DEMOKRATİK TOPLUMA TARİHSEL BAKIŞ

Halil Cemal

ekleyen Komînal

YAZIYI KÜRTÇE OKU

Demokratik komünalist uygarlık açısından geliştirilen çözüm yöntemi de hemen hemen aynı döneme denk gelmektedir. M.Ö.1000’lerde Med-Pers’te Zerdüştlük, Hindistan’da Buda, Çin’de Lao Tse, Ortadoğu’da İbrahimi peygamberler özünde komünal toplumun felsefi, dini ideolojisini geliştirmişlerdir. Bu bir zihniyet devrimi, bir felsefi devrimdir.

Tarihsel sosyolojide esas aldığımız uzun süredir. Uzun süre açısından iki yönlü gelişme bu temelde yaşanmıştır. Pozitivist yöntem de orta vadeli ama konjonktürel yaklaşımdır; ulus-devlet eksenlidir. Bunun da bir çözüm olmadığı, çözümsüzlükle sonuçlandığı artık tartışma götürmez bir gerçekliktir. Halklar adına ortaya çıkan ve esasta ulus-devletin diğer versiyonu olan reel sosyalizm de aynı sonucu yarattı. Hatta reel sosyalizmde yaşanan sorunlar daha da ağırdır. Kapitalizmin ömrünü uzatmasında ve geliştirilmesinde önemli bir rol oynadı. Sözümona kapitalizmden kaynaklanan sorunları çözmek iddiasıyla ortaya çıktı, ancak çözmediği gibi tam tersine daha da derinleştirdi ve sadece ömrünü uzattı.

Toplumsallığın otuz bin yıl önce anacıl toplum etrafında geliştiğini açığa çıkan veriler göstermektedir. Kadının temel rol oynadığı toplumsallığın ilk oluşumu komünaldir. Kolektif olarak birlikte yaşamak, üretmek ve paylaşmak komünal toplumun en temel özellikleridir. Bu özelliklere toplumun etik ve politik niteliği de denilebilir. Etik ve politik nitelikler aynı zamanda komünal toplumun varlığının sürdürülmesi ve korunmasında da belirleyici olmuştur. Dolayısıyla komünal toplumun varoluşunu da belirlemişlerdir.

Anacıl toplumun komünal niteliği, onun uzun süre ezen-ezilen, sömüren-sömürülen ve iktidarcı-devletçi özelliklerin olmadığı nitelikte yaşamasına yol açmıştır. Toplumsal sorun olan bu özelliklerin olmayışı anacıl toplumu toplumsallığın gerçek hali olarak da var kılmıştır. Devletçiliğin neredeyse yutarak bitirme noktasına getirdiği toplumsallığı ararken başvurduğumuz temel gerçekliğin anacıl toplum olması bu nedenledir.

“Anacıl toplumda hiç sorun yoktu” denilemez. Gerek birinci doğa ile yaşarken gerekse de ikinci doğa olarak kendini inşa ederken birçok sorunla karşılaşmıştır ve yaşamıştır. Ancak söz konusu sorunlar yaşamın kendi mecrasında akışıyla ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla niteliği farklıdır. Gerek doğasal sorunlar olarak ortaya çıkan barınma, beslenme vb sorunlar ve gerekse de toplumsal ilişkilerde ortaya çıkan sorunların çözümü anacıl toplumun iç dinamikleri ve etik, politik gücüyle gerçekleşmiştir. Ancak temel toplumsal sorunlar olarak tanımladığımız sorunların ortaya çıkışı anacıl topluma karşı kastik katilin geliştirdiği sistematik saldırı, baskı ve maddi-manevi değerlerine el koyuşuyla gerçekleşmiştir. Bu temelde kastik katil toplumsal yarılmaya yol açarak devletçiliğin ve bağlantılı sorunların ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Devletin geliştirilmesiyle birlikte tarih, devlet ile komünal toplum arasında devam eden kıyasıya bir mücadeleye tanıklık etmiştir. Kentlerde toplumsal sorunlar had safhaya ulaştığında, devlet bir çözüm formülü olarak geliştirilir. Tarihin kaydettiği ilk devletli toplum olan Sümerlerde bu gerçeklik görülür. Sümer toplumunda kurulan çok sayıda kent bir aşamadan sonra kendi aralarındaki sorunlarla boğuşmaya başlar. Dıştan çöl kabilelerinin saldırıları, içte kent içinde ve kentler arasında gelişen sorunlar bir süre sonra çatışmanın derinleşmesine yol açar. Kentlerin sürdürülemez noktaya gelmesiyle, Sümer toplumunda çöküş eğilimi de baş gösterir.

Kent devletinin sorunlar karşısında çözümsüz kalmasıyla birlikte, hegemonyanın daha merkezileşmiş ve dışa yayılan bir biçimini temsil eden imparatorluk, bir çözüm olarak ortaya çıkar.

 

Devlet egemen sınıfın, kabile-aşiret konfederasyonları ezilenlerin çözüm yöntemidir

Komünal toplum, kastik katilin devlet mekanizmasının ve aileciliğin kurduğu hegemonya karşısında, bir direniş ve yaşam formu olarak klandan kabileleşme-aşiretleşme, komünal toplumun kastik katil karşısında varlığını koruma ve sürdürme amacıyla geliştirdiği bir direnişin toplumsal formudur. Kabile, aşiret konfederasyonları, ailecilik devletçiliğe karşı bir çözüm modeli olarak gelişir. Devlet, aşiret konfederasyonlarına karşı, ailecilik, devletçiliğe karşı bir çözüm modeli olarak gelişir. Devlet egemen sınıfın çözüm yöntemiyken, kabile-aşiret konfederasyonları ezilenlerin çözüm yöntemi olarak ortaya çıkar. Sümerler devletli uygarlığın beşiğiyken, aynı bölgede geliştirilen kabile-aşiret konfederasyonları da komünal toplumu ifade eden demokratik komünalist uygarlığın gelişimine beşiklik etmiştir.

Devlet, çıkışı itibariyle sorun kaynağı değil çözüm için geliştirilmiş bir birim olarak karşımıza çıkar. Sümer kent devletleri bunun örneğidir. Sargon’un imparatorluğu biriken ve içinden çıkılamaz hale gelen sorunların çözümü için gelişir. Ancak bu ‘çözüm’ün önemli handikapları vardır. Birincisi, devlet, sorunu yaratan güç olarak, onları toplum lehine çözüme kavuşturma refleksine sahip değildir. İkincisi ise, böylesi bir gücün yaratacağı çözüm toplumsal değil, devletçi bir çözüm olacaktır. Nitekim Sargon, imparatorlukla kentleri merkezileştirerek çözüm geliştirmek ister. Bu hem kentlerin gelişimini dondurur hem de çözüm getirmek bir yana, sorunları daha da derinleştirir. Devletin yol açtığı sorunların devletçilikle çözülemeyeceğinin kanıtı olarak Sümer toplumu çarpıcı bir örnektir.

Devletçi uygarlığın gücünü merkezileştirip daha üst bir sömürü mekanizmasına ulaşmasına benzer bir eğilim, bir yönüyle kabile-aşiretler içinde de görülür. Kabile-aşiret toplumunun üst kesimi de devletleşmeye özenerek gücünü merkezileştirme çabası içine girer. Kabile-aşiretlerin imparatorluğa karşı kendi devletini kurarak çözüm geliştirme çabaları, belki bir yüz yılı kurtarmıştır; ancak sonuçta aynı çözümsüzlük akıbetini yaşamaktan kurtulamamışlardır. İbn-i Haldun “Mukaddime” adlı eserinde, bu arayışın nasıl bir döngüye yol açtığını anlatır. Mukaddime, ilk ciddi sosyoloji kitabı olarak bu yönüyle de incelenmeyi gerektirir. Devletin yıkıcı gücüne karşı kendi devletini yaratarak direnme arayışı Sümerlerden günümüze kadar gelen bir eğilimdir.

 

Komünal toplumun devlete karşı felsefi arayışı

M.Ö.1000’de başlayan bu süreç devletçi uygarlığın ikinci versiyonu olan Grek-Roma uygarlığıyla, Anadolu’dan Ege kıyılarına, Yunanistan’dan İspanya’ya, Kuzey Afrika’ya ve neredeyse Akdeniz’in tüm kıyılarına kadar gelir. Bu süreç, kastik katilin aristokratik karşı-devrimle devletleşmesinin ikinci versiyonudur. M.Ö.500’lere gelindiğinde devletleşmenin yeni versiyonu Atina merkezli felsefeden, özellikle Platon’un ve Aristoteles’in devlet üzerine çözümlemelerinden büyük oranda beslenerek vücut bulur. Platon’un felsefesi, devletçiliğin yaşadığı sorunları yine devlete dayalı olarak çözmek istemenin rasyonalist-felsefi arayışı olarak karşımıza çıkar. Buna Sümer rahip devletinden, Mısır firavun ve Nemrut devletinden rasyonalist-felsefi devlete geçiş de denilebilir. Platon ve Aristoteles’in bu felsefi arayışı, devletçiliğin ilk versiyonunun aşılmasında önemli bir rol oynamıştır. Bu dönem rahip devletinde bir kırılmanın yaşandığı dönem olarak önemlidir. Rasyonalist-felsefi devlet arayışının sonucunda oluşmuş olan devlet modeli, günümüze kadar varlığını büyük oranda koruyup geliştiren model olarak değerlendirilebilinir.

Demokratik komünalist uygarlık açısından geliştirilen çözüm yöntemi de hemen hemen aynı döneme denk gelmektedir. M.Ö.1000’lerde Med-Pers’te Zerdüştlük, Hindistan’da Buda, Çin’de Lao Tse, Ortadoğu’da İbrahimi peygamberler özünde komünal toplumun felsefi, dini ideolojisini geliştirmişlerdir. Bu bir zihniyet devrimi, bir felsefi devrimdir. Komünal toplumun devlet felsefesine karşı bir felsefi arayışı olan bu gelenek, toplumsal sorunlara komünalist çözüm geliştirmek istemenin arayışını ifade eder. Komünal toplum buradaki felsefi damardan beslenerek varlığını sürdürmüştür. Komünal toplumun esaslarına dayalı olan bu felsefi gelişme, köklü toplumsal karakterinden dolayı günümüze kadar toplumsal varlığı koruyan bir bilinç yaratabilmiştir.

Tarih boyunca komünal toplum ve devletçi uygarlık değişik versiyonlarla karşımıza çıkar. Devletçi uygarlığın üçüncü versiyonu, Atlas Okyanusu kıyılarında Amsterdam (Hollanda) ve Londra’da (İngiltere) ortaya çıkar. Bu, kapitalist kastik katil versiyondur ve ortaya çıkarttığı devlet biçimi ulus-devlettir. Ulus-devlete karşıt olarak, kabile-aşiret konfederasyonu yerine de reel sosyalizm çözümü geliştirilir.

Reel sosyalizm komünal temelli olmaya çalışmış olsa da özünde kapitalist ulus-devletin bir benzeridir. En büyük handikapı, ulus-devleti taklit ederek ulus-devleti aşmaya çalışması olmuştur. Bununla kanıtlanan, biçimleri farklı olsa da devletçilikle toplumsal sorunların çözülemeyeceği gerçeğidir. Her iki biçime dayalı ulus-devletçi çözüm büyük bir çözümsüzlük yaratmıştır. Ulus-devlet, kapitalizmi geliştiren bir model olarak, kastik katilin yeni yüzü olan kapitalistlerin devletidir. Kapitalist talanı mümkün ve meşru kılmaktadır. Ulus-devlet sorunları çözmek bir yana, daha da derinleştirip içinden çıkılmaz hale getirmiştir.

Ortaçağ’da İslami ve Hristiyani imparatorluklar, monarşiler toplumsal sorunlara çözüm iddiasıyla ortaya çıkan devlet modelleridir. Bu devletler özünde birer proto-kapitalistik devlettirler. Bu nitelikleriyle daha büyük toplumsal tıkanmaya yol açmışlardır. İmparatorlukların, monarşilerin derinleştirdiği toplumsal sorunların çözüm arayışı olarak, 16. Yüzyıldan itibaren yeni bir devlet modeli olarak kapitalizmin ulus-devleti ortaya çıkar. Toplumsal sorunlardaki tıkanmayı aşmak için yine sorunun kaynağı olan devlete başvurmanın son örneği budur.

Ortaçağ’da komünalist toplum geleneği oldukça güçlü bir biçimde devam etmektedir. Devletçi dinciliğe karşı geliştirilen mezhepler, tarikatlar özünde dinin demokratik niteliğine dayanarak komünal toplumun çözümünü geliştirme arayışıdır. Mezhepler ve tarikatlar, İslami ve Hristiyani imparatorlukların, monarşilerin ve ulus devletin saldırıları sonucunda ya sönümlenmiştir ya da devletçiliğin uzantıları biçiminde yabancılaşarak dönüştürülmüşlerdir.

Sonuçta günümüze doğru gelindiğinde ulus devlet, devletli uygarlığın yarattığı sorunlar yumağını çözmek bir yana, kendisi büyük bir sorun olarak orta yerde durmaktadır.

Ulus devletin insanlığa getirdikleri daha fazla şiddet, çatışma ve çözülemeyen sorunlar yumağıdır. Sorunun esas kaynağı, toplumun köleleştirilmesidir. Köleleştirmenin temelinde de kadın köleliğinin olduğunu açığa çıkarmış durumdayız. Kadın köleliği giderek genel toplumun köleleştirilmesine dönüştürülerek, toplumsal sorun had safhaya çıkarılır. Sorunu bu hale getiren devlet, aynı zamanda sorunun çözümü için de tek aday olarak gösterilir.

Devletli çözümün gerçekte sorunu derinleştirdiğinin ve toplumu bir felakete doğru sürüklediğinin bilincinde olan komünal toplum, başından itibaren kendisini devlete karşı korumanın yollarını arar. Klan, kabile, aşiret direnişleri, mezhep ve tarikat biçimindeki dinsel direnişler ve uluslaşma esasta devletin yarattığı toplumsal sorunlara karşı kendi varlığını koruma ve çözüm bulma arayışıdır.

Devletin ve toplumun aldığı formlar bu çelişkili çatışmalı sürecin ürünüdür. Toplum kendi diyalektik gelişimini, karşıtı olan devletle girdiği mücadeleye göre yeni formlara kavuşturmak durumunda kalır. Klan toplumunun parçalanmasıyla, komünal toplum kabileler biçiminde örgütlenerek var olmaya çalışır; dinin devletleştirilmesiyle mezhep ve tarikatlar biçiminde karşı koyar, devlet gücünün orada merkezileşmesiyle dağlara sığınırlar.

Devletin edindiği formlar da toplumun daha fazla sömürülmesi, toplumsal değerlerin daha fazla gasp edilmesine göredir. Şehir devletleri özgür kabilelerin varlıklarına el koymak için güçlerini birleştirir; konfederal aşiret-kabile örgütlenmelerine karşı devletli bir imparatorluk ortaya çıkar. Roma, ortaçağ imparatorlukları, İngiliz imparatorluğu ve günümüzde küreselleşme adı altında dayatılan yeni güç odakları özünde devletin topluma karşı merkezileşmesini ifade eder.

 

Ulus devlet faşizmi

Yeni çağla birlikte temeli atılan ulus devlet, devlet eliyle yaratılan bu çözümsüzlüğe çare bulmak amacıyla başvurulan bir modeldir. ‘Kapitalizm mi ulus devleti doğurdu, ulus devlet mi kapitalizmi?’ şeklinde devam eden bir tartışma vardır. Bütün göstergeler ulus devletin kapitalizmi doğurduğunu göstermektedir. Bu ikilemdeki ulus devletin rolünü doğru kavramak büyük önem taşır.

Günümüze doğru gelindiğinde ulus devlet faşizmle sonuçlanır. Faşist devlet, ulus devletin çürüme dönemindeki formudur. Ulus devlet ister reel sosyalist ister liberal kapitalist olsun çöküş aşamasında faşistleşmektedir. Bu gerçeklik, kapitalist sistemdeki yapısal kriz ve çöküş tehlikesiyle ilgilidir. Çöküş korkusu, ulus devlet faşizmiyle sonuçlanır.

İlk çağ devleti çürümeye başlayıp çöküş tehlikesiyle karşılaşınca, köleciliği, krizden çıkış formu olarak değerlendirdi. Asur köleci imparatorluğu, kendisinden sonra gelen faşist devlet formları için bir ilk modeldir. Roma çöküş aşamasına gelince köleliği, baskıyı ve işgali vahşice uygulamaya başlar. Ulus devlet aşamasına ulaştığımızda, devletin elinde faşizme hizmet edecek bütün araçlar, kurumlar ve yöntemler mevcuttur. Toplumu baskılama, başkalaştırma, köleleştirme, denetime alma gibi konularda binlerce yıla uzanan bir geleneğin üzerinden yükselmektedir. Komünal toplum yapılarının buna karşı direnişlerinin de üzerinde durmak gerekir. Devletin giderek çürümesi ve faşizme kayması karşısında toplum farklı örgütlenme formlarıyla direnmeye çalışır. Buna genel olarak komünleşme demek daha doğrudur. Klan toplumunun yarılmasıyla birlikte toplum, devlete karşı kendini öz savunma toplumu biçiminde örgütler.

 

Kabile bir öz savunma toplumudur

Bunun ilk biçiminin kabile olduğundan söz ettik. Sümer devleti ovalık zeminde köleleştirmenin olanaklarını değerlendirir. Buna dayanarak mitik düşüncenin dinsel düşünce formuna dönüşmesinin de önü açılmış olur. Buna karşın Toros-Zagros sisteminde ise kabile toplumu şekillenir. Kabileyi bir öz savunma gücü olarak tanımlamak, sosyolojik olarak tarihsel bir öneme sahiptir.

Kabile, bir öz savunma toplumudur. Avcı klan gruplara karşı kendisini koruyacağı alanlara üstlenir. Çünkü avcı grupların elinde gelişmiş silahlar var ve avlanma tekniklerine hakimdirler. Bu teknikleri şimdi de özgür kabilelerdeki bireylerin avlanması için kullanmaktadırlar. Eril ve elit olan bu yapılardaki egemen bireyler kendilerini tanrılaştırarak yüceltirler. Toplumun bunlara karşı korunma yöntemi olarak uygun alanlara çekilip daha büyük gruplar halinde örgütlenmekten başka seçeneği yoktur.

Kabileler nicel olarak artınca birçok kabilenin biraraya gelerek daha büyük bir organizasyona ulaşmasıyla aşiret formuna geçilir. Devletin saldırı gücü arttıkça, toplumun savunma gücü de buna paralel artmak durumunda kalır. Nitekim bir sonraki aşamada aşiretler federasyonu ve konfederasyonu biçiminde olur.

İlkçağ örgütlenme formu kabile olurken, ortaçağda bu aşiret biçimine evrilir. Ortaçağda artık ağırlıklı olarak aşiret formu gelişmiştir. Ortaçağdaki aşiretsel gelişimin son sürece kadar devam ettiğini ve sonlara doğru yerini milliyet biçiminde yeni bir forma bıraktığını görürüz. Artık bölgesel örgütlenme formları yetmemekte, daha üst bir örgütlenme olarak milliyet formuna geçilmektedir.

 

İslamiyet ve komüncülük

Benzer bir özellik İslamiyet için de söylenebilir. Muhammedi İslam gerçekte bir komün İslamıdır. Hz. Muhammed’in Mekke’de ve Medine’de kurduğu toplum bir komün toplumudur. Bunu önemle vurguluyoruz. Sehabeler komün toplumudur. Mekke’deki Muhammedi form bir komündür. Hz. Muhammed’den Ebu Bekir’e, Ali’den Bilal’e, Selman-ı Farisi’ye hepsi birer komünardır. Buna karşın Kureyş aristokratları olan Ebu Cehil, Ebu Sufyan gibi kişilikler devleti temsil ederler. Kureyşin Mekke’deki konumu devletleşme aşamasını ifade eder. Ebu Sufyan bu eğilimin şefidir, oğlu Muaviye ise devlet eğilimini imparatorluğa dönüştürür. Ebu Sufyan Hz. Muhammed’in oluşturduğu komünal toplumu görüyor ve ilk fırsatta bu komünü bir devlet gücüne dönüştürmek için araçsallaştırıyor.

İslam’daki komün-devlet çatışması günümüze kadar da devam eder. Günümüzde İslam’ın komünal özünü temsil eden muhalif gruplar ile devletçi geleneği sürdürmek isteyen devletçi İslam çatışma halindedir.

Milliyet toplumu milli toplumdan farklıdır. Ortadoğu’da milliyetin oluşmasında İslam devrimi büyük rol oynar. Ulusal bağlamda ifade edersek, İslam devrimi bir milliyet devrimidir, kabile ve aşiretleri milliyetleştirme devrimidir. İslami literatürde buna ümmet denilir. İslam devleti önce Arapları, ardından Farsları, Kürtleri ve Türkleri milliyet toplumu haline dönüştürür.

Milliyetleşmede ezen-ezilen ilişkisi vardır. Emevilerle birlikte bir ezen milliyet gerçeği ortaya çıkar. Abbasiler bunu devam ettirirler. Selçuklularla birlikte ise Türk milliyetleşmesi geliştirilir. Bu dönüşümde bazıları ezen, bazıları ezilen milliyetler olarak payını alır. Milliyet, aşiret ile ulus arasında bir geçiş formudur. Bu ara halkayı iyi anlamak gerekir. İslam döneminde Araplarda Bedeviler, Türklerde Türkmenler, Kürtlerde Kurmanclar birer aşiret değil, milliyet formudur.

 

Avrupa toplumları ve milliyet formu

Avrupa’da Hristiyanlığın bu kadar önemli görülmesinin nedeni, Ortaçağda Avrupa toplumlarını milliyet formuna kavuşturmasıdır. Hristiyanlık olmazsa, Avrupa’da milliyet formunun ortaya çıkması zordur. Böylesi bir kurucu değeri taşımasından dolayı toplumda yer edinmiştir. Milliyetten hızla ulus devlete, oradan da kapitalizme geçiş Avrupa’nın tarihsel özellikleriyle ilgilidir.

Milliyetten ulusa geçiş bir devrimle gerçekleşir. Fransız Devrimi bu yönüyle bir ulusal devrimdir. Milliyetleşmenin temelinde tek tanrılı dinler yer alsa da Avrupa coğrafyasında kapitalizmin doğması tamamen Avrupa’nın politik-toplumsal yapısından kaynaklanır.

Avrupa’da güçlü bir komünal çizgi vardır. Ortaçağ Avrupası muazzam bir kent komününe sahiptir. Kent devleti demek bir yanıyla komün demektir. Roma’nın yıkılışından itibaren ilk olarak İtalya’da ortaya çıkan kent devletleri, giderek Avrupa’nın geneline yayılarak bin yıl kadar varlıklarını sürdürürler. Bu kentlerdeki yaşam büyük oranda komünal geleneğin bir devamı niteliğindedir.

Ulus devlet formu, komünal Avrupa’nın bastırılmasıyla ortaya çıkar. Komüne karşı yeni form olarak ulus devlet ilk olarak İngiltere, Fransa ve Hollanda devrimlerinde, daha sonra Almanya devriminde somut ifadesini bulur. Reel sosyalizm de bunun değişik bir versiyonu olarak gerçekleşir. Başlangıçta komünal olsa da giderek ulus devlet formuna geri döner. Çok kısa sürede Stalin şahsında devletleşme temel bir form haline gelir. Komün toplumu ezilerek, eski çarlık geleneği sosyalizm adı altında yeni bir çarlık olarak hortlatılır. Bu da bildiğimiz çöküşün ana nedenini oluşturur.

 

Kısa bir ‘Kürt sorunu’ özeti

Bu, paradoksal bir durumdur. Kürtlerin özgürlük ve demokrasiden yana olan kesiminin gelişmesini engellemek adına atılan her adım, Kürt sorununu her dört parçada daha da geliştirmekte ve derinleştirmektedir. Şimdi her dört parça da birer Gazze olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Kürdistan, Ortadoğu’nun merkezinde muazzam bir sorun kaynağı olarak durmaktadır. Bir çözüm geliştirilmezse Ortadoğu ülkelerinin tamamının gündemini işgal etmeye ve onları bir çıkmaza sürüklemeye devam edecektir. Sorunun merkezinde yer alan en büyük güç olarak Türkiye’nin tüm Kürtleri kapsayan bir çözüm üretmesi artık olmazsa olmaz kabilindedir.

Kürt sorunu güncelde yoğun bir şekilde tartışılmaktadır. Ancak henüz kültürel soykırım kıskacını aşan bir yaklaşım geliştirilmemiştir. Güney Kürdistan içinde bulunan federal çözümün de çözüm olamadığı ortadadır. Tasfiye etmek istedikleri ama edemedikleri PKK’yi de biz kendi inisiyatifimizle aştık. Bu karmaşık ortamda kendileri için bir araç konumuna getirmek isteyenlerin elinden bu aracı da aldık. Kendilerine göre ‘terörist’ yaftasıyla her türlü çözümün önünde bir engel olarak tutmak istiyorlardı. Kürt federe devletini bile bu amaçla desteklediler. Bütün uğraşlarındaki amaç PKK’yi tasfiye etmekti. Saldırılarla tasfiye edemediler ama tekrara düşürüp verimli, üretken bir örgüt olmaktan çıkardılar. Yine de tasfiye edemediler çünkü temelinde bir komünal toplum kültürü yatıyordu.

Kendini tekrarlayan, direngen ama çözüm üretemeyen PKK gerçekliği, dayandığı siyasal zemin olan reel sosyalizm gibi iç nedenlerle tıkanma ile karşı karşıyaydı.

Tüm tasfiye dayatmalarına rağmen sorun çözülmedi tam tersine sorun daha da toplumsallaştı, genelleşti ve bütün parçalara, yurt dışına yayıldı. Özellikle yurtdışında yaşamak zorunda bırakılan Kürt toplulukları için çözüm daha da aciliyet kazandı. Geçmişte Bingöl, Genç, Ağrı, Dersim gibi yerlerde soykırım denemeleri oldu, daha yakın tarihte Halepçe, Şengal gibi yerlerde soykırım denemeleri tekrar devreye sokuldu, Türkiye Cumhuriyeti, Arap BAAS rejimi Kürtlerin bir an önce soykırımla bitirilmesi konusunda birlikte veya kendi başlarına planlar devreye soktular. Ancak Kürtler bitmedi PKK bu soykırım girişimlerine karşı bir direnç olarak ortaya çıktı ve pratiğiyle buna bir cevap üretti.

PKK’nin yarattığı direnç örtük olan Kürt varlığını açık hale getirdi, direngen ve bilinçli kıldı. Demokratik karakteri gelişen bir Kürt toplumsal varlığının oluşmasını sağladı. Ancak kendi çözümünü de üretemedi. Çünkü hakim devletler, bölge ulus devletleri, hegemonik güçler, onların Kürt toplumu içindeki işbirlikçileri Kürt kültürel soykırımından vazgeçmediler. Buna karşı Kürt toplumunun giderek demokratik taleplerini yükselten örgütlü bir güç olarak ortaya çıkmasına da engel olamadılar.

Egemen ulus devletler giderek yıpranan kültürel soykırım politikalarını uygulamakta artık eskisi kadar etkili değillerdir. Hatta bundan vazgeçme emareleri artmaktadır. Hegemonik güçlerin beklediği gibi yok olmayan ama kendi hedefine de tam ulaşamayan bu soruna dair nasıl bir çözüm bulunacaktır?

 

Demokratik toplum çözümü

Bunun yolunun demokratik toplum çözümünden geçtiği açıktır. Demokratik toplum çözümünün gerek bölge ülkeleri gerekse uluslararası alanda kabul görmesinin önünde ciddi engellerin olduğu görülüyor. Hatta bunun Kürt toplumunda anlaşılmasını sağlamak bile başlı başına bir uğraş gerektirir. Ancak bunun dışında, gerçeğe yakın bir çözüm bulmak da zordur.

Türkiye Cumhuriyeti başta olmak üzere Kürtleri egemenliğinde bulunduran diğer ulus devletlerin, 2000’lerden sonra kültürel soykırım politikalarından önemli oranda vazgeçmeleri büyük bir adımdır. Buna karşı PKK de reel sosyalizme dayalı ulus devlet çözümünden vazgeçti ve bölge gerçekliğine uygun çözümler aradı. Bu arayışın tıkanması neticesinde PKK’yi aşma kararı bir zorunluluk olarak kendini dayattı.

Diğer yandan demokratik toplum çözümü giderek ağırlık kazanmaktadır. Kürt varlığı artık tartışma konusu olmaktan çıkmıştır. Ancak dört parçada da bunun siyasi çözümünün nasıl olacağı halen cevaplandırılamamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin son hamlesi az çok bu gerçekliğin farkına vardığını ve bir çözüm niyetinin olduğunu gösteriyor. Biz de ‘Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’ ile bu hamleye olumlu bir yaklaşım gösterdik. Bu yaklaşımın içinde demokratik entegrasyon çözümünde uzlaşılması durumunda bir çözüme doğru gidileceğini öngörüyoruz.

Demokratik entegrasyon, demokratik çözümün bir ifadesidir. Bunun teorisini ve kurumlaşmasını izaha kavuşturmak Türkiye Cumhuriyeti için hayati önemdedir. Özellikle Türkiye kamuoyu halen bizim devlet peşinde olduğumuzu sanıyor. Ulus devlete karşıyız çünkü bizim sosyalizm anlayışımıza aykırıdır; çözülmüş, bitmiş bir reel sosyalizm kalıntısıdır. Ancak demokratik toplumun nasıl olacağını, başta kendi kadrolarımız olmak üzere herkes anlamaya çalışıyor, kendince bir fikir üretmeye yoğunlaşıyor. Türkiye Cumhuriyeti, İran, Irak ve küresel güçler bununla neyin kastedildiğini net olarak izaha kavuşturmuş değiller.

Konuya olumlu ve olumsuz bakanlar vardır; olacaktır. Reel sosyalizmin yarattığı ulus devlete dayalı ulusların kendi kaderini tayin hakkı, Wilson prensiplerinden üretilmiş ve sosyalist olmayan bir çözüm ilkesidir. Reel sosyalizmin çözülmesine yol açan en önemli olgu olan ulus devlet çözümü de bu ilkeye dayanır. Bu çözümü istemek bir yana biz sosyalizm anlayışımızı da yeni baştan bir formülasyona kavuşturduk, demokratik toplum sosyalizmi olarak tanımladık. Bu nedenle demokratik toplumun bütün boyutlarıyla değerlendirilmesi hayati bir önem taşır.

 

Yeni bir Türkiye mümkün mü?

Kürt-Türk ittifakının gücü

Tarihsel sosyoloji, bir perspektiftir. Yeni gelişmekte olan bir toplumsal disiplindir. Ya da genel sosyolojinin, birçok toplumsal disiplinden yararlanılarak geliştirilen bir disiplinidir. En genel tanımı, tarih bilimiyle sosyoloji biliminin birleştirilmesi ve sentezi biçiminde yapılabilir. Pozitivist sosyoloji tarihten kopuk bir sosyolojidir. Güncellikle veya sadece kapitalist modernite döneminin incelenmesiyle sınırlı bir disiplindir. Fakat çok iyi bilmek gerekir ki, her toplumsal yapının tarihsel bir gelişimi vardır. Kozmolojiden biyolojiye kadar, her olgunun göz ardı edilemeyecek böyle bir tarihsel gerçekliği olduğu, açığa çıkartılmış durumdadır. Özellikle toplum tamamen tarihseldir. Toplumu tarihsiz düşünmek kesinlikle mümkün değildir.

Bu noktada tarihsel sosyoloji bir ihtiyaç olarak beliriyor. Çünkü tarihsel sosyoloji, tarih ile sosyolojinin ortaklaşması, toplumsal yapıların ve alanların bu iki disiplinin ortaklığıyla izah edilmesi girişimidir. Her bir toplumun ayrı birer özelliğini inceleyen bu bilimler bir arada uygulandıklarında, toplumu ontolojik bir varlık olarak içerden deneyimleyen bir bakış açısı ortaya çıkar. Bu anlamıyla tarihsel sosyoloji bir metot ve bir yaklaşım olarak anlaşılmalıdır.

Bu metot esas olarak belirli ilkeler üzerinde yükselmektedir. Tarih, ontoloji, antropoloji, din, kültür ve siyaset gibi toplumu oluşturan olguların bütünlüklü olarak ele alınması ve toplumsal her birimin bu ilişkisellik içinde incelenmesi, tarihsel sosyolojiye yön veren temel ilkedir. Bu analiz yöntemi evrenden-doğadan topluma, toplumdan insana uzanan yelpazede her birimi belirli ilişkiler içinde açıklar. Dolayısıyla pozitivist sosyolojinin olay esaslı açıklamasının aksine, yapılar ve değişim-dönüşüm üzerine kurulu bir anlatıma dayanır.

Öncelikle değişim-dönüşüm ilkesi, toplumun belirli bir tarihselliğinin olduğu, bugünkü her birimin bir evrim sonucunda şekillendiği, değişimin ve yapılaşmanın kendiliğinden olmadığı, aksine bir ilkeler bütünü içinde oluştuğu, hakikate uygun bir anlatımın toplumsal ilke ve yasaların bu dönüşümle birlikte yorumlanması gerekir.  Dönüşüm, ancak uzun, orta ve kısa süre bağlamında açıklanabilir. Bu bakışla, incelenen birimin veya alanın uzun evrimsel gelişimi, anlık değişimleri, aldığı yeni biçimleri ve nereye doğru evrileceği gibi konularda bütünlüklü bir bakış açısı edinilebilir. Tarihsel perspektifin sosyolojik bir bağlama oturtulmasının yolu, tarihin toplumsal dönüşüm yasalarına uygun olarak incelenmesinden geçer.

Tarihsel sosyolojinin bu temel ilkesini, “Tarih günümüzde gizli, biz tarihin başlangıcında gizliyiz” özdeyişiyle ifadeye kavuşturmuş bulunmaktayız. Tarih, insan etkinliklerinin tümünü içermektedir. Sosyoloji, inanç, siyaset, ahlak, hukuk, kültür ve insana dair bilinen tüm faaliyetler tarihin kapsamı içindedir. Bunları anlamak, açıklamak ve birbirleriyle nasıl bir bağlantı içinde olduklarını izaha kavuşturmak uğraşı tarih ile sosyolojiyi yakınlaştırmaktadır.

 

Pozitivist tarih ve tarihsel sosyoloji

Pozitivist tarih ve sosyoloji anlayışı, her tarihsel-toplumsal olgu, yapı ve birimi kendi başına veya belirli bir tarihsel kesit özgülünde incelemek üzerine kuruludur. Tarihin ve toplumun anlaşılması için öncelikle pozitivist ilke ve esasların gerçekliği bulanıklaştırıp anlaşılmaz kılan bu özelliklerinden kaçınmak gerekir.

Tarihsel sosyolojinin ikinci temel ilkesi bağlamsallıktır. Bağlamsallık, ele alınan konunun bütün bağlantıları ve ilişkileriyle ele alınıp, mümkün olan en geniş çerçevede değerlendirilmesidir. Pozitivist sosyolojinin iki bağlamsal yönü vardır: Ulus-devlet ve kapitalist modernitedir. Buna göre bütün toplumsal kavram, kurum ve kategorilerin son tahlilde bağlanacakları nokta ulus-devlet olmaktadır. Klasik sosyolojinin her toplumsal olguyu devlet ile açıklaması sonucunda, devlete göre bir toplum tanımı ve çözümü sosyolojiye hâkim kılınmıştır.

Tarihsel sosyoloji toplumun temel birimi olarak klanı ve onun yaşam tarzı olarak komünü aldığından, ilk olarak devlet eksenli yorumlarla arasına kalın bir çizgi çekmektedir. Klan, kabile, din, mezhep ve tarikat, mesleki örgütlenmeler ve tarih boyunca karşımıza çıkan toplumsal örgütlenmelerin tümüne karakterini veren bu komünal özdür. Keza her köy bir komün niteliğindedir; manastırların etrafında oluşmuş kentler birer komün olarak örgütlenmişlerdir.

Ortadoğu’daki toplulukların dinsel veya siyasal karakterlerine bakılmaksızın hepsinin çıkışında komünal bir karakter bulunmaktadır. Komünü tek başına bir birim olarak değil; topluma ait olan tüm birimlerde, kurumlarda yapısal bir karakter olarak görebiliriz. Toplumsal örgütlenmenin özünde bulunan bu gerçeklik, bize toplumu incelemek ve anlamak için bir fikir vermektedir. Topluma ait tüm olguların birbirleriyle bağlantılı olarak ele alınması, toplumsal hakikatin bir gereğidir.

Bağlamsallığın diğer bir yönü de ilişkiselliktir. Toplumsal olguların birbirleriyle ilişkisi karşılıklı varoluş esasına dayalıdır. Kültür, siyaset, ekonomi, ahlak, özyönetim gibi olgulardan birinin eksikliği veya ön plana çıkışı toplumsal varoluşu olumsuz etkileyecektir. Örneğin merkez-çevre ilişkisindeki dengesizlik güç dağılımında bir dengesizliğe yol açmıştır. Bunun sonucunda merkezin çevre üzerindeki etkisi artmış ve hiyerarşik yapılar ortaya çıkmıştır. Bu durum, toplumsal yarılmanın da başlangıcıdır. Toplumsal ilişkisellikte dengesizlik bir toplumun yok oluşuna, toplum içinde bir gücün tüm güç alanlarını ele geçirerek egemen hale gelmesine veya toplumun başka bir güce bağımlı olmasına yol açabilir. İlişkiselliğin dengeli, karşılıklı varoluşa dayalı ve diyalektik karakterli olması durumunda toplumsal varoluş sürdürülebilir.

İlişkiselliğin en önemli yanı da sürekliliği sağlamasıdır. Bu gerçekliği “Burada yargılanan an değil tarih, kişi değil toplumdur” özdeyişiyle ifade ettik. Toplumsal olguların sürekliliğini ve genişliğini kavramak, bir olguyu tek başına değil, diğer bütün olgularla birlikte ve diyalektik bir bağlam içinde ele alıp değerlendirmek tarihsel sosyolojinin temel bir ilkesidir.

İlişkisellik bizi toplumdaki inşa sürelerinin incelenmesine götürür. An’daki değişim-dönüşüm tarihsel sosyolojinin üzerinde durduğu temel alan olarak, toplumdaki ani ve sürece yayılan değişimlerin yapısal özelliklerini gösterir. Toplumsal sorunun kaynağı, değişimi sağlayan gücün konumu, toplumda işler durumda olan ve atıl kalan yapıların durumu ve toplum için önemi, toplumun kendi olma özelliğinin düzeyi ve sorunları çözme dinamiklerinin durumu gibi temel olgular ancak ilişkisellik bağlamında yanıtlanabilecek konulardır.

Tarihsel sosyoloji toplumsal kültürü esas alır. Pozitivist sosyolojinin konuyu güncele boğma, olaylardan ibaret açıklamalarla sınırlı kalma gibi özellikleriyse sorunu içinden çıkılamaz hale getirmektedir. Immanuel Wallerstein, pozitivist sosyoloji için “hiçbir şeyi açıklamamak için her şeyi açıklamak” diyor. Çok şeyi izah etmek isterken, aslında hiçbir şeyi izah etmeme yönünü anlatan veciz bir söz olarak anlamlıdır. Yeni gelişen bir disiplin olarak tarihsel sosyolojinin, tarihle günümüzü ve hatta geleceği izah etmek için kesinlikle esas alınması gerekir. Olaysal değil, yapısal olması; konjonktürel değil, uzun süreye dayalı olması toplumun izah edilmesi için olmazsa olmazdır.

“Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu”nda ve bu çalışmamızda tarihsel sosyolojinin yöntemleri esas alınmaktadır. Hem pozitivist reel sosyalizmden hem de genelde pozitivist sosyolojiden kaynaklı hastalıkları aşmak ve toplumsal bir çözüm geliştirmek için tarihsel sosyolojinin yöntemlerine başvurulmaktadır.

Bu perspektiften bakıldığında genelde toplum sorunları özelde de ulusal sorun daha bütünlüklü olarak anlam bulmaya ve sorun teşkil eden yönlere çözüm getirmeye büyük imkân sunuyor. Manifestomuzun temelinde de bu yaklaşım vardır.

Toplumsal sorunun kaynağında, klan toplumunda kastik katilin gaspçı, talancı ve öldürücü bir zümre olarak ortaya çıkması vardır. Önce kadın ve çocuklar üzerinde bir baskı uygulayarak, hiyerarşik güç birikimini başlatır. Bu baskıdan istediği sonucu alınca, ardından baskıyı toplumun geneline yayar ve toplumsal değerlere el koyarak sorunu genişletir. Son araştırmalar neolitik toplum öncesinde hemen hemen dünyanın her yerinde böylesi bir zümrenin savaşçı bir kliğe evrildiğini ve tüm toplumu esir aldığını doğrulamaktadır.

Klan toplumunun yarılmasıyla sonuçlanan bu süreç ikili bir gelişime yol açar. Bir yandan buyurgan bir devletleşmeyi doğurur, diğer yandan temel komünal değerlere bağlı olarak direnen ve varlığını sürdüren komünalist bir toplum gerçekliğini açığa çıkarır. Günümüze kadar değişik formlarda devam eden komünal toplum, gelişim seyrini halen devam ettirmektedir.

 

Komünal toplumun karşıt iki kurumu: devlet ve aile

Komünal toplumun gelişimine karşı rol oynayan iki kurumdan birisi devlet iken, diğeri ailedir. Aile hem devletin hem de komünal toplumun değerlerini içine alan bir beşik gibi temel rol oynamak istese de sonuçta devletçilikle iç içe geçip anti toplumcu bir rol oynamaktadır. Aileciliğin bu rolünde, İbrahimi dinler öncülük etmişlerdir. Ailenin nasıl bir kurumsal yapı olduğu üzerinde durmuştuk.

Aile hem kabile biçiminde örgütlenen komünal toplumda hem de devlet yapılarında varlığını sürdürür. Her iki formun ortaklaştığı noktalardan biri ailedir. Aile klandan türeme olsa da yeni formu kendi köklerine tamamen yabancılaşmıştır. Çünkü içinde hem kabilenin hem de devletin kimi değerleri vardır. Keza milliyet ve ulus formları içinde de temel bir kurum olarak korunur. Toplumsal form değiştikçe, aile de yeni forma göre yeni bir biçim alarak kendini uyarlar.

Bunda tek tanrılı din geleneğinin önemli bir rolü vardır. Özellikle İbrani din geleneği aile ideolojisinin ve kurumlaşmasının öncü gücüdür. İbrani geleneğinin yarattığı bir devrim varsa, o da aile kurumunun teorik ve pratik temellerinin atılmasıdır. Aile kurumu bu temel üzerinden dünyaya yayılır. Ailenin son formu olan çekirdek ailenin böylesi köklü bir tarihsel mirası vardır.

Devlet ile ailenin ve komünün aralarındaki ilişkiyi iyi anlamak gerekir. Aile kurumu hem devletin hem komünün değerlerini taşıyan bir kurum olarak özgün bir formdur. Devlet geliştikçe aile komünü yadsır ve devletin temel bir birimi haline gelir. Tersine devlet zayıfladıkça da aile komünün temel bir birimine dönüşür.

İbrani dinlerde, Hindistan’da ailenin ikili karakteri bu gerçeği gösterir. Hindistan’da Budacılık, kastik gruplara karşı en açık tepkiyi ifade eder. Budacılığın taşıdığı komünal karakterin özü de bu topraklarda ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde aileciliği devletin hizmetine sokan İbrani dinler geleneğidir. İsrail hem komünal hem de devletsel geleneğin somut formudur. İsrail için bir komün devleti de denilebilir. İbrani komünalitesi olmasaydı İsrail devlet, devlet olmasaydı İsrail toplumu olmazdı.

Kapitalist modernite aileyi de parçalayarak çekirdek aileye indirger. Toplumun en küçük birimi diye lanse edilen çekirdek aile, esasta komünal toplum karşısında, bir anti-toplum unsuru olarak konumlandırılır. Günümüzde iflasın eşiğinde bulunan aile kurumu, toplum karşıtı rolünü derinleştirerek oynamaya devam etmektedir.

Toplumsal sorun, bir taraftan ailecilik diğer taraftan devletçilikle derinleşiyor. Ailecilik ile devletçilik birbirinden ayrı değillerdir. İç içe rol oynayarak toplumsal sorunu daha da içinden çıkılmaz hale getirmektedirler. Devletin ve ailenin bu çifte baskısı altında komünal toplum hem alan hem de anlam kaybına uğramıştır. Toplumsal varoluş karşısında böylesine güçlenmiş iki kurum ile mücadele eden modernite, kadın kırımından ve köleliğinden ekolojik kırıma, her alanda en saldırgan politikaları uygulamaktadır.

Günümüz kapitalist modernite hegemonyası doğanın altından üstüne, toplumun tüm gözeneklerine kadar sızılmadık tek bir birim bırakmamıştır. İnanılmaz bir tempoda toplumu yıkıyor, havayı, toprağı, suyu kirletiyor. Tarihin hiçbir dönemiyle kıyaslanmayacak bir toplumsal çöküşle neredeyse dünyayı yaşanmaz hale getiriyor.

 

Toplumsal krizden çıkış

Kapitalist modernitenin yarattığı bu yıkıma karşı, genelde toplumsal özelde de ulusal sorunun çözümü için çabalar da devam ediyor. Toplumsal yıkımın sonuçlarından az veya çok etkilenen çevrelerce değişik çözüm arayışları olmuş ve olmaya devam edecektir. Ancak günümüzde sürece damgasını vuran ve etkili olan iki temel yaklaşımdan söz edilebilir. Sorundan çıkış modeli olarak gösterilen ulus-devlet modeli, esasta sorunun tarafı ve yaratıcı unsurlarından en önde geleni olarak, çözüm kapasitesinde değildir. Ulus-devletin “çözüm arayışı” gibi gösterilen arayışları, egemenlik paylaşımı ve giderek zirveleşen hegemon gücün içinde bir yer bulma arayışıdır. Geriye kalan demokratik toplum-ulus çözümü, arayışımızın odak noktası olarak, toplumsal krizden çıkış modelidir.

Demokratik entegrasyon, özünde toplumsal sorunla devletin sorunsallığını çözme gerçeğini ifade ediyor. Genelde devlet toplumsal sorunları çözme iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Bu, bütün devlet gerçeği için söylenir. Fakat tarih boyunca devletin kendisi giderek sorun kaynağı olur. İlk çağ şehir devletlerinden günümüzdeki ulus-devletlere kadar tüm devlet biçimlerinin temel özelliği budur.

Bu çerçevede Kürt sorunu ele alındığında, önemli bir eşikte olduğu açıktır. 19. ve 20. yüzyıldan çok farklı olarak günümüzde Kürtler Ortadoğu’da özneleşme gücünü kazanmışlardır; artık özne haline gelmişlerdir. Tercihlerini özgürce yapabilecek gerekli irade, kararlılık, paradigma, ideoloji, örgütsellik ve politik güce sahiplerdir. Bu noktada mutlak özgürlükten bahsetmiyoruz. Mutlak özgürlük hiçbir halk için mümkün değildir. Nasıl ve kimlerle yaşayabilme özgür tercihinden bahsediyoruz. Kürtler bu anlamda özgür tercih yapma kudretine erişmiştir. Dıştan gelen dayatmaları ve geçmişte olduğu gibi başkalarına bağımlı olmayı kabul etmemektedir. Böylesi bir düzeyi yakalamıştır. Demokratik toplum-ulus olarak demokratik entegrasyonu bu özgür tercihle gerçekleştirecektir. Bu temelde entegrasyon öz tercih sonucu ve gönüllülüğe dayalı olacaktır. Tarihsel sosyoloji ve güncel siyasi duruma bakarak hangi stratejik ittifakın kendisi ve Ortadoğu halkları için uygun olacağının tercihini yapacak, kararını verecektir.

Türk-Kürt stratejik ittifakı bu noktada anlam kazanmaktadır. Kürtler ve Türklerin bin yıldan uzun süredir ortak vatanda birlikte yaşamaları alışılagelen bir kuraldır. Bu ittifakı son iki yüz yıllık çatışmalı durumdan çıkarıp günümüzün çağdaş koşullarına göre yeniden kurarak güncellemek, her iki halk açısından ertelenemez bir gerekliliktir. Bu nedenle tarihsel gerçeklik ve günümüz koşulları demokratik entegrasyon temelli yeni ittifakın özgür tercihe göre gerçekleştirilmesini hayati kılmaktadır.

Demokratik Entegrasyon, tarihsel sosyolojiye göre ilişkileri ve devlete katılımı demokratik toplum sosyalizmi temelinde düzenlemektir. Buna göre yerel demokrasiyi kapsayacak yeni bir anayasal reform gereklidir. Böylesi bir reform entegrasyonun özünü ifade etmektedir. Bu temelde geliştirdiğimiz çözüm bireysel değil, kolektif entegrasyondur. Özgür yurttaş bu hakikatin ifadesidir. Kürtler Türkiye Cumhuriyeti’ne gönüllülük esasına dayalı kolektif olarak özgürce katılım gösterecektir.

Bu noktada devlet bağı ile milliyet-ulus, dinsel-kültürel ve sistemsel özgür tercihin karıştırılmaması önemlidir. Devlet bağı anayasal vatandaşlıktır. Fakat milliyet-ulus, dinsel-kültürel ve sistemsel tercih farklıdır. Anayasal vatandaşlık bağıyla devlete bağlı olan her vatandaş milliyet-ulusunu, dinselliğini-kültürelliğini ve sistemselliğini özgürce yapabilmelidir. Bunun için temel ölçü devletin bütünlüğünün bozulmamasıdır. Demokratik entegrasyon hem devletin bütünlüğünü, bekasını garanti altına almakta hem de her vatandaşın yukarıda ifade ettiğimiz gibi her üç alanda özgür tercihi yapabilmesini sağlamaktadır.

Demokratik Entegrasyon stratejisi tam da bunu ifade etmektedir. PKK’nin misyonunu tamamlamasıyla Demokratik Entegrasyon stratejisi doğrultusunda Kürt-Türk ittifakına dayalı tercihimizi yaptık. Türkiye Cumhuriyeti’nin de bu doğrultuda strateji oluşturması hayatidir. Açık ki, salt bizim yeni stratejiyi tercih etmemiz tek başına yetmemektedir. Stratejik ittifak iki taraflı gerçekleşir. Ortadoğu’nun içine girdiği yeni siyasal süreç böylesi bir stratejiyi her iki halk ve diğer halklar için zorunlu kılmaktadır.

İlginizi çekebilecek diğer yazılar

Oynatıcıyı Gizle/Göster
-
00:00
00:00
Update Required Flash plugin
-
00:00
00:00