ŞİMDİ DEMOKRATİK CUMHURİYET ZAMANI

ekleyen Komînal

2 Ağustos 1990 tarihinde Irak’taki Saddam Hüseyin yönetiminin Kuveyt’i işgaliyle başlayan Üçüncü Dünya Savaşı, ABD ve İsrail ile İran arasında yoğunlaşan siyasi ve askeri çatışmalar olarak sürüyor. Kuşkusuz bu savaş tüm Ortadoğu devletlerini içine almış bulunuyor ve bütün dünyayı etkiliyor. Afganistan’dan Ukrayna’ya kadar yaşanan savaşlar da bunun birer parçası oluyor. Kürdistan ve Türkiye’nin bu savaşın merkezinde bulunduğunu artık herkes görebiliyor ve de kabul ediyor.

1990-91 Körfez Savaşı’yla başlayan sürecin yeni bir dünya savaşı olduğunu ve bunun Sovyetler Birliği’nin çöküşüne dayandığını, bu savaşın daha çok sömürü ve kâr peşinde koşan ulus üstü küresel sermaye sistemi ile yirminci yüzyılın ulus-devlet statükoculuğu arasındaki bir savaş olduğunu ilk kez ve kapsamlı olarak Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan değerlendirmiş bulunuyor. Bugün doğrudan İran üzerinde yoğunlaşmış olan savaş ve farklı devletlerin İran’daki savaşa ilişkin daha net açığa çıkan politik tutumları bu gerçeği açık bir biçimde herkese gösteriyor.

Üçüncü Dünya Savaşı’nın, zamanın ABD yönetimi tarafından 1992’de ilan edilen “Yeni Dünya Düzeni” tanımlaması ile bir stratejiye kavuştuğunu belirtebiliriz. Bu stratejiye göre, yeni dünya düzeni ABD öncülüğünde ve ABD çıkarlarını esas alma temelinde yeniden yapılanacaktı. Çünkü Sovyetler Birliği ile yaşanan ‘soğuk savaşı’ ABD kazanmıştı ve dünya nizamı da buna göre yeniden yapılanmalıydı! Bazı çevreler bu durumu “ABD İmparatorluğu” olarak da ifade ettiler. Bunun aksini Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan savundu; ABD öncülüğünün Sovyetler Birliği ile mücadele kapsamında oluştuğunu, dolayısıyla yıkılan Sovyetler Birliği’nin aşılan ABD olacağını belirtti. Şimdi İran savaşında yaşanan ABD çıkmazı, İngiltere ile yaşadığı politika farklılığı ve adeta Çin’den yardım dilenen tutumu bu gerçeğin herkes tarafından görülmesini sağladı.

Söz konusu savaş, 1990’lı ve 2000’li yıllarda Basra Körfezi çevresinde yoğunlaştı. Esas olarak da Irak savaşı olarak yaşandı. Afganistan savaşıyla birlikte Körfez’in yeni ABD düzenine göre yeniden yapılandırılması çabalarına sahne oldu. Var olan Arap direnci kırılarak, yirmi birinci yüzyılda Ortadoğu siyasi yapılanması projesi olan ‘İbrahimi Anlaşma’nın temelleri atıldı. Bu durum, aynı zamanda Hindistan’dan başlayıp Basra Körfezi’nden geçerek Doğu Akdeniz üzerinden Yunanistan’a ulaşmayı hedefleyen küresel enerji yolunun temelinin atılması anlamına da geliyordu. Nitekim söz konusu anlaşma da enerji yolu da 2023 yılından itibaren kamuoyuna açıklanarak ifşa edildi.

Savaş, 2010 yılından itibaren Mısır, Sudan ve Libya merkezli olmak üzere Kuzey Afrika bölgesinde yoğunlaştı. Buralarda da Sovyetler Birliği’nin varlığı temelinde oluşan siyasi yapılar dağıtılarak tüm saha küresel sermayenin sınırsız hareketine ve sömürüsüne açık hale getirilmeye çalışıldı. Böylece Rus Ekim Devrimi’ne ve Sovyetler Birliği’nin varlığına dayalı olarak ortaya çıkan siyasi yapılanmalar tasfiye edilip, Arap sahasındaki ulus-devlet statükoculuğu büyük ölçüde aşıldı. Irak’taki Saddam Baasçılığı, Mısır’daki Nasırcılık, Libya’daki Kaddaficilik yıkılarak etkisiz hale getirildi.

Kuşkusuz 7 Ekim 2023 tarihinde başlayan Gazze Savaşı, Kuveyt ve Irak’ta başlamış olan Üçüncü Dünya Savaşının yeni bir aşamasıydı. Esas olarak Suriye’deki Esad Baasçılığ’ını ortadan kaldırmayı, İran’ın Ortadoğu’da oluşturduğu ‘Şii Hilali’ni yok etmeyi hedefliyordu. Böylece Körfez’den başlayıp Kuzey Afrika’ya yayılan yeni hegemonya, Doğu Akdeniz’e de ulaşıp buraları da içine almış olacaktı. Nitekim 24 Temmuz 2015 tarihinden itibaren Türk Devleti’nin Kürdistan’da yürüttüğü askeri saldırılara benzer bir saldırı ile Hamas, Hizbullah ve Esad egemenlikleri yıkıldı. Böylece Arap dünyasındaki ulus-devlet statükoculuğunun son kalıntıları da ortadan kaldırılırken, aynı zamanda İran’ın Şii Hilali de yok edilmiş oluyordu.

Bunlar sonucunda 2025 yılı haziranından itibaren savaş doğrudan İran’da yürütülür hale geldi. ABD ve İsrail’in on iki gün boyunca yürüttüğü çok yoğun hava saldırıları ile İran yönetimine çok ağır darbeler vuruldu. Fakat İran rejimi söz konusu bu saldırılarla yıkılmadı ve özellikle İsrail’i hedefleyen askeri mukavemet de geliştirdi. Sonuçta tarafların diyalog arayışları devreye girdiyse de bu durum fazla uzun sürmedi. 28 Şubat 2026 günü doğrudan Ali Hamaney’i hedefleyen saldırı ile savaş yeniden yoğunlaştı ve bu saldırı dalgası da kırk gün civarında sürdü. Bu son saldırı ile çok sayıda üst düzey yönetici öldürülerek İran yönetimine çok daha ağır darbeler vuruldu. Umumi kanaat, Dini Lider Ayetullah Al Hamaney de öldürüldükten sonra İran rejiminin çökeceği yönünde olsa da bu durum gerçekleşmedi ve yeniden görüşmeler süreci başladı.

 

İran’da mücadele henüz sonuçlanmadı

Şimdi ABD ile geriye kalan İran yönetiminin 14 maddelik bir metinde anlaştığı söylense de İran’da mücadele henüz sonuçlanmadı. Kaldı ki söz konusu metnin imzalanıp imzalanmadığı da henüz net değil. Bu satırlar yazılırken, söz konusu anlaşma metninin imzalanmasının ertelendiği haberleri tüm yayın organlarında yer alıyordu. Ayrıca bunun iki aylık bir oyalama olduğu, ABD ve İsrail tarafının askeri saldırıları geliştirip İran rejimini tümden yıkmada kararlı olduğu biçimindeki bilgiler de açık ortamda çok fazla dolaşıyor. Yani İran savaşı kesin olarak henüz bitmiş değil. Çatışmanın askeri boyutu sona ermiş olsa bile İran’da mücadele sonuçlanmış ve İran’ın durumu netleşmiş olmaktan uzaktır.

Kuşkusuz ABD-İsrail ittifakı ile İran arasındaki savaşı 2025 haziranındaki on iki gün ve 2026 baharındaki kırk gün ile sınırlayamayız. Kaldı ki 7 Ekim 2023 tarihinde başlayan Gazze savaşından sonraki süreç ile de sınırlayamayız. ABD-İsrail hegemonyasının 1990-91 Körfez savaşıyla başlattığı Üçüncü Dünya Savaşı’nın önemli taraflarından biri kuşkusuz mevcut İran rejimiydi. İran baştan itibaren Üçüncü Dünya Savaşı’nın içinde ve onun çok önemli bir tarafıydı. Fakat son yıla kadar bu savaşı daha çok ‘vekil güçler’ eliyle yürütürken, 2025 haziranından itibaren doğrudan savaş yürütür hale geldi.

Bilindiği gibi, Birinci Dünya Savaşı’nın galibi olan İngiltere tarafından 1925’te yeniden oluşturulan İran Şahlığı, Ortadoğu bölgesinin önemli bir gücü ve bölgede ulus-devlet örgütlenmesinin de öncülerindendi. İkinci Dünya Savaşı ardından Şahlık rejiminin uygulamaya çalıştığı “Ak Devrim”, aslında İran’da ulus-devlet yapılanmasını tamamen egemen kılmak ve Ortadoğu’da bu yönlü gelişmeleri desteklemek amacını güdüyordu. İran toplumunun büyük tepkisi, işbirlikçi Şahlık rejiminin işte bu temeldeki ağır baskı ve sömürüsüne karşıydı ve bunu da dinci Humeyni Hareketi değerlendirerek, diğer muhalifleri de etrafında birleştirip 11 Şubat 1979 Devrimi’nin gerçekleşmesini sağladı. Bu temelde kurulan İslam Cumhuriyeti de varlığını adeta ABD ve İsrail karşıtlığına bağladı. Kısaca İran İslam rejiminin ABD ve İsrail karşıtlığı baştan itibaren vardı ve bu durum 1990’dan itibaren yaşanan dünya savaşıyla birleşti.

Küresel sermaye sisteminin İsrail’in varlığı ve hegemonyası temelinde Ortadoğu’yu yeniden yapılandırma saldırılarının başta gelen hedeflerinden biri hep İran oldu. İran İslam rejimi hem ABD ve İsrail karşıtıydı ve hem de bölgede değiştirilmek istenen ulus-devlet statükosunun temel bir gücüydü. Başta Almanya ve Fransa olmak üzere çeşitli Avrupa devletleriyle ticari ilişkilerini sürdürerek, Rusya ve Çin gibi devletlerle ABD karşıtı ilişki ve ittifaklara girerek, başta Türkiye olmak üzere ulus-devlet statükocusu tüm güçlerle ve ABD karşıtı sol çevrelerle ilişki ve ittifak geliştirerek, Üçüncü Dünya Savaşı’nın aktif bir tarafı olup ABD ve İsrail saldırılarına karşı mücadele etmeye çalıştı. Şimdi de son bir yıldır doğrudan bir savaş durumunu yaşıyor.

ABD-İsrail ittifakı ile İran arasında yaşanan savaş üzerine ilginç değerlendirme ve tartışmalar yapılıyor. En önemlisi, iki taraf da söz konusu savaşı kendisinin kazandığını iddia ediyor. İran tarafı ağır saldırılar karşısında yıkılmamayı bir zafer etkeni sayarken, ABD-İsrail tarafı ise İran rejimine vurduğu darbeleri ve verdiği zararları zafer etkeni sayıyor. Halbuki İran rejimi söz konusu savaşta çok ağır darbeler yedi ve kendini eskisi gibi sürdürmesi artık mümkün değil. ABD-İsrail ittifakı ise, çok övündükleri teknikleriyle hedefledikleri İran rejimini yıkma sonucuna ulaşamadı. İsrail yönetimi dünyadan iyice tecrit olurken, Trump politikaları “ABD İmparatorluğu”nu adeta sona erdirdi. ABD’nin Ukrayna savaşına dayalı olarak Avrupa üzerindeki etkinliğini İran savaşı önemli ölçüde zayıflattı. Artık ABD etkinliğine dayalı tek kutuplu bir kapitalist dünya yok. İran savaşı kapitalist dünyanın çok kutuplu olduğu gerçeğini herkese gösterdi.

Mevcut durumda ister savaş sürsün isterse uzlaşma biçimleri gelişsin, artık ABD eskisi gibi hareket edemeyecektir; tersine kendisine daha çok müttefik bulmaya ve mevcut mücadeleyi müttefikleriyle paylaşmaya çalışacaktır. İran rejiminin ise olduğu gibi sürmesi mümkün olmayacak, giderek önemli bir değişimi yaşayacaktır. Şimdi birçok çevre tarafından esas olarak bu gelişmelerin nasıl yaşanacağı tartışılmaktadır. Örneğin ABD yönetimi kimlerle ne tür uzlaşmaları esas alacaktır? İran’da değişim nasıl yaşanacak ve bunda kimler nasıl rol oynayacaktır? Üzerinde tartışılan konular esas itibariyle bunlar olmaktadır.

Dikkat edilirse, ABD tarafı ile İslam Cumhuriyeti tarafı sözlerini fazlasıyla söylemiştir, ancak İran toplumu tarafı henüz sözünü söylememiştir. Oysa İran halkları devrimci ve İran toplumu dinamiktir. İran’da başta gençlik ve kadınlar olmak üzere güçlü bir sivil toplum gerçeği vardır. Bu toplum defalarca ayaklanıp yönetim değişikliği yapmayı başarmıştır. Tahran üniversitesi etrafında yaşanan gençlik eylemlerinin etkisi hala tazedir. Daha önemlisi, iki yıl önce yaşanan “Jin Jîyan Azadî” serhildanının etkisi hala devam etmektedir.

2026 yılı başında da başta Kürdistan kentleri olmak üzere çeşitli İran kentlerinde önemli halk serhildanları gelişmiş, ancak parçalı ve stratejiden yoksun oluşu, örgütsel ve dış destek bulamayışı nedeniyle İslam rejimi tarafından ağır katliamlarla bastırılmıştır. Daha sonra ABD-İsrail saldırıları gelişince de bunların uzantısı olmama temelinde halk hareketliliği kendini geri çekmiştir. Şimdi ABD-İsrail saldırılarının durması geri çekilen bu halk hareketliliği açısından koşulların uygun hale gelmesi anlamını taşımaktadır. ABD-İsrail saldırılarının yol açtığı savaşın durması bir yönüyle İslam rejiminin kitlelere daha çok baskı yapmasını getirebilir, ancak diğer yönüyle de İran içi mücadelenin koşullarını olgunlaştırır ve İran halklarının diktatörlük rejimine karşı mücadeleyi geliştirmesinin imkânlarını artırır. Bu da İran halklarının ve bir bütün olarak İran toplumunun devrimci-demokratik sözünü söylemeye başlaması anlamına gelir.

Peki İran toplumunun sözü hangi yönde olacaktır? Hiç kuşku yok ki ‘Demokratikleşme’ yönünde olacaktır. İran toplumunun yaşadığı sorunları, savaştan gördüğü zararı ancak demokratik cumhuriyet giderebilir. Çok kimlikli ve kültürel olarak zengin İran toplumu ancak demokratik cumhuriyetle yönetilebilir. Dikkat edilirse monarşist Şahlık rejimi aşılmıştır, yine İslam Cumhuriyeti de aşılmıştır; bu durumda geriye Demokratik Cumhuriyet kalmıştır. İran Demokratik Cumhuriyeti toplumun geleceği için tek çözüm yolu ve ortak yönetim biçimidir. İslam Cumhuriyeti’nin hangi sonuçlara yol açtığı ortadadır, dolayısıyla eski rejim kalıntılarının kendini sürdürmesi mümkün değildir. ABD de İran için, hatta tüm Ortadoğu için ‘Monarşi’ önermektedir. Belli ki Şahlık monarşisinin ağır baskı ve sömürüsünü yaşamış olan İran toplumunun yeniden monarşiye dönmesi beklenemez. O halde geriye ‘Demokratik Cumhuriyet’ kalmaktadır ki, geleceğin bu yönde olacağı tartışmasızdır. Dolayısıyla Demokratik Cumhuriyet güçleri ya tamamen yeni yönetimi oluşturacak ya da oluşacak karma yönetim içinde en etkin düzeyde yer alacaklardır.

İran artık böylesi bir sürece girmiştir. Yakın zamanda çok önemli bir değişimi mutlaka yaşayacaktır. Bu da ya tamamen demokratikleşme ya da demokrasinin ağır bastığı bir sistem olacaktır. Bu açıdan, eski statükoculuğun devam edeceğini bekleyenler ya da yeniden monarşi hayal edenler umduklarına ulaşamayacaklardır. Yani ulus-devlet statükocusu AKP-MHP yönetiminin İran’daki gelişmelerden elde edeceği ciddi bir kazanç olmayacaktır. ABD-İran görüşmelerini “Memnuniyet verici” görenler, yanıldıklarını pek yakında iyice anlayacaklardır. Kaldı ki demokratikleşme yönünde değişen İran’da Kürtler de varlık ve özgürlükleri yönünde önemli gelişmeler elde edeceklerdir. Bu da özünde Kürt inkârcısı olan AKP-MHP rejiminin zihniyet ve politikasına ağır bir darbe vuracaktır. Kısaca İran’da ağır darbeler yiyerek aşılmakta olan ulus-devlet statükoculuğu, aslında Türkiye’deki ulus-devlet statükoculuğunun aşılması anlamına gelecektir.

 

Türkiye’de CHP ve AKP’nin aşılması

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği Barış ve Demokratik Toplum Süreci temelinde Türkiye’de tarihi önem taşıyan gelişmeler yaşanmaktadır. Adeta toplumun dilindeki kilit açılmış, el ve ayaklarındaki pranga çözülmüş gibidir. Türkiye toplumunun yaşadığı sorunlar, çözüm yolları ve Türkiye’nin geleceği üzerine çok yoğun ve çok yönlü tartışmalar yapılmaktadır. Başta kadınlar, gençler, işçi ve emekçiler olmak üzere toplumun tüm kesimleri hak arama mücadelelerini ve bu temeldeki eylemlerini her geçen gün artırmaktadırlar.

Örneğin 13-14 Haziran günlerinde İstanbul’da “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü” başlıklı önemli bir konferans düzenlenmiş ve iki gün boyunca çok değerli ve anlamlı tartışmalar yürütülmüştür. Cumhuriyetin geçen yüzyılı irdelenerek, ikinci yüzyılda nasıl olması gerektiği sorusuna çok açık ve uygulanabilir cevaplar önerilmiştir. Demokratik olmayan cumhuriyetin nasıl gerçek cumhuriyet olamadığı açık bir biçimde ortaya konmuştur. Tekçi, otoriter, merkezi sistemin halklar ve toplumsal kesimler açısından nasıl bir felâket yarattığı örnekleriyle birlikte gösterilmiştir.

Bu temelde çoğulcu, yerel yönetimleri önceleyen, tüm kimlikleri kabul eden, demokratik siyaseti işleten, kadın özgürlüğüne dayanan, tam bir ifade ve örgütlenme özgürlüğünü esas alan bir demokratik cumhuriyetin inşasının ekmek, su ve hava kadar gerekli olduğu açıkça ifade edilmiştir. Dahası bu fikirlerin sadece söylenmemesi, aynı zamanda birlikte hayata geçirilmesi, bunun için gereken örgütlenme ve ittifakların geliştirilmesi öngörülmüştür.

Bu satırlar yazıldığı sırada da Amed’te “Demokratik İslam Konferansı” adıyla çok değerli bir toplantı yapılmakta ve söz konusu toplantı çok anlamlı tartışmalara sahne olmaktadır. İslami cepheden demokratik toplumun geliştirilmesi ve demokratik cumhuriyetin gerekliliği somut biçimde ortaya konmaktadır. İktidar İslam’ına karşı demokratik İslam’ın bakış açısı ve demokratik toplum inşasındaki yeri net olarak ifade edilmektedir. Kuşkusuz bu konferans da cumhuriyetin demokratikleştirilmesinin hem gereğini ve hem de şartlarını net olarak gösterecektir. Dahası Amed, İstanbul, Van ve Mersin gibi kentler 27-28 Haziran günlerinde kitlesel özgürlük eylemlerine hazırlanmaktadır. Neredeyse her gün böylesi etkinlikler Kürdistan ve Türkiye genelinde yapılmaktadır. Yurtdışında da benzer etkinliklerle Türkiye’deki demokrasi mücadelesine destek verilmektedir.

Peki bunlar neyi gösteriyor? Çok açık ki, Türkiye’de demokrasi olmadığını, ancak demokratikleşmenin her şeyden öncelikli bir ihtiyaç konumunda bulunduğunu ortaya koyuyor. Türkiye’de yüzyıldır cumhuriyet rejiminin olduğu söylense de bu cumhuriyetin demokratik olmadığı, dolayısıyla gerçek bir cumhuriyet haline gelemediği gösteriliyor. Nitekim 18 Haziran 2026 günü yapılan MGK toplantısının sonuç bildirisi de bu gerçeği net bir biçimde ortaya koyuyor. Söz konusu bildiride, başta Kürt sorunundan kaynaklanan varlık ve özgürlük mücadelesi olmak üzere bütün sorunlardan kaynaklı örgüt ve mücadeleler ayrıştırılmaksızın “Terörizm” olarak tanımlanıyor ve bütün bunların yok edileceği belirtiliyor. Yani devlet terörü uygulamasının süreceği bir bildiri ile kamuoyuna duyuruluyor. Bu da adına cumhuriyet dense de Türk devletinin demokratik olmadığını ve dolayısıyla demokrasi mücadelesinin en büyük ihtiyaç olduğunu herkese gösteriyor.

Belli ki 29 Ekim 1923 tarihinde kurulduğu ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti demokratik değildir. Peki demokratik değilse o halde nedir? Çok açık ki tekçi, farklılıkları inkâr eden, homojenleştirmeyi öngören bir ulus-devlet faşizmidir. Resmi ideolojisi şoven Türk milliyetçiliği, resmi dini Sünni İslam, resmi cinsi ise erkekliktir. Bu devlet 1950’ye kadar ‘Tek kişi yönetimi’ ile yönetilmiş, 1960-80 arasında askeri darbeler yönetimi belirlemiş, 1980 sonrasında da faşist-oligarşik yönetim hakîm olmuştur.

Aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin hazırlanış sürecinde demokratik değer ve ölçüler etkilidir. En azından daha sonraki tekçilik yoktur, tersine çoğulcu bir hareket söz konusudur. Örneğin 1919-1923 arası yaşanan savaşta ve siyasette asker kadar sivil toplum, Türkler kadar Kürtler ve Çerkesler, erkekler kadar kadınlar ve zenginler kadar işçi ve emekçiler de vardır. 23 Nisan 1920’de açılan Millet Meclisi bu niteliktedir. İngiliz, Fransız ve bunların teşvik ettiği Yunan işgaline karşı ordu kadar Kürt ve Çerkes birlikleri de savaşmıştır. Kurulmaya çalışılan devletin sınırları “Türklerin ve Kürtlerin yaşadığı topraklar” olarak tanımlanmıştır. Bütün bunlar tarihi olarak sabit hususlardır.

Ancak Kemalist Hareketin İngiltere ve Fransa ile 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan’da anlaşma yapması sağlanıp da 29 Ekim’de cumhuriyetin ilanı gerçekleştikten sonra bu durum tamamen değişmiştir. 1924’te yapılan ikinci anayasa ile demokratik çoğulculuk reddedilmiş, 1930’larda geliştirilen “Güneş-Dil Teorisi” ile de her şey ‘Türk varlığına’ indirgenmiştir. “İmtiyazsız ve sınıfsız kitle” olarak Türklük tanımlanıp, homojen bir Türk milleti yaratma arayışına girilmiştir. Bu temelde var olan demokratik değerler bir bir yok edilirken, tersinden bu yapılanların adına “Demokratikleşme” denilmiştir. Yani “Demokratikleşme” denilerek aslında demokratik değerler yok edilmiştir. Tüm diller ve kültürler asimile edilerek tek bir Türk milleti yaratılmaya çalışılmıştır. İşçi ve emekçi örgütlenmeleri dağıtılarak burjuva bir sistem kurulmuştur. “Cumhuriyet kadını” denilerek erkek egemenliği resmi devlet ideolojisi yapılmıştır. Soykırım çerçevesinde olan tüm bu uygulamalara karşı Kürtlerden başka etkin ve uzun süreli direnç gösteren bir güç ortaya çıkmayınca da devletin resmi zihniyeti, ideoloji ve siyaseti Kürt karşıtı olarak şekillenmiş, bu temelde her şey Kürt soykırımına bağlanmıştır. Bazı çevrelerin deyimiyle gerçekten de “Kürt varlığını yok etme” ilkesine dayalı tek maddeli bir Türkiye Cumhuriyeti Anayasası oluşmuştur. Tekçilik işte bu düzeye vardırılmıştır. MGK toplantıları adıyla yapılan çalışmalar aslında bu tek maddelik anayasanın hayata geçirilme durumunun denetlenmesi olmaktadır. Nitekim 18 Haziran 2026 tarihli MGK toplantısının da aynı şeyi yaptığı açıktır, bu durum sonuç bildirisi olarak kamuoyuna da açıklanmıştır.

Daha somut olarak, birinci yüzyıldaki Türkiye Cumhuriyeti’ni bir CHP’nin ve bir de AKP’nin cumhuriyeti olarak tanımlayabiliriz. Esas itibariyle 1980’e kadar olan süreyi CHP cumhuriyeti, 12 Eylül 1980 askeri-faşist darbesinden sonraki süreyi de AKP cumhuriyeti olarak ifade edebiliriz. Kuşkusuz birinci dönemde CHP dışında da partiler vardır, ancak devlete damgasını vuran CHP’dir. Yine ikinci dönemde de 12 Eylül cuntası, ANAP ve DYP gibi partiler de vardır, ancak bunların yaptıkları AKP devletinde somutlaşmıştır. CHP cumhuriyetinin resmî ideolojisi ‘Laik milliyetçiliktir’, AKP cumhuriyetinin resmî ideolojisi de ‘Dinci milliyetçilik’ olmaktadır. Demek ki ikinci yüzyılda ‘Üçüncü Cumhuriyet’ olarak yeniden şekillenme “Demokratik Cumhuriyet” olmak durumundadır.

İran ile zamanlama kıyaslaması yaparsak, Türkiye’deki Laik milliyetçi cumhuriyet dönemine İran’daki Şahlık Monarşisi, Türkiye’deki dinci milliyetçi cumhuriyet dönemine de İran’daki İslam Cumhuriyeti tekabül etmektedir. İran İslam Cumhuriyeti’nin de dincilikle birlikte Fars milliyetçiliğini esas aldığını göz önüne getirirsek, son kırk beş yıldır Türkiye ile İran’daki yönetimlerin birbirine çok fazla benzediğini açıkça görürüz. Şimdi küresel sermaye adına ABD-İsrail saldırılarının birbirine benzeyen bu iki sistemi değiştirme çabasının da benzer olduğunu görmek ve anlamak durumundayız. Demek ki küresel sermaye kendi çıkarları doğrultusunda benzer şeyi yapmak istiyor. ABD’nin gücü yetse her ikisini de yeniden monarşi yapacak. Ancak ismen böyle bir değişikliği yapması mümkün olmasa da fiili olarak adına cumhuriyet denen tek kişi yönetimlerini buralarda hakîm kılmaya çalışacak.

Açık ki şimdiye kadar var olan devlet biçimleri halklar açısından tekçi bir ulus-devlet faşizmini ifade ettikleri gibi, ABD-İsrail hegemonyası da bunların bir benzerini, hatta daha beterini ikame etmeye çalışmaktadır. O halde bu gerçeği açıkça görüp, var olanı aşmak kadar, ABD-İsrail hegemonyasının inşa etmeye çalıştığına da karşı çıkmak gerekir. Bu bakımdan, İran gibi Türkiye için de gerekli olan demokratik cumhuriyettir. Artık Laik milliyetçi ve dinci milliyetçi cumhuriyetlerin zamanı dolmuş, ömrü tamamlanmıştır. Zaman demokratik cumhuriyetleri inşa etme zamanıdır. Türkiye ve İran’ın olduğu kadar, Ortadoğu ve dünyanın da çok yakıcı bir biçimde buna ihtiyacı vardır.

Kuşkusuz laik milliyetçilik ile dinci milliyetçilik aşılırken, onları temsil eden partilerin de aşılması gerekir. Çünkü artık onlar miadını doldurmuşlardır ve tarihsel olarak aşılmaları gerekir. Dolayısıyla Türkiye’de demokratik cumhuriyeti şekillendirebilmek için mevcut CHP ile AKP’nin aşılmaları zorunludur. Dikkat edilirse CHP böylesi bir sürece girmiştir. Kuşkusuz “Mutlak Butlan” yöntemi doğru ve kabul edilir değildir. Bu partinin aşılmasını yargı kararları değil de üyeleriyle birlikte halkın sağlaması esas olmalıdır. Bu açıdan yargı ile yapılmak istenene karşı çıkmalıyız, ancak tarihsel olarak laik milliyetçiliği temsil eden CHP’nin aşılmasına karşı çıkmamalıyız. Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından böylesi bir gelişme önemli ve de zorunludur. Bu nedenle, Özgür Özel kişiliğinde ve çevresinde gerçekten demokratlık varsa, o zaman CHP’de ısrar etmemeli ve demokratikleşen Türkiye Cumhuriyeti’ne katılmaya hazır yeni parti olarak ortaya çıkıp yoluna devam etmelidir. Kendisi için de çevresi için de en doğru olan ve Demokratik Türkiye’nin yararını gözeten kesinlikle budur. Miadını doldurmuş olan CHP ise, benzer karakterdeki Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte tarihe gömülmelidir.

Elbette Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik dönüşümü için, dinci milliyetçilik döneminin temsilcisi olan AKP’nin de aşılması gerekir. Her ne kadar kendisini yeni gibi göstermeye çalışsa da o da demokratik cumhuriyete karşıdır ve bu nedenle artık miadını doldurmuş durumdadır. Aslında biraz da boşluklardan yararlanarak hak ettiğinden çok daha fazlasına sahip olmuş, çok uzun süre hükmetmiştir. Uygulamalarında, çok fazla eleştirdiği ‘CHP Devrini’ bile geçmiştir. Dolayısıyla demokratik cumhuriyetin inşası için AKP’nin de aşılması, kendisiyle birlikte diğer dinci milliyetçi oluşumların da tarihe karışması gerekir. Tarihin gidişatı ve Türkiye’nin tarihsel diyalektiği böyledir. Demokratik Cumhuriyet güçlerinin daha çok örgütlenip bir araya gelerek, daha geniş bir ‘Demokratik Cumhuriyet İttifakı’ yaratarak bu diyalektik hükmü hayata geçirmesi gerekli ve önemlidir.

Türkiye artık geçen yüzyıldaki gibi tekçi ulus-devlet diktatörlüğünü kaldıramaz. Dünyanın ve toplumun gözünün içine bakarak geçen yüzyıldaki gibi sömürgeci ve soykırımcı uygulamalar yapamaz. Herkesin gözü önünde farklı dillerin ve kültürlerin, farklı kimliklerin asimilasyonunu gerçekleştiremez. Özellikle Kürt soykırımını artık daha fazla yürütemez. Kadını yok sayan erkek egemen zihniyet ve siyaseti hayata geçiremez. Sünni İslam’ı esas alıp din ve mezheplerde somutlaşan inanç özgürlüğünün önünü kapatamaz. Özel savaşı bu denli derinleştirerek göz önünde toplum kırım yapamaz. Tekçi değil, çoğulcu olmak durumundadır. Kürt özgürlüğü temelinde tüm dillerin ve kültürlerin özgürlüğünü tanımak zorundadır. Tam bir din ve inanç özgürlüğünü uygulamakla mükelleftir. Kadın özgürlüğünü ve farklılığına dayalı eşitliğini esas almak zorundadır. Dahası tam bir düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü amasız ve fakatsız olarak esas alıp uygulamak durumundadır. Çünkü demokratik cumhuriyet ancak demokratik toplumun varlığıyla hayat bulur. Demokratik toplumun varlığı ve yaşamı da belirttiğimiz bu hususları gerektirir.

 

Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin önemi

Günler, haftalar ve aylar geçtikçe Önder Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın anlam ve önemi daha çok açığa çıkmakta ve belirginlik kazanmaktadır. Bunun, ABD-İsrail ittifakının Gazze’den başlayıp İran’a ulaşan hegemonik saldırısına karşı Türkiye üzerinden verilen demokrasi hamlesi cevabı olduğu herkes tarafından daha çok görülür olmaktadır. Çok açık ki birbirine karşıt olarak gelişen her iki hamle de bölgeseldir ve ciddi bir küresel etkinliğe sahiptir. Süreç ilerledikçe bu durum çok daha iyi anlaşılacak, Barış ve Demokratik Toplum hamlesinin anlam ve önemi çok daha fazla belirginlik kazanacaktır.

Her ne kadar bazı çevreler tarafından üstü örtülmeye çalışılsa da MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2024 tarihinde geliştirdiği tutum ve 22 Ekim günü mecliste yaptığı çağrı da bu temelde gelişmiştir. Yani 7 Ekim 2023 tarihinde Gazze’de başlayan ve 2024 yazında Suriye’ye ulaşan ABD-İsrail saldırısının Türkiye için yarattığı tehlike, söz konusu tutum ve çağrıyı ortaya çıkarmıştır. Devlet Bahçeli, “Türkiye’nin beka sorunu yaşadığını” belirterek, Önder Abdullah Öcalan’a umut hakkı uygulanması ve “Gelip mecliste DEM Parti Grubu’nda konuşması” çağrısı yapmıştır. Aradan geçen bir buçuk yıllık süre içinde de Devlet Bahçeli zaman zaman benzer çağrılar yapmış olsa da söz konusu çağrıların hiçbiri pratiğe geçmemiştir. Yani Önder Abdullah Öcalan’ın İmralı’daki tutsaklık durumunda herhangi bir değişiklik olmamıştır.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim 2024 tarihli çağrısına Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan 23 Ekim günü olumlu karşılık vermiş, 27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ile hem süreci tanımlamış ve hem de Kürdistan’da ve Türkiye’de yeni bir süreç başlatmıştır. Söz konusu çağrı temelinde PKK yönetimi de 1 Mart 2025 günü ateşkes ilan etmiş, 5-7 Mayıs 2025 tarihinde topladığı PKK 12. Kongresi’yle de çağrının öngördüğü kararları almıştır. Böylece silahlı mücadele stratejisi sona erdirilerek demokratik siyasal mücadele stratejisinin esas alınması ve PKK’nin örgütsel yapısının feshedilmesi kararlaştırılmıştır. Kuşkusuz bu kararların pratik uygulaması için de siyasi ve hukuki gereklerinin yerine getirilmesi ve pratik sürecin Önder Abdullah Öcalan tarafından yönetilmesi öngörülmüştür. Ayrıca 11 Temmuz 2025 tarihinde otuz PKK’li silahlarını yakarak ve cephelerde çatışma riski oluşturan yerler düzeltilerek söz konusu kararları pratiğe geçirmedeki kararlılık ortaya konmuştur.

Önder Abdullah Öcalan’ın ve PKK’nin attığı bu adımlar sonucunda on altı aydır Türkiye’de çatışma olmamaktadır. Bu durum toplumda önemli bir rahatlama durumu ortaya çıkarmıştır. Çeşitli toplumsal kesimler geleceği tartışabilmekte, toplumda demokratik arayış, kendine güven ve birlik gelişmektedir. Başta İran olmak üzere Ortadoğu’nun hemen her yerinde yoğun bir kaos ve çatışma durumu yaşanırken, Türkiye’de barış havası yaşanmaktadır. Eğer AKP iktidarı sorunların demokratik çözümünün önünü açarsa Türkiye hızlı bir biçimde kendi sorunlarını çözerek, Ortadoğu için bir “Demokratik model ülke” haline gelebilir.

Fakat ne var ki Türk devleti ve AKP iktidarı sürece böyle yaklaşmamaktadır. Kürt tarafının kararlılıkla geliştirdiği bu süreci bir demokratikleşme ve Kürt sorununu çözüme kavuşturma süreci olarak ele almamakta, tersine “Terörsüz Türkiye” tanımlaması temelinde “Teröre karşı mücadele süreci” olarak ele almaktadır. Bu temelde de esas itibariyle gerillayı silahsızlandırma ve PKK’yi tasfiye etme amacına odaklanmaktadır. Bu çerçevede mevcut rejimi sürdürmeyi ve Kürt soykırımını yürütmeyi hedeflemektedir. Dahası süreci Tayyip Erdoğan Yönetimi’nin devam etmesi için imkân yaratma süreci olarak ele almaktadır. Bu çerçevede CHP’ye yönelik “Mutlak Butlan” kararı alınmasını öngörmüştür ve CHP’yi ikiye bölerek iktidar alternatifi olmaktan çıkarmayı hedeflemiştir. Sürece dayalı olarak oy oranını artıracak gelişmeler yaratırsa erken veya baskın seçimle Tayyip Erdoğan’ı yeniden cumhurbaşkanı seçtirmek istemektedir.

Bu yaklaşım nedeniyle şimdiye kadar süreci yasal resmiyete ve güvenceye kavuşturacak ciddi bir adım AKP iktidarı tarafından atılmamıştır. Demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü doğrultusunda hukuki ve siyasi bir resmiyet geliştirilmemiştir. Bu doğrultuda şimdiye kadar atılan en ileri adım, TBMM’nin Ağustos 2025’te örgütlediği “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” olmuştur. Söz konusu komisyon aylarca çalışmış, üç kişilik bir heyeti Önder Abdullah Öcalan ile görüşmek üzere İmralı’ya göndermiştir. Sonuçta çalışmalarını bir rapor haline getirerek meclise sunmuştur. Bu temeldeki Komisyon çalışması sürecin siyasallaştırılması açısından bir adım olma anlamına gelmektedir. Fakat bu adım da zayıftır ve söz konusu Komisyon raporunun öngördüğü yasalar henüz çıkartılmamıştır.

Süreç uzadıkça söz konusu raporun öngördüğü adımların atılması noktasında AKP iktidarı kamuoyu tarafından epeyce zorlanmıştır. Her ne kadar siyasi sözcüler tarafından siyasi ve askeri durum farklı gösterilmeye çalışılsa da Türkiye’nin beka sorunu derinleşerek devam etmektedir. Bunlar nedeniyledir ki, son dönemde AKP iktidarı sürece ilişkin yasa çıkarma noktasında adım atma eğilimi gösterir hale gelmiştir. Bu konunun 18 Haziran tarihli MGK toplantısında da tartışıldığı ve karar verildiği değerlendirilmektedir. Öngörülen 7-8 maddelik çerçeve yasasının taslak haline getirildiği ve bu taslağın İmralı’ya götürülerek Önder Abdullah Öcalan ve PKK yönetimi tarafından tartışılacağına ilişkin bilgiler basına yansımaktadır. Ardından da meclis tatile girmeden söz konusu taslağın yasalaştırılması beklenmektedir.

Kuşkusuz bütün bunların belirtildiği gibi gerçekleşeceği net ve kesin değildir. Fakat AKP iktidarı belirtilen biçimde bir yasa çıkartabilir. Söz konusu yasa silahsızlanma ve Türkiye’ye dönüş çerçevesinde olacağı için, mevcut yasal mevzuat temelinde AKP iktidarını zorlayacak niteliğe sahip olmayacaktır. Yani esas olarak “Teröre karşı mücadele” kapsamında olacak, dolayısıyla AKP iktidarını zorlamayacaktır. Bu anlamda sürecin hukuki çerçeveye kavuşturulmasını içermeyecek, ancak bu yönde ilerleyebilmek için ön açıcı bir özelliğe sahip olacaktır. Kısaca 18 Haziran günlü MGK toplantısının sonuç bildirisi dahilinde olacaktır.

Tabi bütün bunlar henüz tahmin düzeyindedir ve tam içeriğin nasıl olacağı kamuoyu tarafından bilinmemektedir. Önder Abdullah Öcalan’ın, Kürt Özgürlük Hareketi’nin ve halkın sonucu nasıl karşılayacağı ve eğer çıkarsa söz konusu yasanın uygulama zemini bulup bulamayacağı belli değildir.

Burada Hareket ve halk olarak Kürt tarafının kırmızı çizgisinin Önder Abdullah Öcalan’ın özgür yaşar ve çalışır koşullara kavuşturulması olduğu bilinmektedir.  Eğer yasa bu konuda bir düzeyde karar ortaya koyarsa Kürt tarafının uygulamak isteyeceği belirtilebilir. Ancak Önder Abdullah Öcalan’ın özgür yaşar ve çalışır koşullara kavuşturulmasında ciddi bir adım içermezse, o zaman Kürt tarafının bu yasaya sıcak bakması mümkün olmayacaktır. Bu gerçek Özgürlük hareketi ve Kürt halkı tarafından binlerce kez ve de çok net olarak ifade edilmiştir.

Süreci ilerleten PKK 12. Kongresi’nin kararı da bu temeldedir ki, kongre kararı dışında hareket edilmesi mümkün değildir.

Bu gerçeklik böyle ortaya konunca, bazı çevreler, “madem ki devlet ve AKP iktidarının yaklaşımı böyledir, o halde bu süreç ilerlemez ve geçmişte olanlar gibi bir aşamada bozulur, bu durumda neden sürecin ilerlemesi için çalışılmaktadır” demektedir. Bu tür çevreler, devlet ve iktidarın baştan itibaren sürecin özelliklerine uygun düşünce ve pratiğe sahip olmasını beklemektedirler. Halbuki devlet ve AKP iktidarı bu tür çevrelerin beklediği gibi bir anlayışa sahip olsalardı, o zaman demokratikleşme ve Kürt sorunu şimdiye kadar kolayca çözülürdü ve böyle bir sürece de gerek kalmazdı. Oysa devlet ve iktidarın zihniyet ve siyaseti farklı olduğu için Barış ve Demokratik Toplum Süreci var ve bu süreç temelinde yürütülecek mücadele ile devlet ve iktidarın zihniyet ve siyasetinde değişiklik yaratılması öngörülmektedir. Bu anlamda sürecin kendisi zaten bir mücadele süreci olmaktadır. Çok yönlü bir mücadele ile devlet ve iktidar ön açıcı adımlar atmaya zorlanmaktadır. TC Devleti’nin yüz yıllık zihniyeti ve siyaseti zaten ortadadır. AKP ve MHP ile de Türkiye’nin demokratikleşmeyeceği ve Kürt sorununun çözümünün gerçekleşmeyeceği zaten bilinmektedir. Bu nedenle, mevcut Türkiye ve Ortadoğu gerçeğinde antidemokratik ve Kürt inkârcısı zihniyet ve siyaset zorlanarak değişim yönünde ön açıcı adımların attırılması için çalışılmaktadır.

Bazı çevreler “devlete ve AKP iktidarına güvenmediğini, dolayısıyla sürecin başarıya gideceğine inanmadığını, hatta PKK’nin tekrar eskiye döneceğini” söylemekte ve böyle bir beklenti içinde olmaktadır. Bu tür çevreler süreç konusunda umutsuz ve karamsardır, dolayısıyla etrafa da karamsarlık yaymakta, bu temelde mücadelesizliği ve bekle-görcülüğü aşılamaktadır. Bu noktada açıkça belirtelim ki, PKK gereken kararları alarak kendini değişim ve dönüşüme tabi tutmuştur ve dolayısıyla artık eskiye dönüş beklentisi beyhudedir. Elbette devlet ve iktidarın ön açıcı adımlar atması sürecin ilerlemesini kolaylaştıracak ve bu da Kürtler ve Türkiye açısından olumlu olacaktır. Ön açıcı adımların atılmaması durumunda sürecin ilerlemesi için çok yönlü mücadele uzun süre yürütülmek durumunda kalınacaktır. Devlet ve iktidarın süreci bozup yeniden şiddeti gündeme getirmesi durumunda da Kürtlerin buna karşı direnişi elbette olacaktır, ancak bu direniş eskisi gibi olmayacaktır.

Sürece ilişkin karamsar ve umutsuz tutumlar bir tür sınıf eğilimi olmaktadır. Her şeyin kolayca olmasını uman ve işlerin yapılmasını dışardan bekleyen küçük-burjuva sınıfın anlayışı ve tutumu olarak ortaya çıkmaktadır. Sürecin gerektirdiği mücadele görevlerini üstlenip başarıyla yürütmesi gerekip de böyle bir cesaret ve fedakârlık gösteremeyen kişilerin tutumu olarak yaşanmaktadır. Süreç ilerledikçe bu tür çevreler daha da ukala hale gelmekte, “görüyorsunuz işte, herhangi bir gelişme olmuyor” diyerek etrafa karamsarlık yaymaktadırlar. Oysa süreç kendiliğinden başarıya gitmeyecek, devlet ve iktidar da kendiliğinden kimseye bir şey vermeyecektir; tersine her şey dişe diş bir mücadele ile kazanılacaktır. Bu nedenle, süreç konusundaki inançsızlara, umutsuzlara ve karamsarlara itibar etmemek; tersine her türlü karamsarlığı ve kötümserliği eleştirerek süreç görevlerini başaracak bir mücadeleyi zengin yöntemlerle geliştirmek gerekir.

Çünkü Barış ve Demokratik Toplum Süreci, izlenecek farklı süreçler içinden seçilen bir tanesi değil, mevcut koşullarda bizi başarıya götürecek biricik süreçtir. Hiçbir toplum Kürtler gibi bu kadar uzun süre savaşmamıştır. Kürtler savaşı fazlasıyla uzatıp tekrarlar yaşayarak ulaşabilecekleri sonuca ulaşmışlardır. Tekrarı daha da uzatmanın kazandıracağı bir şeyin olmadığı açıktır. Mevcut koşullarda yeni ve kazandırıcı olan tek tutum Barış ve Demokratik Toplum Sürecidir.

Nitekim on altı aydır söz konusu süreç temelinde özgürlük ve demokrasi mücadelesi çok daha ileri götürülmüştür. Eskiye göre çok daha zengin ve etkili yöntemlerle bu mücadeleyi yürütme imkânına kavuşulmuştur. Süreç kapsamında Kürt özgürlük mücadelesi daha çok kitleyi harekete geçirdiği ve daha zengin mücadele yöntemlerine ulaştığı gibi, bölgesel ve küresel etkisi de çok daha artmıştır. Bölgenin ve dünyanın demokratik güçleri büyük bir dikkatle Önder Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği çizgiyi izlemekte ve hayranlık içinde Kürtlere bakmaktadır. Kısaca Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin her bakımdan geliştirici olduğu ve demokrasi hareketini daha da geliştirmek için büyük imkânlar yarattığı açıktır.

Kaldı ki sürecin barış boyutu daha çok devletle ilgili olsa da demokratik toplum boyutu da tüm özgürlükçü ve demokratik toplumsal kesimlerle ilgilidir. Sorun, bu kesimlerin süreç görevlerine doğru ve yeterli sahip çıkmamasında ve yeterince toplumsal eğitim, örgütleme ve eylem yapmamasında yaşanmaktadır. Halbuki Demokratik cumhuriyete demokratik entegrasyonun gerçekleşmesi için demokratik toplum gereklidir. Demokratik toplum eğitimini ve örgütlemesini yapmak da kuşkusuz devletin ve AKP iktidarının değil, özgürlükçü ve demokratik güçlerin işi ve görevidir. Açık ki sürecin gerektirdiği düzeyde toplumun derinliklerine gitmekte ve yirmi dört saat durup dinlenmeden eğitim ve örgütleme çalışması yapmakta çok ciddi bir zayıflık vardır. Demokratik siyaset devlete endeksli olma düzeyini aşamamakta, toplumsal hareket haline gelememektedir. Oysa gerçek demokratik siyaset bilinçli ve örgütlü toplumun yürüttüğü siyaset olmaktadır. O halde gerçek devrimci ve demokratik güçlerin seferberlik halinde yoksul ve emekçi toplumun içine gitmesi, toplumsal eğitim ve örgütleme çalışması yürütmesi gerekir.

Kuşkusuz demokratik toplum eğitimi ve örgütlemesi deyince de gündeme komün gelmektedir. Nasıl ki kapitalist modernitenin çekirdek birimi birey ve aile ise, demokratik modernitenin çekirdek toplum birimi de komün olmaktadır. Demokratik Komünal Toplum Manifestosu’nun yayınlanmasıyla birlikte her tarafı bir ‘Komün’ sözü kaplamıştır. Neredeyse bireyler ve kurumlar adlarını komün olarak değiştirerek komünleştiğini sanmaktadırlar. Oysa komünün bir zihniyeti, felsefesi vardır. Bir yaşam ve çalışma tarzını ifade etmektedir. Yani bir ideolojik ilkeler bütününe sahiptir. Ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, öz savunma gibi toplum yaşamını içeren boyutları söz konusudur. Kısaca bir bilinç, örgütlülük, yaşam ve çalışma durumu olmaktadır. Dolayısıyla Barış ve Demokratik Toplum Sürecinin başarısı, esas olarak toplumun komünal örgütlenme düzeyiyle belirginleşecek ve de ölçülecektir.

Eğer yapabilirsem gelecek sayıda da komün üzerine yazmaya çalışacağım. İyi okumalar!

İlginizi çekebilecek diğer yazılar

Oynatıcıyı Gizle/Göster
-
00:00
00:00
Update Required Flash plugin
-
00:00
00:00