Diyarbakır zindanında gerçekleşen 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu tarihi eyleminden sonra, yeni bir direniş kültürünün temellerinin atıldığını ve giderek kitleselleştiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Ayrıca bu eylemlerin militanların devrime katılım düzeyini tayin ettiğini ve ölçüleri netleştirdiğini öncelikle vurgulamalıyız.
Kürdistan’a hep seferler olmuş, saldırılar, katliamlar, direnişler, kahramanlıklar yaşanmıştır. Kürtler tarihsiz bir toplum değil. En eski halklardan biridir. Ama Med İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra günümüze kadar, binlerce yıldır, merkezi bir devlet kuramadılar. Gerçek anlamda kendisini yabancı işgalden kurtarıp, özgünlüğüyle günümüze gelmediler. Daha çok Pers, Emevî, Abbasî, Selçuklu, Osmanlı gibi büyük devletlerin, imparatorlukların, egemenlerin ellerinde kaldı.
Kürtler kültürlerini, dillerini korudular. Yerelde beylikleri, özerklikleri hep oldu. Dönem “tek millet”, “tek devlet” eksenli kurulan ulus devletler dönemi değildi. İmparatorluklar döneminde de Ortadoğu zengin kültürlerin, inançların beşiğiydi. Kürtler de Ortadoğu’nun en eski halklarından biri olarak uygarlıkların göbeğinde yer alan bir toplumdu. İnsanlığın yerleşik hayata geçmesinde, üretimde ve uygarlığın gelişmesinde büyük katkıları vardı. Ama Önder Apo’nun da dediği gibi Kürtlerin tarihi hep örtük, büyük devletlerin, imparatorlukların gölgesinde kaldı.
Cumhuriyetle beraber yerel özerklik, beylik gibi oluşumlara son verilerek tekçi, inkarcı vahşi bir politika devreye konuldu. Kürtler Türkleştirilerek, tarihten silinerek, sadece toprakları yer altı, yer üstü kaynaklarıyla değil; ulusal varlığıyla birlikte talan edilerek yok edilmek istendi. Kürt ulusal varlığı, Türk ulus yapılanmasının yayılma alanı olarak belirlendi. Kürtlerin adının geçtiği bütün arşivler kapatıldı, inceleme ve araştırılması yasaklandı. Kürdistan halkına karşı işlenen insanlık suçları gizlenmeye çalışıldı. Böylece Kürtlerin varlığı hem gizlenecek hem de beyinlerden ve hafızalardan silinecekti. Bir zamanlar Erdoğan’ın dediği gibi, varlığını düşünmezseniz, Kürtler yok sayılmış olacaktı.
Erdoğan’ın belediye başkanlığı ve öncesinde Kürt sorununa yaklaşımında söylemi biraz daha farklıydı. Başbakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı dönemlerinde ise, “Düşünmezseniz, Kürtler yoktur” söylemini kullanır hale geldi. Bugün ise “Terörsüz Türkiye” diye bir söylem tutturdular. Her ne kadar bu söylem Kürtler tarafından kabul görmese de çözüm için “görüşmeler” yapıyor ve Önder Apo’nun 27 Şubat 2025’de yaptığı ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nı yapmasından günümüze kadar çatışmalar durmuştur.
Önder Apo çözüm için koşulları zorluyor ve buna öncülük ediyor. Ancak TC devletini temsil eden taraf, Kürt kavramını bile kullanmaktan kaçınıyor. Bu şekilde Kürt halkının varlığını inkara devam etmiş oluyor. Çözüm adına yine, ‘Şark kurnazlığı’na baş vurularak Kürtlerin varlığının içte ve dışta kabul görmesinin, meşrulaşmasının, anayasal bir zemine oturtulmasının önüne geçilmek isteniyor. Yine Kürtlerin tarihsel varlığı, hak arayışları, meşru talepleri ve 40 yıldan fazla süren meşru savunma savaşına karşı yürüttükleri özel-kirli savaşı da ‘Teröre karşı mücadele’ olarak kabul ettirmeye çalışıyorlar.
Devlet böyle kurulmuş, zihni ve ruhi şekillenmeleri buna göre oluşmuş. TC’nin kuruluşundan bugüne kadar onlarca hükümet kurulmuş ama bu zihniyet ve yok etme stratejisi değişmemiştir. Dünya genelinde kurulan-yıkılan sistemler olmuştur. 1917’de kurulan Sovyetler ve 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan sosyalist blok 1990’larda çözülmüştür. TC ise değişmez olarak kalmış ve onu yönetenler trilyonları halkımıza karşı yürüttüğü özel-kirli savaşa akıtmışlardır ama gelinen yerde Kürt halkı hala ayakta ve özgürlüğünü isteme hakkından vazgeçmiş değildir.
TC 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan NATO’ya üye oldu. ABD ve Avrupa devletlerinin desteğini de alarak ordusunu NATO’nun ikinci büyük ordusu haline getirdi. Bugüne kadar ancak NATO’nun desteğiyle ayakta kalabildi. PKK’ye karşı yürüttüğü özel-kirli savaşı da NATO’dan aldığı güç ve destekle bugünlere kadar getirebildi. Bu kapsamda PKK, NATO ve üyesi olan devletlerin hedefi haline getirildi. ABD ve Avrupalı devletler tarafından PKK ‘Terör örgütleri’ listesine alındı. Böylece Kürdistan özgürlük ve demokrasi mücadelesine karşı bütün uluslararası yollar kapatılmaya, ‘terör’ hareketi olarak kabul ettirilmeye ve haklı olan arayışları meşruiyet dışına itilmeye çalışıldı. Kürtlere karşı yapılan her türlü baskı, saldırı onaylanır, kabul görür bir hale getirilmek istendi. Kürdistan halkının karşı karşıya kaldığı bu soykırım politikaları ve saldırılara herhangi bir tutum ve tepki gösterilmedi.
‘Barış ve Demokratik Toplum’ projesinin temel bir gündem olarak öne çıktığı bir süreçte bulunuyoruz. Önder Apo’nun öncülük ettiği bu proje ile 40 yılı aşkın bir süredir süren savaşa son verilmek istiyor. Ama ABD, Avrupa Birliği ile birlikte birçok devlet bu projeyi sadece olumladıklarını belirtmekle yetindiler. Bugüne kadar bu açıklama dışında herhangi bir girişim ve aktif bir destek sunan olmadı. Üçüncü bir taraf ve gözlemci olma gibi bir girişimde bulunanlar çıkmadı. Türk yönetimi ise her şeyin her koşul altında kendi inisiyatifinde, kontrolünde olmasını istiyor. Türkiye’yi yönetenler hep tek taraflı olarak Kürdistan üzerinde mutlak tasarruf sahibi olarak hareket etmek istemiş ve bu tutumlarında herhangi bir değişikliğe gitmemişlerdir. Kürdistan’da her şeyi yapmayı kendilerine tanınan ‘tanrısal bir hak’ olarak görmüşlerdir. Her ne kadar Avrupa Devletleri demokrasiden, insan hakları şartlarından söz etse de bunun TC için bir önemi ve anlamı olmamıştır.
12 Eylül 1980 sömürgeci askeri faşist darbesi döneminde Diyarbakır zindanında yaşananlar bu dünyanın aynası olmuştur.
12 Eylül darbesini yapanlar ABD ve NATO’nun onayını almış generallerdi
Türkiye’de 12 Eylül darbesini yapanlar ABD ve NATO’nun onayını almış generallerdi. Türkiye aynı zamanda ABD ve NATO için “ileri bir karakol” rolünü oynamaktaydı. 12 Eylül darbesinin yapılmasının bir nedeni de NATO’nun Güneydoğu kanadının güvenceye alınabilmesi ve Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’ya inerek güçlenmesinin önüne geçmekti. Dolayısıyla Türkiye’de darbeyi tezgahlayanlar 12 Eylül faşist darbesiyle birlikte Kürdistan’da, Diyarbakır zindanlarında yapılan işkencelerden haberdar olmaması mümkün değildi.
12 Eylül 1980 darbesinin diğer bir nedeni de Türkiye ve Kürdistan toplumsallığında yaşanan değişim ile ideolojik ve siyasal söylemlerde sosyalist, devrimci, demokrat ve yurtsever düşünce ve eğilimlerin kat ettiği büyük gelişmeydi. Aslında bu gelişmeler 1960’lı yılların sonlarına doğru kendisini göstermeye ve gündemin ilk sıralarında yerini almaya başlamıştı. Yağma, talan, sömürü ve soygun ilişkisine dayanan kapitalizmin kendi düzenini geliştirmesine bağlı olarak şehirlere doğru göçün yaşanması, işçi, emekçi kesimlerde yaşanan yoğunlaşma ve açılan üniversitelerde devrimci gençlik hareketlerinin gelişmesi yaşanan toplumsal ve siyasal gelişmelere rengini vermişti. Böylesi bir dönemde 1968 Avrupa gençlik devriminin gelişmesi Türkiye’de devrimci gençlik hareketlerinin fitilini ateşleyerek yeni toplumsal ve siyasal gelişmelerin önünü açmıştı. Mahir Çayan, Deniz Gezmiş ve İbrahim Kaypakkaya da böyle bir süreçte öne çıkan devrimci gençlik önderleri arasında yerlerini almışlardı.
Toplumsal hareketlerin canlandığı sürece ordu yine müdahalede bulundu. 12 Mart 1971’de generaller muhtıra vererek yönetimi değiştirmeyi sağladı. Askeri faşist müdahaleyle birlikte Nihat Erim başkanlığında yeni hükümet kurulmuş ve devrimci, ilerici güçlere karşı balyoz harekâtı başlamıştı. Türkiye ve Kürdistan tam bir askeri kışlaya çevrilmiş, toplu tutuklama, işkence ve katliamlar günlük sıradan olaylar haline getirilmişti. Pusularda, çatışmalarda, idam sehpalarında, işkencelerde Mahir Çayan, Deniz Gezmiş ve İbrahim Kaypakkaya’nın da aralarında bulunduğu onlarca devrimci katledilmişlerdi.
12 Mart 1971 askeri müdahalesinin ardından, 1973’ün başlarından itibaren Önder Apo büyük bir çabayla devrimci gençlik mücadelesinin yeniden toparlanması için harekete geçti. Bu yıllar Türkiye ve Kürdistan devrimcileri açısından yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Böyle bir başlangıcın yaşanmasında başta Vietnam olmak üzere Güneydoğu Asya, Güney Amerika ve Afrika’da gelişen devrimci mücadelelerin, ulusal kurtuluş hareketlerinin başarıya ulaşmasının payı vardır. 12 Eylül 1980 sömürgeci, askeri faşist darbesine kadar Türkiye, Kürdistan ve dışarıda yaşanan sürece damgasını vuran da böyle bir gerçeklik olmuştur.
1981 sonlarında Esat Oktay Yıldıran dönemi başlayacaktı
Cuntacı generaller birçok gerekçe göstererek yaptıkları 12 Eylül darbesiyle birlikte, Kürdistanlı ve Türkiyeli devrimcilerin ortadan kaldırılması gereken bir tehlike olarak ilan ederek topyekûn saldırıya geçtiler. Diyarbakır Zindanı da bu saldırıların en vahşice yaşandığı hedefler arasında yer almıştır.
Diyarbakır zindanına alınanların büyük çoğunluğunu PKK’li tutsaklar oluşturuyordu. Bu tutsaklar arasında PKK’nin öncü kadroları ile birlikte görev ve sorumluk almış, aktif çalışmalar yürütmüş çok sayıda kadro ve militan bulunmaktaydı. Polisin ve jandarmanın, istihbarat örgütlerinin yaygın biçimde yaptığı operasyonlarda gözaltına alınarak tutuklananlar Diyarbakır zindanında toplandılar. PKK dışında Türkiyeli farklı sol hareketlerde yer alanlar ile Kürt küçük burjuva reformist milliyetçi gruplardan olanlar da tutuklular arasındaydı. Ayrıca 12 Eylül darbesini yapan faşist generallerin kendilerine meşruluk kazandırmak için başvurdukları demagojiler için dayanak oluşturma temelinde göstermelik olarak zindanlara alınanların varlığı da söz konusuydu.
Kendi içerisinde böyle bir bileşimi barındıran Diyarbakır zindanında uygulamaya konan politikalar ise tamamen özel-kirli savaşa göre belirlenmişti. O nedenle daha önce Özel Harp Dairesi Başkanlığı yapmış ve sonrasında Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde Cumhurbaşkanlığı Sekreterliği görevini üstlenecek olan Kemal Yamak 7. Kolordu komutanı olarak atandı. Diyarbakır’a atamalar amaca göre özel olarak yapıldı. Bunlardan birisi de Cezaevi iç emniyet amiri olarak atanan Esat Oktay Yıldaran’dı.
Diyarbakır zindanında saldırılar 12 Eylül darbesinden hemen sonra başlamıştı. Buna karşı tutsaklar direnişe geçmişlerdi. 1981 yılına girişle birlikte koğuşlara baskınlar düzenlenmiş ve direnen yüzlerce tutsak hücrelere doldurulmuştu. Ama direnişte geri atılmış bir adım yoktu. Ancak sonuçları ağır olan, asıl saldırılar 1981 Şubat ayının sonlarına doğru Esat Oktay Yıldıran döneminde başlayacaktı.
O dönem zindanlara doldurulan tutsakların deneyimleri yoktu. Çoğu daha önce hiç gözaltına alınmamış ve cezaevine girmemişlerdi. Buna rağmen PKK’li tutsaklar hiç tereddütsüz direnme kararı aldılar. Yaşanmış olan Kürt halk direnişlerinde yapılan işkence, yargılamalar ve zindanlarda tutsaklara reva görülen yaşama dair de elde dişe dokunur bir bilgi yoktu. Cibranlı Xalit Bey kurşuna dizilmiş, Yusuf Ziya, Şeyh Sait, Seyit Rıza gibi onlarca Kürt ileri geleni idam sehpalarında katledilmelerine rağmen, onlara ait bilgiler devletin arşivlerinde dünyadan ve Kürtlerden gizlenmişti.
O nedenle de zindanlarda asıl olarak tecrübe yaşanılarak edinilecekti. Yine Vietnam, Çin devrimlerini, Avrupa ve Balkanlardaki Partizan mücadeleleri içerisinde işkenceleri, zindanları anlatan kitaplardan/romanlarından öğrenilenlerin yakıcılığı da ancak o zaman anlaşılmış olacaktı.
Nasıl ki, zindanlarda başlatılacak direniş için tecrübeye yaşanarak ulaşılacaksa, dışarda da dayanılacak ve güç alınacak ne örgütlü bir halk hareketi ne de çalışmalarını, direnişini aktif kılarak bir örgütlülük vardı. Aksine bir sessizlik, içe büzülme ve kendini koruma hakim bir yaklaşım olarak öne çıkmıştı. PKK, 12 Eylül öncesinde Önder Apo’nun yaptığı stratejik belirleme ve attığı adımlarla kadrolarının bir bölümünün tutsak düşmesinin önünü alarak, örgütsel varlığını ve asgari de olsa çalışmalarını kesintiye uğratmadan sürdürmeyi başarmıştı.
Darbeci generaller 12 Eylül’le birlikte resmi olarak sadece Kürdistanlı ve Türkiyeli devrimcilere doğrudan savaş ilanında bulunmamıştı. Demokratik kitle kuruluşları ve sendikaları da kapatarak mal varlıklarına el koymuş, yöneticilerini zindanlara almış, her türlü grev, boykot ve gösteriyi yasaklamıştı. Bununla birlikte sistem içi de olsa muhalif gördüklerini de hizaya getirme stratejisini devreye koymuştu. Hatta birçok parti Genel Başkanı ve ileri gelenlerini zindanlara aldıkları gibi, uzun süre siyaset yasaklı hale getirmişlerdi. Parlamento kapatılmış, anayasa ortadan kaldırılmış, bütün yetkiler askeri cuntada toplanmıştı.
Diyarbakır zindanlarında tutsaklar, 12 Eylül sonrasında son derece sistemli ve özel bir politikanın hedefi oldular. Başlatılan işkenceleri böylesi bir ortam ve dönem içerisinde karşıladılar. Yine de saldırıların şiddetine karşı direnişler de büyük oldu.
1981 Mart’ında başlatılan Ölüm Orucu Direnişi böyle bir gerçeklik içerisinde anlam buldu. Ölüm orucu 43 gün son derece ağır bir atmosferde sürdürüldü. İşkencelere hiç ara verilmedi. 43 gün sonra Esat Oktay’ın işkence yapılmayacak ve siyasi savunmalara karışılmayacak yönünde verdiği sözler üzerine sonlandırıldı. Ancak verilen sözler hiç tutulmadı, işkenceler devam etti.
Bilinen korkunç, dehşet verici Diyarbakır Zindan sisteminin çarkı dönmeye devam etti. İşkence, ölüm, aklını yitirenler vb. yıllarca birbirini izledi. Edinilen sonuçlardan hareketle birçok yol ve yönteme başvuruldu. Mayıs ayında fiili direniş sonlansa da direniş ateşi söndürülemedi, içten içe yanan bir kor halinde kaldı. Apocu kadrolar hiçbir zaman teslim olmayı, ihanet etmeyi, emir altında yaşamayı hazmetmedi.
Diyarbakır zindanında nicelik olarak fazla olmasa da hemen hemen bütün grup, parti ve örgütlerden olanlar da vardı. Ama esas olarak hedeflenen PKK’li, Apocu kadrolardı. 21 Mart günü Newroz’u karşılayan Mazlum Doğan’ın eyleminin ardından, 17 Mayıs’ı 18 Mayıs’a bağlayan gece Dörtlerin bedenlerini ateşe vererek gerçekleştirdikleri eylemi takiben 1982 14 Temmuz günü başlayan Büyük Ölüm Orucu eylemine bu koşullarda varıldı.
- Hayri Durmuş ve Kemal Pir arkadaşın öncülüğünde eylem başlatıldı. Önderlikle yoldaş olan, tanıyan, tartışan, hareketi kuran, kurucu kadrolardan olan bu arkadaşlar; kişilikleriyle, inançlarıyla, düşünceleriyle, yaşam tarzlarıyla birer devrimci önderdiler. Diyarbakır zindanında sadece PKK kadroları ve sempatizanlarının değil, diğer hareketlerin de yöneticilerinden, kadrolarına varıncaya kadar herkesin umut ve beklentileri onların üzerindeydi. Onlar dışında ne kimseden ne de kendi hareketlerinden böyle bir beklentileri yoktu. Hayri ve Kemal bir çıkış yapacaklar, bu çarkı kıracak ve durduracaklar beklentisi hakimdi. Böylece insani bütün değerleri ayaklar altına alan, sınır tanımaz, dehşet veren bir işkence ve imha sisteminin parçalanacağına dair inanç kırılmadı, umut ve beklenti hep var oldu.
Canhıraş bir halde günler geçiriliyordu. İnsanlar kendi varlığını inkara, ihanete, pişmanlığa zorlanıyordu. Bağırsan sesin çıkmıyor, sesin çıksa duyan olmuyordu. Duyan olsa da harekete geçecek ne gücü ne de cesareti kendinde görüyordu. Yaşanan kötü bir zamandı. Gerçekten yaman bir zamandı. Tutsakların çoğu gençti. Fazla deneyimleri yoktu. Büyük bir zorlanma vardı. Yüzler asık, hal yamandı! 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu eylemi işte böyle bir ortamda gündeme geldi.
- Hayri Durmuş eylemin gerekçesini mahkemede açıkladı: “Defalarca dile getirdik. Diyarbakır zindanında ‘cesetler çıkıyor ama buna karşı herhangi bir önlem alınmadı. Bir davayı savunuyoruz. Bu dava için hakkımızda ağır cezalar istiyorsunuz. Ama davamızı savunmamıza olanak tanımıyorsunuz. Bu şartlarda yaşamanın bir anlamı yok, onun için ölüm orucuna başlıyorum” dedi. Kemal Pir yerinden kalkarak Hayri’ye katıldığını ve Büyük Ölüm Orucu eylemine başladığını ilan etti. Ali Çiçek de mahkemede eyleme katılacağını açıklayan arkadaşlardan oldu. Ve Büyük Ölüm Orucu eylemi kararlılıkla, hiçbir ikircikliğe düşmeden, gayet soğukkanlı, bilinçli, huzur içinde yürütülerek başarıya ulaştırıldı.
14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu eyleminde dört yoldaş; Kemal Pir, M. Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek şehit düştü.
Mazlum, Kemal ve Hayrilerin yerleri hiçbir şekilde doldurulamadı. Bu arkadaşların şehadeti PKK ve Kürdistan Devrimi için büyük kayıptı. Önder Apo bu büyük ölümsüz öncüleri her zaman anmakta ve militanlığın ölçüsü olarak göstermektedir. Bu arkadaşlar halka, kadrolara öncülük yapacak güçte, örgütçü, propagandacı, eylemci, ideolojik ve teorik gelişkinliğe sahiplerdi. Sorumluluk duyguları çok güçlüydü. İnanılmaz derecede en üst düzeyde bir iradeye sahip, çok yönlü özellikleriyle dönemin öncülüğünü yapacak önder devrimciydiler. Diyarbakır zindanında imha çarkının döndürüldüğü, tanrıların çıldırdığı, insanlığın kaybedildiği, kötülüğün ve dehşetin kol gezdiği bir ortamda her türlü kötülüğe set çeken oldular. Her oyun ve zorbalığın gelip kendilerine çarptığı, sarsılmaz, yenilmez bir iradeyi temsil ettiler.
Tarihsel hesaplaşma, saldırıları püskürttü
O tarihsel hesaplaşma, bir ulusun öncüsünü yok etme, iradesini kırma saldırılarını püskürttü. Kırılan, yenilen, geri adım atan 12 Eylül faşist, soykırımcı, ırkçı sistemi oldu. Bu direniş kültürü, mirası doğal ki, onlarla sınırlı kalmadı. Bütün tutsaklar için ilham kaynağı ve izlenecek yol oldu. Dışarıda bütün parti kadrolarının moral ve cesaret kaynağı oldu. Önderliğe en fazla katkı sunan, herkesin yönünü devrime ve ülkeye çevirerek, büyük bir birleştirici, harekete geçirici güç oldular. Bu direniş geleneği bütün zindanlara yayıldı ve günümüze kadar etkinliğini sürdürdü.
Zindanlar hep Kürt tutsaklarla dolmaya devam etti. Dağda, şehirde özgürlük ve demokrasi için mücadele edenler; öncüsü, kadrosu, gerillası, taraftarı, yurtseveri denmeden içeri atıldılar. Kadını, erkeği, yaşlısı, genci, çocuğuyla zindanlara dolduruldu. AKP iktidarında da zindanlara atılanların sayısı 12 Eylül 1980 faşist darbesinde atılanları aştı. Türkiye’de zindanların sayısı giderek artırıldı ve hep yeni modelleri inşa edildi. Tutsakları yalnızlaştırmak ve izole etmek için fiziki olarak tecridin yolları hep arandı ve denendi. Eskiden daha çok illerde, büyük şehirlerde cezaevleri yapılırdı. Şimdi ilçelere kadar yeni cezaevleri inşa edildi, yaygınlaştırıldı. Türkiye bir cezaevi zengini oldu!
Kürt tutsaklar zindanlardan, dört duvar arasından çıkmayı hayal bile edemeyecekler! Çıkan olsa da uzun süre kendilerini ayakta tutamaz hale getirilecekler, biçiminde insanlık dışı hedefleri gerçekleştirmek için otuz yıl hapiste yatıracak yasalar çıkardılar. O kadar vahşi ve adaletsiz oldular ki, otuz yıl yatmış insanlara hala pişmanlık dayatılacak ve tahliyeleri sürekli ertelenecek! Sınır ve ölçü tanımaz bir düzeyde devleti yönetenler Kürtlere; ‘yaşarken tutsaklık, öldüklerin de özgürlük’ diyerek; insani olan her şeyden uzak, sınırsız bir kin ve düşmanlıkta ısrarını koruyarak bugünlere kadar getirdi.
Kemal Pir, M. Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek’in şehadete ulaştığı Büyük Ölüm Orucu eylemi; genç yaşta da olsa insanların düşüncelerine, amaçlarına, nasıl bir iradeyle bağlı kalacağını, en zor ölüm biçimlerinde de en büyük güç ve silahın insan olduğunu gösterdi. İnsani değerlerin, erdemlerin orduların, zor aygıtlarının tüm dehşet ve yaşattığı acıların üstesinden gelebileceğini ispatladı. PKK’de militanlık ölçülerinin ne olduğunu tartışılmaz biçimde gözler önüne serdi. PKK militanlığı bu hamurla yoğruldu. Mayası direniş oldu. Böyle kabul gördü.
Önder Apo, 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu eylemini, ölümsüz şehitlerini hep hafızalarda, bilinçlerde canlı tuttu, unutulmalarına müsaade etmedi. Onları hep amansız bir şekilde yürüttüğü mücadelede yaşattı. Direnişi ve militanlarını kültür haline getirerek toplumsal bir eğitim ve geleneğe dönüştürdü. 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Şehitleri’nin anısına verdiği yanıt yenilmez bir militanlık ve aşılmaz bir irade yaratmak oldu.
12 Eylül karanlığına ışık olanlar, direniş tohumlarını ekenler bugün Kürdistan’da kahramanlık ölçülerine erişen bir halk yarattılar. Artık Kürdistan’da sadece kahramanlardan değil, kahramanlaşan bir halktan söz edilmektedir. Binlerce militanı, gerillası gözünü kırpmadan ölüme yürüyerek destanlar yarattı. Kürdistan dağları onların kanıyla sulandı. Kürdistan tarihine damgalarını vurdular, yenilmez bir hareket yarattılar. Kürt mirleri, bey ve ağaları böyle bir tarih yaratamadılar. Bu yenilmezliğe imza atanlar yoksul, emekçi kadını ve erkeğiyle Kürt çocuklarıydı. Onlar Kürdistan’da yeni bir tarih yazdılar.
Hayri ve Kemaller şehadetleriyle yerleri doldurulamaz bir boşluk bıraktılar. Arkasına NATO’yu, dünya gericiliğini almış TC’ye karşı 50 seneyi bulan kesintisiz bir direniş ve savaşın bugünlere kadar gelmesine öncülük ettiler. En önemlisi de böyle görkemli bir direniş geleneği yarattılar.
Kürdistan’da 14 Temmuz direniş ruhu, kültürü birçok boyutuyla incelenebilir ve daha kapsamlı sonuçlara ulaşılabilir. O zaman daha iyi görülecek ki, 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu eylemi gibi güçlü bir ideoloji, amaca bağlılık, yaşam ve dava birbirini tamamladığında üstesinden gelinemeyecek bir zorluk kalmaz. Kararlı bir duruşla, inanılan lider ve öncü partiyle dünyanın en görkemli direnişi ve eyleminin sahibi haline gelinerek olayların yönünü değiştirerek yeni bir tarih yazmak mümkündür. Ve Kemal Pir, M. Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek bunu başardılar; ölümsüzleştiler!
Büyük Ölüm Orucu direniş şehitleri görev ve sorumluklarının bilinciyle hareket ettiler. Duygu ve düşünce yoğunluğu sadece güncel olanla sınırlı değildi. Yaptıkları eylemin sonuçlarını öngören ve nereye varılacağının bilincindeydiler. Tarihi toplumsal bilince sahiptiler. Toplumda erimeyi ve toplumu kendinde yoğunlaştırmayı esas aldılar. Bu anlamda toplum onlarda, onlar tarih ve toplumla buluşmuşlardı. Yeni bir Kürdistan tarihi böyle bir hakikat üzerinden yazılmaya başlandı ve onun parçası haline gelindi. Kürdistan’da devran dönmeye, tarihi dönüşümlere, değişimlere kapılarını açar hale getirildi.
Kürdistan’da hala soykırım tehlikesi var. İnkâr, imha ve soykırımcı zihniyet terk edilmiş değil. Fakat ona karşı bir bilinç, kültür ve direniş geleneği de oluşturulmuştur. Zindanlarda, dağda, yurt içinde ve dışında 14 Temmuz direniş ruhu, geleneği, kültürü böyle bir sonuca yol açmıştır. Temel güçlü ve sağlam atılmıştır. Bu yolda yürünerek bugünlere gelinmiş ve Komünalist Yoldaşlık Hareketine dönüşmüştür. Dünya insanlığının ufkunu açan kadın eksenli özgürlükçü, eşitlikçi, sosyalist temelde varlık korunarak bu doğrultuda yürüyüşe devam edilmektedir.
14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direniş ve Şehitleri her zaman mücadelemizde yaşayacak ve bizlere önderlik yapmaya devam edecektir!