyoruz. Sistemler de düzenler de hemen birden değişikliğe uğramıyorlar. Ancak zaman içinde refleksler ve politikalar küresel kapitalizmin karakterine göre şekillenecektir.
Ortadoğu’nun önemi
Ortadoğu tarih boyu siyasal dengeleri sağlayan bir özelliğe sahiptir. İnsanda var olan omurilik soğanının görevini dünyada Ortadoğu yerine getirmiştir. Ortadoğu’nun bu önemi bugün de azalmamıştır. Bugün Avrupa, Ortadoğu ve Afrika yekpare bir kıta gibidir. Bu açıdan Ortadoğu’nun siyasi öneminin azalacağını söyleyen tezler doğru değildir.
Şu anda Ortadoğu merkezli dünya savaşı sürmektedir. Ortadoğu’da ABD-İsrail merkezli bir siyasi düzen yaratma savaşı yürütülmektedir. Kuşkusuz Araplara da bu siyasi denge içinde bir yer verilmektedir. İsrail varlığıyla Ortadoğu’nun bu önem ve etkide olmasında bir yer tutmaktadır. Ancak Ortadoğu’nun önemi petrolün varlığı ya da İsrail’in konumundan kaynaklanmıyor. Bunlar yanında tarihsel, toplumsal, kültürel gücü ve Afrika-Avrupa kıtasıyla bir bütünlük arz etmesinden kaynaklanmaktadır. Zaten Akdeniz havzası tarihte de böyle bir bütünlük ortaya çıkarmıştır. Günümüzde bin yılların öncesindeki ilişki ve bütünlüğü aşacak düzeyde bir bütünlükten söz etmek gerekir. 3. Dünya Savaşı’nın Ortadoğu merkezli sürmesinin böyle bir boyutunun da olduğunu görmek gerekir. Böyle görüldüğünde değerlendirmeler de daha isabetli yapılabilir.
ABD-Avrupa ilişkileri ne düzeyde?
ABD, şimdiye kadar Ortadoğu’ya yaptığı müdahalelerde başta İngiltere olmak üzere NATO içindeki müttefiklerini ortak ederdi. Ancak, İsrail’le birlikte İran’a yönelttiği saldırılarda Avrupa’yı ortak etmedi ya da Avrupalı müttefikleri böyle bir savaşın ortağı olmayı kabul etmediler. Anlaşılıyor ki, NATO içindeki müttefikleriyle müdahalenin biçimi konusunda anlaşamadılar. ABD ağırlığını koyarak bu güçleri katmak istediyse de istediği sonuçları alamadı. Hatta en yakın müttefiki olan İngiltere bile ABD’nin müdahalesini kabul etmedi. İngiltere’nin ABD’nin yanında yer almadığı bir savaşa diğer Avrupa ülkelerinin katılması beklenemezdi. Süreç içinde daha net görüldü ki, İngiltere 1. Dünya Savaşı sonrası kurduğu Ortadoğu düzeninin köklü değişmesini istemiyor. ABD-İsrail ittifakı ile İngiltere’nin değişim anlayışları arasında fark var. Öte yandan Avrupa, ABD’nin kendisinden ayrı olarak Ortadoğu’da çok güçlenmesini de kendi çıkarına görmüyor. ABD Ortadoğu’da yine etkili olabilir ama bunun tüm politikalarını Avrupa’yı kabul ettirecek düzeyde olmasını kendileri için riskli görüyorlar. Ortadoğu’daki ABD-Avrupa politikaları arasındaki farkın böyle olduğu görülüyor.
ABD ve İsrail, İran’da kontrollerinden çıkacak durumu kabul etmez
ABD-İsrail, İran’a çok ağır darbeler vurmuşlardır. İran rejiminin bir kliğinin ABD ve İsrail’e tavizler vererek yönetim gücü haline gelmesi bir olasılık olarak gündemdedir. Eğer İran’ın zayıf durumundan faydalanacak geniş yelpazede bir halk hareketi ortaya çıkarılabilirse İran’da köklü değişiklikler de ortaya çıkabilir. Ancak İran içindeki muhalif güçler dağınıklar ve ortak bir hareket yaratamıyorlar. Öte yandan ABD ve İsrail kendi kontrollerinden çıkacak bir durumu da kabul edemezler. Bu açıdan İran’da ortaya çıkacak değişimin ne düzeyde olacağı bundan sonra ortaya çıkacak askeri ve siyasi durumlarla belli olacaktır. Özcesi mevcut İran rejiminin eskisi gibi ayakta durması çok zordur.
İran’daki rejimin değişmesini sadece ABD-İsrail cephesi istemiyor. Radikal olmamak kaydıyla Arap ülkeleri de mevcut iktidarın ve izlediği politikaların değişmesini istiyorlar. Hatta İbrahimi anlaşmanın bir tarafı bile yapmak isterler. Böyle bir İran ABD ve İsrail’in de tercihi olur. İran’da değişim istemeyen tek bölge gücü TC’dir. Esas politikası bu yönlüdür. Kuşkusuz zayıflamış ama ayakta kalmış mevcut rejim TC’nin tercih ettiği bir durumdur. İran’da bir değişim olduğu taktirde de bundan kendi çıkarına yararlanacak bir politikaya yönelir.
İran-Türkiye ilişkisi ve Türkiye’nin dış politikadaki sıkışıklığı
Öte yandan Türkiye ve İran bölge statükosunun ayakta kalmasını isteyen güçlerdir. Bir taraftan bölgesel bir rekabet içindeydiler, diğer taraftan halklar üzerinde baskı kuran rejimlerini sürdürmede birbirlerinden güç alıyorlardı. Subjektif ilişki ve politikalardan öte objektif konumları bu haldeydi. Zaten bu nedenle AKP-MHP iktidarı İran’da yaşanan değişikliklerden ürkmektedirler.
İran’da yaşanacak bir değişiklik doğrudan Türkiye ve Suriye’yi de etkileyecektir. Bu açıdan Türkiye gelişmeleri günlük, hatta saatlik izlemekte; buna göre politik taktik ilişkilerine ayar vermektedir. Şu anda birçok güç de Ortadoğu’da yaşanacak gelişmelere hazırlıklı girmektedir. İsrail’in Kıbrıs ve Yunanistan’la kurduğu ilişkiler bir yönüyle Türkiye’ye karşı bir hat kurmadır. Hatta bazı Arap ülkeleri de Türkiye’nin Libya başta olmak üzere Afrika ile ilgilenmesinden rahatsızdır. Bu açıdan İsrail-Kıbrıs-Yunanistan ittifakı içinde doğrudan ya da dolaylı Arap ülkeleri de vardır. Bu ittifakın arkasında bazı Avrupa ülkelerinin de olduğunu düşünürsek Türkiye dış politikada sıkışmış durumdadır. NATO içinde ortaya çıkan çelişkilerden yararlanarak kendine yönelik bu politikaları etkisizleştirmek istese de bu durum Türkiye’ye fazla bir güç katmayacaktır. Ancak çok fazla şey kaybetmemesi konusunda bir anlam ifade edebilir.
Zaten hala Türk devletinin en büyük derdi, Kürtlerin çok fazla kazanım elde edecek duruma gelmesidir. Nitekim tüm ilişki ve politikaları Kürtlerin kazanım elde etmesini önlemeye yöneliktir. Çünkü bugün Kürtler 60 milyon nüfusla birçok siyasi etkide bulunacak konuma gelmiştir. Kürtlerin kazanım elde etmesi konusunda o kadar kaygılıdır ki, Kürtleri egemenlik altında tutacak ve zaman içinde soykırıma uğratacak politikalardan vazgeçmiş değildir. Bu nedenle her gün İsrail’e şöyle böyle veryansın ederken, ABD üzerinden de İsrail ile uzlaşma sağlayıp Kürtler üzerindeki egemenlik politikasını sürdürmek istemektedir. ABD elçisi Tom Barrack’ın, Antalya’daki diplomasi toplantısındaki konuşması, Türkiye ile İsrail uzlaşmasına güzelleme yapma yönlüydü. Şu anda bir buçuk yıldan fazla bir süredir Kürt Özgürlük Hareketi’yle görüşmeler ve çatışmasızlık varken de, bu yönlü politika ve ilişkiler içindedir. TC hala eski politikalarını bırakmış değildir. Çünkü bu politikalarda önemli değişiklik yapacak bir zihniyet dönüşümü yaşamamıştır. Dolayısıyla politikalarını siyasi konjonktüre göre ayarlamaktadır.
Türkiye her yönüyle politik bir kaos yaşıyor
Türkiye kendine göre ABD’nin İran’a yönelik savaşta yaşadığı zorlanmadan da yararlanmak istemektedir. ABD’nin zorlanmasını kendisinin önemini hala pazarlayacak bir durum olarak değerlendirmeye çalışmaktadır. İran çözülüşe uğramazsa, Türk devleti bunu kendi pozisyonu için önemli bir durum olarak görmektedir. Böylece Kürtler üzerindeki politikayı sürdürmeyi hesaplamaktadır. Ancak ABD’nin belli zorlanmaları olsa da Türkiye’nin Ortadoğu’da eski konumuna kavuşması mümkün değildir. Türkiye bu yönüyle geçmiş dönemin hayaliyle yaşamaktadır. Eğer bu durumdan kurtulmazsa bundan sonra birçok zor durumla karşılaşacaktır. Bu durumdan çıkmasının tek yolu Kürtlerle yapacağı bir uzlaşmadır. Ancak bunu yapacak politik bir anlayış içinde değildir. Aslında şu anda TC’nin yaşadığı bir yönüyle de politik kaostur. Bu kaostan nasıl çıkacağı önümüzdeki dönem bölgede ve içerde yaşanacak gelişmelerle belli olacaktır.
Mayıs ayı içinde Trump, Çin’i ziyaret etti. Bu görüşmenin Ortadoğu ile ilgili yanları olsa da, esas olarak dünya genelindeki sorunlarla ilgili olduğu görülmektedir.
Trump ne delidir ne de yaptığını bilmeyen biridir!
Kuşkusuz Trump Çin’in İran’a destek olmamasını istemiş olsa da, bu konuda bazı iyi cümleler dışında bir sonuç aldığı söylenemez. Trump esas olarak küresel ekonomik ve siyasi sorunlar konusunda bu görüşmeyi yapmıştır. Zaten yanında götürdüğü danışmanlar ve iş insanları daha çok bu konularla ilgiliydi.
Trump’ı iktidara getiren dünyadaki ve ABD’deki kapitalist modernitenin sorunlarıdır. Trump, bu sorunların çözümü için iktidara getirildi. Politikaları, üslubu, attığı adımlar tamamen bu yönlüdür. Sadece verili durumu yönetme gibi bir yaklaşımı yoktur. Yani kapitalizmin krizini sadece yürütme değil, o krize bir müdahale yönetimi olarak çalışmaktadır. Ne delidir ne de ne yaptığını bilmeyen biridir! Tamamen kapitalist modernitenin gerektirdiği politika, duruş ve söylemlerde bulunmaktadır.
Şu anda Çin kapitalist modernite sisteminin etkin bir gücüdür. Artık küresel kapitalist modernite sistemi, Çin’siz düşünülemez. Küresel kapitalizmin sorunları, ilişki ve çelişki diyalektiği içinde çözülmeye çalışılacaktır. ABD ve Çin’in rekabet ve karşı konumda olmaları ilişki içinde olmayacakları ve bazı konularda ortaklaşmayacakları anlamına gelmez. Küresel kapitalizm konusunda sorumluluk duyması gereken iki önemli güçtür. Bu görüşmeler bir yönüyle de ilişki ve mücadele diyalektiğini belirleme görüşmeleri olmaktadır. Her iki lider de kavga yerine iyi ilişkiler içinde olalım derken, kastettikleri budur. Eğer bugün dünyamızın siyasal sorunlarına soğuk savaş ve öncesinde bildiklerimiz ile yaklaşmayacaksak bu görüşmeyi böyle anlamalıyız. Her iki taraf da bir savaş içine girmeyi kendi çıkarlarına görmüyorlar. Soğuk savaş döneminde nükleer denge nedeniyle savaşa girmezler değerlendirmesi vardı. Bu nedenle anlaşmalar yapıyorlardı. Şimdi bir nükleer dengeden çok, küresel kapitalizmin temel güçleri olmaları böyle bir ilişki sürdürmelerini sağlıyor. Bu görüşme ile mücadele ve rekabet bırakılmayacak ama karşılıklı bazı şeylere dikkat edeceklerdir. Özcesi ABD-Çin görüşmesi küresel kapitalizmin bazı iç sorunlarıyla ilgili olmuştur.
Çin’in yükselişi ve ABD’nin sınırlama çabaları
Çin, fiili oluşan ekonomik, siyasi ve askeri gücünü bu görüşmeyle tüm dünyaya açıkça göstermiştir. Bu, Çin için önemi bir psikolojik kazanç olmuştur. ABD de bu görüşmeyle, hala en büyük gücüm, dünya politikalarına yön vermede en öndeyim mesajını vermiştir. ABD kendi varlığını bir daha göstermiş olsa da bu görüşmeden kazançlı çıkan Çin olmuştur. Trump-Şi görüşmesinin 3-4 ay sonra ABD’de gerçekleşecek olması bu görüşmelerin küresel kapitalist sistemin sorunlarını tartışma, ilişki-çelişki diyalektiğini, siyasal-ekonomik mücadele tarzını küresel kapitalist sistemin karakterine göre belirleme yönünde olacağı anlaşılmaktadır. Çünkü küresel kapitalist sistemde savaşlar, 1. ve 2. Dünya Savaşları’ndaki gibi olmasa da sürekli bir mücadele ve rekabeti içerdiğinden bu tür görüşmeler sistem güçleri tarafından gerekli görülmektedir. Ancak bu görüşmeler sorunları azaltmaz, çatışmaları durdurmaz. Belki belli süreler hafifletebilir ama sonra yine yoğun ve sürekli bir mücadele içinde olurlar. Küresel kapitalist sistemin sorunları ve mücadele durumunun ne biçim olacağı önümüzdeki dönemlerde daha net bir hal alacaktır. Belki bir süre göreceli bir statüko oluşsa da çok fazla zaman almadan mücadele boyutunun, hatta bazı bölgesel savaşların öne çıkacağı dönemlerle karşılaşılır.
Çin hızlı biçimde yükseliyor. ABD de bunu görüyor. Bu nedenle hala birçok bakımdan kendini güçlü gördüğü bir zamanda bu konumunu kullanarak Çin’in gelişimini sınırlama ve durdurma politikasına yöneliyor. Zaten ABD’nin süper ekonomik güçleri tarafından Trump’ın yönetime getirilmesi bu amaçladır. Bu nedenle Trump beklenmeyen kararlar alıyor ve uyguluyor. Venezuela kararı ABD’ye yeni imkanlar ve avantajlar kazandırmak amaçlı alınmıştır. Bu tür kararlar, ABD’nin küresel kapitalist sistem içindeki etkili yerini korumak için alınmaktadır. Bu müdahale ve savaş biçimi de küresel kapitalist sistemin karakteriyle bağlantılıdır. Karar alıyor, emrivaki yapıyor, büyük savaş çıkarma diğer güçlerin de işine gelmediğinden dayatılan durumu kabul etmiş oluyorlar.
Küresel kapitalist sistem için yaptığımız değerlendirmeler mevcut veriler üzerinden yapılmaktadır. Ancak küresel kapitalist sistemin iç mücadele tarzı ve yöntemi ilerde daha da netlik kazanacaktır.
Rojhilat’taki Kürtler ve konumları
ABD, İran ile bir anlaşma arayışı içindedir. İran da zorlandığından ABD’nin isteklerini önemli oranda kabul eden bir anlaşma yapabilir. Ancak böyle bir anlaşma İran rejiminde bir ideolojik kırılmaya yol açacağından direnişte de ısrar edebilirler. Bu da savaşın yeniden başlaması anlamına gelir. Kürtler, savaşın uzadığı bir ortamda ciddi zararlarla karşılaşırlarsa mevcut konumlarını korumada zorlanabilirler. Nitekim Rojhilat Kürdistan’da baskıların arttığı söyleniyor. İran rejimi Kürtlerle bir uzlaşmaya gitme yerine baskı ve çatışmada ısrar ederse, var olan dengeyi bozan durumlar yaratabilir. Nitekim Kürtler hem dikkatli hem de tedirgin biçimde süreci izliyorlar. Şimdiye kadar mevcut konumlarını korudular. Bu duruşu sağlayan siyasal durumda değişiklik olursa, Kürtler de konumlarını şu ya da bu biçimde değiştirebilirler. Çünkü şimdiye kadar şiddetli savaş altında kendilerini savaşın dışında tutuyorlardı. Ancak şiddetli savaş ortamı içinde olmak her an yeni durumların ortaya çıkmasını da beraberinde getirebilir.
Kürt Özgürlük Hareketi şimdiye kadar ne dış müdahalelerin ne de mevcut bölgesel iktidarların politikalarının sorunları çözebileceğini vurguladı. Aksine sorunları daha da ağırlaştırdıklarını belirtti. Bu politik duruşu gösterirken Kürt halkına bir saldırı olduğunda da sessiz kalamayacağını defalarca dile getirdi.
Şam rejimi Kürtlerin özyönetimlerini tasfiye politikaları yürütüyor
Suriye ve Rojava’da da hala siyasal sürecin nereye gideceği ve nasıl sonuçlanacağı netleşmemiştir. 29 Ocak anlaşmasıyla bir uzlaşma sağlanmış olsa da bunun pratikleşmesi konusunda Şam rejiminin yaklaşımları olumsuzdur. Kürtlerin varlığını ve özyönetimlerini tanıma yerine özyönetimlerini tümden tasfiye etmeyi hedefleyen bir politika yürütmektedir. Özellikle anadil konusundaki tutumu Şam iktidarının gerçek yüzünü göstermektedir. Demokratik zihniyette olmadıklarından her yeri merkezi devlet anlayışıyla ele geçirmeye çalışmaktadır. Bu da kuşkusuz gerilim yaratmaktadır.
On binlerce şehit veren Rojava halkları bu tür dayatmaları kabul etmemektedir. Bu yönüyle entegrasyon süreci bir mücadele süreci olarak geçecektir. Halk örgütlü toplum gerçeğiyle dayatmalara karşı koyacak, örgütlü toplum gücüyle uzlaşmanın Kürt varlığını ve özyönetimini sağlatacak bir mücadele içinde olacaktır. Bu sadece Kürt halkının temel kazanımlarını koruma olmayacak aynı zamanda Suriye’nin demokratikleşme mücadelesi olacaktır. Çünkü Suriye’de demokratikleşme gelişmeden kazanımları kalıcı olarak korumak da mümkün değildir. Şam hükümeti bir yönüyle Türk devleti gibi konjonktüre göre yaklaşmaktadır. Herhalde şu anki durumu kendi lehine görerek Rojava Devrimi’nin yarattığı kazanımları geriletmek, hatta ortadan kaldırmak istemektedir. Uluslararası güçlerin ve Türkiye’nin verdiği desteği bu yönlü kullanmaya çalışmaktadır. Ancak Rojava’daki Kürt halkımızın, Ortadoğu’da ve tüm dünyadaki Kürtlerin özgürlük bilinci ve örgütlülük düzeyi buna fırsat vermeyecek bir duruşa sahiptir. Nitekim Rojava’daki Kürt halkı kazanımlarını örgütlü toplum gücüyle koruma mücadelesini sürdürmektedir.
Barış süreci ve akabinde yaşanan gelişmeler
Ortadoğu’da mevcut statükonun kilit taşlarından biri de Türkiye’dir. Türkiye, Ortadoğu’daki sarsıntıları görerek bu dönemi büyük tehlikeler yaşamadan atlatmak için Kürtlere karşı yürüttüğü savaşın durmasını beka için önemli gördü. Önceleri “beka sorunum” diyerek Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı kirli bir savaş yürütüyordu. Ne var ki, bu defa bu savaş sürerse beka sorunuyla karşılaşacağını gördüler. Öte yandan 10 yıldır sürdürdükleri şiddetli savaş içeride de ağır sorunlar ve sarsıntılar yaratmıştı. Bu nedenle Devlet Bahçeli açıkça savaşı durdurma çağrısı yaptı. Rêber Apo da mevcut savaşın durdurularak, savaşı yaratan etmenleri ortadan kaldıracak hukuki ve siyasi adımlar üzerinde durmanın esas alınacağı bir süreç önerdi. AKP-MHP iktidarı Rêber Apo’nun bu yöntem önerisine olumlu yaklaşım gösterince, 27 Şubat 2025 çağrısını yaptı. 2025 çağrısı dikkatli okunduğunda Rêber Apo’nun çözüm projesi ve önerileri net anlaşılır. Bu okunan metin devlet denetimi, dolayısıyla onayından geçen bir metindir.
Kürt Özgürlük Hareketi de bu metindeki çözüm projesine güç vermek için Rêber Apo’nun çağrılarını yerine getirdi. Rêber Apo 27 Şubat’ın yıl dönümünde birinci aşama, yani negatif barış aşaması bitti; ikinci aşama, yani pozitif barış aşamasına geçildi, dedi. Çünkü birinci aşamanın yapması gerekenler tamamlanmıştı. Rêber Apo kendi statüsünün belirlenmesiyle ikinci aşama olan pozitif barışa geçileceğini söyledi. Artık sadece çatışmanın durması değil, çatışmayı yaratan etkenlerin kaldırılması yönünde adımlar atılması gerekiyordu. Bu temelde demokratik entegrasyonun sağlanıp demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü gerçekleştirilecekti.
Bu açıdan Kürt halkı ve Özgürlük Hareketi, Rêber Apo’nun statüsünü gündemleştirdi. PKK 12. Kongresi’nin yıl dönümü olan 5 Mayıs’ta, Hareket Yönetimi bir açıklama yaparak bu konunun çözümünün olmazsa olmaz olduğunu ortaya koydu.
Bahçeli’nin yazısının ekseni Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme üzerineydi
Devlet Bahçeli aynı gün Rêber Apo’nun ‘barış süreci ve siyasallaşma koordinatörü’ olacağını söyledi. Böylece bir yasayla belirlenmese de, mevcut siyasi irade açık biçimde Rêber Apo’nun muhataplığını ve statüsünü kabul etmiş oldu. Devlet Bahçeli’nin açıklamaları olumlu görülebilecek biçimdeydi. Nitekim DEM Parti böyle bir yaklaşım gösterdi.
Ancak daha sonra Devlet Bahçeli adına Türkgün gazetesinde çıkan yazı, içinde birçok çelişkiyi taşıyordu. Yazının ekseni Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme üzerineydi. Önderlikle ilgili konumu ise tasfiyede rol alma biçiminde ifade edilmekteydi. Bunun kabul edilecek bir yanının olmayacağı açıktır. Böylece grup konuşmasındaki olumlu görülen açıklamaları, bu yazı ile birlikte tersi bir durumu yaratmıştır.
Dolayısıyla çıkarılacağı söylenen yasalar nasıl çıkar, sorularını beraberinde getirmiştir. Zaten daha önce de defalarca ifade edildiği gibi kendilerine göre bazı yasalar çıkaracaklar, sonra ‘bu yasalara uyulmuyor’ denilerek yeniden saldırıları başlatma durumunun olabileceği belirtilmişti. Buna karşı da düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün olmadığı, demokratik siyasi mücadelenin serbestçe yapılamadığı bu tür yasalarla hiçbir yere varılamayacağı belirtilmişti. Bu açıdan yasaların nasıl çıkacağı da önemli olmaktadır.
Ramazan Bayramı sonrası çıkarılacağı söylenen yasalar neden çıkarılmadı sorusunun cevabı çok arandı. Genel görüş AKP-MHP iktidarı konjonktüre göre tutum belirliyor, ayarlamalar yapıyor yönündedir. Özellikle ABD-İran savaşının sonucuna göre AKP-MHP’nin politika yürüteceği değerlendirmeleri yapılmaktadır. Biz de bu değerlendirmeleri esasta doğru bulmaktayız. Çünkü zihniyet değişikliği olmayınca siyasi konjonktüre göre yaklaşım belirlemeleri anlaşılır bir durumdur. Nitekim şimdi de Kurban Bayramı’ndan sonra yasaların çıkacağı belirtilmektedir.
AKP-MHP iktidarının Kürt sorununun çözümünde bir zihniyet değişimi yaşamaması bu süreci esas olarak bir mücadele süreci haline getirmektedir. Devlet, süreci bozmayı ve savaşa başlamayı şu anda kendi çıkarına görmemektedir; Rêber Apo ve Kürt Özgürlük Hareketi de siyasal mücadeleyi daha doğru görmektedir. 1993 yılından bu yana Rêber Apo her fırsatta mücadeleyi siyasi zemin ve hukuki alanda yürütmeyi esas almıştır. Rêber Apo’nun bugünkü politikası ve tavrı 35 yıldır sürdürdüğü bir politika ve mücadele tarzıdır. Eğer hala zihniyet değişimi ve buna dayalı çözüm politikası ortaya konmuyorsa o zaman Türkiye halkının ve Kürt halkının demokratik birikimi ve mücadelesine dayanarak demokratikleşme zeminini güçlendirmek, mücadeleyle demokratikleşme adımları attırmak ve Kürt sorununun çözümünün yolunu açmak bir görev olmaktadır. Zaten Rêber Apo bu tür süreçleri aynı zamanda mücadele süreçleri olarak ele almaktadır.
‘Devlet neden adım atmıyor’ beklentisi yanlıştır mücadele örgütlenmeyle olur
Dünyanın hiçbir yerinde demokratik gelişme ve önemli sorunların çözümü mücadelesiz sağlanmamıştır. Bu açıdan devlet neden adım atmıyor, diye söylenmek ve böyle bir beklenti içinde olmak çok yanlıştır. Mücadelesizliktir, çözümünü istediği şeyleri gerçek anlamda istememektir. İstemler ancak mücadele ile gerçekleşir. Sadece lafla da olmaz. Söz örgütlenme ve eylemle tamamlanmazsa, boş sözlerdir. Hatta yozlaştırıcı ve çürütücü bir etki yapar. Rêber Apo her zaman, demokrasinin dili eylemdir, demiştir. Örgütlenme ve eylem içine girmiyor, böyle bir gücü yok ama şu olsun, bu olsun diyorsa, o sözlerin bir anlamı yoktur. Bu tür sözlere değer de vermemek gerekir. Sanal medyada konuşuyor, tweet atıyor ve bir iş yaptığını sanıyor! Zaten bunu iş yaptı sanmak eylem ve mücadeleyi zayıflatıyor. Mücadele örgütlenme ile olur. Toplumu her bakımdan örgütlemek ve sorunlarını çözmekle olur. Sokaklara, meydanlara çıkmakla olur. Söylenen sözler o zaman değerli olur ve anlamlı hale gelir.
Şu anda Türkiye’de mücadele imkanları var. Devletin açık savaş içine girmemesi mücadele imkanlarının ortaya çıkması demektir. Mücadele yükselirse iç ve dış siyasi koşullar nedeniyle devlete bazı adımlar attırmak mümkün hale gelir. Böyle bir mücadele perspektifi ve bilinci içinde olmak gerekir.
Örgütlü toplum olmazsa olmazdır!
Mücadelenin gelişmesi ve süreklileşmesi de örgütlü toplumla olur. Örgütlü toplumun geliştirilmediği yerde mücadeleler kesintili olur. Bazı durumlarda halk tepki gösterir ama örgütlü topluma dayanmadığı için eylemler süreklileşmez. Dolayısıyla mücadelenin sürekliliği ancak ve ancak örgütlü demokratik toplumla sağlanır. Örgütlü toplum derken de komün örgütlenmelerini anlamak gerekir. Ancak komüne dayalı örgütlenmeler demokratik toplumu sağlar. Demokratik toplum ancak komünle sağlanır. Toplum zaten komünse ve komünlere dayanıyorsa gerçek anlamda toplumdur. Komünlere dayanmayan toplum gerçek anlamda toplum olamaz. Toplum özünde komünse, o zaman komünün özüne uygun örgütlenme içinde olmak önemlidir.
Komün, işlevsel örgütlenmedir
Örgütlenme komün biçiminde olursa, o örgütlenme zorla ve baskıyla kolay kolay dağıtılamaz. Çünkü komün işlevsel örgütlenmedir. Bizzat yaşamı var etmenin kendisidir. Dolayısıyla toplum sahiplenir. Komün olmayan yaşamlar gerçek anlamda toplumcu değildir. Çeşitli baskı, egemenlik ve sömürü altında olan toplumdur. Bu açıdan komünün tarihsel anlamını kavramak, bu özün bilincine varmak ve tüm yaşamı komün örgütlenmeleriyle anlamlandırmak çok önemlidir.
Komüne sıradan bir kavram gibi yaklaşmak, insan olarak kendi gerçeğimizi ve var olma biçimimizi anlamamaktır. Zaten insanların kendisine yabancılaşması komüne dayalı toplum gerçeğinin var olmaması sonucudur. Komün bilinci ve bu yönlü örgütlü demokratik toplum yaratılmazsa insan yabancılaşmaktan kurtulamaz.
Bu açıdan barış ve demokratik toplum çalışması ve mücadelesi ile komün çalışmasının iç içe ele alınması çok önemli olmaktadır. Barış ve demokratik toplumcu olmak bir örgütlenme seferberliği anlamına gelmektedir. Komün örgütleme seferberliği sağlanmadan da barış ve demokratik toplumdan söz etmek çok anlamlı değildir. Çünkü komünlere dayalı örgütlü toplumu geliştirmeden demokratik toplumu gerçekleştiremeyiz. Bunu sağlamadan da pozitif barışı geliştiremeyiz.
Barış sadece Kürtlere dayalı mücadeleyle olmaz
Barış ve demokratik toplum projesi ve bu projeyi gerçekleştirme mücadelesi sadece Kürtlere dayalı mücadeleyle olmaz. Ulus devlet anlayışıyla verilen mücadelede, Türkiye’deki demokrasi güçlerini bu mücadelenin destekçisi olarak ele alma esastı. Demokratik siyasi mücadele ile çözüm stratejisi esas alındığında, bunu Türkiye demokrasi güçleriyle birlikte gerçekleştirme esas haline gelmiştir. Hala Kürt demokrasi güçleri içinde ulus devlet mücadelesi dönemindeki gibi Türkiye’deki demokrasi güçlerine destekçi düzeyde yaklaşım gösterilmektedir. Bu yanlıştır. Yeni mücadele stratejisini anlamamaktır. Bu da doğru politika ve taktik üretmeme, dolayısıyla mücadelede etkisiz kalma anlamına gelmektedir.
Rêber Apo, 2014 yılında bu yeni stratejiye göre politika ve taktikler ortaya koydu. Bu açıdan HDK ve HDP projesinin pratikleşmesi için perspektifler sundu. Bu perspektifler sonucu HDP etkili bir siyasi güç haline geldi. Şimdi tüm Türkiye’yi kapsayan bu siyasi proje daraltılarak bir Kürt partisi haline getirilmek isteniyor. Tabi ki HDP de DEM de Kürtlerin partisidir. Ama sadece bir Kürt partisi değildir. İkisi arasındaki farkı görmek gerekir. Demokratik Bölgeler Partisi(DBP)’nin misyonu farklıdır. Zaten bir bileşen olarak HDP içinde de yer alıyordu. DEM Parti içinde de yer almaktadır. Eğer DEM Parti, bir Kürt partisi olarak görülür ve böyle ele alınırsa, benimsenen siyasal strateji boşa çıkarılır. Hem farklı bir siyasal strateji izlenecek hem de buna uygun politika ve taktik yaklaşım içinde olunmayacak! Bu, kendini daraltmak ve boşa çıkarmaktır. Öneminden dolayı bundan sonra bu konuyu daha kapsamlı değerlendireceğiz.
Öte yandan demokratik siyasal yollarla Kürt sorununun çözümü stratejisini yürütürken, sadece kendi cephemizden doğru politik, taktik ve ittifaklar politikası yürütmek yetmez. Türkiye’deki demokrasi güçlerinin de en geniş yelpazede bu stratejinin başarısı için konumlanması önemlidir. Demokrasi güçlerini sadece DEM Parti içinde toplamak mümkün olmayabilir. Ancak diğer muhalif kesimleri ve demokrasi güçlerini de Kürt sorununun çözümüne katkı ve destek sunar konuma getirmek ve bu konumda tutmak da önemlidir.
AKP-MHP’nin muhalefeti karşıt hale getirmesi çözüm politikasına dönük bir sabotajdır
Biz demokratik siyaset, barış ve demokratik toplum projesiyle bir demokratik çözüm projesi ortaya koyarken; AKP-MHP iktidarının muhalefeti karşıt hale getirmesi esasında demokratik çözüm politikasına yönelik bir sabotaj olarak görülmelidir. Dünyanın her yerinde sorunların çözümünde en geniş yelpazede destek alınmak istenirken, AKP iktidarı tutumuyla bu sürece destek verenleri de karşıt hale getirme politikası yürütmektedir. Şimdiye kadar yürütülen politikalar bu yönlüydü. En son CHP kongresinin iptali, sürece karşı olmayan, hatta belli düzeyde destek veren CHP’yi etkisiz hale getirerek destek veren muhalefeti yok etmeye çalışmaktadır.
Bu duruma haklı olarak DEM Parti karşı çıkmıştır. Çünkü bugün CHP’ye bunu yapanlar DEM Parti’ye, Kürt siyasi hareketine ve sol güçlere neler yapmazlar ki! Nitekim şimdiye kadar Kürt siyasetine yapılmayan da kalmamıştır. Özgür Özel liderliğindeki CHP’ye yönelik bu tutum Türkiye’de demokratik birikime karşı da bir saldırı olmuştur. Zaten Kürtlere yönelik 100 yıldır izlenen bir politika vardır. Bunun hukukla, demokrasiyle, insanlık değerleriyle hiçbir alakası yoktu. Şimdi bu politika ve yaklaşım başka muhalif kesimlere yönelik de uygulanıyor. Tabi ki Kürtler, Kürt demokrasi güçleri buna karşı çıkacaktır. Çünkü bu politika, yol ve yöntem sonunda en fazla da Kürt siyaseti ve halkına yönelecektir. Bu açıdan DEM Parti’nin bu sadece CHP ile ilgili bir durum değildir, demesi çok doğrudur.
AKP-MHP, Kürtlere yönelik politikasını, demokrasi güçlerini bulaştırmadan yürütmek istiyor. Bu yaklaşımdan bir çözüm anlayışı tabi ki çıkmaz. Bahçeli’nin basında son çıkan metininde olduğu gibi sadece tasfiye ile yoğunlaşan bir politika gün yüzüne çıkar. Muhalifleri ve demokrasi güçlerini bu sürecin dışında tutma politikası iyi niyetli görülemez. Hayra yorulamaz. Böylece zaman zaman söylenen demokratikleşme söylemi demagojiden başka bir anlam ifade etmez.
Türkiye’de Kürdü inkar etme, kültürel soykırımla Türkleştirme politikası çok derindir. Neredeyse kendilerinin varlığını Kürtlüğün yokluğuna kuran bir zihniyet yaratılmış ve her boyutta bunu yaygınlaştırmışlardır. Türk devlet gerçeği ve bunun tüm kurumlara yansıtılması her zaman göz önüne getirilmelidir. Bu açıdan örgütlenme ve mücadele perspektifi her zaman temel gündemimiz ve doğrultumuz olmalıdır. Varlık mücadelesi veren bir halk olarak her zaman bu duyarlılıkta olmak gerekir. Bu konuda hiçbir zaman gevşememek, duyarsız olmamak önemlidir. Kürt halkının özgür ve demokratik yaşama kavuşana kadar her zaman mücadele eden halk gerçeği konumunda olması zorunludur. Zaten böyle bir halk gerçeği olmadan da özgür ve demokratik yaşama kavuşulamaz.